7 Aralık 2017 Perşembe

BİR CEZA AVUKATININ ANILARI


BİR CEZA AVUKATININ ANILARI

Faruk Erem

2000

Murat Kitabevi

11. Baskı - Mart 2017

95 sayfa


1960-1970 yıllarında geçiyor bu anılar.

Tatsız tutsuz hikayeler.

Mesela bir hakim var. Karşısında biri suçlu, diğeri suçsuz iki sanık. Hakim suçsuz olanın suçlu olduğuna kanaat getirip idam cezasına hükmediyor. Yıllar sonra gerçekten suçlu olanla karşılaşıyor:"Hakim bey, o suçu ben işlemiştim." diyor adam. Hakimi düşünün şimdi.

İdam gerçekten korkunç bir uygulama. Olmaması gereken bir cezalandırma şekli. Neyse ki ülkemizde yok.

Bir avukat olarak düşünüyorum, müvekkilim için idam kararı veriliyor mesela. Ovv yoo düşünemedim.

Kitaptaki başka bir anı:

Bir köy yeri var. Buradaki genç karı kocanın bir çocuğu oluyor. Çocuk sürekli ağlıyor. Köyün imamına danışıyorlar. İmam diyor ki:"Çocuğun içine cin girmiş, göle götürün, suya sokun, susunca çıkarın, cin de çıkmış olur." Anne yapıyor imamın dediğini, çoçuğu göle sokuyor, susunca çıkarıyor, ama tabi çocuk ölmüş. Anne hapse giriyor.

Kan davaları, hapiste intiharlar, idamlıklar, cahillikten kaynaklanan suçlar...

Mahkemenin bir hakim tarafını, bir de sanık tarafını anlatıyor. Sanıkları oraya getiren hayat hikayelerinden bahsediyor. Genellikle fakir, sefil insanlar. Hakim tarafında da zaman zaman verdikleri yanlış kararlar.

Faruk Erem'in hukuk fakültelerinde öğrencilere söylenen meşhur bir lafı vardır: "Suçluyu kazıyınız altından insan çıkacaktır." İşte bu insan hikayelerini anlatıyor daha çok.

1 Aralık 2017 Cuma

İÇTEN DIŞA


İÇTEN DIŞA

Daha İyi Yaşamak, Öğrenmek ve Sevmek

Dadi Janki

Phoenix Yayınevi

1. Basım - Haziran 2016

134 sayfa


İstanbul Anadolu Adliyesi'ndeki kitapçıdan aldım bu kitabı. Yüzlerce hukuk kitabı ve kanunun arasından bu dikkatimi çekti. Çekiyor bu tarz beni ama bir türlü tatmin olamıyorum okuduklarımdan.

*

Özetle diyor ki, her şey içimizde.

"İçimde ne olup biterse hayatıma da yansır." sf.55

Kişi önce kendi mutlu olmalı ki dışarıya yansıtabilsin. 

Üzüntü, kaygı, korku gibi hisler doğal değilmiş.

"Eğer acı çekmek, insan mizacının doğuştan gelen bir özelliği değilse, o halde acı kesinlikle yok edilebilir." sf.9 

İnsan kötülüklerden, endişeden arınmış, saf, huzurlu ve sevgi dolu olmalı. 

İyi güzel olalım da NASIL?

Nasıl'ından bahsetmiyor işte. Emir ve tavsiye kipleri kullanıyor genelde.

"Olumsuzluğunuzla yarattığınız krizden kendinizi kurtarın." sf.21

"Üzüntüyü bile bile yaşamak akılsızca bir eylemdir. Bunu çok iyi hatırlayın. Bir şey için üzüldüğünüzde bunun anlayış eksikliği yüzünden olduğunu hatırlayın." sf.23

"İyi şeyler düşünün, iyi şeyler yapın."  sf31

"Huzur, mutluluk, kabul etme ve nezaket gibi olumlu his ve düşüncelerde kalın." sf.42

"Kalbimiz temiz olmalı. İçine batmış herhangi bir diken, geçmişten gelen bir acı varsa, bitmeli." sf.104

"Hislerimi kontrol etmeliyim.(...) İçimde herhangi bir bencil his var mı diye kontrol etmeli ve varsa onu yok etmeliyim." sf.105

*

İyi güzel diyor da bunları nasıl becerebileceğimizi söylemiyor. Hatta diyor ki , çok fazla düşünmeyin.

 "Çok fazla düşünmeye gerek yoktur, çok fazla düşünmek deneyimin önünde engeldir." sf.13

*

Tanrı sevgisi ile bağlıyor konuyu.

"Tanrı'ya çok sevgi duyun. Kalbinizi Tanrı'ya açın ve Tanrı'yı Anneniz, Babanız, Dostunuz, Sevgiliniz, her şeyiniz yapın; çünkü bu deneyimle fazlasıyla mutlu olursunuz. O zaman ruh farklı bir şarkı söyler.'Tanrı Üzüntüyü Yok Eden'dir." sf.110

Peki.

AŞKA VE KADINLARA DAİR


AŞKA VE KADINLARA DAİR

Aşkın Metafiziği

(Über die Weiber) (Parerga und Paralipomena II); Metaphysik der Geschlechtsliebe (Die Welt als und Vorstellung)

Arthur Schopenhauer

(1788-1860)

Çeviren: Ahmet Aydoğan

Say Yayınları

9. Baskı - 2017

80 sayfa


Çok sinir bozucu.

Bir kadın olarak bu kitabu soğukkanlılıkla okuyabilmek mümkün mü? 

Bir erkek olarak da mümkün olmayabilir, sonuçta ananız bacınız kadın.

*

Schopenhauer kadınlar hakkında vermiş veriştirmiş. 

Kendisi çok eşliliği savunuyor. Tabii yalnızca erkekler için. Zinayı da yine erkek için doğal buluyor. Kadının her zaman bir vasiye ya da gözetmene ihtiyaç duyduğunu, mahkemede kadının tanıklığı yerine erkeğin tanıklığının daha muteber olduğunu söylüyor.

Ayrıca diyor ki:

"Kadınlar bütün hayatları boyunca koca çocukturlar." sf.8

"Kadınlar, bütün hayatları boyunca çocuk kalırlar, çünkü her zaman içinde bulundukları ana sıkı sıkıya bağlı kalarak sadece kendilerine en yakın olanı, olmak üzere olanı görürler, gerçek yerine bir şeyin görünüşüne teslim olurlar ve en önemli işlere karşı önemsiz şeyleri tercih ederler." sf.10

"Kadınlar zihni bakımdan dar görüşlüdürler." sf.10

"Kadınlar adalet, dürüstlük ve vicdanla ilgili meselelerde erkeklerden daha aşağıdır." sf.12

"Kadın mizacındaki temel kusurun adalet duygusundan yoksunluk olduğu görülecektir. Bu esas itibariyle muhakeme kabiliyetindeki ve düşünme melekesindeki zayıflıktan kaynaklanır, fakat aynı zamanda kısmen tabiatın onlara daha zayıf cins olarak tahsis ettiği konuma kadar götürülebilir. Onlar, bu konumları gereği kuvvete değil fakat kurnazlığa bağımlıdırlar. Bu yüzdendir ki içgüdüsel olarak desise ve kurnazlığa yatkındırlar ve yalan söylemeye karşı iflah olmaz bir temayüle sahiptirler."sf.12

"Mükemmelen dürüst ve güvenilir, ikiyüzlülüğe yahut riyakarlığa yüz vermeyecek bir kadın belki de tasavvur edilemez." sf.13

"İki kadının tanışırken birbirlerine, iki erkeğin benzer bir durumda göstereceğinden daha büyük bir ihtiyat ve riyakarlıkla davranmaları bilinen bir husustur." sf.15

"Onlara güzel demek yerine estetikten yoksun cins demek daha doğru olurdu. Ne müzik ne şiir ne de güzel sanatlar için gerçek anlamda bir duygu ve duyarlığa sahiptirler.". sf.16

"Kadınların mizacında, doğalarının en derinlerinde her şeyi erkeği elde etme aracı olarak görme temayülü kökleşmiştir ve başka herhangi bir şeye alakası her zaman asılsız, taklidi bir alakadır, esasen amaçlarına eriştirecek yosmalık, yapmacık ve kandırmacadan müteşekkil dolambaçlı bir yoldan başka bir şey değildir." sf.17

"Kanunlar kadınlara erkeklerle eşit haklar bahşettiğinde onlara aynı zamanda erkeklere özgü bir akıl gücü de kazandırmış olmalıydı." sf.22

"Bütün kadınlar savurganlığa meyyaldir, dolayısıyla mevcut her servet onların ahmaklığından korunmalıdır." sf.29

*

Kitabın  "Cinsel Aşkın Metafiziği" adlı ikinci bölümünde aşkın gelecek nesli oluşturduğu için önemli olduğunu, bütün aşk serüveninin gerçek amacının bir çocuk dünyaya getirmek olduğunu anlatıyor. 

"İki sevgilinin yekdiğerine giderek artan muhabbeti gerçekte ileride ebeveynleri olacakları bu yeni varlığın yaşama iradesidir; arzu dolu bakışlarının buluşmasında yeni bir varlığın hayat kıvılcımı tutuşur." sf.39

Schopenhauer'e göre erkek kadında şunlara bakarmış:

1) Yaş (18-28 arası)
2) Sağlık
3) Kemik yapısı
4) Belli bir tombulluk
5) Güzel çehre

Kadınların erkekte tercihi ise 30-35 yaş arası olması, güç, cesaret, erkeksi olmak, irade sağlamlığı, kararlılıkmış.

*

Şunu sormak istiyorum:

Bu kadınlar size ne etti kardeşim?

KAÇIRDIKLARIMIZ


KAÇIRDIKLARIMIZ

Yaşanmamış Hayata Övgü

(Missing Out )

( In Praise of the Unlived Life)

Adam Phillips

2012

Çeviren: Selin Siral

Metis Yayınları

5. Basım - Ocak 2017

161 sayfa


Çok da bir şey kaçırmamışız.

Ben örneğin bu kitabı bugüne kadar okumayarak çok da bir şey kaçırmamış olduğumu düşündüm. 

Hatta okuduktan sonra "Ne okudum ben şimdi?" dedim. 

Daha önce üzerine hiç düşünmediğim konular hakkında (hüsran, kavrayamamak, yanına kar kalmak, çıkıp gitmek, tatmin, deli rolü) yazar yorumlarını, görüşlerini, aklına takılanları çeşitli edebiyat eserlerinden alıntılar yaparak yazmış.

*

Diyor ki Hüsran Üzerine:

"Şayet birisi sizi tatmin edebiliyorsa, hüsrana da uğratabilir. Sadece tatmin edebilen biri hüsrana uğratabilir sizi." sf.22

"Aşık olduğunuz insan aslında rüyalarınızın erkeği ya da kadınıdır; daha tanışmadan önce onu hayal etmişsinizdir.(...) O kişiyi o denli net bir biçimde ayırt edebilmenizin sebebi onu bir anlamda zaten tanıyor olmanızdır; onu bunca zamandır beklemiş olduğunuz için ezelden beri tanıyormuşsunuz gibi gelir." sf.24

Kavrayamamak Üzerine:

"Kimse bir şeyi -yapılan espriyi, ne dendiğini, neler döndüğünü- kavrayamayan kişi olmak istemez. Kavranamayan şey yine bir arzu nesnesidir. Onu istediğimiz için kavramak isteriz. İstediğimiz, esprinin verdiği hazdır, bu haz esprinin komik gelmemesinden kaynaklanıyor olsa bile. Her koşulda kavramamız gerektiğini düşünürüz." sf.37

"Kavramamak çoğunlukla dışarıda bırakılmak anlamına gelir. Dışında kaldığımız şey kavrayanlardan müteşekkil grup ve kavramanın sağladığı hazdır." sf.37

"Var olan tek fobi kendini bilme fobisidir. (...) Kim olduğumuz her daim ziyadesiyle gözümüzü korkutur." sf.38


Yanına Kar Kalmak Üzerine:

"Size ait olmayan bir şeyi alırsanız ve bu yanınıza kar kalırsa o şeyle ne yapabileceğinizi bulmanız gerekir. Kurallar onları çiğnemek mümkün değilse bir anlam ifade etmez." sf.80

"Searle insanları ulus-devletleri için ölüme yollamanın hükümetlerin yanına 'organize şiddet tekeli' vasıtasıyla kar kaldığını söyler." sf.85


Çıkıp Gitmek Üzerine:

"Okur hep  başka bir yerde olmak, en azından kendi düşüncelerinde kaybolmak ister. Her okumada bir kaçış kipi vardır." sf.96

"Çekip gittiğimizde, sanki çok biliyoruzdur: Kalırsak ne olacağı hakkında, bilebileceğimizden çok daha fazlasını biliyormuş gibi davranırız." sf.99

"Bazen -belki de çoğunlukla- deneyimlediklerimizden ziyade deneyimlemediklerimiz hakkında daha fazla şey bildiğimizi düşünürüz; deneyim yaşamama tecrübesine taktığımız ad 'hüsran'dır." sf.101

"İnsan ancak bir durumdan kurtulamadığı, çıkıp gidemediği takdirde ne olacağını bildiğini düşünüyorsa çıkıp gitmeye kalkışır." sf.105

"Çıkıp gitmek, kalırsak ne olacağı hususunda tahmin yürütmeyi içerir ve bu tahmin neleri kaçıracağımızla ilgili bir hikayedir her zaman." sf.106

"Neden yaşamadığımız olaylar hakkında yaşadıklarımızdan daha fazla şey biliyormuş gibi görünürüz? Çünkü çıkıp gitmeyi sadece bu mümkün kılar." sf.108


Tatmin Üzerine:

"Tatmin gerçekleşmeden önce zihnimizde vuku bulur." sf.115

"Çocuk, karnı acıktığında kendisini tatmin edecek nesnenin kontrolünün onda olmadığını anlamaya başlayınca, buna çare olarak memeyi hayal eder." sf.137



Deli Rolü Üzerine:

"Delilik ve deliymiş gibi davranmak bariz biçimde hüsranla, kavrayamamakla, yanına kar kalmakla ve tatminle ilintilidir." sf.139

"Deli rolü yapmak insanların ilgisini başka türlü çekmekle alakalıdır.(...) Tiyatro deliliğin panzehiri olmuştur." sf.145

"Delilerle ilgili bizi dehşete düşüren şey öngörülemez olmalarıdır." sf.147


Dedim ya, daha önce hiç bu kavramlar üzerine düşünmemiştim. Yazar bunları düşündürmekle kalmayıp bir de garip gureba sorular sormuş:

Örneğin:

"Kavramak bize bir çeşit haz veriyorsa, kavrayamamanın, dışarıda bırakıldığımız ya da hiçbir fikrimizin olmadığı durumların getireceği hazlar nelerdir?" sf.47

"Kitaplar bizim okumamızdan ne öğrenir?" sf.51

"Tatminin ne olduğunu zaten biliyorken, neye benzediğini nasıl keşfedebilirsiniz ki?" sf.117

"Kimse anlamıyorsa delinin sarf ettiği sözler söz müdür?" sf.161

*

Ne bileyim ben?

*

Son olarak kitapta gördüğüm şu şiiri eklemek isterim:

sf.96

20 Kasım 2017 Pazartesi

ERMİŞİN BAHÇESİ



ERMİŞİN BAHÇESİ

(Le Jardin Du Prophete)

Halil Cibran

1933

Çeviren: Kenan Sarıalioğlu

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

4. Basım - Eylül 2017

51 sayfa


Halil Cibran'ın Ermiş adlı kitabının devamı.

Ermiş'te, El Mustafa şehirden ayrılmak üzeredir. Ayrılmadan önce insanlara aşk, evlilik, çocuklar, suç ve ceza, yasalar, güzellik, ölüm...vb konularda görüşlerini aktarır.

Ermişin Bahçesi'nde El Mustafa, anne babasının öldüğü topraklara gelir. Müritleri de yanındadır. Onlara çeşitli konular hakkında görüşlerini anlatır. 

(Ancak sonra müritleri gider. Çünkü "Sözlerini anlamadıkları için yürekleri uzaklaştı ondan." sf.37)

Örneğin der ki:

"Uykularınızda büyür, düşlerinizde yaşarsınız dolu hayatınızı. Çünkü gecenin dinginliğinde edindiklerinize şükranla geçirirsiniz bütün günlerinizi.
Çoğu zaman geceyi bir dinlenme vakti olarak düşünür ve anlatırsınız, oysa gerçekte gece bir arayış ve buluş vaktidir." sf.17

"Sabah güneşinin bir çiy damlasındaki imgesi güneşin kendisinden daha az değildir. Hayatın ruhunuzdaki yansıması da hayatın kendisinden daha az değildir.

Karanlıklar üstünüze çöktüğünde, şöyle deyin: 'Bu karanlıklar henüz doğmamış şafaktır; her ne kadar gecenin doğum sancıları içime dolsa da, tepelere doğan şafak bana da doğacaktır."sf.23

"Anlayamadığınız Tanrı'dan daha az söz etmeniz, anlayabileceğimiz birbirimizden daha çok söz etmemiz daha akıllıca olurdu." sf.30

"Verecek kimse bulamayan bir zenginin kederi
Daha ağırdır elleri boş bir dilencinin acısından." sf.41

ERMİŞ


ERMİŞ

(The Prophet)

Halil Cibran

1923

Çeviren: Ayşe Berktay

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 

7. Basım - Haziran 2017

54 sayfa



El Mustafa, yıllarca kaldığı yerden ayrılmak üzeredir. Ayrılmadan önce de insanlara çeşitli konular hakkında bildiklerini anlatır. 

Örneğin aşk hakkında:

"Aşk sizi çağırdığı zaman, onu izleyin... Yolları zorlu ve dik olsa da." sf.6

*

Evlilik hakkında:

"Bırakın mesafeler olsun birlikteliğinizde.(...) Birbirinizi sevin ama aşkı pranga eylemeyin.

Birbirinizin tasını doldurun ama aynı tastan içmeyin. Birbirinize ekmeğinizden verin ama aynı somundan yemeyin. Şarkı söyleyip dans edin birlikte, eğlenin, ama yalnız başınıza olun ikiniz de.

Birlikte durun ama yapışmayın birbirinize." sf.8

*

Çocuklar hakkında:

"Onlar sizin sayenizde gelir ama sizden değildir. Sizinle birlikte olsalar da size ait değildir. Onlara sevginizi verebilirsiniz ama düşüncelerinizi değil... Zira kendi düşünceleri var onların." sf.9

*

Vermek hakkında:

"Veririm ama sadece hak edenlere dersiniz sık sık. Ne meyve bahçenizdeki ağaçlar böyle der ne de çayırlarınızdaki sürüler. Onlar yaşayabilmek için verir; çünkü vermekten kaçınmak yok olmaktır." sf.11

*

Konuşmak hakkında:

"Aranızda yalnız kalmak korkusuyla konuşkan insanları arayanlar var. Yalnızlığın sessizliği kendi çıplak özlerini gösterir onlara, bundan kaçarlar." sf.33

*

Ve daha pek çok konuda bilgece konuşur.

17 Kasım 2017 Cuma

TANRILAR OKULU


TANRILAR OKULU

(La Scuola degli Dei)

Stefano D'Anna

2006

İngilizceden çeviri: Nehir Ötgür

Sinedie Yayınları

443 sayfa


Tüm kitap boyunca yaşadığımız her şeyin bizden kaynaklandığı anlatılıyor.

*

Normal bir adam var, işinde gücünde. İlişkileri pek yolunda gitmiyor. Sonra "Dreamer" ile tanışıyor. Dreamer ona bir çeşit yaşam koçluğu yapıyor. Bu açıdan kişisel gelişim kitabı aslında.

Lupelius adlı filozofun 9. yüzyılda yazılmış bir kitabı varmış, adı Tanrılar Okulu. Bu kitabın da öğretilerinden alıntılarla devam ediyor kitap.

*

Hallac-ı Mansur demiş ya "Ben Tanrıyım." diye.

Kastettiği aslında herkeste ve her şeyde Tanrı'yı ya da Tanrıdan bir parça gördüğü idi.

Bu kitapta daha da ileri gidiliyor. "Ben Tanrı'yım ve seni de ben yarattım." gibi bir anlam çıkıyor.

"Çevrende var olan şeylerin tümünün asıl yaratıcısı sensin! Ne var ki, sen bunu unuttun." sf.57

"Dünya, senin onu düşlediğin gibidir; o bir aynadır. Dışarıda kendi dünyanı bulursun, yarattığın, düşlediğin dünyayı." sf.19

Bunu adeta kafaya tokmakla vura vura anlatıyor. Dreamer'ın tarzı bu, sert bir dili var biraz.

*

Hayatımızdaki olayların, yaşadığımız ıstırab ve felaketlerin  tek sorumlusunun bizzat kendimiz olduğunu söylüyor. 

Sık sık aynı olayları yaşamanın da bununla bağlantılı olduğunu anlatıyor:

"Yaşantında her şey tekrar ediyor... Aynı olaylar defalarca aynı şekilde yaşanıyor, çünkü onları değiştirmek istemiyorsun. Yine şikayet ediyor, yine dünyayı suçluyor ve yine dışarıdan birilerinin seni incittiğine ya da sana felaket getirdiğine inanıyorsun." sf.42

"Olaylar, düşüncelerimizin ve oluş durumlarımızın gözle görünür halidir. (...) Tek gerçek ise onları yaratanın biz olduğumuzdur, olması için sürekli yakaran ve farkında olmadan olayları hayata geçiren biz..." sf.81

Tekrarlanan olaylar bize bizdeki bir meseleyi gösterirmiş. Bunu anlarsak ne mutlu.

"Eğer dış dünyamızda bir olay meydana geldiyse ve olayı yaratan oluş durumumuz ile olanı bağdaştıramazsak, değerli bir fırsatı kaçırırız demektir."sf.89


O kadar ki hiçbir olayın bizim rızamız olmadan gerçekleşmeyeceğini söylüyor. İşte bu yüzden düşünce en büyük güçtür diyor. 

Peki nasıl düzelteceğiz düşlerimizi/düşüncelerimizi?

Kendimizi gözlemleyerek.

"Dünya senin yansımandır. İnanışlarını altüst et, o zaman dünya bir gölge gibi senin peşinden gelecektir. Gerçeklik yeni bir görüntünün biçimini alacaktır." sf.61

Bir de hissettiğimiz olumsuz duyguları ifade etmemeye çalışmamızı öneriyor.

Hatta rol yapmamızı.

"Rol yapmayı öğren.(...) Stratejik olarak yaşamak, fırsatçılık demek değildir ve yalan söylemek anlamına da gelmez. Bu bir savaşçının kendi görünüşünü, dünyanın almaya hazır olduğu ve koşulların gerektirdiği şekilde uyarlayarak davranışlarına aktarma becerisidir.
Yalnızca stratejik olarak yaşayanlar ayakta kalabilirler. Rol yapmak özgürlüktür." sf.375

*

Peki biz manyak mıyız mutsuz olduğumuz şeyleri hayatımıza çekiyoruz?

Evet, bir miktar.

"Kişi kendisi için açık ve seçik olarak sadece sağlık, zenginlik ve esenlik diler. Kendisini gözleyebilseydi ve yüreğini duyabilseydi, aslında hiç durmaksızın bir olumsuzluk ezgisi söylediğini, yani endişelerden, sağlıksız imgelerden ve başına gelebilecek, belki de hiç gelmeyecek korkunç olayları beklemekten ibaret bir felaket duasıyla yakardığını işitebilecekti." sf.89


13 Kasım 2017 Pazartesi

SİYASETNAME


SİYASETNAME

Nizamü'l-Mülk

1092

Farsça Aslından Çeviren: Mehmet Taha Ayar

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

10. Basım - Ocak 2017

365 sayfa



Selçuklu sultanı Melikşah, memleket işlerinin gidişatına dair devlet ricalinden rapor hazırlamalarını istemiş. Nizamü'l-Mülk de bu eseri yazmış. Sultan da çok beğenmiş. 

*

Nizamü'l-Mülk, bir hükümdarın devleti nasıl yönetmesi gerektiğine dair tecrübe ve birikimlerini paylaşmış. Çeşitli tavsiyeler vermiş ve ardından o tavsiyelerle ilgili hikayeler anlatmış.

Hükümdarın adil olması, dürüst olması, emri altında çalışanların liyakatine önem vermesi, devlet meselelerinde alimlerle istişare etmesi... gibi.

*

Casuslardan bahsediyor bir fasılda:

"Hiçbir şeyin hiçbir surette gizli saklı kalmaması ve vuku bulan yahut ayyuka çıkan bir meseleye anında müdahale için kulaklarına çalınan her şeyi padişaha ulaştıracak tacir, seyyah, sufi, yoksul, sakatatçı kılığında, dört bir yana casuslar salınmalıdır." sf.101

Bu biraz riskli bir tavsiye gibi. Abdülhamid döneminde jurnalcilik işi fazla abartılmıştı ve sonuçları ağır olmuştu.

*

Gösterişle ilgili diyor ki:

"Allah'a hamdolsun ki her ne kadar bizim saltanımızın böyle alayişlere ihtiyacı yoksa da hükümdarlık şerefini, padişahlık töresini muhafaza etmek gerektir. Zira padişahın debdebe ve levazımatı onun himmet ve kudreti ölçüsünce olması elzemdir." sf.131

Bu bana cumhurbaşkanlığı sarayı harcamalarının çok olması karşısında yetkililerin yaptığı açıklamayı hatırlattı: "İtibardan tasarruf olmaz" demişlerdi. Nizamü'l-Mülk de onu demiş.

*

Kadınlardan da bahsetmiş. Tahmin edileceği üzere hiç de iyi bahsetmemiş:

"Büyük zararlara yol açacağından ve padişahı haşmet ve şanına halel getireceğinden ötürü hükümdarın astları üst yapmaması lazımdır. Bunlar özellikle ehl-i setr olup akılları bu işlere ermeyen kadınlardır." sf.255

"Kadın iyi günde kötü günde şeytan gibi yol kesicidir." sf.258

Bir de hadis örneği vermiş:

"Peygamber aleyhisselam şöyle buyurur: 'İşlerinizde kadınlarla istişare ediniz; doğru yapmak için onlar işin nasıl yapılması gerektiğini söylüyorlarsa tam tersini yapınız." sf.259

Ona göre kadın kısmını Tanrı özünde eğri olarak yaratmış. 



TANRI YANILGISI



TANRI YANILGISI

(The God Delusion)

Richard Dawkins

2006

Çeviren: Melisa Miller , Barbaros Efe Güner , Tunç Tuncay Bilgin

Kuzey Yayınları

14. Baskı

368 sayfa


Tanrı hakkında aklımdan geçen karışık fikirlerin derlenmiş toplanmış halini okudum bu kitapta. 

*

Ben de varlığına inanmıyorum.

İnananların argümanları da aklıma yatmıyor.

Yazar da bu argümanları tartışmış, akla yatmadığını göstermiş. 

Hangi dine inandığının da bir önemi yok, dindarların açıklamaları aşağı yukarı benzer. 

Örneğin Tanrı tarafından yönetilen bir dünyada acı çekmek konusu. Denebilir ki acılar cesaret ve sabır gösterme fırsatı sunar. Peki Yahudi soykırımına maruz kalmış biri için de mi aynısı nasıl söylenebilir?

Ha ama Yahudileri zaten baştan kaybetmiş, günahkar, cehennemlik görüyorsanız da sizi onlardan ayrı kılan özelliğiniz ne? Sizi cennete gidebilesiniz diye Müslüman yaratan Tanrı, neden diğerlerini de öyle yaratmıyor? Sizi ayrıcalıklı kılan ne?

*

Din, anlamadan, düşünmeden, sorgulamadan sadece inanmayı bir erdem olarak sunuyor. Çocukluktan itibaren psikolojik olarak dine koşullanmış olmak da sorgulamayı zorluyor. 

*

Kitap öncelikle çocukların "Katolik çocuk", "Müslüman çocuk" gibi sınıflandırılmasına karşı. Bir çocuğun dini inancından bahsedilemeyeceği, ailesinin dini inanışının çocuk için kullanılmaması gerektiğini anlatıyor.

Çocukken ailesinden dini telkinlerle büyüyen insanların dini sorgulamakta zorlandıklarından bahsediyor.

*

Einstein'a geçiyor sonra. Onun ara sıra Tanrı'nın adını anmasının yanlış anlaşıldığını söylüyor. 

Einstein şunu söylemiş:

"Dinsel inançlarım hakkında okuduklarınız elbette bir yalan; düzenli olarak tekrar edilmekte olan bir yalan. İnsan suretinde bir Tanrıya inanmam ve bunu hiçbir zaman inkar etmedim; aksine bunu açık bir şekilde ifade ettim. Eğer içimde dinsel olarak adlandırılabilecek bir şey var ise, bu, bilimimizin şimdiye dek meydana çıkarabildiği kadarıyla dünyamızın yapısı karşısındaki sınırsız hayranlığımdır." sf.23


Einstein'e gösterilen bir tepki şöyle;

Dindarların "zihinsel ve ahlaki korkaklığına" örnek olarak gösteriliyor:

"Tanrı bir ruhtur ve teleskopla ya da misroskopla bulunamaz, tıpkı beyni inceleyerek insan düşünce ve duygularının bulunamayacağı gibi. (...) Din inanç üzerine kuruludur, bilgi üzerine değil. "


Bir başka bilim insanı olarak Carl Sagan'ın Tanrı hakkında yorumu şu:

"Tanrı eğer sadece ve sadece kainata hükmeden fiziksel kanunlar dizisiyse, o halde kesinlikle böyle bir Tanrı vardır. Bu Tanrı duygusal yönden tatmin edici değildir... Yer çekimi kanununa dua etmenin pek anlamlı olduğu söylenemez." sf.27

*

Dindarlar, inançları konusunda çok hassas. Nedense her şeye gücü yettiğini söyledikleri Tanrının saldırılara karşı savunmasız olduğunu ve "olağandışı kalınlıkta bir saygı duvarıyla korunması" gerektiğini düşünüyorlar. Muhammed peygamber karikatürlerinin ardından oluşan çatışmalar gibi.

Gazeteci Andrew Mueller'in bu konuda dediği:

"Eğer siz palyaçolar bunların herhangi birinde haklıysanız, karikatüristler zaten cehenneme gidecekler, bu yetmez mi? Bu arada, eğer Müslümanlara yapılan hakaretlerle galeyana gelmek isterseniz, Suriye ve Suudi Arabistan hakkında Uluslararası Af Örgütü raporlarını okuyun." sf.35 

*

Tartışmalarda da "İnancım öyle", "İnancıma aykırı" dendiğinde konu tartışmaya kapanıyor.

"Eğer insanlar bir 7'nci yüzyıl vaizini kendi ailelerinden daha çok seviyorlarsa, bu onlara kalmış. Ancak onlardan başka kimse bunu ciddiye almak zorunda değildir..." sf.35

*

Şöyle bir tahmin var kitapta:

Eskiden çok tanrıcılık vardı. Sonra tek tanrıcılığa geçildi. Ibn Warraq da şunu demiş: "Tektanrıcılık, sırası geldiğinde bir tanrı daha eksilerek ateizme dönüşmeye mahkumdur." sf.38

*

Duaların işe yarayıp yaramadığı ile ilgili bir deney yapılmış. "Büyük Dua Deneyi". Hastalara iyileşmeleri için dua edilmiş. Kimi hastaya bu bilgi verilmiş, kimisine verilmemiş. Sonuç;

Kendisi için dua edildiğini bilen hastalar daha çok acı çekmişler. Tedavinin yan etkilerinden daha çok etkilenmişler, çünkü "Bu onları 'duacılara başvurulacak kadar hasta mıyım?' düşüncesiyle şüpheye düşürmüş. 

Onun dışında kendisine dua edildiğini bilmeyen ve kendisine dua edilmeyen hastalar arasında bir fark olmamış.


*

Dinin şöyle de bir tehlikesi var. Tanrı ile konuştuğunu iddia eden insanların ortaya çıkması ve ona inananların bulunması. George Bush,  Tanrının kendisinden Irak'ı işgal etmesini istediğini söylemişti. "Tanrının ona Irak'ta kitle imha silahları bulunmadığını söylemeye tenezzül etmemiş olması çok yazık." sf.91


"Mantıksal hiçbir gerekçesi olmayan inançlar barındıran insanlara taktığımız isimler vardır. İnançları oldukça yaygın olduğundaysa bu insanları dindar olarak adlandırırız; aksi takdirde bu insanlar deli, psikopat ya da kuruntulu olarak adlandırılacaktı."  sf.91 (Sam Harris)

*

Yazar İncil'den örnekler vererek Tanrı hakkında kutsal kitapların da bir kanıt sunmadığını ortaya koyuyor. Ayrıca kutsal kitaplardaki kimi kısımlar sembolik veya kinaye. Bunların hangilerini nasıl değerlendirmek gerek?

*

Zeka ya da eğitim seviyesi arttıkça bu kişinin dindar olması da o ölçüde olanaksızlaşıyormuş. 

*

Dünyaya baktığımızda bir tasarım olduğunu gözlemleyebiliriz. Bu da bizi bir tasarımcı yani Tanrı olduğu kanaatine ulaştırabilir. Ancak o zaman akla "Tasarımcıyı kim tasarladı?" sorusu gelir.

Yazar burada tasarım değil, bir doğal seçilim olduğunu söylüyor.

Açıklayamadığımız boşlukları Tanrı diye adlandırdığımızı belirtiyor. Bilim ilerledikçe bu boşluklar küçülecek ve "Tanrının yapacak hiçbir şeyi ve saklanacak hiçbir yeri kalmayacak" diyor. sf.125


"Bir şeyin nasıl çalıştığını anlamazsanız, bunu dert etmeyin: sadece pes edin ve bunu Tanrı yaptı deyin." sf.131

Dolayısıyla bilgisizliğimize Tanrı ismini koyuyoruz. 

"Neden Tanrı herhangi bir şeyin açıklaması olarak düşünülür? Değildir. Bu bir açıklamanın başarısızlığıdır, bir omuz silkmedir, 'bilmiyorum' demenin ruhsal ve ayinsel kılığa bürünmüşüdür." sf.133

*

"Din teselli ve rahatlama verir. Topluluklardaki birlikteliği teşvik eder. Neden var olduğumuzu bilme özlemimizi dindirir." sf.159


*

Dindar insanlar genellikle Tanrıya inanmayan insanların iyi bir insan olabileceğini kabul edemez. Eğer Tanrıya inandığınız, kötülük yaptığınızda Tanrının sizi cezalandıracağını düşündüğünüz için iyi bir insan olduğunu söylerseniz  "Tanrının yokluğunda hırsızlık, tecavüz ve cinayet suçlarınızı işleyeceğiniz onaylıyor, ahlaksız bir insan olduğunuzu ifşa etmiş olursunuz." sf.219

İyi olmak için dine ihtiyacımız var demek, aslında polise ihtiyacınız var demek. Polis güçleri ortada yokken dilediğini yapıp, polisler ortaya çıktığında iyi vatandaş rolü oynamak demek.

*

İnanan insanların bir kısmı felaketlerin insanların günahları yüzünden olduğunu düşünüyor. Örneğin bizde Cübbeli Ahmet Hoca'nın 1999 Yalova depremi yorumu.

Dünyanın her yerinde böyle dinciler var. Kitaptaki örnek de 2005'te Katrina kasırgası nedeniyle New Orleans'ın sel felaketi yaşaması. Bir papaz bu kasırganın bir zamanlar New Orleans'ta yaşamış bir lezbiyen komedyen yüzünden olduğunu söylemiş. 

"Her şeye gücü yeten bir Tanrının günahkarları öldürmekte biraz daha hedeflenmiş bir yaklaşım sergileyeceğini düşünürsünüz; bir lezbiyen komedyen barındırdığı için tüm şehrin toptan yok edilmesi yerine belki de lezbiyene akla uygun bir şekilde kalp krizi yaşatabilirdi." sf.229

*

Yani kitap içerdiği açıklamalar, yorumlar, başka görüşlerden alıntılarla Tanrı hakkında fikirlerinizi sorgulamaya açıyor.

Önsözde de bunu belirtmiş yazar:"Kitabın amacı bilinci arttırmak."



26 Eylül 2017 Salı

TİBET'İN GENÇLİK PINARI


TİBET'İN GENÇLİK PINARI

(Ancient Secret of The Fountain of Youth)

Peter Kelder

1939

Çeviren: Eda Tevrizci

Nemesis Kitap

3. Baskı - Mayıs 2017

119 sayfa


Kitapta beş ana hareket var. Ayin diye geçiyor bu hareketler. Onları her gün düzenli olarak yapınca kişi kendisini daha genç ve dinç buluyormuş.

Bu uygulamayı yapanların yorumları var hem kitabın başında hem internette çeşitli platformlarda. Herkes iyi geldiğinde hemfikir. 

Kitapta bir hikaye içinde anlatılmış bu uygulama. Albay Bradford varmış, yaptığı araştırmalar sonucu bu bilgilere ulaşmış. Maceralarını anlatıyor kitabın anlatıcısına.

Resimleri de var bu hareketlerin.

Ben denemeyi düşünüyorum açıkçası. Egzersizden zarar gelmez. 


Kitabın ikinci cildi de var. Aldım ama muhtemelen okumayacağım. Bunda kitabı okuyup uygulayanların yorumları, ısınma hareketleri, doğru beslenme örnekleri vb var. 

12 Eylül 2017 Salı

SUİKAST BÜROSU


SUİKAST BÜROSU

(The Assassination Bureau, Ltd.)

Jack London

Çeviren: İnci Katırcı

İthaki Yayınları

1. Baskı – Mayıs 2013

193 sayfa


Bunun filmi yapılmamış mı diye düşündüm okurken. Çünkü bundan süper kaçmacalı kovalamacalı aksiyon filmi olurmuş.

Sonra öğrendim ki filmi de varmış:



*

Suikast bürosu verdiği söze sadık, akıllı ve başarılı insanlardan oluşan bir ekip.

Büro başkanı İvan Dragomiloff.

Bu büroda parası karşılığı istediğiniz insanın ölmesini sağlayabilirsiniz. Kral, devlet lideri, sendika başkanı, sosyetik biri ya da düz insan, fark etmez.

Tek şart öldürülmesi istenen kişinin gerçekten ölmeyi hak edecek bir haksızlık, kötülük yapmış olması.

*

Winter Hall suikast bürosuna ulaşmaya çalışan bir delikanlı.

Sonunda bu büroyla irtibata geçiyor. Başkan Dragomiloff  ile görüşüyor. Öldürülmesini istediği kişi ise Dragomiloff’un ta kendisi.

Dragomiloff önce bocalıyor bu istek karşısında.

Fakat büronun değişmez kuralları var. Örneğin ölmeyi hak edecek bir haksızlık yapmış olmak.

Dragomiloff ile Hall, bu konuda bir tartışmaya girişiyorlar. Dragomiloff sonunda ikna oluyor suikast bürosu tarafından öldürülmeyi hak ettiğine.

Ekibine bu konuda talimat veriyor. Büro yönetimini de Hall’a bırakıyor.

*

Hall bu isteğinden pişman oluyor, çünkü Dragomiloff, Hall’un sevdiği kız Grunya’nın babası imiş meğer.

(Grunya, Dragomiloff’u Sergius Constantine adıyla ve dayısı olarak biliyor. Dayısı bildiği babasının suikast bürosu işini bilmiyor. Onun ticaretle uğraştığını sanıyor. Gerçeği sonra öğreniyor.)

*

Suikast ekibi önce anlayamıyorlar şefleri Dragomiloff’un kendi kendisinin öldürülmesi isteğini. Onun aklını kaçırmış olduğundan şüpheleniyorlar.

Ama Dragomiloff ciddi. Peşine düşen ekip elemanlarını öldürüyor.

İşin ciddiyetini anlayan ekip de Dragomiloff’un peşine düşüyor.

Ekiptekiler manyak. Etik, doğruluk, ahlak gibi konular üzerinde son derece keskin takıntıları var. Normal şartlarda insan öldürebilecek birilerine benzemiyorlar ama söz konusu suikast emri olunca çok soğukkanlı oluyorlar.

*

Dragomiloff ve peşindeki suikast ekibi arasında sıkı bir kaçma kovalamaca başlıyor.

Büro eğer bir yıl içinde öldürülmesi istenen kişiyi öldürmeyi başaramamışsa görev sona ermiş oluyor ve alınan para iade ediliyor.

Dragomiloff için sürenin dolmasına bir gün kalıyor. Suikast ekibinden de sadece bir kişi kalıyor geriye.

Dragomiloff, her ne kadar öldürülmesi istenen kişinin ta kendisi olsa da ve bu yüzden kaçmış, peşindekilerden kurtulmuş olsa da nihayet yıllardır kusursuz işleyen suikast bürosunun başkanı. Dolayısıyla görevi tamamlamak üzere kızına bir mektup bırakarak gidiyor.

Anlaşılan kendini öldürecek.

*

Bir solukta okudum.


Çok iyiydi.

GÜN OLUR ASRA BEDEL


GÜN OLUR ASRA BEDEL

Cengiz Aytmatov

1980

Çeviren: Refik Özdek

Ötüken Neşriyat

15. Basım - 2007

419 sayfa



Muh te şem.

*

Yedigey Cangeldi, otuz yılı aşkın süredir Sarı-Özek denen tenha, küçük yerde demir yolu işçiliği yapmaktadır.

Çok sevdiği iş arkadaşı Kazangap ölünce onun cenazesini, kutsal saydıkları Ana-Beyit mezarına götürürler.

O yolu giderken Yedigey geçmişe dalar.

*

Yedigey ve eşi Ukubala, Sarı-Özek’te zor şartlar altında da olsa yaşamlarını sürdürmüşler.

Bir gün köye Abutalip ve Zarife adında karı koca öğretmen bir çift gelmiş.

Buraya gelenler zor şartlara dayanamayıp kısa sürede giderlermiş ama Abutalip ile Zarife kalmışlar.

İki aile çok iyi komşu olmuşlar.

*

Abutalip savaşta esir düşmüş. Esir düştüğü için zaman zaman hor görülmüş. Her ne kadar daha sonra partizanlarla çalışmış olsa da esir düşmüş olmanın getirdiği şüpheler peşini bırakmamış.

Bir gün demir yolunu denetime gelen bir müfettişin dikkatini çekmiş. Hakkında soruşturma açılmış. Çocuklarına hatıra olsun diye bıraktığı defterlerde yazdıklarının suç olduğu iddia edilmiş ve tutuklanmış.

Kendisinden uzun süre haber alınamamış. Nihayet alınan haberde ise öldüğü öğrenilmiş.

Abutalip’in karısı Zarife, Daul ile Ermek adlı iki çocuğuyla kalakalmış.

Yedigey ve Ukubala ona can yoldaşı olmuşlar bu süreçte. Zarife’nin çocuklarını kendi çocuklarından ayırt etmemişler.

Yalnız zamanla Yedigey, Zarife’ye aşık olmuş. Bunu ona itiraf bile etmiş.

Ancak Zarife, Yedigey’in köyde olmadığı bir gün köyü terk etmiş. Orada yaşamaya devam ederse sonu olmayacak bir ilişki olacağını anlamış çünkü.

*

Yedigey Zarife’nin yokluğuna çok üzülmüş ama yapacak bir şey de yok.

(Daha sonra Zarife’nin başkasıyla evlendiği haberini alıyor.)

*

Bu arada aynı topraklarda bir de uzaya füze gönderme heyecanı var.

Rus-Amerikan ortak projesi ile uzaya gönderilen araçtaki kozmonotlar Orman-Göğsü denen bir gezegenden bahsediyorlar ve bu gezegendeki canlılarla iletişim kurdukları mesajını iletiyorlar dünyalı yetkililere.

Dünyalı yetkililer bu haber karşısında şok.

Orman-Göğsü gezegeni dünyadan daha güzel, daha adil, daha refah seviyesi yüksek bir gezegenmiş.

Kozmonotlar dünyalı yetkililerden haber bekliyorlar bu olağanüstü bilgiyi tüm dünyayla paylaşmak için.

Fakat dünyalı yetkililer kozmonotları istenmeyen adam ilan ediyor, dünyayı bir çember içine alacaklarını, asla dünyaya gelmemelerini, dünya dışı varlıkların da dünyaya yaklaşmaları halinde savaş açılacağını söylüyorlar.

*

Uzun bir yolculuğun ardından Ana-Beyit mezarına geliyor cenaze alayı.

Fakat mezarlığın etrafı tellerle çevrilmiş. Uzay üssü tam o noktadaymış. Bu nedenle mezarlığa giremiyorlar.

Uzay üssü yetkilileri kesinlikle izin vermiyorlar geçmelerine.

Onlar da Kazangap’ı, oğlunun tüm itirazlarına rağmen oracığa gömüveriyorlar. Kazangap’ın oğlu Sabitcan, içeride aslan kesilip dışarıdaki insanlara kedicik olan, kendini beğenmiş, sünepe bir adam. Babası okusun diye çok uğraşmış onun için, okumuş ama ailesini ve yetiştiği yeri küçümseyen, fakat kendisi de çok büyümemiş bir adam olmuş.

*

Yedigey, cenaze merasimi bitince kendi topraklarına girememiş olmanın hesabını sormak üzere yeniden uzay üssüne gitmeye karar veriyor. Fakat o esnada oradan korkunç bir alev bulutu geldiği için geri dönmek zorunda kalıyor.

Fakat işin peşini bırakmıyor. Bürokratik yollarla bu işin peşine düşüyor.

*

Kitapta yer yer Kazak efsaneleri de var.

Çocuğu Juan Juan adlı kabile tarafından kaçırılıp mankurtlaştırılan bir annenin (Nayman Ana) oğlunun peşinden gidişi, mankurt olduğu için geçmişini hatırlamayan oğluna “Senin baban Dönenbay’dır” diyerek ona geçmişini hatırlatmaya çalışması mesela.

Ya da Raymalı Aga ile Begimay efsanesi. Raymalı Aga yaşlı bir adam. Hayatını sazla sözle sefahat ile geçirmiş. Genç bir kız olan Begimay’a aşık olmuş. Begimay da ona. Fakat Raymalı’nın ailesi bu aşkın kendilerini küçük düşürdüğünü söyleyerek Raymalı’yı ağaca bağlamışlar, ama fayda etmemiş tabii, daha da küçük düşürücü olmuş.


“Raymalı Aga ve Begimay gibi insanlar hayat yolunda karşılaştıkları zaman, birbirlerine mutluluk kadar üzüntü de veriyorlar. Çünkü birbirlerini çıkışı olmayan, kurtuluşu olmayan bir drama sürüklüyorlardı. Bu dramın kaynağı da başka insanların onlar hakkında hüküm vermesidir, bundan kurtulamamalarıdır.”sf.373

*

Çok iyi, çok başarılı, çok enfes, çok her şey bir kitaptı.

157 dile mi ne çevrilmiş zaten. Mupmuhteşem.






Kitabın sonunda çevirenin notu var, diyor ki, yazarın "Cengiz Han'a Küsen Bulut" adlı romanı da okuyun ki Gün Olur Asra Bedel romanının tamamını okumuş sayılabilin. O romanda Abutalip'in nasıl öldüğü ve Rus gizli servisi KGB'nin çalışma yöntemleri anlatılıyormuş.

Ben de okuyayım bir gün. 


11 Eylül 2017 Pazartesi

KARILAR KOĞUŞU


KARILAR KOĞUŞU

Kemal Tahir

1974

İthaki Yayınları

Haziran 2005

399 sayfa


Kitap, Kemal Tahir’in ölümünden sonra yayınlanmış.

Malatya Cezaevi’nde geçiyor olaylar.

Murat siyasi bir hükümlü. Cezaevinin hatırı sayılır İstanbullu beyi. On beş yıla mahkum. Diğer mahkumlar akıl danışmak, dilekçe yazdırmak, dertleşmek için ona danışıyorlar hep.

Çeşit çeşit insan var tabii cezaevinde.

Hanım var mesela. Kocasını zehirlemekten mahkum. İdam kararı var hakkında.

Orospular var. Tözey mesela.

Şefika var, kadınlar koğuşunun gardiyanı. (Kaçıyor sonra aşığıyla.)

Hepsi de Murat’a aşık.

Murat ise hiçbirine.

 Kitabın arka kapağında yazdığı gibi:

“Murat, mahkumların seslendikleri biçimiyle İstanbullu, hapis hayatının zorlukları içinde, giderek bayağılaşan, bayağılaştıkça her şeyi yapabilen insanların yaşamına tanık olur. “

*

Kitap Hanım’ın idamıyla son buluyor. Hanım, idam edilecekken kendisinden beklenmeyecek kadar yiğit davranmış.

*

Tözey ile Murat arasında bir şeyler olur diye bekledim ama olmadı.

Tözey bir aya mahkumdu. Süre dolup hapisten çıktıktan sonra da Murat’ı ziyarete devam etti. Sonra bir dostu olduğu haberi geliyor. Murat da zaten bunu bekliyordu, şaşırmıyor bu habere.

*

Kitaptaki adamlar da kadınlar da aç. Cinsel bir açlık.

Kız çocuklarıyla birlikte olmaya meraklı adamlar var. Murat bunu peygamberin hayatına benzetiyor.

- Ne halt edelim Hacı, zamparalık bize Peygamberimizden miras. Mübarek de karı dedin mi şuraya yatar ölürmüş.

- Töbe de beyim, günah…

- Ölürmüş. On üç karısı varmış. Hazreti Ayşe Ana’mızı, kendisine yemek getirdiği sırada kucağına çekmiş de öpüvermiş. O sıra Ayşe kaç yaşında bakalım, yedi yaşında…

- Töbe de… Vallaha dinden çıkıyorsun.

- Merak etme, çıkmam… Yapan çıkmamış da, ben mi çıkacağım? Demek Ayşe Ana’mızın o sıralar ya aklı ermiyordu, Arabistan’da yedi yaşındaki kızlar rüya görür diye bir laf var ama… Belki ihtiyar herifi beğenmemiştir. Karı milleti Peygamber, embiya tanımaz… Gönlüne göre iş görür. Ayşe Ana’mız ağlayarak babasına şikayete gitmiş. Ebubekir Hazretleri de, ‘Vardır bir hikmeti… Sus hele… Senin aklın ermez’ demiş. Sf.71

Böyle çıkışları var İstanbullu’nun:

“Allah insanı topraktan yarattığını söyler. Yalandır. İnsanlar asıl, Allah’ı topraktan yarattılar. Köylü ‘Bana rızkımı öküzle eşek veriyor’ demeye utanmış olmalı. ‘Allah veriyor’ diye bir büyük yalan uydurmuş.” Sf.41

*

Filmi de var: