30 Aralık 2017 Cumartesi

TENEKE


TENEKE

Yaşar Kemal

1959

Yapı Kredi Yayınları

13. Baskı - Ocak 2010

157 sayfa



Bir kaymakamın insanların hayatını hiçe sayan paragözlerle mücadelesini anlatan bir roman.

*

Fikret Irmaklı genç bir kaymakam olarak yeni görev yeri olan kasabaya gider.

Kasabanın eşrafı ile tanışır.

Kasaba eşrafı kaymakama iyi gözükür, bu samimiyetle kaymakamdan ruhsatnameler alırlar.

Kaymakamın yardımcısı Resul Bey ise her şeyin farkındadır. Kasaba eşrafının kaymakamın saflığından faydalandığını görür. Kaymakamı çocuğu gibi seven Resul Bey onu uyarır. Onun uyarısıyla kaymakam Çeltik Kanunu'nu okur ve eşrafa verdiği ruhsatnameleri, aslında vermemesi gerektiğini fark eder.

Çeltik ağaları kanunlara aykırı olarak çeltik yaparlar. Bu esnada köylere ve köylülere zarar verirler, köylerin sular altında kalmasına, çamura bulanmasına, sinek istilası nedeniyle de sıtmaya sebep olurlar.

Murtaza Ağa da bunlardan biridir ve köyün boşalmasına sebep olur.

Kaymakam da çeltik ağalarıyla mücadeleye girişir. 

*

Bu tarz romanlarda sıklıkla kaymakam gibi hükümet adamlarının kasaba zenginleriyle iş birliği yaptığı görülür ama bu romanda kaymakam dişli çıkıyor. Elinden geldiğince mücadele ediyor, yılmıyor, pes etmiyor. Fakat hakkındaki asılsız şikayetler ve ağaların çeşitli bağlantıları ile görev yeri değiştiriliyor.

Kars'ın Kağızman ilçesine tayini çıkan kaymakamcığın, Resul Bey'e:"Acaba orada da çeltik ekiyorlar mıdır?" diye sorması çok dokunaklıydı bence.

*

Böyle tatsız ayrılan kaymakamların ardından teneke çalınırmış, kitabın adı oradan geliyor.

28 Aralık 2017 Perşembe

YILANI ÖLDÜRSELER



YILANI ÖLDÜRSELER

Yaşar Kemal

1976

Yapı Kredi Yayınları

13. Baskı - Nisan 2010

102 sayfa


Hay töreniz, kan davanız batsın!

Hayatlarını cehenneme çeviren salak sulak insanlar.

*

Halil ve Esme. 

Esme Abbas'a, Abbas da Esme'ye aşıkken Halil Esme'yi kaçırmış. Tecavüz etmiş. Evlenmiş.

Çocukları olmuş, Hasan.

Abbas yıllar sonra Halil'i öldürmüş.

Halil'in annesi ve kardeşleri de bu ölümden Esme'yi sorumlu tutuyor. Esme orospuluk yapmış da aşığına öldürtmüş Halil'i.

Allah'ın cezası bok insanlar, kızı kaçırıp tecavüz etmek sizde. Sonra üstüne bir de kızı suçlamak da sizde. 

Halil'in annesi olacak mendebur karı, Esme'nin öldürülmesi için çocuklarını fişekliyor. Hatta Hasan'ın bile annesini öldürmesini istiyor.

Hasan daha on yaşında çocuk. 

Esme'yi öldürmeye kimsenin eli gitmiyor. Onun masum olduğunu düşündüklerinden değil. Esme çok güzel bir kadın diye kıyamıyorlar.

Tüm moron köy, Halil'in kanı yerde kaldı diye fısır fısır konuşuyor. 

Hasan yavrucağı da annesini ne kadar severse sevsin bu köyde insan manyak olur.

Öldürüyor anacığını. 

Hapse giriyor, cezasını çekiyor, çıkıyor. 

Sonra

"Evlenmiş, çok güzel bir karısı varmış. Altı da çocuğu olmuş, üçü erkek, üçü de kız." sf.102

*

Filmi de varmış, Türkan Şoray'ın yönetmenliğini yaptığı ve oynadığı.


TEK KANATLI BİR KUŞ


TEK KANATLI BİR KUŞ

Yaşar Kemal

2013

Yapı Kredi Yayınları

4. Baskı - Kasım 2013

72 sayfa


Manyak ay bu insanlar.

Birbirlerine anlata anlata bir olayı büyütüp kendi kendilerine korku yaratıyorlar sonra.

*

Remzi Bey postane müdürü olarak Yokuşlu adlı kasabaya atanır. Eşi Melek Hanım ile birlikte zorlu bir tren yolculuğunun ardından bu kasabaya yakın bir yerde durmak zorunda kalırlar. Çünkü Yokuşlu'ya hiçbir taşıt gitmemektedir. 

Remzi Bey ve Melek Hanım, kasabaya yakın bir noktada kamp yapıp kendilerini kasabaya götürecek bir taşıt geçmesini beklerler.

Otobüsler Yokuşlu'ya gitmek isteyenleri yolun ortasında bırakmakta, Yokuşlu'ya gidecek kadar akıllarını kaçırmadıklarını söylemektedir.

Ne var bu kasabada? Kimse aslında bilmiyor, ondan bundan duyarak kasabada korkunç bir şeyler olduğu sonucunda ulaşıyorlar ama tam ne olmuş, işin aslını bilen yok.

Almanya'dan kalkıp annesini görmek üzere gelmiş bir kadın yürüyerek kasabaya gitmeye karar veriyor. Döndüğünde kasabanın bomboş olduğunu, her yeri kuşların bastığını, kuşların tüm insanları yediğini anlatıyor. Ne kadar doğru ne kadar uydurma belli değil.

Remzi Bey ve Melek Hanım kamp kurdukları yerde kalmaya devam ediyorlar. Gitmeye cesaretleri yok.

Hikayenin sonunda kasabadaki birinden alacaklı olan bir adam da katılıyor onlara.

*

Korkunun romanı deniyor bu kitap hakkında. Bana korkudan ziyade aptallık gözüktü. 

RUH ADAM


RUH ADAM

Nihal Atsız

1972

Ötüken Neşriyat

61. Basım - Nisan 2015

308 sayfa


Nihal Atsız'ı ideolojik sebeplerden ötürü sevmem.

Fakat Sezar'ın hakkı Sezar'a. Bu roman bambaşka bir şey. İçinde milliyetçilik var, tarih var, aşk, psikolojik tahliller, sembolizm, tasavvuf, yargılama, isyan...

*

Kabaca kırk yaşındaki bir eski askerin 18 yaşındaki bir kıza aşık olması ile beraber yaşadığı iç hesaplaşma diye özetleyebilirim.

Normal şartlarda bu aldatma/aldatılma hikayesi benim çok canımı sıkar. Bu da o açıdan yer yer canımı sıktı. Ama totale baktığımda keyifle okudum.

*

Selim Pusat, askerliğe gönül vermiş bir yüzbaşı. Dünyada en önemli şeyin askerlik ve savaş olduğunu, bunun dışındaki şeylerin gereksiz olduğunu düşünüyor. 

Karısı Ayşe lisede edebiyat öğretmeni.

Selim Pusat, düşünceleri nedeniyle askerlikten atılıyor. Kralcı düşünceleri var çünkü. Yargılanıyor, hapse giriyor, vatan haini yaftası bile yiyor. Karısı da işinden oluyor.

Ancak Ayşe Pusat üç yıl aradan sonra mesleğine geri dönüyor.

Sınıfındaki tüm öğrencileri sevmekle birlikte özellikle üç kız öğrencisini daha çok seviyor.
Güntülü, Nurkan, Aydolu. Üçü de birbirinden güzel ve akıllı kızlar.

Ayşe bazı günler hem öğretmen arkadaşları hem de bu üç kız öğrenci ile okul dışında da görüşüyor, geziler düzenliyorlar.

Selim Pusat hapisten çıkıp eve geldikten sonra hayata küsmüş, insanlardan nefret eder olmuş, asabi bir insana dönüşmüş.

Ayşe, kocası hayat belirtisi göstersin diye elinden geleni yapıyor. Onun tüm kahrını, somurtkanlığını ve sevimsizliğini çekiyor.

Selim ise Ayşe'nin öğrencilerinden Güntülü'ye aşık oluyor.

Bu aslında benim için mide bulandırıcı ve sinir bozucu bir hikaye olabilirdi ama kitabın kurgu ve ruh tahlili çok iyi olduğundan herhalde, canımı sıkmadı.

Selim, iradesinin zayıflığından ötürü kendine kızıyor ama beri yandan da aşık.

Askerdeki can dostu, intihar edip hayatına son veren arkadaşı Şeref bazen Selim'in yanında peyda oluyor. Ona yaptığının yanlış olduğunu söylüyor.

Aslında herkes Selim'e yanlış yaptığını söylüyor.

Bu noktada tarihin tüm önemli kişilikleri (Zerdüşt, Buda, Hz. Muhammed, Alp Er Tunga, Alparslan, İstemi Kağan, Aksak Temir, Kül Tegin, Oruç Reis, melekler Cebrail, İsrafil, Mikail...) herkes ama herkes Yüce Işık Tanrı'nın mahkemesinde onun suçlu olduğunu söylüyor. Annesi hariç. Annesi merhamet istiyor, diğer herkes adalet.

Selim'i bu mahkemeye götüren, getiren, zaman zaman karşısına çıkan Yek adlı sevimsiz bir adam var. İblis kendisi.

Selim'in sonu bu fantazyaya yakışır şekilde oluyor. 

"Selim Pusat'ın duvardaki çerçeveli büyük resminin yalnız çerçevesi kalmış, resim yok olmuştu." sf.290

*

Kitabın başında bir masal var. Birine ihanet ederek başkasına aşık olan bir adamın binlerce yıl sürecek lanetinin masalı. 

Selim de bu masaldaki laneti yaşatan bir figür olarak çıkıyor. Güntülü de öyle. Yüzlerce yıl önce aslında birbirlerine aşıkmışlar onlar. 

Kitabın sonunda da yine bir okul ve kız öğrenciler var. Bu defa yeni kişilikler. Kızlardan Emine bazı sesler duyuyor. 

"Bir erkek 'Izdırap çekiyorum; sen de beni seviyor musun?' diye ağlıyor, bir kadın da buna 'Sus sus, ben de ızdırap çekiyorum!' diye cevap veriyordu." sf.298

Bu aynı zamanda kitabın başındaki masalda da geçiyor.

*

Romanda bir de prenses var. Prenses Hanzade Leyla. 

Açıkçası bu karakterin biraz havada kaldığını düşündüğüm için pek değinmedim. Prensesin hikayesini ve romandaki varlığını çok da anlamadım desem yeridir.

24 Aralık 2017 Pazar

VE DAĞLAR YANKILANDI



VE DAĞLAR YANKILANDI

(And The Mountains Echoed)

Khaled Hosseini

2013

Türkçesi: Püren Özgören

Everest Yayınları

16. Basım - Eylül 2016

410 sayfa


Yazarın önceki kitapları "Uçurtma Avcısı" ve "Bin Muhteşem Güneş"i okumuştum. 

İkisi de birbirinden üzüntü verici kitaplardı. Olaylar Afganistan'da geçiyor, buradan tahmin edilebilir ne kadar üzücü olayların yaşanabileceği. Korkunç bir ülke görünümü var romanlarda. Doğası güzel ama yönetim şekli malum. 

Yazarın -şimdilik- son kitabı Ve Dağlar Yankılandı'nın da üzüntü verici olacağını düşündüğümden epeydir evde durmasına rağmen okumaya elim gitmemişti bir türlü. Sonunda başladım okumaya. Beklediğim kadar hüzünlü değildi, iyi.

*

Kabaca şöyle özetleyebilirim, birbirinden kopan iki kardeşin bambaşka hayatlar yaşaması, geçmişlerini araması yolculuğu.

*

Ayrıntılı özetlersem;

Abdullah ve Peri birbirini çok seven iki kardeş.

Anneleri öldükten sonra baba Sabır, Pervane adlı bir kadınla evleniyor. Sabır ve Pervane'nin İkbal adında bir çocukları oluyor. Bir de bebekken ölen Ömer.

Pervane çocuklara zalim bir üvey anne olmuyor. Elinden geldiği kadar iyi ve sevecen olmaya çalışıyor. 

*

Pervane'nin ağabeyi Nebi, Kabil'de zengin bir ailenin yanında şoförlük, hizmetçilik gibi işler yapıyor. 

Yanında çalıştığı adam Süleyman Wahdati ve karısı Nila Wahdati iyi insanlar. Karı koca olarak aralarında bir sevgi bağı gözükmüyor. Nila uçarı, hoppa bir şair. Çocukları olmuyor. 

Nebi, Nila'ya aşık oluyor. Bunu gizlemeye çalışıyor elbette. 

Nila'nın çocuk özlemini gidermesi için Nebi, Peri'yi istiyor Sabır'dan.

Sabır fakir bir adam. Kızı zengin bir ailenin yanında daha iyi olabilir ama yine de içi sızlıyor. Böylece Peri dört yaşında Nila ve Süleyman Wahdati'nin çocuğu oluyor. Büyüdüğünde geçmişine dair hiçbir şey hatırlamıyor. Nila'yı öz annesi sanıyor. 

*

Nila ve Peri, birlikte Paris'e gidiyorlar. Nila, giderken Nebi'ye sarılıp "Bütün mesele hep sendin, her şey seninle ilgiliydi" gibi bir şeyler diyor. Nebi bunun ne demek olduğunu sonradan anlıyor.

Meğer Süleyman, Nebi'ye aşıkmış. 

Bunu Süleyman'ın kimseye göstermediği çizimlerini gördüğünde anlıyor. Tüm resimlerinde Nebi'yi çizmiş. 

Bu arada Süleyman yaşlanıyor, hastalanıyor. Afganistan'da işler karışıyor. Nebi yine de Süleyman'ın yanında kalıyor, onun hizmetinde çalışmaya devam ediyor. 

Süleyman öldüğünde evini Nebi'ye bırakıyor.

*

Yıllar sonra Afganistan'a yardım için dünyanın çeşitli bölgelerinden doktorlar geliyor. Nebi evini onların kullanımına açıyor. 

Bu doktorlardan Marcos'a hayat hikayesini anlatan bir mektup bırakıyor ölmeden önce.

Mektuptan Peri'yi öğrenen Marcos, artık bir akademisyen olan, evli mutlu üç çocuklu Peri'ye ulaşıyor.

Ona mektuptan ve Nebi'den bahsediyor.

Peri zaten annesi sandığı Nila ile problemler yaşıyordu. Nila güzelliği ve çekiciliği ile erkekleri kendine hayran bırakan bir kadın. Peri ise bu açıdan daha sönük. Nila edebiyat ve sanatla ilgiliyken Peri matematik ve bilimle. Daha pek çok açıdan da farklılıkları var. Bir de Nila sık sık intihara kalkışıyor. Melankolik bir kadın. (Sonunda da intihar ederek ölüyor zaten.)

Peri bu nedenle evlatlık olduğunu düşünmeye başlamıştı. Mektupla birlikte taşlar yerine oturuyor.

*

Öbür taraftan ağabeyi Abdullah da Afganistan'dan ayrılmış, yaşadığı ülkede bir Afgan lokantası açmış, evlenmiş ve bir kızı olmuş. Kızının adını Peri koymuş.

Bu Peri de büyüyünce halası Peri'yi arıyor ve onu buluyor.

Böylece iki kardeş on yıllar sonra kavuşuyorlar, fakat Abdullah artık yaşlı ve hafızası iyi değil. Kardeşini tanımıyor ve hatırlamıyor. Ama olsun, sonuçta kavuştular.

*

Küçük Peri, halası ve halasının çocuklarıyla tanışıyor, kocaman bir aile oluyorlar. 

*

Ana hikaye bu ama başka karakterler de var kitapta.

Örneğin Timur ve İdris. Kuzenler. Nebi'nin komşularının çocukları. Afganistan'da savaş çıkınca Amerika'ya gitmişler. Timur şeytan tüyü olan insanlardan. Zengin ve gösterişi seviyor. İdris ise sessiz, gösterişi sevmeyen bir doktor. 

İdris ve Timur büyümüş, Afganistan'da işler düzelince dönüp babalarının arazilerinin peşine düşmüş. Ama soranlara ülkemize yardım için geldik diyorlar. 

İdris buradaki bir hastanede yaralı bir kız çocuğu ile tanışıyor. Adı Roşi. Arazi kavgası nedeniyle bir akrabası Roşi'nin ailesini öldürmüş, Roşi'yi de baltayla başından yaralamış. Kızcağız korkunç gözüküyor. İdris ona iyi davranıyor, onunla ilgileniyor, Amerika'ya döndüğünde Roşi'nin ameliyatını yapacağını söylüyor. Ama bunu beceremiyor ve Amerika'da kendi iş yüküne dalıp kızcağızı unutuyor.

Yıllar sonra kız büyüyüp bir kitap yazıyor. İdris de kitabı imzalatmak üzere kızın önündeki kuyruğa giriyor. Utanıyor da bir yandan. İdris kızın kendisini tanımadığını sanıyor. Halbuki kız kitaba yazdığı notta "Merak etme senden bahsetmedim." yazmış. Kitabında Timur'a teşekkür etmiş kız. Yani Timur yine kahramanlığı kapmış.

*

Sabır, karısı öldükten sonra Pervane ile evleniyor. Ama aslında yıllar evvel Pervane'nin kız kardeşi Masume ile evlenmek üzereymiş Sabır. 

Masume güzel bir kızmış. Fakat ağaçtan düştükten sonra yürüyemez hale gelmiş. 

Pervane bu kazadan kendisini sorumlu tutuyor. Çünkü o yıllarda Pervane de Sabır'a aşıkmış. Ağaçta kardeşi Masume Sabır ile evleneceklerini söyleyince Pervane çok üzülüyor. Kardeşi ağaçtan düşmek üzereyken çok yardımcı olmadığını düşünüyor. 

*

Başka karakterler de var. Çeşit çeşit hayatlar, çeşit çeşit yüzler. Dünyanın çeşitli yerlerinden insan portreleri. Bu açıdan önceki iki kitaba göre Afgan rejiminin korkunçluğu ve yerel insanların dramı daha az yer kaplıyor. Önceki iki kitap daha etnik düzeydeyken bu biraz daha sınırları genişletmiş.

23 Aralık 2017 Cumartesi

YAKAN SIR & ALACAKARANLIK ÖYKÜSÜ


YAKAN SIR

(Brennendes Geheimnis )

1913

&

ALACAKARANLIK ÖYKÜSÜ

(Geschichte in der Dämmerung)

1911

Stefan Zweig

Türkçesi: Ali Avni Öneş

Yordam Kitap

Basım - Nisan 2013

176 sayfa



YAKAN SIR

Bir baron yalnız başına tatile çıkar. Kaldığı otelde bir anne ve çocuğunu görür. Anneye yakınlaşabilmek için çocuğa ilgi gösterir. On iki yaşındaki çocukla arkadaşlık eder. Çocuk da bir yetişkin kendisiyle arkadaşlık ettiği için mutludur.

Bu şekilde anneye yaklaşan Baron artık çocukla ilgilenmez. Kadın ve Baron yalnız kalabilmek için çocuğa yalanlar söyleyip onu atlatırlar.

Çocuk bunu fark eder. 

Bir akşam annesi ve Baron koridorda cilveleşirken annesinin Baron'a "Bırak beni" demesini yanlış anlayıp annesini kurtarmak için Baron'a saldırır. Annesi çok kızar. Yine yalanlar söyler kadın çocuğuna. Çocuk da öfkelenip annesine tokat atar.

Yaptığından çok utanan ve üzülen çocuk kaçarak uzaklaşır oradan. Trenle büyükannesinin evine gider.

Daha sonra anne ve babası gelir çocuğun yanına. 

Çocuk babasına her şeyi anlatmasın diye anne çocuğuna kaş göz işaretleri yapar. Çocuk da annesinin sırrını söylemez. 

*

Filmi de yapılmış.




ALACAKARANLIK ÖYKÜSÜ

Daha önce "Kitapçı Mendel" kitabının içinde bu öyküyü okumuştum.

*

Genç adam bahçede bir kadın görüyor. Karanlık olduğu için kadının yüzünü göremiyor. Tutkuyla birlikte oluyorlar.

Adam bu kadının kim olduğunu merak ediyor. Evde üç tane kız kuzeni var, onlardan biri olabileceğini düşünüyor. 

Bir gün bahçedeki kadının bilekliğine bir madeni para iliştiriyor.

Ertesi gün kuzeni Margot'un bilekliğinde görüyor o parayı ve bahçedeki kadının o olduğunu düşünüyor.

Fakat Margot onu hep tersliyor.

Meğer bahçedeki kadın diğer kuzeni Elisabeth imiş. Elisabeth kendisi itiraf ediyor bunu. O bilekliklerden ve paradan amcası alıp vermiş hep kuzenlere.

Fakat adam bu arada Margot'a aşık oluyor.

Margot da Elisabeth de başkalarıyla evleniyor. Ama adam hala Margot'u düşünüyor.



İKİZLER

Soylu bir adam fakir bir kadına aşık olur, evlenirler.

Adam krala isyan edince öldürülür. Karısı ikiz kız çocuğu ile yalnız kalır, fakirleşir.

Kızlar büyür. İki kız da güzel, akıllı, kibirlidir. Birbirleriyle yarış içindedirler hep.

Kızlardan Helene fahişelik yapmaya başlar. Bu yolla çok zengin olur, ünü şehri aşar. 

Diğer kız kardeş Sophie de aşağı kalmak istemez. O da rahibe olur. Ahlakı ile ün yapar ve ünü şehri aşar.

Kardeşlerden biri ahlaksızlıkta diğeri de ahlakta gözde iki isim olmuştur.

Helene, bir gün kardeşine bir oyun oynar. Kadınların yakışıklı erkek karşısında iradelerinin zayıf olduğunu söyleyen Helene'e karşı Sophie her kadının böyle olmadığını savunur. Bunu ispatlamak için Helene gibi giyinir. Gelecek olan adama teslim olmayacağını iddia eder.

Ancak Helene onun yiyeceklerine ve içeceklerine iradesini zayıflatacak şeyler kattığı için Sophie gelen adama karşı koymaz.

Helene kazanmıştır ama Sophie pişman değildir. Artık ikisi de fahişelik etmeye başlar. Çok zengin olurlar.

Fakat zamanla yaşlandıkları için artık kimse gelmez evlerine. İki kız kardeş de bu defa kendilerini dine, muhtaçlara yardıma verir. 

21 Aralık 2017 Perşembe

KİTAPÇI MENDEL


KİTAPÇI MENDEL

(Buchmendel)

Stefan Zweig

1929

Almancadan çevirenler: Burhan Arpad - Ahmet Arpad

Yordam Kitap

2. Basım - Ağustos 2010

223 sayfa


Kitapta pek çok hikaye var. Bunlar:

Geçmişe Yolculuk

Kitapçı Mendel

Karlarda

Unutulmayacak Bir İnsan

Yürüyüş

Acaba O Muydu?

Alacakaranlıkta Bir Öykü

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

Bir Yaz Öyküsü

Yalnız İki İnsan


GEÇMİŞE YOLCULUK

İki sevgilinin yıllar sonraki buluşması anlatılıyor.

Ludwig fakir bir genç. Çalışkanlığı sayesinde patronunun dikkatini çekiyor. Patronu ona önemli işler veriyor. Bu arada Ludwig ve patronun karısı yakınlaşıyor. 

Patron, bir gün Ludwig'e yurt dışında bir görev veriyor, Meksika'ya gitmesini istiyor. İki yıl sonra dönecek ancak.

Ludwig gidiyor. İki yıl boyunca hep kadını düşünüyor, mektuplaşıyorlar. Döneceği gün savaş çıkıyor ve dönmesi mümkün olmuyor. Böylece uzun yıllar geçiyor aradan. O arada Ludwig evleniyor, çocuğu oluyor.

Bir gün iş için Almanya'ya gitmesi gerekiyor. O zaman hatırlıyor patronun karısını. 

Almanya'da onunla görüşüyor. Yıllar evvel öpüşmüşler, devamı olmamıştı. Devamını yapmak üzere bir otele gidiyorlar. (Bu arada patron ölmüş artık.)

Yalnız yolda Ludwig, kadının yaşlandığını fark ediyor. Kaldıkları otel odası da pek şık değil. Düşündürüyor bu durum onu. Düşünürken bitiyor zaten hikaye. 


KİTAPÇI MENDEL

Mendel tüm kitapları, yazarları, yayınevlerini aklında tutabilen, kitap arayanlara yardımcı olan bir kitap tutkunu. Para için yapmıyor bunu. Sadece kitapları çok seviyor ve bütün hayatı kitaplar üzerine. Dünya umrunda değil. Öyle ki ülkesi bir savaşın içinde, fakat bundan haberi bile yok. 

Bir gün düşman ülkelerden kitapçılarla yaptığı mektuplaşmalar polisin eline geçince onu tutukluyorlar. Sonra gerçek anlaşılınca serbest kalıyor. 

Mendel, Viyana'da Cafe Gluck'ta oturarak kitaplarını okumuş otuz yıl boyunca. Cafe sahibi de ondan para almamış, yiyecek ve içecek ikram etmiş.

Fakat cafe el değiştirince yeni patron Mendel'i kovmuş.

Mendel bunun üzerine bir daha cafeye gelmemiş.

Epey sonra perişan bir şekilde geldiğinde onu sadece tuvaletçi kadın görmüş. Patron onu kovmasın diye uyarmış. Bu esnada Mendel düşmüş ve ölüyor.

Otuz yıl boyunca şehrin kalabalık mekanlarından birinde oturmuş, insanların kitap arayışlarına hep yardım etmiş bu adamı sonra hatırlayan olmamış.


KARLARDA

Soykırımdan kaçan Yahudilerin karlarda donarak ölmesini anlatan bir kısa hikaye. 


UNUTULMAYACAK BİR İNSAN

Anton, bir mesleği olmayan, ama çağrılan her işi yapan bir insan. Çocuk bakılacaksa Anton bakar, çit onarılacaksa Anton onarır, işe gidemeyen pazarcı kadının yerine Anton gider. Karşılığında ise yalnızca o gününe yetecek para alır, daha fazlası değil. 


YÜRÜYÜŞ

Kurtarıcı Mesih'i görmek üzere Kudüs'e doğru yürümeye başlayan adam, ulaşmasına az kalmışken konakladığı bir evdeki kadınla birlikte olur. Bu onu bir gün geciktirir.

Kadın valinin eşidir. Kadın adama valinin ertesi gün üç kişiyi çarmıha gerdireceğini söylemiştir.

Çarmıha gerilenler arasında kurtarıcı da vardır. Adam bunu bilmemekte, kurtarıcıyı görmek ümidiyle yürümeye devam etmektedir.


ACABA O MUYDU?

Sevinçlerini çok taşkın yaşayan bir adam var. Abartıyor ama huyu bu.

Bir gün bir köpek sahipleniyorlar. Adam bu köpeğe de çok aşırı sevgi gösteriyor. Köpek bu sevgi nedeniyle şımarıyor, yaramazlaşıyor.

Adam karısının hamile olduğunu öğrenince köpeğe olan sevgisi geçiyor ve bu defa karısına aşırı ilgi ve sevgi göstermeye başlıyor.

Köpek kendisine gösterilen ilginin azaldığını görünce öfkeleniyor. Doğan bebeğe saldırmaya kalkıyor. Zor kurtarıyorlar bebeği. Köpeği de başka birine veriyorlar.

Bir gün karı koca ve bebekleri çimlerde otururken bebek arabası nehire düşüyor ve içindeki bebek ölüyor.

Bebek arabasının nasıl nehire düştüğü bir giz olarak kalıyor.

Ancak adamın komşusu ve hizmetçisi köpekten şüpheleniyorlar. Çünkü zaman zaman köpeğin gizlice eski evin bahçesine gelip içeriyi gözetlediğini görmüşlerdi. Ama bunu endişelenmesin diye adama söylememişlerdi. Şimdi de bu cinayeti köpeğin işlediğini düşünüyorlar ama kimseye söyleyemiyorlar.


ALACAKARANLIKTA BİR ÖYKÜ

Genç adam bahçede bir kadın görüyor. Karanlık olduğu için kadının yüzünü göremiyor. Tutkuyla birlikte oluyorlar.

Adam bu kadının kim olduğunu merak ediyor. Evde üç tane kız kuzeni var, onlardan biri olabileceğini düşünüyor. 

Bir gün bahçedeki kadının bilekliğine bir madeni para iliştiriyor.

Ertesi gün kuzeni Margot'un bilekliğinde görüyor o parayı ve bahçedeki kadının o olduğunu düşünüyor.

Fakat Margot onu hep tersliyor.

Meğer bahçedeki kadın diğer kuzeni Elisabeth imiş. Elisabeth kendisi itiraf ediyor bunu. O bilekliklerden ve paradan amcası alıp vermiş hep kuzenlere.

Fakat adam bu arada Margot'a aşık oluyor.

Margot da Elisabeth de başkalarıyla evleniyor. Ama adam hala Margot'u düşünüyor.


BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU

Ünlü bir yazardan çocuk doğurmuş kadın, çocuğu ölünce yazara bir mektup yazmış. Yazar kadını hatırlamıyor, çocuğundan da haberi yok.

Bu kadın daha on üç yaşındayken komşusu olan bu yazara aşık olmuş. Adam onu fark etmiyormuş. Kız ailesiyle birlikte oradan taşınmış. Yıllar boyu yazara aşık olmayı sürdürmüş. On sekiz yaşında yazarın karşısına çıkmış. Üç gün boyunca birlikte olmuşlar. Yazar daha sonra bir seyahate çıkmış, döndüğünde kızı aramamış, unutmuş.

Kızın çocuğu olmuş. Yazara söylememiş bunu. Onu zor durumda bırakmak istememiş. Geçimini "kendisini satarak" sağlıyormuş.

Yıllar sonra tekrar yazarın karşısına çıkmış. Yazar onu tanımamış, başka bir kadın gibi yine birlikte olmuşlar. Yazar gitmeden önce kadına para verince kadın çok üzülmüş.

Ardından bu mektubu yazıp yollamış. Bu arada kadının kendisi de ölmüş.


BİR YAZ ÖYKÜSÜ

Yaşlı adam oteldeki genç bir kıza başka birinin ağzından aşk mektubu yazmış. 

Sonra kızcağız, kendisine aşk mektubu yazdığını sanan bir genç adamla karşılaşmış.

Öykünün devamı yok. Çünkü genç kız ve ailesi oteli terk etmiş. 


YALNIZ İKİ İNSAN

Çirkinliği yüzünden herkesin kötü davrandığı Julia, iş çıkışı bir köşede ağlarken aynı iş yerinden bir adam görüyor onu. İkisi de acılı, dertli. Birbirlerine sıkıntılarını anlatıyorlar, kaynaşıyorlar.

20 Aralık 2017 Çarşamba

AMOK & USTA İŞİ



AMOK

(Der Amoklaufer)

1922

&

USTA İŞİ

&

GÖRÜNMEZ KOLEKSİYON

(Die unsichtbare Sammlung)

1925

Stefan Zweig

Yordam Kitap

2. Basım – Ağustos 2014

158 sayfa




AMOK

AMOK kitabını daha önce “Amok Koşucusu” adıyla okumuştum. 

Buraya tekrar yazayım.

*

Hindistan'da doktorluk yapmakta olan adam, muayenehanesine gelen Avrupalı bir beyaz kadını görünce sapıtır.

Bu sapıtma haline "amok" deniyormuş:

"Amok şöyle bir şey: Bir Malezyalı, son derece sade, son derece iyiliksever bir insan, içkisini içiyor... orada öylece oturuyor, duygusuz, umursamaz, donuk... ve birden ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor ve sokağa koşuyor... dosdoğru koşuyor, hep dosdoğru... nereye olduğunu bilmeden. Yolda karşısına ne çıkarsa çıksın, insan, hayvan, hançeriyle vurup yere seriyor ve kan sarhoşluğu onu daha da öfkelendiriyor..." 

Doktor da kendisini, gizli bir şekilde kürtaj yaptırmak için gelen bu kadını gördükten sonra Amok koşucusuna benzetiyor.

Bu kendinden emin, kendine güvenen, güçlü, sağlam, kibirli kadın karşısında tek istediği onunla yatmak oluyor.

Kendi tabiriyle:

"Şehvet değildi, azgınlık değildi, cinsellik değildi... sadece bir kibrin efendisi olma hırsıydı... Bir erkek olarak efendi." 

Bu isteğini kadına da söylüyor. 

Kadın kabul etmiyor ve gidiyor.

Kadın, kimsenin bilmesini istemediği kürtajını merdiven altı bir yerde yaptırmaya çalışıyor.

Bunu öğrenen doktor, kadını oradan çıkartıyor ama çok geç. Kadın ölüyor.

Doktor da pişman oluyor. Kendisinden utanıyor. 

Kadının bu sırrını sonsuza dek saklamaya and içiyor kendi kendine.

*

Tüm bunları gemide karşılaştığı bir adama anlatıyor doktor. 

Aynı gemide kadının tabutu ve kocası var. 

Gemide daha sonra tuhaf bir kaza meydana geliyor. Tabut ve ölen kadının kocası gemiden inerken güverteden bir şey mi düşmüş, biri mi atlamış bilinmez, tabut denize düşmüş ve ağırlığı yüzünden batmış ve bir daha bulunamamış. Ardından da bir adamın kıyıya vurmuş cesedi bulunmuş. 



USTA İŞİ

Adamın biri yoldan gelip geçenleri seyrediyor. Bir adam dikkatini çekiyor. Onun yankesici olduğunu anlıyor.

Uzaktan bu yankesiciyi izlemeye başlıyor. İçinden onunla konuşuyor.

Yankesici fakir görünümlü bir kadının cüzdanını çalmaya yeltenince artık seyirci rolünden çıkıyor ve engellemeye çalışıyor, fakat geç kalıyor.

Yankesici yoluna devam ediyor. Adam da onu takip etmeye başlıyor belli etmeden.

Bir müzayede salonuna giriyor yankesici. Adam da bu defa kim kurban olacak diye beklerken bir bakıyor ki kurban ta kendisi olmuş. Yankesici elini adamın cebine sokmaya çalışıyor. Bizimki fark ediyor. Yankesici yalvaran gözlerle ona bakınca adam salıyor onu.

Bu defa da üzülüyor kendi kendine. Yankesiciyi ekmeğinden etti diye. Para vermek üzere peşinden gidiyor ama yankesici bunu anlayamayıp kaçıyor tabii.


GÖRÜNMEZ KOLEKSİYON

Kitabın kapağında yer vermemişler bu hikayeye.

*

Değerli eserler alıp satan Berlinli bir adam savaş yılları nedeniyle zorluğa düşünce kendisinden değerli parçalar almış olan insanları aramaya başlıyor, belki kendisine bir yardımları olur diye.

Bu insanlardan birine ulaşıyor. Kör olmuş artık, elindeki resimleri göremiyor fakat yine de onlara her gün bakıyor, dokunuyor.

Kör adamın karısı Berlinliyi hemen eve almıyor. Önce onu kızıyla tanıştırıyor.

Kız, Berlinliye babasının özel durumunu anlatıyor. Maddi açıdan çok zor durumda kalmışlar. Babası üzülmesin diye ona kendi durumlarını ve ülkenin savaştaki durumunu anlatmıyorlarmış. Babasının değerli resimlerini satmayacağını da biliyorlarmış ama yapacak bir şey kalmamış. Adamdan habersiz resimleri yok pahasına satmışlar, yerine de nasıl olsa görmüyor diye kopyalarını ya da boş kağıtları koymuşlar.


Berlinli de bu oyunu bozmuyor. Kör adamın değerli resim olduğunu düşünerek saatlerce anlattığı boş kağıtlara bakıyor, üzülüyor. Ama kör adam mutlu.

18 Aralık 2017 Pazartesi

BİR KALBİN ÖLÜMÜ & MÜREBBİYE


BİR KALBİN ÖLÜMÜ

(Untergang Eines Herzens)

1927


MÜREBBİYE 

(Die Gouvernante)

1907

Stefan Zweig

Türkçesi: Salah Birsel

Yordam Kitap

Basım - Şubat 2013

95 sayfa



BİR KALBİN ÖLÜMÜ

ATM olarak kullanılan bir babanın hazin hikayesi anlatılıyor.

Yıllarca para kazanmak için çalışmış didinmiş, zengin olmuş bir baba. Ancak ömrünün son günlerinde bu parayı kimin için kazandığını, kimin için bu kadar çalıştığını sorgulamaya başlıyor.

Bir gün tatil için anne, baba, kız bir otele gidiyorlar.

Baba koridorda yürürken kızının bir adamın odasından çıktığını görüyor. Saf, masum kızının böyle bir şey yapmasına inanamıyor. Ama sesini de çıkarmıyor. İçine atıyor.

Aslına bakarsanız gördüğü gerçekten kızı mıydı meçhul. Hikayeyi babanın ağzından dinlediğimiz için inanacağız mecbur.

Karısına oradan gitmek istediğini, oradaki insanları sevmediğini söylüyor ama karısı onu dinlemiyor.

Karısı adamı genel olarak pek dinlemiyor. 

Adamın düşüncesine göre para karısı ve kızının ahlakını bozdu. 

Karısının ve kızının kendisiyle ilgilenmediğini, umursanmadığını düşünen adam zamanla kendi içine çekiliyor. Odasından çıkmaz hale geliyor. Zaten hastaydı, iyice hasta oluyor. En sonunda ameliyat olması gerekiyor. Ameliyatta ölüyor.



MÜREBBİYE

İki kız kardeş, mürebbiyelerinde bir değişiklik, bir mutsuzluk olduğunu fark ediyorlar. Kapalı kapıları dinleyip öğreniyorlar ki kuzenleri Otto ve mürebbiyenin ilişkisi olmuş. Hatta bu ilişkiden bir de çocuk olmuş.

İki kız kardeş, bu bilgiyi kimseyle paylaşmıyor.

Otto, sınavlarına hazırlanmak bahanesiyle evi terk ettiğinde mürebbiye daha da üzülüyor tabii.

Bir gün kızların annesi mürebbiyeyi kovuyor.

Kızlar bunu da gizlice duyuyorlar.

Kimse kızlara bir şey açıklamıyor. Büyükler onlara yalan söyleyip oyalıyor. Çocuklar da artık büyüklere güvenemez hale geliyor.

Hikayenin sonunda mürebbiye bir mektup bırakarak evi terk etmiş oluyor.

Mektupta ne yazdığını bilmiyoruz, ama anne kızlara "Mürebbiyeniz bir daha gelmeyecek, o..." diyor.

İntihar etmiş muhtemelen. Bu da böyle yazmıyor kitapta ama mektubu okuyan anne babanın tepkisinden bu sonuca varıyoruz.

*

Belki de yazar bazı şeyleri açıkça yazmayarak, büyüklere güvenilmezliğe daha çok dikkat çekmiştir.

KORKU


KORKU

(Angst)

Stefan Zweig

1925

Türkçesi: Behçet Necatigil

Yordam Kitap

2. Basım - Eylül 2013

80 sayfa


Tüyler diken diken.

Stefan Zweig kitaplarında bana olan şey çoğu zaman bu.

*

Bu hikayede zengin, hali vakti yerinde, kocası başarılı bir avukat olan Irene Wagner, kocasını başka bir adamla aldatıyor.

Bunu o adama aşık olduğundan da yapmıyor aslında. Kitaptaki ifade şu:

"Havada nasıl boğuculuk veya fırtına gibi insanı tahrik eden bir ölgünlük de varsa, mutluluğun da felaketten daha ayartıcı bir yumuşaklığı olur. Tokluk, tahrikte açlığa eşittir. Hayatının tehlikesizliği, eminliğidir ki Irene'de maceraya karşı merak uyandırdı." sf.22

Yani rahat batmış kendisine.

Bir gün bir kadın onu görüyor ve şantaja başlıyor. 100-200-300 kron isteyip duruyor.

Artık Irene için de kabus dolu günler başlıyor. Şantajcı kadını idare etmeye çalışıyor elinden geldiğince ama sadece zaman kazanmış oluyor. 

Bu esnada kocası ona son derece iyi ve şefkatli davranıyor. Irene zaman zaman itiraf etmek istiyor ama sonra vazgeçiyor.

Nihayet tek çıkış yolu olarak intiharı düşünüyor. 

Eczaneye gidip ilaç alıyor. O esnada kocası geliyor. Birlikte eve gidiyorlar. Kocası ilaç şişesini kırıyor ve anlatıyor. Meğer o şantajcı kadını kocası tutmuş. 

Kocası, karısının kendisini aldattığını anlamış. Vazgeçip ailesine dönsün diye şantajcı rolünü oynayacak bir oyuncuyla anlaşmış. 

Irene bunu öğrenince rahatlıyor tabii. Kabus bitti çünkü.

İyi koca.

SABIRSIZ YÜREK


SABIRSIZ YÜREK

(Ungeduld des Herzens)

Stefan Zweig

1938

Almanca aslından çeviren: Çiğdem Öztekin

Can Yayınları

Basım - Nisan 2006

437 sayfa


Öyküleriyle bilinen Stefan Zweig'in tek romanı.

Roman Türkçeye "Acımak", "Merhamet", "Tehlikeli Merhamet" gibi isimlerle de çevrilmiş.

Kitabı okuyunca hepsi de uygun bir isim gibi gözüküyor.

Acımanın insanın hayatını ne kadar etkileyebileceğini anlatıyor.

*

Teğmen Hofmiller şehrin zengin bir ailesi olan Kekesfalvalar ile dostluk kuruyor.

Ailenin felçli, tekerlekli sandalyeyle yaşayan kızı Edith'e sadece acıdığından ilgi gösteriyor. 

Edith, teğmene aşık oluyor, bunu itiraf da ediyor.

Teğmen çok şaşırıyor, hiç böyle bir şey beklemiyordu çünkü. Kendisi kıza asla böyle bir his beslemiyor. Ancak kızı reddederse kızın umutsuzluktan intihar edebileceğini düşünüyor. Fakat kızın bu aşkına karşılık verirse de ordudaki arkadaşlarının kendisiyle dalga geçeceğini düşünüyor. 

Kızın doktoru teğmene kıza iyi davranmasını tavsiye ediyor. Böylece kız iyileşmek için gerekli tedavileri kabul edebilir ama aksi takdirde tedavileri reddeder. 

Teğmen yine acıdığından kıza ilgili davranıyor. Ve hatta kızla aile arasında nişanlanıyor.

Ancak bu nişanlanmayı arkadaşlarına yalanlıyor.

Bu defa da nişanı yalanladığının kızın kulağına gitmesinden korkuyor.

Orduda bir subaydan bu konuda yardım istiyor. Subay nişanı duyan askerleri bunu kimseye anlatmamaları konusunda uyaracağını söyleyip teğmenin görev yerini de bir süreliğine değiştiriyor.

Ancak olay duyuluyor. Edith, teğmenin nişanı reddettiğini öğreniyor. Çok üzülüyor ve kendini terastan aşağı atıp intihar ediyor.

Bu sırada teğmen yeni görev yerine giderken Avusturya-Macaristan veliaht prensi öldürülüyor ve savaş çıkıyor. 

Edith'in intiharını öğrenen teğmen, savaşta adeta kendisini cezalandırmak için korkusuzca davranıyor. 

Aradan dört yıl geçiyor. Teğmenin sebep olduğu bu olayları bilen kimse kalmıyor geride. Edith'in babası da kısa süre sonra ölmüş. Yeğeni Ilona evlenip başka bir ülkeye gitmiş. Teğmenin arkadaşları zaten savaşta şehit olmuş.

Teğmen bir nebze bunun rahatlığı içinde. Fakat bir gün bir operaya gittiğinde salonda Edith'in doktorunu görüyor. Hemen kaçıyor.

*

"Vicdan anımsadıkça, hiçbir suç unutulmaz!" sf.437

MECBURİYET


MECBURİYET

(Der Zwang)

Stefan Zweig

1920

Almanca Aslından Çeviren: Gülperi Sert

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

3. Basım - Kasım 2017

50 sayfa


Askerliğini yaptığı halde rüyasında yeniden askere çağrıldığını gören insanlar var. İşte o insanların bu kitabı okuması kendileri için biraz rahatsız edici olabilir. Zira kitap o psikolojiyi tüyleri diken diken edecek kadar etkileyici anlatıyor. 

*

Ferdinand savaşın olmadığı, barış içinde yaşayan bir ülkeye -İsviçre'ye- gelmiş, karısıyla birlikte burada huzurlu bir hayat kurmuş.

Fakat ülkesinde savaş çıktığı için bir gün evine bir zarf geliyor ve askere çağrıldığını öğreniyor.

Onun için sürpriz olmuyor bu, çünkü o ve karısı bir gün bunun olmasını bekliyorlardı. Bir gün Ferdinand askere çağrılırsa gitmeyeceği konusunda karı koca anlaşmışlardı.

Ancak Ferdinand bu anlaşmaya uymuyor. Yazılı bir emir almak gözünü korkutuyor. Her ne kadar inanmadığı bir savaş olsa da, insan öldürmek istemiyor olsa da kendisini o emre uymak ve gitmek mecburiyetinde hissediyor. 

Karı koca bu nedenle tartışıyor.

Ferdinand ciddi bir mücadele veriyor kendi içinde. Bir yanda özgürlüğü, bir yanda sorumluluğu.

Karısı gitmesini kesinlikle istemiyor:

"Vatanın ne demek olduğunu ben de biliyorum., fakat bugün ne anlama geldiğini de biliyorum: Cinayet ve esaret! İnsan bir halkın üyesi olabilir, fakat halkı çıldırdığında kendisinin de çıldırması gerekmez. Sen onlar için bir rakamdan, bir sayıdan ibaretsin, bir alet, anlamsızca ve vicdansızca ölüme gönderilen bir askersin yalnızca, oysa benim için kanlı canlı bir insansın, bu nedenle onlara katılmana izin vermeyeceğim." sf.30

diyor, çok mantıklı konuşuyor:

"Kocaları, çocukları kendilerinden sökülüp alınırken milyonlarca kadın da korkaktı. Hiçbiri yapması gerekeni yapmadı. Bizler hepimiz sizin korkaklığınızdan zehirlendik." sf.42

Ferdinand karısının tüm engelleme gayretine karşın gitmeye karar veriyor. 

Kendisini askeri birliğe gönderecek trene biniyor. 

Yalnız durdukları bir istasyonda Ferdinand sedyede yaralı bir asker görünce fikrini değiştiriyor. 

Geri dönüyor. Evine, karısına gidiyor.

*

"Hiçbir şeyin birine bağlı olmak kadar insanı hayata bağlamadığını hissetti." sf.50