25 Şubat 2022 Cuma

FRIENDS HAKKINDA BİR KİTAP


 

FRIENDS Hakkında Bir Kitap

(I’ll be there for you- The one about Friends)

Kelsey Miller

2020

İngilizceden Çeviren: Nadire Şahika Bedirbeyoğlu

Parola Yayınları

1.Basım - Ağustos 2020

319 sayfa


Sevdiğim dizilerin kamera arkasını, çekim hatalarını, oyuncuları hakkındaki magazini merak ederim. Bu kitap da bu merakıma iyi geldi. 

Friends'i üç defa baştan sona izledim. Yine izleyebilirim, hiç azalmadı sevgim. Bu kitabı da bu sevgimi bilen bir arkadaşım hediye etti, sağ olsun. 

1994'te yayımlanmaya başlamış, 2004'de bitmiş bir dizinin 2022 itibariyle hala izleniyor olması müthiş bir başarı değil mi?

*

New York'ta yaşayan altı arkadaşın dostluğunu konu alıyor dizi. Kitaptaki tanımla:

“Şov arkadaşlık hakkındadır. Çünkü şehirde gençseniz ve tekseniz, arkadaşlarınız sizin ailenizdir.” Sf.37. 

Dizinin yaratıcıları üniversiteden arkadaş Marta Kauffmann ve David Crane. Birkaç başarılı/başarısız projenin ardından bu işi kurgulamışlar. Bir kafenin önünden geçerken akıllarına gelmiş. Dizinin ismi bu kafeden kaynaklı "Insomnia Cafe" olacakmış, sonra "Friends Like Us" olmuş adı, daha sonra "Six of One" derken "Friends" son karar. 

*

Diziyi izleyenlerin belki aklına gelmiştir, düşününce dizide aslında pek çok mantık hatası var. Mesela ilk bölümde kendi düğününden kaçan Rachel, uzun zamandır görmediği lise arkadaşı Monica’yı bulmaya geliyor. Neden? 

Monica bir aşçı. Ama nasıl oluyor da akşam yemeği saatlerinde evde olabiliyor?

Phoebe gibi biri nasıl bu insanlarla takılıyor? 

Daha bir sürü soru akla gelebilir. Yazar da bunlara değiniyor ve mantık hatalarına takılmayın, diyor. Çünkü dizinin pilot bölümü hazırlanırken derin düşünülmemiş. Dizinin yaratıcılarının daha önce başarısız projeleri olmuş. Bu da başarısız olur, çöpe gider diye düşünmüşler. On yıl boyunca bu iş üzerine çalışacaklarını nereden bilsinler?

*

Dizinin ilk bölümünde Monica bir adamla yatıyor. Adam meğer her kadınla yatmak içim kullandığı bir yalanla Monica ile yatmış. Dizi için yetkili bir kişi bu durumdan rahatsız olup Monica’nın fahişe olduğunu söylemiş. Neyse ki yapılan ankette izleyiciler öyle düşünmemiş.

*

Diziye alınan ilk oyuncu David Schwimmer’mış. Başta kabul etmemiş. Tiyatroyu daha çok seviyormuş ve daha önce yaptığı TV işleri onu tatmin etmemiş. Ama teklif sevdiği bir yönetmenden gelince kabul etmiş. 

David Schwimmer'in anne ve babası avukatmış. Bu da kitaptan öğrendiğim, gerçek hayatta işime yaramayacak bir bilgi.

*

Friends’e oyuncu seçmeleri yapılırken Matthew Perry'nin uzaylı bir dizide rolü varmış. Ama dizi tutmayınca Friends’e geçmiş.

Matthew Perry, Kanada başkanı Justin Trudeau ile ilkokul arkadaşıymış. 

Babası oyuncuymuş ve hatta seks simgesi gibi gösteriliyormuş. 

*

Lisa Kudrow biyoloji alanında çalışacakken oyuncu olmaya karar vermiş. Bir programda küçük bir roldeymiş. Sonra Friends teklifi gelmiş.

*

Courtney Cox içlerinde en ünlüsüymüş, Jim Carrey ile "Ace Ventura: Pet Detective" (Budala Dedektif) filminde oynadığı için. 

Bu ününü dizideki arkadaşlarıyla "Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için" demek için kullanmış. 

Ona önce Rachel rolü için teklif gitmiş. Ama o Monica’yı kendine daha uygun bulmuş.

*

Matt LeBlanc daha çok reklamlarda oynuyormuş. Dizilerde aldığı küçük roller İtalyan-Amerikan maço tiplermiş. Yine öyle bir rol Friends'deki rolü. Ama seçmelerde karaktere saflık ve masumluk kattığı için kabul edilmiş.

*

Jennifer Aniston daha önce durum komedilerinde oynamış, başarısız olmuş.

Ona önce Monica rolü için teklif gitmiş. O, Rachel’i istemiş. Özendiği, hayalini kurduğu bir hayatmış Rachel’ınki.

*

Dizide önce Joey-Monica aşkı düşünülmüş. En seksapeller onlar diye.

*

Dizinin bir bölümünde şehirde elektrikler kesiliyordu. "Elektrik kesintili bölüm" O gece o kanalda yayınlanan tüm dizilerde elektrik kesintisi konusu işlenmiş, böyle bir bütünlük sağlanmış. 

*

George Clooney’li bir bölüm var. George Clooney'nin ER dizisindeki ilk zamanları,  gepgenç.

*

Dizi eşcinsel şakaları nedeniyle eleştirilmiş ama dizideki lezbiyen düğünü beğenilmiş. Beğenilme sebebi bu düğünün "ölçülü" olmasıymış. Evlenen çift öpüşmediği için ölçülü sayılmış. 

*

Dizide siyahi oyuncu olmamasını ilk eleştiren Oprah Winfrey olmuş. Üstelik oyuncularla yaptığı canlı yayında dile getirmiş bunu. Ama fazla üzerlerine gitmemiş.

*

11 Eylül dönemi diziyi de etkilemiş. Sonuçta stüdyoda da olsa New York'ta geçen bir dizi. Bu olaya dizide yer verilsin mi verilmesin mi diye epey düşünülmüş. Sonunda insanlar bu diziyle mutlu oluyorlar diye bu olaya yer vermemeyi uygun görmüşler, ama dizideki tişörtlerde, aksesuarlarda bayraklar göstererek bir saygı duruşu sergilemişler. 

*

Dokuzuncu sezon son sezon diye çekilmiş. Onuncu sezon uzatma olmuş ama iyi olmuş. 

*

Dizinin yazar odasındaki cinsel içerikli konuşmalar yüzünden o dönem yazar ekibinden bir kadın dava açmış. Ama kaybetmiş. Mahkeme, erkek yazarların cinsel içerikli konuşmalarını ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmiş. 

Hatırlarsınız, bir ara "Mee To Hareketi" olmuştu. Kadın ünlüler çalıştıkları sektörde cinsel tacize uğradıklarını söylemeye başlamışlardı. İşte bu yazarın davası o zaman olsaydı, yine kaybeder miydi? Sanmam.

*

Kusurları var muhakkak. Yayımlandığı dönemin ruhuna göre değerlendirmek lazım. Bugünkü zihniyetimizle bakınca pek çok tatsız, can sıkıcı, yanlış nokta bulmak mümkün. 


24 Ocak 2022 Pazartesi

BİR ŞEFTALİ BİN ŞEFTALİ

 


BİR ŞEFTALİ BİN ŞEFTALİ

Samed Behrengi

Türkçesi: Ömer Polat

Can Çocuk Yayınları

56 sayfa


"7 yaş üstü çocuk kitabı" diye sunulsa da ben çocuk kitabı olarak olumlu bulmadım. Ömer Seyfettin kitapları gibi. Çocuklara dram anlatmanın, acıklı hayatlar okutmanın iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum. 

*

Hikaye şöyle;

Köylüler şeftali yiyemiyor. Zengin ağa alıyor bütün şeftalileri. İki çocuk yere düşen bir şeftaliyi yiyip çekirdeğini gömüyor. O çekirdek ağaç oluyor. Ama çocuklardan biri yılan sokması nedeniyle ölüyor, diğer çocuk da köyü terk edince küçük şeftali ağacı yalnız kalıp üzülüyor. Zengin ağaya hizmet eden bahçıvan ağacı buluyor. Ama ağaç küsmüş, meyve vermiyor. Bahçıvanın kesme tehdidine de kulak asmıyor. 

*

Şeftali yeme hakkı olan zenginler ve yiyemeyen fakirler üzerinden fakirlik-zenginlik arasındaki makası ve sınıf farkını anlatıyor yazar aslında. 

Fakir çocuklar yiyemiyorsa zenginler de yemesin diyerek direniş gösteren bir küçük ağacı anlatarak insanlara da yol gösteriyor. 

Hikayenin mesajını takdir edici buluyorum. Sadece çocuklar için uygun bulmuyorum. Kimisi muhtemelen çocuklar bunları öğrensin isteyecektir. Neticede hayatın gerçekleri bunlar öyle değil mi? Oysa ben bu gerçeklerden çocukları uzak tutmak gerektiğini düşünüyorum. Çocukken öğrenmesinin şart olduğunu sanmıyorum. Çocuğun acıyla tanışmasını öğretici bulmuyorum. Neşeyi, keyfi önemsiyorum. Bari çocukken neşeli olsun istiyorum. Büyüyünce öğrenir. Ancak benden öğrensin istemiyorum. Acıyı, kederi, dramı bir çocuk benden öğrenmesin. Bir çocuğa öğretmek isteyeceğim şeyler bunlar değil. 

Yazarın meşhur hikayesi Küçük Kara Balık'ı da çocuk kitabı olarak uygun bulmamıştım.

Bkz: Küçük Kara Balık

Ben çocuk kitabı profesörü müyüm? Değilim. Sadece kendimce çocukları üzmeyelim istiyorum. 

ZENGİN BABA YOKSUL BABA

 



ZENGİN BABA YOKSUL BABA

(Rich Dad, Poor Dad)

Robert T. Kiyosaki 

1997

İngilizce aslından çeviren: Dilek Şendil

Alfa Yayınları

253 sayfa


Ne övüldü bu kitap.

Böyle övgüler bende merak uyandırır. Uyandı ve okudum. Başta iyi gidiyordu fakat yazar Donald Trump hayranı çıktı. Orada beni kaybetti. Donald Trump'ı zenginlik idolü bir kahraman olarak görecek kadar hayran. Zor bir durumla karşılaşınca "Donald Trump olsa ne yapardı?" diye sorarmış kendi kendine. Gerçi kitap 1997’de yazılmış. O zamanlar Trump emlak zenginliğiyle ünlü. Politikaya atıldıktan sonra tanınan yüzü henüz bilinmiyor sanırım.

Ayrıca kitaptaki zenginlik ve yatırım tavsiyeleri çok Amerikan. Şirket kur, vergilerle ilgili açıklardan yararlan, değerli kağıtlar satın al... gibi. 

Amerikanca tavsiyelerin yanı sıra hiçbir katma değer sağlamayan zenginlik övüyor. Emlak alıp satmak gibi... Bravo! Bizim hiç aklımıza gelmemişti. Böyle zengin olunabilir elbet ama ne faydasız bir zenginlik. Gerçi yazara göre fayda sağlamanın önemi yok. Zengin ol da nasıl olursan ol. Adam Donald Trump hayranı ayol! 

*

Kitap başta iyi başladı. Üniversite takıntısı olan ebeveynleri eleştiriyor. Geçti artık o devirler diye. Buna ben de katılıyorum. Çocuk illa ebeveynlerin arzu ettiği okulları okumak zorunda bırakılmamalı. Rahat bırakılmalı. Kendi arzusunu, doğrusunu bulmalı. Ama yazar bu açıdan değil, üniversite ve dahi öncesindeki eğitim sisteminin çocukların girişimciliğini engellediğini savunuyor. Buna da katılıyorum. Doğru düzgün okul okumamış insanların emrinde çalışan iyi okul mezunu insanlar var. Eğitimin insanın cesaretini kırdığını düşünüyorum. Biraz cahil cesareti lazım sanırım. Biraz ama. Ya da hayır, cahil cesareti değil, dümdüz, güzel, temiz bir cesaret. Cehalet övmeyelim şimdi. 

Ancak okullarda finans bilgisi verilmediği de malum. Okullar adeta eleman yetiştiriyor. Okulda mesleki becerilere yer verilir, mali becerilere değil. “Bu da okulda çok başarılı olan bankacıların, doktorların ve muhasebecilerin yaşamları boyunca maddi sıkıntılar içinde boğuşmasını açıklamaktadır.”

Okulda finansal zekamızı geliştirecek bir şey öğrenmiyoruz, evde öğreniyor muyuz?

“Zenginlerin daha da zenginleşmesinin, yoksulların daha yoksullaşmasının, orta sınıftakilerin de borç içinde çabalamasının nedenlerinden biri para dersini okulda değil evde öğrenmeleri. Çoğumuz para konusunu ana-babalarımızdan öğreniriz. Peki ya yoksul ana-baba çocuğuna parayla ilgili ne söyleyebilir?” 

Ailemde öğrendiğim para konusunu düşünüyorum. Annem sürekli "Para yok" derdi. Sürekli. O yüzden para, benim için olmayan bir şey. Yok ki! Babam da memur olduğu için her ay maaşını alınca parayı su faturası, elektrik faturası, kira... diye ayırırdı. Yani para geldiği gibi giderdi. Dolayısıyla benim için de yazarın dediği şu husus geçerli:

“Beynine işlenen finans programı ve düşünce biçimi yoksulluk kökenlidir.”

Ama bunu aşıyorum. 

*

Okula git, üniversiteden mezun ol, çalış, para kazan, evlen, çocuk yap, çocuğuna da çalışmasını öğütle... Bu zincire "fare yarışı" diyor yazar. Kitabının iddiası bu fare yarışından çıkış yollarını anlatmak. 

“Yoksullar ve orta sınıf para için çalışır. Zenginler parayı çalıştırır.” diyor yazar. Bunun ayrıntılarını anlatıyor. Bunu yaparken sık sık tekrara düşüyor. İyice belletmeye ya da sayfa doldurmaya çalışıyor.

*

Yazar çocukluk anısını anlatmış. Zengin babası onu günde on sente çalıştırırmış. Karate Kid’deki çocuk gibi "Cilala, parlat!" Çocuk öfkeleniyor bu kadar ucuza çalıştırılmasına. İlk ders de zaten buymuş. Ama zengin baba, "Öfkeni bana değil kendine yönelt." diyor. "Patron olarak ben daha çok ücret vermek zorunda değilim. Nasıl olsa insanlar korkularından çalışıyor. Parasız kalma korkusu. Bu korku bastırdığında şunu sor: İş bulmak uzun vadede en iyi çözüm müdür?" 

Ücretsiz ya da az ücretle çalışmak insana başka para kazanma yolları gösterirmiş. Motive edermiş. 

Yazar da bir yol bulmuş çocukken. Zamanı geçen karikatür dergilerini bayiden alıp bodrum katta istiflemiş. Kütüphane gibi çocukların kullanımına açmış, ama girişi ücretli yapmış.  

*

Zenginle yoksul arasındaki uçurumun ortaya çıkışını şöyle anlatıyor yazar:

“Ailesini daha iyi geçindirmek için daha çok para isteyen doktor vizite ücretini artırır.(…) Doktorlar vizite ücretini artırınca avukatlar da komisyonlarını artırır. Avukatlık ücretleri artınca okul öğretmenleri de artış talep eder, bu da ödediğimiz vergilere yansır.(…) Zenginle yoksul arasında uçurum olur.”

Uçurumun sebebi bireylerin kendisi mi? Sanmıyorum. 

*

“Önemli olan ne kadar kazandığın değil, elinde ne kadar para tutabildiğindir.” diyor yazar. Buradan da şans oyunlarından para kazananların paralarını çabucak kaybetmelerini açıklıyor. 

*

Zengin olmak istiyorsan finans bilgisine sahip olmalısın. Yazar bunu sık sık tekrarlıyor. 

"Birinci kural: Pasif ve aktif arasındaki farkı bileceksin ve paranı aktiflere yatıracaksın.” Bunun ne anlama geldiğini başta anlamasan da olur, fikri benimse yeter."

Ev pasifmiş, ev sahibi olma, daha büyük ev daha çok gider demek, diyor. 

Ev sahibi olmamak mı? Bu benim korkulu rüyam. Evi çok önemli buluyorum. Ev sahibi olma diye bir tavsiyeye kulak asamam. İlle de büyük olması gerekmiyor canım. Giderini karşılayabileceğim ev yeter elbette.

Yazarın edinmemizi önerdiği aktif varlıklar:

1.Fiziksel varlığını gerektirmeyen işyerleri. (Onların işverenisin ama işyerlerini başkası yönetiyor. Eğer sen de odada olursan orası işyerin değil işin olur.)

2.Hisse senetleri

3.Tahviller

4.Şirket hisseleri

5.Gelir getiren gayrimenkul

6.Bonolar (Borç senetleri)

7.Müzik, yazılı eser, patent gibi düşünceye dayalı eşyalardan telifler

8.Değeri olan, gelir üreten ya da pazarı hazır olup değer artıran başka ne varsa.

Yazarın bahsettiği bono ile benim anladığım aynı mı acaba? Türkiye’de icra daireleri tahsil edilemeyen bonolarla dolu da çünkü. 

Ayrıca Türkiye'de teliften para kazanmak mı? 

*

Yazarın genel olarak tavsiyeleri: muhasebe bil, yatırım yap, piyasaları anla, yasaları bil, kendin şirket kur, para kazanma yollarını anlatan seminerlere git, satış ve pazarlama öğren, kitaplar al, kasetler dinle. (Kaset dinlemek... Yazar 1947 doğumlu. Kitap da 1997'de basılmış. Bugüne uyarlarsak YouTube, podcast vb dinle anlamına geliyor.)

*

Pazarlama ve satış bilmenin önemine değiniyor yazar. Dünya yetenekli yoksullarla dolu. İyi bir pazarlama ile değerleri bilinebilirdi. Ne yazık ki doğru. Bu konuda en trajik örnek Nikola Tesla'nın hayatı. O kadar dahi olup sefalet içinde ölmek... Bunun karşılığında Edison'un hayatı. Daha az dahi olup dev zengin ve ünlü olmak. Farkı yaratan pazarlama yeteneği.

Bu konuda film için bkz: The Current War. (Elektrik Savaşları) 

Yine pazarlamanın önemi ile ilgili bir başka film olarak bkz: Big Eyes (Büyük Gözler)

Kadın ressam çok beğenilen resimler yapıyor. Ama kendisinin pazarlama ve satış yeteneği yok. Kocasının var. Kocası, kadının yaptığı resimleri kendi yapmış gibi pazarlayıp satıyor. 

Pazarlama ve satış kabiliyeti o kadar önemli ki işin ya da ürünün en iyi olmasına bile gerek yok.  McDonald’s örneği verilebilir. McDonalds en iyi hamburgeri mi yapıyor? Hayır. Sıradan hamburgeri satma ve servis yapma konusunda geliştirdiği iş düzeni mükemmel. Yani en önemli beceri satış ve pazarlama.

*

Bu kitap gibi bir de şöyle bir kitap var:




16 Ocak 2022 Pazar

SEÇTİĞİMİZ GELECEK

 



SEÇTİĞİMİZ GELECEK

İnatçı İyimserin İklim Kriziyle Mücadele Rehberi

(The Future We Choose)

Christiana Figueres - Tom Rivett Carnac

2020

İngilizce Aslından Çeviren: Şafak Tahmaz

Siyah Kitap

181 sayfa


Kitabın kapağındaki övgü dolu tanıtım yazıları dikkatimi çekti.

“Bu kitap ortak geleceğimizi korumak için yapmamız gerekenleri tüm açıklığıyla anlatıyor” Leonardo Di Caprio

“İlham verici, hümanist ve anlaşılır. Bu kitabı okumanın tam vakti” Mark Ruffalo

Öneren isimler nedeniyle merak ettim, alıp okudum. 

*

2015 Paris Anlaşması çalışmalarında da bulunmuş olan yazarlar dünya çocuklarına daha iyi bir dünya bırakmak için bir araya geldiklerini söylüyorlar. 

İklim krizinin kapıda olmasına rağmen gevşeklik içinde olduğumuzu haykırıyorlar. Bu gevşekliği kırmak isteyenlerden biri olarak Greta Thunberg'in adını veriyorlar ve bunun gibi konuya dikkat çekici konuşma ve eylemleri destekliyorlar.

*

Bu kitapta öğrendim ki iklim değişikliğine inanmayanlar da varmış. "İklim inkarcısı"

“Oysa iklim değişikliğini reddetmek, yerçekimine inanmadığınızı söylemekle aynı şey. İklim değişikliği bilimi, bir inanç, din veya ideoloji değildir. Ölçülebilir ve doğrulanabilir gerçeklere dayanır.” Sf.17 

Bunun da inkar edilebilecek bir şey olduğunu hiç düşünmemiştim.  Halbuki sıklığı artan fırtınalar, orman yangınları, kuraklıklar, seller gibi iklim krizine dair deliller varken inanmamak... Bu inkarcılardan biri olarak Eski ABD başkanı Donald Trump'ı örnek veriyorlar.

Kimisi de gerçeğin farkında ama umudu yok. İzledikleri belgeseller, okudukları kitaplar, felaket haberleri umutlarını kırıyor.

Yazarlar umut aşılamaya çalışıyor kitapta. İyimser olunmasını öneriyor. Tamam, atmosfer sera gazlarıyla dolu, soyu tükenmiş canlılar, erimiş buzullar, ölü mercan kayalıkları, yok edilmiş ormanlar var... Olabilir ama zamanla halledilir, demeye çalışıyorlar. Geçmişte toplumlar köleliği, ırkçılığı, kadına karşı ayrımcılık gibi zorlukları yendi ise bunu da yener. Yapılmayacak şey değil, teknoloji var.

Bir şeyler yapmak için tarih de veriyor yazarlar. 2030 yılı. 2030’a kadar bir şeyler yaptık yaptık, yoksa sonra daha zormuş.

*

İklim krizi ile ilgili kutup ayıları ve eriyen buz dağları görselleri sıklıkla kullanılıyor. Yazarlara göre bu görseller her ne kadar gerçeği yansıtsa da sorunun uzaklarda bir yerde olduğu algısı yaratıyormuş. Sorun öyle uzaklarda değil, yanı başımızda. 

*

“Kriz bütün ülkelerde yoksul kesimi acımasız bir şekilde vuruyor. Sadece daha savunmasız oldukları için değil, başa çıkacak yeterli kaynakları olmadığından yaşananlar en çok onları etkiliyor.” Sf.22 

İklim krizi de sınıfsal.

*

2050’deymişiz gibi bir bölüm var kitapta, iyimser bir tablo çizilmiş, her şey yoluna girmiş maşallah. Bunun için 2020’den itibaren bol bol ağaç dikilmiş, elektrikli araçlara geçilmiş, et ve süt ürünleri bırakılmış, böylece bunlar için harcanan su ve emek bitkisel tarım için kullanılmış.

*

Çözüm önerileri yer alıyor kitapta. Örneğin; daha verimli ve ucuz bir ulaşım sistemi kurmak. Çünkü daha az trafik, daha temiz hava demek. 

Uçak seyahatlerini azaltmak. "Tatil için uçmamayı veya en azından 800 km uzağındaki yerleri için trene binmeyi seçebilirsiniz. Veya videokonferans toplantı yapın." diyorlar.

Zararlı olduğu bilinen enerji, ulaşım, tarım sistemlerini değiştirmek.

Güneş, su ve rüzgardan sonsuz enerji sağlamak. Doğada bolluk var, buna inanın diyor yazarlar.

Fosil yakıtları bırakmak, kitaptaki ifade ile "fosil yakıtlara teşekkür edip onları artık emekliye ayırmak"

*

"10 Eylem" sıralamışlar kitapta. Herkes bunlardan elinden geleni yapsın, diyorlar.

1.Eski dünyayı geride bırakın.

2.Acınızla yüzleşin ve bir gelecek vizyonu elde edin.

3.Gerçeğe sahip çıkın.

4.Kendinizi bir tüketici olarak değil bir vatandaş olarak görün.

5.Fosil yakıtların ötesine geçin.

6.Yeniden ağaçlandırma

7.Temiz ekonomiye yardım edin.

8.Teknolojiyi kullanma konusunda dikkatli olun.

9.Cinsiyet eşitliği yaratın.

10.Politikayla ilgilenin.

*

Kitapta kişisel gelişim tarzı gaz verme çabaları var. Aklını özgür bırak, büyük düşün, hayal et, iyimser ol... gibi

Bu da lazım tabii. İnsanlara ulaşmaya çalışıyorlar. 

Konuyla ilgili bir film için bkz: Don’t Look Up

Filmde bilim insanları altı ay sonra dünyaya çarpacak bir kuyruklu yıldız konusunda insanları uyarmaya çalışıyorlar. İnsanlar oralı olmuyor. Başlıca sebebi de ahmak politikacılar. Kuyruklu yıldız inkarcıları da çıkıyor. Hoş, insanlar bu uyarıyı ciddiye alsa bu defa da kaos ve yağmadan başka bir şey olmayacak. Yani aşağısı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık bir durum. 


KRALİÇENİN AVUKATI

 


KRALİÇENİN AVUKATI

Birleşik Krallık Avukatından Cinayet, Suç ve Masumiyet Hikayeleri

(Under the Wig: A Lawyer’s Stories of Murder, Guilt and Innocence)

William Clegg QC

2019

Çeviren: Halil İbrahim Aktay

Lyke Kitap

1.Baskı - Kasım 2019

224 sayfa


Kitabın adından yola çıkarak sandım ki kraliçenin avukatı gerçekten kraliçenin avukatı. Halbuki kraliçenin avukatı (Queen's Counsel) 1567’den beri kullanılan kıdemli avukatlara verilen bir unvanmış. Tahtta kral varsa adı kralın avukatı (King’s Counsel) oluyor. Yani bizdeki Av. Hülya Erarslan, orada oluyor Hülya Erarslan QC

Bu unvandaki avukatlara "İpek" (silk) deniyormuş. Çünkü onlar ipek cübbe giyerlermiş. Diğer avukatların cübbeleri ise pamuktanmış.

Kitabı otuz sekiz yıl boyunca bu işi yapmış bir avukat yazmış. İngiltere'deki hukuk işleyişi hakkında az çok bilgi sahibi oldum bu sayede.

*

İngiltere’de duruşma öncesi avukatı (solicitor)  ve duruşma avukatı (barrister)  diye ikili bir ayrım var. Duruşma öncesi avukatları dilekçe hazırlıyor, duruşma avukatları duruşmaya katılıyor. Bizde böyle bir ayrım yok. Bizde avukatların duruşma öncesi, sırası, sonrası... her aşamada yetkisi var. 

*

İngiltere'de de bizdeki CMK sistemine benzer bir sistem varmış. 

"Duruşma avukatlarının, 'taksi sırası' denen; başvurucunun Devlet ya da özel kişi olmasına bakılmaksızın, kendi çalışma alanlarında olduğu ve standart ücreti ödediği müddetçe başvurusunu kabul etme yükümlülüğünün bulunduğu katı meslek kuralları vardır."

Bizde de Ceza Muhakemesi Kanunu gereği şüpheli veya sanığın talep etmesi ile ya da talebi olmaksızın kanunda öngörülen suç tiplerinde görevlendirilen zorunlu müdafi vardır. Şüpheli veya sanık bu avukata para ödemez, avukatın ücreti Devlet tarafından karşılanır. Bu görevde bulunmak isteyen avukatlar başvuruda bulunur ve CMK listesine isimleri yazılır. Puanlama sistemi ile kendilerine görev verilir. Müsait değillerse görevi reddetme hakları vardır. 

Orada da bizdeki CMK listesi gibi bir liste varmış. Çorba defteri (soup list) diyorlarmış buna.

Kitapta yazar kendilerindeki sistem için "eşsiz kural" demiş ama, al işte eşi benzeri var. 

*

İngiltere'de kıdemli duruşma avukatları yarı zamanlı hakim olarak da görev yapabiliyormuş. “Kaydedici" ya da "Yazıcı" deniyormuş avukatların yaptığı bu yarı zamanlı hakimliğe. Ceza, hukuk ve aile yargılamalarına giriyorlarmış. Kasaba ya da şehir meclisi tarafından duruşma sürecini kaydetmek ve yazmakla görevli oldukları için bu isim verilmiş.

*

“İngiltere’de duruşma avukatlığı yapabilmek için dört büyük barodan, (Inns of Court: Lincoln’s Inn, Inner Temple, Middle Temple ve Gray’s Inn) birine üye olmak gerekiyormuş. Kitapta yazılana göre "Bunlar orta çağdan bu yana avukatlık mesleğinin merkezi konumundadır.” Sf.28

Orta çağ mı? Çevirmen bir not düşmüş burada: "Bu meslek örgütlerinin kökleri on dördüncü yüzyıla dayanır. Avukatlık eğitiminin verildiği, dışarıya kapalı, birçok bina, salon, kütüphane, ofis ve evden oluşan büyük kampüslere sahiptirler.”

Hey maşallah! Yani orada orta çağdan bu yana var olan bir meslek avukatlık. Çok köklü gelenekleri olması normal bu durumda. Bizde ise ne kadarlık bir geçmişi var? 1874 İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, cumhuriyet döneminde ise 1925 Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi. 

(İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde profesörlük yapmış Ernst. E. Hirsch'in anıları için; Bkz: Anılarım/Ernst. E. Hirsch 

*

İngiltere'de avukat olabilmek için hukuk fakültesinden mezun olmak, baronun hukuk okuluna kayıt olmak, okul sonunda baro sınavını geçmek ve avukat gözetiminde bir yıl staj yapmak gerekiyormuş. Stajın ikinci altı ayında mahkemeye çıkmak mümkünmüş.

Bizde hukuk fakültesi mezuniyeti ve bir yıl staj yeterli. Mezuniyetten sonra bir sınav yok. Bizde de stajın ikinci altı ayında duruşmalara girilebiliyor. 

Bir benzerlik de orada da stajyere para ödenmiyormuş. Hatta stajyer, avukata para ödüyormuş. Oldu canım! Eskiden belki bu mümkün olabilirdi, az kişinin olduğu zamanlarda. Ama artık bunu parasız yürütmek, salt usta-çırak ilişkisi gibi düşünmek mümkün değil. 

Yazarın gençlik yıllarında avukat olmak için bir de akşam yemeğine katılma olayı varmış. “O zamanlar avukat olmadan önce baroda yirmi dört ya da otuz altı akşam yemeğine katılmanız gerekirdi.” Sf.29 Anlamadım bu kısmı, bayağı yemek davetlerine katılıp çevre ediniyorlarmış galiba. Ama artık kalkmış bu sistem. Çünkü artık bazı gelenekleri sürdüremeyecek kadar yoğun bir popülasyon var. 

Bir avukatlık yeminleri yokmuş. “Avukatlıkta Görev ve Sanat” adlı bir kitap veriliyormuş mesleğe başlayanlara. Zımni bir yemin gibi değerlendiriyorlarmış bunu. Bizde yemin var, ruhsat töreninde ediyoruz yeminimizi. Ruhsatnamesini alırken avukat "Hukuka, ahlaka, mesleğin onuruna ve kurallarına uygun davranacağıma namusum ve vicdanım üzerine and içerim" diyerek yemin ediyor. 

*

İngilizcede “baro” parmaklık anlamındaki “bar” kelimesinden geliyormuş ve bu da avukatla hakimleri ayıran fiziksel engeli tanımlamak için kullanılırmış. Mahkemede söz alabilmek için kişinin bu parmaklığa (Bar) çağrılması (called) gerekir. "Baroya kabul edilmek" anlamında "called" ifadesi kullanılıyormuş.

*

İngiltere'de avukatlar cübbe ve peruk takıyor. Bizde cübbe var, peruk yok. 

Peruk için "gülünç bir gelenek" diyor yazar. İkinci el pazarlarından alıyorlarmış peruğu. Peruğun amacı avukatı anonim hale getirmek. 

Yazar “Baroya kabul edilene kadar kendi cübbemi ve peruğumu takma imkanım olmadı.” Sf.31 diyor. Kiralıyordu herhalde. Bizde de cübbe kiralama var. Avukatlar cübbeleri yoksa ya da yanlarında taşımak istemezlerse adliye baro odalarından cübbe ödünç alıyor. Duruşmadan sonra cübbeyi aldığı yere teslim ediyor.

Cübbelerinin sırtında cep varmış. Eskiden müvekkiller avukatın ücretini koysun diyeymiş. Şimdi sahte bir cep varmış orada. Kraliçenin avukatlarında ise cep yokmuş.

Bizdeki cübbelerde cep ve düğme yoktur. Avukatlık bir kamu hizmeti sayıldığından cepleri, bağımsız olduğundan, kimsenin önünde iliklenmesin diye de düğmeleri yoktur. 

*

Biraz üstten bir bakış sezdim yazarda. Siyasi baskıdan etkilenmeyen bağımsız yargıçları, adil ve şeffaf yargılama süreçleri olduğunu iddia ediyor. Dünyanın bir çok ülkesinde bunların eksik olmasına üzülüp İngiltere’de yargının adil ve tarafsız olduğunu söylüyor. 

*

Yazar, televizyonda izlediği bir diziden etkilenerek avukat olmuş. Bristol Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuymuş. 1968 Paris öğrenci ayaklanmaları kendi okulunu da etkilemiş ama o  olaylara karışmamış.

Özel okul - devlet okulu ayrımına değinmiş. “Özel liselerden gelen hukuk öğrencilerinin gözlerinden özgüven fışkırıyordu. Benim o özgüveni kazanmam için epey uğraşmam gerekti.” Sf.28 diyor. Fakir bir aileden gelmiş. 

*

Her avukatın duyduğu bir soru olarak “Suçluları nasıl savunuyorsun?” ona da soruluyormuş. Cevabı şöyle veriyor: "Etkili bir ceza yargılaması sistemi mutlaka suçla itham edilen kişinin savunulmasını mümkün kılacak bir mekanizmaya sahip olmak zorundadır. Eğer kişiler savunulmazsa, adalete asla ulaşamayız.” Sf.15

*

İngiliz Hukukunda şöyle bir şey varmış: “Birinin suçlu olduğunu bilmene rağmen, o kişinin savunmasını yapmak mümkün değildir, yasaktır. Başka bir deyişle, eğer bir müvekkil bana suçlu olduğunu söylemişse, ben mahkemeye onun masum olduğunu söyleyemem.” Sf.11 Bu nedenle müvekkil eğer avukatın kendisini savunmasını istiyorsa iddia edilen suçu işlediğini söylemeden “Farazi olarak, suçlu olduğumu itiraf etmem durumunda, cezamın ne olacağını düşünüyorsunuz?” diye sorarmış. Sf.16

Bizde ikrar (kabul etme) tek başına delil sayılmaz. Yani sen suçu kabul etsen de senin suçluluğunu ortaya koyan deliller olmalı. Çünkü ne malum başkasının suçunu üstlenmediğin? Ki "Suç üstlenme suçu" diye de bir suç var. 

*

İngiliz Hukukunda kitaptan anladığım kadarıyla özellikle cinayet dosyalarında tutukluluk esas. Sanıklar için “Duruşmayı gündelik hayatlarına dönüp bekleyemezler. Onun yerine hapishanede tutulurlar.” Sf.13 diyor yazar. Bizde tutukluluk istisnadır. Yani en azından kağıt üzerinde öyledir. 

*

Girdiği davalardan örnekler vererek anlatıyor yazar. Bir davasında duruşmaya bir hafta ara verilmiş. Çok uzun bir süre, diyor buna. Ahahhaahahahahhaa. Müsaadenizle buna epey güleceğim. Bizde duruşmalar arası 2-5 ay. 

(Muhteşem Yüzyıl'da bununla ilgili bir sahne vardı. Fransız elçiler Osmanlı adalet sisteminin hızını övüyorlardı en geç üç gün içinde karar çıkıyor diye.

Bkz: https://www.youtube.com/watch?v=1l-D3VYgccg


Bugün asla böyle bir şey yok. 

*

Hakimler doğru-yanlış bir sürü karar veriyor. Yanlış karar vermesinin bir yaptırımı yok. Kitapta İngiliz hakimlerin yanlış karar vermesinin utanç verici olduğunu anlatıyor yazar:

“Önemli davalarda hakimler doğru kararı verebilmek için büyük bir endişe taşırlar. Her şey bir yana yanlış karar verdiklerinde, karar temyiz mahkemesinden döner ki bu bir hakim için utanç vericidir.” Sf.23

*

"Suçlu profili belirleme uzmanı" varmış orada. Bu psikolog kişi söz konusu suçu nasıl bir insanın işlemiş olabileceğine dair psikolojik değerlendirme yaparmış. Polise aramaları gereken kişiyi tarif edermiş. Örneğin “Cinsel olarak bastırılmış, olay yerine yakın, tek başına yaşayan biri” gibi. 

Londra’da Wimbledon Parkında 1992’de bir parkta tecavüze uğrayıp kırk dokuz defa bıçaklanan bir kadın cinayeti olmuş. Yanında da üç yaşında çocuğu varmış. Polisler suçlu profili belirleme uzmanının tarifine uyan birini bulmuşlar. Basında suçlunun o olduğuna dair izlenim oluşturulmuş. Yazar da bu kişinin müdafisi olmuş. Savunması psikoloğun görüşünün tahmin ve varsayıma dayalı olduğu yönündeymiş. Sonuç beraat olmuş. Ama polisler bu kişinin suçlu olduğuna o kadar inanmış ki adam beraat ettiğinde gerçek faili aramayı bırakmışlar.

Gerçek suçlu on beş yıl sonra başka bir cinayetle ortaya çıkmış. Benzer şekilde işlenen bir cinayet vakası ile karşılaşmış avukat. Bu vakanın yıllar önceki olayla benzerliği araştırılınca geçmişteki o suçu da bu kişinin işlediği ortaya çıkmış.

*

Polislerin kanuna aykırı davranışları orada da varmış. Her yerde olabileceği gibi. Polislerin zorla itiraf alması, avukat isteyen şüpheliye kanuna aykırı olarak avukat vermemeleri…gibi.

Kitaptaki örneklerden anladığım kadarıyla önce şüpheliyi bulup sonra delilleri buluyorlar. Geride iz bırakmayan cinayetlerde civardaki potansiyel kişiler üzerine yoğunlaşıyorlar. Hele civarda daha önce de suç işlemiş sabıkalı biri varsa onu olağan şüpheli yapıyorlar.

*

Dosya numaralandırma sisteminden de bahsetmiş yazar. Bizde yıl ve davanın sıra sayısı vardır. Örneğin 2022/100 Esas. Bunun anlamı o dava 2022 yılında açılmış 100.davadır. 

Oradaki isimlendirme şöyleymiş: Örneğin; "R v Nolan & diğerleri" 

Versus (karşı) kısaltması olarak "v"

Kamu davası kraliçe adına açıldığından dosya adındaki R, "Regina", hükümdar erkekse "Rex" demekmiş.

*

Orada mahkemelerde jüri var. Avukatlar ve hakimler olayları jürinin anlaması için basite indirgeyip anlatıyorlarmış. Hakim jüriye zaman zaman hukuki açıklama yapıyor ve hatta handiyse verecekleri karar konusunda talimat veriyormuş. 

Avukatın bir görevi de jüriyi ikna edebilmek için dosyayı basite indirgeyip onların anlayacağı hale getirmek, savunmasının akla yakın olması, uçuk iddialar olmaması ve sunumun ilgi çekici olması. Zaman zaman hukuki terimler hakkında bilgi veriyorlarmış. Hiç işim yok bir de hukuk öğreteceğim insanlara. Konu hakkında bilgileri olmadığı için duyguları ile hareket edecekler. Nitekim yazar da bunu açıklıyor:

“Sanık aleyhine halen herhangi bir delil yoktu, ama jüri üyeleri üzerinde böylesine vahşice işlenmiş suçları içeren dosyalarda mahkumiyet kararı verme yönünde büyük bir psikolojik baskı oluşur. Herkesin bir tarafı sanığın gerçek suçlu olmasını ister, çünkü eğer suçlu o kişiyse polis işini doğru yapmış ve suçluyu yakalamış; kötü kalpli, korkunç bir adam parmaklıklar ardına konmuş olur ve hepimiz yataklarımızda rahat bir uyku çekebiliriz. Aksini düşünmek korkunçtur; aramızda serbestçe dolaşan bir katil olduğu anlamına gelir.” Sf.53 

Bkz:12 Öfkeli Adam. Filmde de tam olarak böyle davranan jüriyi izleyebilirsiniz. 

Jüri>Hakim. Mahkemede en önemli kişiler hakimler değil, jüri üyeleridir, diyor yazar. Dosyasını sunarken hakime değil jüriye odaklanırmış. Eğer sürekli bir şeylere itiraz ederse jürinin gözünde delilleri örtbas ediyor izlenimi uyandırırmış.

Jüri sistemini olumlu buluyor yazar:

"Çünkü jürideki insanların hayatı 'komşumun söylediğine inanmalı mıyım, satıcının anlattıkları doğru mu… gibi sorulara cevap aramakla geçmiştir. Birinin doğruyu söyleyip söylemediğine karar verebilmek için gereken tecrübeye sahiptir. Avukatlarsa şüphecidir." diyor. 

13.yy’dan beri jüri varmış. “Jüri sistemi mümkün olan en iyi sistemdir” diyor yazar. Sanmıyorum. Bence jüri iyi bir fikir değil. Hukuk bilmeyen insanların hukuk hakkında karar vermesini doğru bulmuyorum. 

Bkz: Sen sus hukuk bilmiyorsun.

*

İngiliz ceza yargılamasında, iddianame hazırlandıktan sonra bizdeki iddianamenin kabulü benzeri, ancak duruşmalı bir inceleme yapılıyormuş. Bu incelemeyi yapan mahkeme tarafından iddianame ve deliller yeterli görülürse, dosya esas yargılamanın yapılacağı mahkemeye sevk ediliyormuş. Sevk duruşması anlamında "committal proceedings" deniyormuş buna. Bizde bu aşama duruşmasız, dosya üzerinden ve genelde üzerine düşünülmeden yapılıyor. 

*

Nazi yargılamasına da katılmış yazar. Ama yargılanan sanık çok yaşlı ve demans hastasıymış, bir sonuç alınamadan ölmüş. 

Bir Nazi yargılaması için Bkz: Kötülüğün Sıradanlığı 

Yıllar sonra bir Nazi sanığı dosyası daha olmuş yazarın. Jüri üyeleri ve mahkeme heyeti yani hakim, savunma ve iddia makamı ekipleri ve tüm mahkeme katipleri ile bir gazeteci ordusu hep beraber Belarus’a gitmişler. Keşif incelemesi için başka bir ülkeye gitmek... Sene 1999. Ömür boyu hapis cezası almış sanık. 

Yazar savaş suçlarının elli yıl sonra yargılanmasını doğru bulmuyor. “Aradan el yıl geçtikten ve onca zaman İngiltere’de saklanmadan bir yaşam sürdükten sonra yargılamak ne derece doğruydu?”sf.99 diyor. 

Türk Ceza Kanununa göre soykırım ve insanlığa karşı suçlarda zamanaşımı işlemez. Bence bu doğrudur. 

*

Londra Hakimi (Recorder of London) diye bir makam varmış orada. Tarihi 1298’e dayanan bir makam. Merkez Ceza Mahkemeleri Grubu (Old Bailey) başkanının hakimlik dışında Londra şehir yönetiminde önemli bir yeri varmış, belediye başkanının hukuki danışmanlığını yaparmış. Londra şehir yönetimi tarafından önerilir, Adalet Bakanı tarafından onaylanır, Kraliçe tarafından atanırmış. 

*

Yazarın baktığı bazı davalar nedeniyle basında adı çıkıyormuş. Bir askerin İrlandalı bir terörist tarafından öldürüldüğü iddiasıyla açılmış bir davada sanığın müdafiliğini üstlenmiş. Bazı gazetelerde avukatın adı parantez içinde (sanıkla bir ilişkisi olmayan) diye yazıyormuş. İyi fikir aslında, bizde de avukat ve müvekkili arasındaki ilişki yanlış değerlendirilebiliyor. Böyle bir parantez bizde de iş görür. 

*

Haksız hapis ardından tazminat için “makul şüphe dahi olmayacak biçimde masumiyetini ispatlaması” gerekiyormuş. Sekiz yıl hapis yattıktan sonra yeniden yargılanan biri için jüri “suçsuz” diyor. Ama tazminat verilmiyor. Jürinin suçsuz demesi yeterli değil mi, anlamadım. Bizde bunun için beraat kararı verilmesi yeterli. Ceza Muhakamesi Kanunu madde 141'e göre tutuklandıktan sonra hakkında beraat kararı verildiyse tartışmasız tazminat alıyor. Ha ama kuş kadar tazminatlar veriliyor, bizdeki sıkıntı bu.

*

Yazar Adalet Bakanlığı bütçesinin azaltıldığından yakınıyor. Personel azmış. Mahkemelerin fiziksel görünümü de kötüymüş, bakımsızlık içindeymiş. Bak burada bir tık iyiyiz. Bizim adliyelerimiz saray!

*

Ne güzel şeyler öğrendim. Başka ülkelerdeki meslektaşların anılarını öğrenmek keyifli oluyor. 

İngiliz bir hakimin kitabı için bkz: Mahkemelerin Yükselişi

Bizden bir avukatın anıları için bkz: Bir Ceza Avukatının Anıları / Faruk Erem


20 Aralık 2021 Pazartesi

MARKA NEFRETİ

 


MARKA NEFRETİ

Dr. Yelda Ülker

2021

Beta Yayıncılık

1.Baskı - Ekim 2021

222 sayfa


Boykot ettiğim markalar var. Kimisini neden boykot ettiğimi bile unuttum. Ama eminim geçerli bir sebebim vardır. Bu kitap da işte bu geçerli sebepleri anlatıyor. Bir markadan neden nefret ederiz? Gerçi kitap tüketicilere değil marka sahiplerine yönelik olarak hazırlanmış. Onlara bilgi veriyor, böyle böyle yaparsanız tüketici kazanır, böyle böyle yaparsanız kaybedersiniz diye. Ben de tüketici olarak hep öğrendim, demek bizi böyle ikna etmeye çalışıyorlar, hmmmm.

*

Nefretten önce aşktan giriyor kitap mevzuya. Markaların öncelikli hedefi tüketicide aşk gibi olumlu duygular oluşturmakmış. Çoğunlukla duygularımızla hareket ettiğimiz için markalar duygularımıza hitap etmeye çalışıyormuş. Kitapta bununla ilgili pek çok örnek var. Örneğin Arçelik’in 2012’deki reklamında Çelik adlı robot, Çeliknaz adlı robota aşık olmuştu. Pozitif his uyandırdığı için aşk duygusuna reklamlarda sıklıkla yer veriliyor. 

Pozitif duygular uyandırmak markalar için önemli. Örneğin mizah duygumuzu harekete geçirerek de satın alma kararlarımızı etkilemeye çalışıyorlar. Bu konuda Cem Yılmaz’ın oynadığı reklamlar örnek verilebilir. Ama burada marka için bir handikap var. Reklamdaki oyuncunun (Cem Yılmaz) markadan daha çok konuşulması ve bu yüzden markanın önüne geçmesi mümkün. Burada markanın ayarı tutturabilmesi lazım. 

Ayar önemli, örneğin cinsellik de reklamlarda sıklıkla kullanılan bir unsur. Bir nebze iyi karşılanabiliyor ama fazlası tüketicide rahatsızlık oluşturuyor. Fazlası nedir, azı nedir, bunun matematik değerini bilemiyorum. Ama neticede ayar kaçınca işler ters tepebilir.

Örneğin ayar konusunda, ayarı kaçıran bir kahve markası, kahve kokusunu ürün kavanozunun dışına taşırmış ki kokuyla tüketiciyi cezbedecek. Ama insanlar bu koku yüzünden kavanoz delik sanıp almamış.

Umut da pozitif bir duygu olarak markaların bizi ikna etmek için kullandığı bir husus.  İlk akla gelen örnek; Coca Cola. Gözünüzün önüne getirin Coca Cola reklamlarını.

İyimserlik de reklamlarda sık sık kullanılan bir tema. “Migros size iyi gelecek”  “Her şey çok güzel olacak” gibi. 

*

Negatif duyguları kullanan markalar da var. Bunların amacı da o marka ürün kullanılmadığı takdirde yaşanacak kötü durumlar. Örneğin bu marka deterjanı kullanmazsan mikrop kapıp hasta olursun gibi. (Yalnız burada bir parantez açmak istiyorum. Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği var. Reklamların nasıl olması ve olmaması gerektiğiyle ilgili kurallar getiren bu yönetmeliğe göre tüketicilerin korkularını istismar edilemez. Bkz: Madde 5/g)

Başka bir negatif duygu olarak üzüntüyü kullanan markalar var. Örneğin; Kent. Bayram zamanlarındaki reklamlarını hatırlayın,  akrabaları tarafından ziyaret edilmeyen yaşlıların olduğu reklamlar yapıyor. 

*

Sadece reklamlar değil, o markanın çalışanlarının davranışları da satın alma kararımızı etkiliyor. Starbucks kurucusu başarısında çalışanlarının da payı olduğunu dile getirmiş mesela. Bkz: Starbucks Gönlünü İşe Vermek

Kötü çalışan markaya zarar veriyor. O çalışanlar kovularak çözüm sağlandığı sanılıyor ama asıl olarak eğitim verilmesi ve çalışma koşullarının iyileşmesi gerek.

*

Marka nefretini tetikleyen sebeplere geçildiğinde bunun birçok sebebi olduğu anlaşılıyor.  Markayla yaşanan sembolik ve ideolojik uyumsuzluklar, yukarıda bahsettiğimiz çalışanların müşteriye karşı tutumu, markanın çalışanlarına karşı tutumu, çocuk işçi çalıştırması, işçilerinin haklarını vermemesi, hayvan deneyleri yapması, fiyatlarında haksız bulunan artış, kalitesinin azalması, politik sebepler... 

Bu yüzden anti reklamlar türemiş. Adeta belgesel gibi bilgilendirici nitelikte söz konusu markaların yanlışlarını tüketiciye anlatan, tüketiciyi bilinçlendirmek isteyen kişiler tarafından yapılan reklamlar. 

Zaten artık insanlar gördükleri reklamlara pek de itibar etmiyordur herhalde. Tüketicilerin büyük ölçüde bilinçlendiğini sanıyorum. Yıllardır reklamlara aldanıp aldanıp hüsrana uğrayınca insan ister istemez bilinçlenir. Artık önemli olan eş dost tavsiyesi. Çünkü onların marka ile bir iş birlikleri yok. O markanın satılmasından kazançları, satılmamasından kayıpları olmadığı için niye yalan söylesinler? Gerçekten de kitaptaki bilgiye göre de dünyada tüketicilerin sadece %47’si tv, dergi, gazete reklamlarına güveniyormuş. Bu oran yıldan yıla da düşüyormuş. Bir de insanlar  markadan memnun kalmadığı zaman yaklaşık on kişiye anlatıyormuş. Ama markadan memnuniyetini üç beş kişiye anlatıyormuş. Çünkü bence normal olan markanın memnuniyet yaratması. Memnuniyetsizlik yaratması anormal olduğu için anlatılıyor. Normali niye anlatalım, anormali anlatırız.

*

Alanında az bulunan bir kitap ve her ne kadar akademik bir eser olsa da konuyla ilgisi salt bir tüketici olmaktan öte olmayan biri olarak gayet keyifle okudum. Adı geçen markaları ve reklamları bildiğim için keyif aldım sanırım. Onların perde arkasını öğrenmişim gibi hissediyorum. 

Bu konularla ilgili bir başka eser için bkz: Buy-ology

HAŞIRT DI BİLEKBORD


 

HAŞIRT DI BİLEKBORD

Zafer Algöz

2017

İnkılap Kitabevi

10.Baskı 

224 sayfa


Zafer Algöz oyunculuk anılarına yer vermiş kitapta. Hepsi birbirinden komik, eğlenceli. Özellikle bazısı artık hayatta olmayan oyuncular ile ilgili olanlar daha da ilgi çekici geldi bana. Çünkü bunlar ansiklopedik, biyografik bilgi değil. Özel insani hatıralar. 

Oyuncusu, siyasetçisi, ünlü insanların anılarını yazmalarını olumlu buluyorum. Neticede topluma öyle veya böyle yön veren, kitleleri etkileyen, pek çok seveni veya nefret edeni olan insanlar. Yaşadıkları, hissettikleri merak uyandırıyor. 

*

Öztürk Serengil ile ilgili bir anı var, kitabın ismi de bu anıdan geliyor. 

Öztürk Serengil hayranı bir genç İzmir'de Fransız restoranı açmış. Öztürk Serengil’i de defalarca davet etmiş. Nihayet Öztürk Serengil arkadaşlarıyla mekana gitmiş. Yemekler damak zevklerine uymasa da ve dahi anlamasalar da yemişler, içmişler. Sonra hesabı istemişler. Hesap çok kabarık gelince  “Kazık yanında kürdan kalır” diye tarif etmiş Öztürk Serengil o hesabı. Haşırt dı bilekbord diyerek geçirmişler amiyane tabirle. Serengil tüm restoran çalışanları ile helalleşerek vedalaşmış. Restoran sahibi "Yine bekleriz" deyince "Yok!" demiş, “Bu dünyada ziyadesiyle s*ktin, bundan sonra ancak ahirette görüşürüz”

*

Kemal Sunal da var kitapta. Kemal Sunal’ın ilk dizi deneyimi olan "Saygılar Bizden"de Zafer Algöz de ilk defa kamera karşısına geçecekmiş. O sırada Kemal Sunal’ı ve diğerlerini gözlemleme, onlardan çok şey öğrenme fırsatı olmuş. Sette herkes birbirine şaka yapıyormuş. Zafer Algöz’ü tanımayan Orhan Çağman’a Algöz’ün galerici olduğu, yönetmene bedava BMW vermek karşılığı diziye kabul edildiği anlatılmış. Orhan Çağman da sık sık Zafer Algöz’ü küçümsemiş bu yüzden.

Başka bir şaka olarak; Orhan Çağman ile Kemal Sunal bir iddiaya tutuşmuş. Köftecide yiyecekler, 1000 TL altı hesap gelirse Orhan Çağman ödeyecek, üstü gelirse Kemal Sunal. Hesap gelmiş 999 TL. Meğer Sunal öncesinde mekanla konuşmuş, ne olursa olsun hesap 999 TL desinler diye. Üstünü kendisi ödeyecekmiş. 

*

Sadri Alışık'ı da anlatıyor yazar.

Sadri Alışık çok içermiş. İçtikten sonra da insanları evine çağırırmış. Gecenin bir vakti eşi Çolpan İlhan uyanır, onlara sofra kurar, sonra müsaade istermiş. Hiç kızmazmış.

Sadri Alışık bir gün film çekecek. Kadın oyuncu olarak Ajda Pekkan’ı istemiş yönetmen. Sadri Alışık sıcak bakmamış. Ama emrivaki ile Ajda Pekkan ile oynamak zorunda kalmış. Ajda Pekkan sette yönetmen dışında kimseyle konuşmuyormuş. Film çekimleri bittiğinde vedalaşırken Ajda Pekkan, Alışık'a "Eşinize selam söyleyin." deyince Sadri Alışık “Kim diyeyim hanımefendi?” demiş.

*

Carlos Santana bile var kitapta.

1989’da konser için İstanbul’a gelmiş sanatçı. Boyacı çocuklar dışında kimse onu tanımamış. Boyacı çocuklar da gazetelerde resmini gördükleri için tanımışlar onu. Santana boyacı çocuklara VIP davetiye vermiş. Konser günü çocukların koltuklarına protokol oturmuş. Santana çocukları en ön sırada görmezse çıkmayacağını söylemiş. Protokoldaki kodamanlar kaldırılıp boyacı çocuklar oturtulmuş ve konser öyle başlamış.

*

Tiyatro sahnesinde ve film çekimlerinde yaşadıkları sıkıntılara da yer verilmiş kitapta.

Tiyatroda Yıldırım Bayezid ve Timur arasında 1402'de yapılan  Ankara Savaşını oynuyorlarmış.  Timur’u oynayan Macit Flordun rahatsızlanınca başkası oynamış onun rolünü ama ezberi tam değil. Sıkıştığı yerde "Konuklarımıza ayran getirin" demesini önermişler. Böylece o sırada oluşan boşlukta masadaki tekste bakar, söyleyeceğini hatırlar diye.  Ama masada sayfalar karışmış ve oyuncu bir türlü bulamamış sıradaki repliğini. Zaman kazanmak için "Ayranları tazeleyin, nerede kaldı ayranlar?.." diyip duruyormuş. Sonunda esir rolündeki oyuncu “Ziyade olsun hakanım. Buyruğunuz olursa biz zindanlarımıza çekilelim” demiş de hatırlamış Timur söylemesi gerekeni “Atın bunları zindana!” 

*

Tiyatroda repliklerle ilgili başka bir anısı daha var. Oynadıkları tiyatronun bitişiğindeki yapıdan inşaat sesleri, mutfağından yemek kokuları geliyormuş. Öyle ki imparator rolünü oynayan oyuncu bu duruma kayıtsız kalamayıp tekst dışı "Sarayda inşaat bitmiyor, sizin onurunuza İzmir köfte yapılıyor." demiş. Seyirciler gülmüş ama yönetmen kızmış. Kızsa ne fayda, oyuncu da seyirci de farkında seslerin ve kokuların. 

*

Tiyatroda birbirlerine yaptıkları şakalar olurmuş. Son oyunda beklenmedik bir şaka yaparlarmış. Mesela oyun gereği çalan telefonla konuşacak oyuncu o güne kadar hep karşısında biri varmış gibi konuşmaya alışmış. Son oyunda gerçekten telefonun karşısına biri çıkmış, küfrediyor. Bunu hiç beklemeyen oyuncunun tepkisi, şakayı yapanlar için eğlenceli oluyormuş tabii. 

*

Bunların dışında sahnede degavv diye patlaması gereken ama tutukluk yapıp çıtık diye ses çıkaran silahlar, beklenmedik osuruklar... 

*

Ağır Roman filmi çekilirken de gerçek mahallede çektikleri için müdahale eden bir sürü mahalleli ile sıkıntı yaşamışlar. Yoldan geçenler, ki geçsinler sıkıntı değil ama filmin geçtiği döneme uymayan kıyafetlerle geçtikleri için sıkıntı. 

Bu arada Zafer Algöz, Ağır Roman kitabını okuduktan sonra "filmi çekilse de oynasam" diye geçirmiş içinden ve hop yıllar sonra gerçek olmuş bu dileği.

*

Daha eski bir anı olarak gençlik yıllarından bir örnek. Bursa’nın düşman işgalinden kurtuluş temsili yapılacak. Erkan Can yönetmen. Liseliler oyuncu. Yunan askeri rolündeki oyunculara küfürler edilince Erkan Can da Yunan komutanı rolünü üstleniyor, şimdi kimse küfredemez diye. Erkan Can rolüne fazla kaptırınca, yaşlı bir Gazi de heyecanlanıp onu vurmaya kalkmış Yunan dölü diye.

*

At binme macerası var Algöz'ün. Ata biniyor ama inemiyor.

*

Arkadaşlarıyla 12 Eylül darbesinin ertesi yılı, sokağa çıkma yasağı varken sarhoş sarhoş sokağa çıkmışlar. Yakalanmışlar. Masum oldukları anlaşılmış ama o süreçte bol bol dalga geçmiş polisler.

*

Böyle bir sürü eğlenceli olay. Kaleme alınması iyi olmuş.