16 Mayıs 2017 Salı

BİR İDAM MAHKUMUNUN SON GÜNÜ


BİR İDAM MAHKUMUNUN SON GÜNÜ

(Le Dernier Jour D'un Condamne)

Victor Hugo

1829

Fransızca Aslından Çeviren: Volkan Yalçıntoku

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

7. Basım - Ocak 2017

92 sayfa


İdam cezasının kaldırılması için yazılmış bir kitap.

Önsözde "Bu kitap herhangi bir hakime yazılmıştır." diyor.

Hakimin ruhunun derinliklerine inip orada bir insanla karşılaşmayı umuyor.

Bazı idam hikayeleri anlatıyor önsözde. Giyotinle onlarca defa denenmesine rağmen bir türlü kafası bedeninden ayrılamayan mahkumun acısı ve buna seyirci kalan hakim. Bu hakime çok serzenişte bulunuyor yazar. "Arabasının penceresinin arkasında bir adamın katledilişini izlerken ne yapıyordu?" diye soruyor.

Sonra bir idam mahkumunun son günlerini anlatmaya başlıyor.

İdam mahkumunun kendi kaleminden okuyoruz bu kısımları. Annesini, karısını ve kızını düşünüyor. 

Annesi hastaymış. Karısı delirmek üzereymiş. Kızı için daha çok üzülüyor. 

Kendisi idam edildikten sonra onların ne yapacağını, bu durumda tek cezalandırılanın kendisi olmadığını düşünüyor.

Kızıyla son kez görüşmesi ise oldukça dokunaklı. Çünkü kızı onu tanımıyor:

"Ne yazık! Dünyada sadece tek bir varlığı sevmek, onu bütün kalbiyle sevmek ve karşınızda durup size bakar, cevap verir, konuşurken, sizi tanımadığını fark etmek!"

*

Avukatı, idam cezasını kürek cezasına çevirtebileceğini söylüyor. Ama mahkum bunu istemiyor. 

Ölmek kürek cezasından daha iyidir diye düşünüyor. Fakat idam anı yaklaşınca fikri değişiyor:

"Çabuk avukatımı çağırın! Kürek mahkumu olmak istiyorum. Bir kürek mahkumu yürür, gider gelir, güneşi görmeye devam eder."

*

Anbean hissettiriyor kitap idam mahkumunun nasıl duygular içinde olduğunu.

*

Kitapta önsözden sonra kitabın basımının ardından gelen tepkilere  yer verilmiş. Sinir bozucu, iğrenç, berbat bulunmuş.

O dönem kimileri bunun bir İngiliz, kimileri de bir Amerikan kitabı olduğunu iddia etmiş. Dış güçler hezeyanı Fransa diyarlarında da varmış demek ki.

*

Victor Hugo'nun 1800'lerde kaldırılması gerektiğini savunduğu idamın 2017 itibariyle olması gerektiğini düşünenlerle birlikte yaşıyoruz.


GÜLİSTAN


GÜLİSTAN

Sadi

1258

İskele Yayıncılık

1. Baskı - 2007

272 sayfa


Çeşitli öğütler içeren onlarca (belki yüzlerce, bilmiyorum, saymadım) öykü içeren bir kitap.

*

Padişahların alışkanlıkları ile ilgili halka verdiği öğütler genel olarak padişahlardan uzak durulması noktasında. Çünkü padişahlar hemen gaza geliyor, çabuk öfkeleniyor, onun yanında çalışıp kelle koltukta yaşayacağına, başka bir işte çalış, diyor.

*

Onun dışında aza tamah et, iyilik yap iyilik bul tarzında öğütler içeriyor ama epey rahatsız edici olanlar da var. İnsan değilmiş gibi bahsedilen cariyeler, köleler, Yahudiler...gibi.

*

Aşk ile ilgili öyküler de çok kıskançlık içerikli. Bir de ilk defa duyduğum bir laf var. "Genç bir kadının yanında pir yatmasındansa tir (ok) yatması daha iyidir." (Genç kadınların yaşlı adamlarla evlenmemesi gerektiği üzerine.)

*

Pek etkileyici olduğunu düşünmüyorum içeriğindeki öykülerin.

Örneğin;

"Büyüklerden birinin karnında kötü halde gaz dolaşmaya başladı, tutamadı, elinde olmaksızın yellendi.

Özür dilemek için şöyle dedi:

- Dostlar, bu iş istencim dışında gerçekleştiği için günaha girmedim. Size de bir zarar gelmedi. Bununla birlikte bu gazın çıkmasıyla rahatladım. Ümit ederim ki incelik gösterir, beni bağışlarsınız.
Ey bilge adam! Karın yelin hapishanesidir. Akıllı kimse onu bağlı tutmaz. Karnında yel kıvrılınca salıver, çünkü karnındaki yel, gönüle yüktür." sf.97

Yani diyor ki osuracağın varsa osur, tutma kendini.

Ha ama belki bunda başka hikmetler vardır. 

Ben öyle hikmetleri göremiyorum, bana bam bam bam olunmalı, yoksa anlamıyorum.

*

Şu öğüt de mesela bana pek akıl karı gelmedi:

"Büyük bir gereksinim içinde kalırsan sıkıntıya düşme, düşmanların derisini, dostların kürkünü soy!" 
sf.80

*

Beydeba tarafından yazılan Kelile ve Dimne'de de hemen gaza gelen, öfkesine yenik düşüp sonradan pişman olacağı kararlar veren gerzomat padişahlar vardı. Onlardan burada da var.

Anlatayım:

"Padişahın birine bir Çinli cariye getirmişlerdi. Bir sarhoşluk sırasında ona yaklaşmak istedi. Kız teslim olmadı. Padişah kızdı. Cariyeyi siyah bir kölesine armağan etti.(...) 

Anlattılar ki Arap nefsine hakim olamaz ve kızın bekaretini bozar. Sabah olunca ayılan padişah cariyeyi arar, bulamaz. Akşam olunca olan biteni padişaha anlatırlar. Padişah kızar. Arapla cariyeyi sağlamca bağlayıp kaleden aşağı atmalarını buyurur.

İyi huylu vezirlerden biri saygısını sunarak huzura çıkar ve der ki:

- Padişahım, diğer hizmetkar kullarınız sizin bağışlayıcılığınıza alışık oldukları için Arap'ın bu konuda suçu yoktur.

Padişah sorar:

-Bir gece sabrederek dokunmasaydı ne olurdu?

Vezir yanıt verir:

-Susuzluktan yanmış tutuşmuş bir kimse yaşam çeşmesine eriştiği zaman sanma ki kükremiş filden korkar. 

Bu söz padişahın hoşuna gider:

- Arap'ı sana bağışladım ama cariyeyi ne yapayım, diye sorar.

Vezir yanıt verir:

- Cariyeyi Arap'a bağışlayın ki onun artığı ona yaraşır." sf.63

Sen kime artık diyorsun deyyus? Ruh hastası padişahınla cariye dediğiniz kızcağızın hayatına sıçmaya ne hakkınız var denyolar?

*

Böyle salak sulak hikayeler çok affedersiniz. 

KELİLE VE DİMNE


KELİLE VE DİMNE

(Pança Tantra)

Beydeba

M.Ö.1.yy

İskele Yayıncılık

1. Baskı - 2011

380 sayfa


Öykü içinde öykü içinde öykü içinde öykü içinde öykü içinde öykü içinde öykü içinde öykü içinde öykü içinde öykü içinde öykü... 

Inception bu.

*

Hint filozof Beydeba, dönemin Hint hükümdarı Debşelem'e öğütler içeren bu kitabı hazırlamış.

Kitapta Kelile ve Dimne adında iki çakal var. Ancak onlara gelene kadar bir sürü başka hayvanlı hikaye var. Fabl yani.

*

Hikaye Çin hükümdarı ve veziri arasında başlıyor.

Vezir, adaletli yönetim uygulayanlar olarak Hindistan padişahı Debşelem'i ve filozof Beydeba'yı örnek veriyor. Çin hükümdarı da vezirinden Debşelem ve Beydeba'yı anlatmasını istiyor.

*
Buradan Debşelem'in hikayesine geçiyor kitap.

Debşelem, bir gün rüyasında yola çıkma çağrısı almış. Bir yerde bir hazine varmış, onu bulmalıymış. 

Debşelem rüyasını takip ediyor ve hazineyi buluyor. 

Hazineden eski bir hükümdarın vasiyeti çıkıyor. 

Vasiyette Debşelem'in bir takım öğütler içeren hikayeleri bulmak için Serendip Dağı'na gitmesi gerektiği yazıyor.

Debşelem gidip gitmemeyi vezirlerine soruyor.

Ve sonu gelmez öykü içinde öyküler başlıyor.

*

Öyküde bir öğüt veriliyor. Sonra o öğüdün sahibi diyor ki:"Bunu sana bir hikaye ile anlatayım."

Anlattığı hikayedeki öğüt veren de yine "Bunu sana bir hikaye ile anlatayım." diyor.

O hikayedeki de, onun anlattığındaki de...

Sonuçta kayboluyorsunuz.

Hani bazı filmlerde karakter uykuya dalar, rüyasını izleriz, izlediğimizin karakterin rüyası olduğunu bir süre sonra unuturuz ya. Onun gibi bir şey. Başı kaçabiliyor bu hikayelere dalarken.

*

Neticede hikayelerde dedikoduculara inanmamak, adaletli olmak, aceleci olmamak, görünüşe aldanmamak... gibi tavsiyeler var.

*

Yalnız bu tavsiyelerin anlatıldığı öykülerdeki padişahlar mal. 

Gerçekten.

Sürekli kızgınlıkla yanlış kararlar veriyorlar. Hemen gaza geliyorlar, öfkelerine yeniliyorlar.

Mesela, birinin öldürülmesi emrini veriyor padişah. Öldürüyorlar o kişiyi. Sonra padişah pişman oluyor. "Niye öldürdünüz? Niye dediğimi hemen yaptınız?" diye kızıyor öldürenlere.

Bazen de bazı akıllı vezir ve cellatlar, padişahın sonra pişman olacağını sezip öldürme emrini yerine getirmiyor, kişiyi saklıyorlar, ama padişaha öldürdük diyorlar. Sonra padişah gerçekten de pişman oluyor. Vezir ve/veya cellat "Öldürmemiştik zaten padişahım" diye çıkartıyorlar o kişiyi. Padişah önce seviniyor, sonra kızıyor, "Neden emrimi yerine getirmediniz, beni kandırdınız?" diye.

Böyle manyak padişahlar.

Evlerden ırak.

PRENS



PRENS

(IL PRINCIPE)

Niccolo Machiavelli

1532

Fransızcadan çeviri: İlhan Erşanlı

Alter Yayıncılık

1. Baskı - 2009

103 sayfa

Makyavelizm, amaç için her yolu mübah gören bir politika gibi görülüyor.

Haklılık payı da var böyle düşünülmesinin.

Zira özetlersek;  insanlar genel olarak kötüdür, devletin yüksek menfaatleri için suç işlemek ahlakidir, temel amaç devleti yaşatmaktır... gibi görüşleri var.

*

Kitap, Machiavelli'nin bir prense hediyesi. 

"Muhteşem Lorenzo Piero De'Medici'ye" diye başladığı kitapta  "sürekli okumalarımdan edindiğim bilgilerden daha değerli bir şey bulamadım." diyerek topladığı bilgileri sunuyor.

*

Bu bilgiler kapsamında;

Örneğin yeni bir toprağın fethinde;

Eğer ele geçirilen toprakta aynı dil konuşuluyorsa eski prenslerin kanını akıtmak ve kanun ile vergilerde değişiklik yapmamak gerektiğini söylüyor. Böylece yeni ele geçirilen devlet, eskilerle birlikte hızlı şekilde birleşirmiş.

Farklı dil konuşuluyorsa bu devleti ele geçirmenin en iyi yolu prensin bizzat oraya yerleşmesiymiş. İnsanlar kendilerinin danışacakları prensin hep hazır olmasından hoşnut olur ve düşmanlar bu devlete prensi oradan atmak zor olacağı için saldırmazmış.

*

Devletin sıkıntılarını henüz büyümeden keşfetmek gerektiğinden bahsediyor.

*

Türklerle ilgili de değerlendirmeleri var. (Ver mehteri)

"Türk'ün topraklarının işgali zor fakat bir kez kazandıktan sonra elde tutmak kolaydır." sf.20

"Her kim ki Türk'e saldıracaksa karşısında birlik halindeki insanları bulacağını bilmelidir." sf.20

*

Sade bir insanın prens olabilmesini şu koşullara bağlıyor Machiavelli:

1- Talih 

2- Beceri 

3- Kötülük ve güç 

4- Yurttaşların lütfu

Sonra bunları tek tek irdeliyor. Bu koşullar tek başına yeterli olabilir bir insanı prens yapmak için ama her birinin avantajları olduğu gibi dezavantajları da olduğunu anlatıyor. En iyisi hepsinden bir miktar olması.

*

Diğer bir takım değerlendirmeleri de şöyle:

"Tüm zarar bir seferde verilmelidir ki zararı daha az duyulsun. Oysa iyilikler, daha çok hoşa gitmesi için azar azar verilmelidir." sf.38

"Bilge bir prens, insanları, devlete ve kendine muhtaç olacak şekilde tasarlamalıdır." sf.42

"Tüm devletlerin esas temeli iyi yasalar ve iyi ordulardır." sf.48

"Prens tarih okumalı, büyük savaşçıların savaş sırasında nasıl davrandıklarını incelemelidir." sf.59

"Bilge bir prens cimri olarak anılmaktan kaçınmamalıdır. Çünkü cömertlik daha çok para için daha çok vergi yükü getirebilir.Cömertlik halktan harcamaktır." 

"Bir prens halkının birliğini ve huzurunu korumak için yaptığı şeylerden dolayı zalimlikle suçlanmaya aldırmamalıdır." sf.65

"Korkulmak sevilmekten daha iyi ve güvenlidir." sf.66

"Bir prens sözünü tuttuğunda zarar görecekse sözünü tutmayabilir."

Kimisi kulağa sert ve sevimsiz geliyor.

Ama ben açıkçası çok da haksız bulmuyorum.

Kitabı okuduktan sonra aklıma şu sözümüz geldi: "Deveye diken, insana s.ken yaranır." 
Üzgünüm ama bence Machiavelli de dost meclislerinde tam olarak böyle söylüyordu.


24 Nisan 2017 Pazartesi

SOKRATES'İN SAVUNMASI




SOKRATES'İN SAVUNMASI


Platon


Türkçesi: Cüneyt Çetinkaya


Bordo Siyah Yayınları


129 sayfa



Sokrates, M.Ö 399 yılında ilk kez 70 yaşında mahkemeye çıkar.


Hakkındaki suçlama dine karşı suç işlemektir. Tanrıya hakaret, resmi tanrıları tanımamak gibi. Cezası da ölüm.

Sokrates, savunmasında bu iddiaların doğru olmadığını bilindik üslubuyla anlatıyor. Cezadan kurtulmak için eğilip bükülmüyor. Taktik maktik yok bam bam bam konuşuyor.

"Bir yoksunluktan ötürü yenildim, ama bu sözlerin yetersizliği değil, arsızlığın, küstahlığın ve terbiyesizliğin yetersizliğiydi."

"Ne mahkemenin karşısında, ne savaşta, ne de başka bir yerde insan kendini ölümden kaçmak için her şeyi yapacak duruma getirmemeli."

Böyle bir adamı dinlemek için elbette genci yaşlısı etrafında toplanır. Nitekim O da:


"Zengin yoksul demeden herkesin bana eşit şekilde soru sormasına hazırımdır.
" diyor.


Ve fakat cezası ölüm oluyor.

Halbuki kendisinin dediği gibi, "Aslında kısa bir süre daha beklemeniz yetecek, arzunuz kendiliğinden gerçekleşecekti. Yaşımı görüyorsunuz çünkü."

Beklemediler. 

DEVLET


DEVLET

(Politeia)

Platon

M.Ö 427-347

Çevirenler: Sabahattin Eyüboğlu - M. Ali Cimcoz

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

32.Basım - Ocak 2017

372 sayfa


Sokrates hiç kitap yazmamış. O daha çok sohbet muhabbet.

Onun düşüncelerini öğrencisi Platon kaleme almış.

(Gerçi bu da ne kadarının Sokrates'e ne kadarının Platon'a ait olduğu kaygısını uyandırmış.)

*

Sokrates, çeşitli sorular sorarak insanlara başta söylediklerinin tam tersini söyletebiliyor. Muazzam bir şey. 

Sorulara yanıt veren kişi başta söylediğinin tam aksini kabul eder durumda buluyor kendisini. Bu açıdan biraz delirtici denebilir.

*

Çocukların eğitimini önemli buluyor Sokrates.

Bu eğitimle ilgili olarak;

- Masal

- Müzik

- Beden eğitimini özel olarak değerlendiriyor.

*

Masal ve müziklerde şuna dikkat edilmesi gerektiğini vurguluyor: İnsanı yılgınlığa, umutsuzluğa sürükleyecek sözler ve tınılar içermesin. Umut ve cesaret aşılasın.

Doğru bence de.

Başta böyle güzel giderken sonra biraz ayarı kaçıyor ama fikirlerinin.

Kadın ve erkek devlet tarafından birbirine uygun bulunursa evlenecek ve çocuk yapacak. Doğan çocuğu da devlet alıp özel bir bakımla büyütecek. Çocuklar anne babalarını, anne babalar da çocuklarını hiç tanımayacak...gibi.

Bu elbette rahatsız edici. 

PSİKOESTETİK




Evrenin Sembol Diliyle 

PSİKOESTETİK

Doç. Dr. Nusret Kaya

Pegasus Yayınları

7. Baskı - Ağustos 2007

365 sayfa


Ciddiye alamadığım bir kitap.

*

Önce bir kadın erkek hikayesi anlatılıyor.

Adam kadından yirmi yaş büyük. Başkalarıyla evliyken tanışmışlar. Gizli saklı başlamışlar ilişkiye. 

Adamın çocukları da var. 

Daha sonra eşlerinden boşanıp birbirleriyle evlenmişler. Kadının çocuğu olmuyormuş. Bu yüzden ilişkileri yıpranıyor. Kadın ayrıca adamı babası gibi görmeye başlıyor. Böylece boşanma sürecine giriyorlar.

Adam da sorguluyor neden böyle olduğunu.

Neden acaba?

Yanlış bir başlangıç yaptığınız kabak gibi ortada. Dolayısıyla devamı da yanlış oluyor.

Adam boşanma sürecinde kadının vazgeçeceğini, emin olmadığını düşünüp zorluk çıkarıyor. Kadının alt beynine mesajlar göndermeye çalışıyor falan. Salak sulak şeyler.

Neyse sonra boşanıyorlar.

*

Ardından kadının günlüğünü okuyoruz. 

Gayet sıradan ve sıkıcı.

Öğrenci. Evli. Boşanacak. Kendinden yirmi yaş büyük evli ve çocuklu adamla gizli saklı görüşmeye çalışıyor. 

Bu günlükte kadının yazdığı şeylerin yanında parantez içinde adamın yorumları var. Zaten hep böylesin, yine yanlış yaptın... falan gibi.

*

Bu bölümün ardından da rüya analizleri var. 

En sevmediğim.

Rüyalara ben hiç önem veremiyorum.

Nusret kaya ise rüya analizlerine çok önem veriyor.

Fakat onun analizlerine göre her şey cinselliği çağrıştıran bir şey.

Örneğin;

bardak, vajinayı

anahtarlık, penisi

araba, mastürbasyonu

temsil ediyormuş.

*

Bir danışanı vajinismus rahatsızlığı ile geliyor. Nusret Kaya da kadının bütün rüyalarını elbette bu rahatsızlık çerçevesinde yorumluyor.

Halbuki kadın mesela karanlık fobisi rahatsızlığı ile gelmiş olsa o zaman aynı rüyaları bu çerçevede değerlendirecekti.

O yüzden bu yorum işi bana tırt gözüküyor.

*

Kitabın sonunda da Kuran'dan ayetler var. Oradaki "sembol"leri açıklıyor. Yine kadın-erkek-cinsellik- alt beyin (duygular)- üst beyin (düşünceler) çerçevesinde.

*

Yorum/sembol/simge... Bunlar hoşuma gitmeyen, ciddiye alamadığım şeyler.

Çünkü herkes kafasına göre, işine geldiği gibi değerlendirebilir. Bir birlik olamaz. Dolayısıyla "genel bir doğru" da olmaz. O zaman benim nazarımda ciddiye alınır da olamaz. 

*

Bütün dertlerimizin sebebi SEVİŞEMEMEKmiş.


Kadınların sorunlarının temeli PİPİSİZLİKmiş.

Hep pipimiz olmadığından. 


6 Nisan 2017 Perşembe

ODYSSEIA


ODYSSEİA

Homeros

Eski Yunanca Aslından Çevirenler: Azra Erhat - A. Kadir

Can Yayınları

23. Basım - Mayıs 2010

411 sayfa


Kitabın başında 40 sayfa önsöz var.

Bu önsözde kitabın ne kadar karmaşık ve zor olduğu anlatılıyor. "Anlamayabilirsiniz, çok da şey yapmayın anlamazsanız." diyor özetle.

Ama hayır sevgili dostlarım, bu sizin gözünüzü korkutmasın.

Ben zaten şimdi size kabaca anlatacağım.

*

Kral Odysseus, Troya Savaşı'na gider. Yıllar boyu dönemez ülkesine.

Geride bıraktığı karısı Penelopeia için talipler akın etmiştir. Bu adamlar gün boyu yer, içer, huzursuzluk verirler.

Odysseus ve Penelopeia'nın oğlu Telemakhos baş edemez bu taliplerle.Babasını aramak üzere yola çıkar.

*

Zeus'un kızı tanrıça Athene çeşitli kılıklara girip yardım eder Odysseus ve oğluna.

Nihayet kavuşur baba ve oğul.

Ve nihayet Odysseus ülkesine ve karısına da kavuşur.

Ama bu hiç kolay olmamıştır.

Özellikle tanrı Poseidon epey zorluk çıkarır.

Çünkü Poseidon'un oğlu, Odysseus ve arkadaşlarını tutsak etmiş, bazılarını da yemiştir. Odysseus da onun gözünü kör edip kaçmıştır oradan.

Oğlunun gözünün kör edilmesi yüzünden tanrı Poseidon, Odyssues'a hep zorluklar çıkarmaya çalışır.

Ama en sonunda tanrı Zeus'un dediği olur. Tanrılara denk Odysseus kazanır. Karısına talip olan adamları da alt eder.

*

Kitapta böyle sıfatlar var:

tanrısal domuz çobanı, tanrıya denk efendi gibi.

Şiirsel de bir dili var:

"Selam sana, konuğum, hoş geldin evimize,
sonra dersin neden geldin, önce yemek ye."
sf.46

Böyle "kanatlı sözler."

"Kanatlı sözler" tabiri geçiyor sık sık kitapta. İlk defa duydum.

Bir de "ossaat"

"Osaat karşılık verdi, dedi ki..." sf.95

"Ossaat saldırın var gücünüzle." sf.96


*

Odysseia modern romanın atası olarak görülüyor. 

Kitabın arka kapağında dediği gibi: "Kurgusuyla bir filmi andıran bu destan..."




SİLAHLARA VEDA


SİLAHLARA VEDA

( A Farewell to Arms)

Ernest Hemingway

Türkçesi: Mehmet Harmancı

Bilgi Yayınevi

7. Basım - Eylül 2016

296 sayfa


Birinci Dünya Savaşı.

İtalya ordusunda bir Amerikalı. Teğmen Frederic Henry.

Henry, Hemşire Catherine Barkley ile tanışıyor bir arkadaşı vasıtasıyla. 

Aslında bu arkadaşı hoşlanıyordu Cahherine'den ama daha sonra Catherine ve Henry birlikte olmaya başladı.

Hemşire dedim ama asıl işi değil bu, savaş yılları gereği hemşirelik yapıyor Catherine.

Çok güzel ve melek gibi bir kadın.

Melek ötesi hatta. 

Henry'i çok seviyor ve bunu sık sık dile getiriyor. Sevgilim, aşkım... demekten imtina etmiyor.  

"Sevgilim, seni o kadar çok istiyorum ki, sen olmak bile istiyorum." sf.266

"Tanıdığın bütün kızlarla ben de birlikte olmak isterdim; sonra karşına geçip onlarla alay edebileyim diye." sf.266

Henry sıkılır, bıkar diye düşünmüyor. Sıkılırsa sıkılsın, bıkarsa bıksın, sağlık olsun... Böyle bakıyor.

Henry başta sevmediği halde sevdiğini söylüyor Catherine'e. Catherine anlıyor bunu.

"Beni seviyormuş gibi görünmek zorunda değilsin." diyor.

Ama Henry de zamanla seviyor.

Birbirlerine çok güzel, hiç bıkmadan aşk sözcükleri söylüyorlar. Sakınmıyorlar hiç sevgilerini dile getirmekten.

Yaralanıyor Henry bir bombayla. Arkadaşlarıyla otururken BOM!

Kahramanlık yaparken değil "peynir yerken uçtuk" diyor biri, doğru.

Ama yine de Henry'nin kahramanca gazi olduğu düşünülüyor.

Henry savaş esnasında cepheye ve hastaneye giderken Catherine de oradan oraya gidiyor.

Nihayet tekrar kavuşuyorlar.

El ele verip kaçıyorlar İsviçre'ye.

Catherine bu arada hamile. Ve hamile kaldığı için bin bir özür diliyor Henry'den. Başa bela olduğunu düşündüğü için.

İsviçre'de yakalanıyorlar ama kuzeniz, kış sporu için geldik gibi yalanlar söyleyip sıyrılıyorlar.

"Anlattıklarımızın tek kelimesine inanmadıklarını çok iyi biliyordum, saçma sapan şeylerdi ayrıca, ama bir mahkemede gibiydik. Mantıklı değil teknik bir şey gerekliydi ve bunu buldun mu da sımsıkı yapışmalıydın." sf.251

Catherine'in doğum sancıları tutunca hastaneye gidiyorlar. 

Henry çok tedirgin oluyor. Beklerken aklından bir sürü kötü şey geçiyor. 

"Ölmesin, Tanrım. N'olur ölmesin. Onun ölmesine izin vermezsen, ne istersen yaparım. N'olur, n'olur, Tanrım n'olur ölmesin o. Sevgili Tanrım, öldürme onu. Lütfen. N'olur, ölmesin." sf.294

diye dualar ediyor.

Ama...

*

Ne güzel bir aşktı. 

Çok sevdim.

Birbirlerine samimi olmalarını sevdim. Açıklar, dürüstler. Taktik maktik yok, bam bam bam.

*

Kitabın hüzünlü sonu ile ilgili "Silver Lining Playbook" filminde şu sahne var. Çok haklı bir tepki:





Altını Çizdiğim Satırlar

"Dünya, kıramayacağını öldürür. En iyiyi, en inceyi ve en yürekliyi taraf gözetmeksizin öldürür. Eğer bunlardan hiçbiri değilseniz, sizi yine de öldüreceğinden emin olabilirsiniz, ama bunun için hiç acelesi yoktur." sf.221

*

-İnsanlar akıllanmazlar yaşlandıklarında, daha dikkatli olurlar sadece..
-Belki de akıl budur.
-Çok çirkin bir akıl bu öyleyse.
sf.232

*

- Genç uluslar her zaman savaşı kazanırlar mı?
- Bir süre için öyle.
- Sonra ne olur?
- Yaşlı uluslar olurlar.
sf.233



29 Mart 2017 Çarşamba

TOLTEK İÇ ÖZGÜRLÜK REHBERİ




TOLTEK

İÇ ÖZGÜRLÜK REHBERİ

(The Mastery of Self)

Don Miguel Ruiz Jr.

Türkçesi: Seda Toksoy

Kuraldışı Yayıncılık

1. Baskı - Kasım 2016

129 sayfa



Serinin bundan önceki kitabı DÖRT ANLAŞMA gayet güzel, gayet makuldü. Diyordu ki:

1. Kullandığın sözcükleri özenle seç

2. Hiçbir şeyi kişisel algılama

3. Varsayımda bulunma

4. Daima yapabildiğinin en iyisini yap.

Sonra BEŞİNCİ ANLAŞMA'nın da gideri vardı.

5. Kuşkucu ol ama dinlemeyi de bil.

Güzel.

Ama bu...

Gerçi bu kitabı yazan, yukarıdaki kitapların yazarı Don Miguel'in oğlu.

Aman neyse ne, bana hepsi bir.

*

Bu kitabı diğerlerinden daha az sevmem, epey fantastik bulmamdan kaynaklanıyor. 

Bir sevgi kelebekliği, bir pıtırcıklık var. 

Örneğin;

başkalarını affetmek. Tamam, evet affedelim. 

Bunu yapmak için şöyle bir şey öneriyor. Bağışlamakta zorlandığın biri varsa her akşam onun için şu duayı edin.

".....koşulsuz sevgi, huzur ve mutluluk dahil hayatta istediği her şeyi elde etsin." sf.58

(Boşluğa söz konusu kişinin adını getirerek.)

Biraz şey değil mi?

Düşünsenize sevmediğiniz bir insan için bu dilekte bulunmak...

Çok aşırı iyilik güzellik sevgi bu.

Bana çok.

*
Sonra olayları olumlu dille anlatmayı denemekten bahsediyor. 

Kitaptaki örnek:

"Çocukluğumda ailemin yer değiştirme sıklığı ile travmatize idim. On altı yaşıma geldiğimde dört ülkede sekiz farklı okulda okumuştum..."

Pozitif bakış açısıyla olguları şöyle anlatıyor bir de:

"Bir çocuk olarak talihliydim, serüvenci bir ailem vardı. İki yılda bir yeni bir yere taşınıyor, her yaz dünyayı dolaşıyorduk..."

Her seferinde de bunu yapmak...

Bu bir bakış açısı. Bazı insanlarda kendiliğinden var, ki ne şanslı onlar. Bazılarında yok (ben) onlar için sanki zorlama oluyor, sanki kendini kandırmak oluyor.

Gerçi kendini kandırmaya da çok karşı değilim. Daha iyi hissetmemizi sağlayacaksa kandıralım kendimizi. Evet. Yapabilen yapsın.


*

Kitapta en mantıklı bulduğum ve deneyeceğim şey bir çeşit zihin egzersizi

Şöyle;

sf.76

*

Gülerek okuduğum bir yer:

"Hayatta mutlu olmak ya da kendinizi bütün hissetmek için ne gibi hedefleri gerçekleştirmeniz gerektiğini düşünüyorsunuz? Belirli bir kişi tarafından sevilmeye ihtiyaç duyuyor musunuz? Belirli bir miktar para kazanmanız mı gerekiyor? Çevrenizde belirli bir miktar övgü, tanınma, onaylanma ya da sosyal statü mü?" sf.104

Evet.

Hepsine evet.

Bunlarım olsa çok mutlu olurum.

Ama yazar diyor ki;

"Şu andaki halinizle kusursuz olduğunuzu ve bütün olmak için hiçbir şey yapmanız ya da başarmanız gerekmediğini kendinize hatırlatın." 

Peki.

*

Bunlara siz sahip değilseniz ama mesela bir yakınınız, tanıdığınız sahipse o zaman da 

"...kendim için istediğim şeyi.... elde ettiği için şükürler olsun." sf.119

demenizi tavsiye ediyor. (Boşluğa yine söz konusu insan ismini getirerek.)

Soruyor yazar:

"Bu sözleri yüksek sesle söylemek nasıl bir duygu veriyor?"

YA BİR GİT LÜTFEN, AĞLAYACAĞIM ŞİMDİ.

Bu duyguyu veriyor.

*

TOLTEK ne demek, onu da açıklayayım: Eski bir Meksika uygarlığını oluşturan insanlarmış Toltekler. Kelime anlamı "sanatçı" imiş. Yazar "yaşam sanatçısı" diyor.

20 Mart 2017 Pazartesi

HOMO DEUS


HOMO DEUS

Yarının Kısa Bir Tarihi

(Homo Deus)

(E Brief History of Tomorrow)

Yuval Noah Harari

2016

Türkçesi: Poyzan Nur Taneli

Kolektif Kitap

1. Baskı - Aralık 2016

453 sayfa


Yazar, bundan önceki kitabı Hayvanlardan Tanrılara SAPIENS'te ilk insandan bugüne olan süreci anlatmıştı. Avcı toplayıcılıktan tarım toplumuna geçiş kısmı özellikle sarsıcıydı.

Bu kitabında ise yarını anlatıyor. Gelecekte bizi neler bekliyor?

*

Geçmiş yüzyıllardan farklı olarak artık açlıktan çok obezlikle,

savaşlar yüzünden ölmekten çok, intiharlarla karşı karşıyayız.

"İnsanlığın yeni hedefi ölümsüzlük, mutluluk ve tanrısallık olacak gibi duruyor." diyor yazar.

2100-2200 yılında insanların ölümü yeneceğine inanan uzmanlar varmış.

Yazar, bunun için daha fazla zamana gerek olduğunu söylüyor. Başlangıç için ortalama yaşam süresini iki katına çıkarmak gibi mütevazı hedefler koymak gerektiğini belirtiyor. Neden olmasın?

"20.yüzyılda ortalama yaşam süresini kırktan yetmişe yükselttik; demek ki 21.yüzyılda yüz elliye çıkarabiliriz." sf.37

*

Mutlulukla ilgili çeşitli filozofların görüşlerine yer veriyor.

Mutluluğunun bireysel bir arayış olduğunu söyleyen Epikür ve mutluluğu kolektif bir proje olarak düşünen modern düşünürler. 

Hükümet planları, ekonomik kaynaklar ve bilimsel araştırmalar mutluluk arayışında etkili gerçekten de.

Bilime göre ise mutluluğumuz biyokimyasal sistemimiz tarafından belirleniyor. 

*

Gelecekte genetik kodlar, biyokimyasal dengeler değişecek ve hatta yeni uzuvlar gelişecek. Bu dönemde de artık insanların bir çeşit tanrılaştığı döneme girilecek.

Bu değişiklik içine girmeyen insanlar gereksizleşecek.

Süperzeki olan türün sıradan insanlara nasıl davranacağını ise, bugün hayvanlara nasıl davrandığımıza bakarak anlayabiliriz.

Ve kimse bu gidişatı durduramayacak.

Tıpkı Sapiens'i okuyanların bileceği gibi, avcı toplayıcılıktan tarım toplumuna geçişin durdurulamaması gibi.

*

Yazarın bir arkadaşı bu ürkütücü manzara karşısında: "Umarım o vakitten önce bu dünyadan göçmüş olurum." demiş.

Açıkçası ben de öyle düşünüyorum.

Zaten yaşamaya merağım yok. Genel. 

*

Tüm bu süreç içinde tanrı, din, ruh, özgür irade, ahlak, toplumsal sistemler gibi kavram ve inançların da sorgulanacağını anlatıyor yazar.

Bilimsel gelişmeler hayata bunca yenilikler katacak,

genetik müdahalelerle bir bebeğin hangi özelliklerle doğacağı belirlenebilecek,

yüz yıldan fazla yaşamanın söz konusu olduğu bir hayatta evliliklerin ömür boyu sürmesi beklentisi olmayacak.

Bu durumda insanlar inanmayı bırakacak mı?

Tanrı mefhumu zaten bilimsel yayınlar tarafından ciddiye alınmıyor. Ruhun varlığını destekleyen bir kanıt da bulunamıyor. Belki zihin bile yoktur.


*

Enteresan deneylere yer veriyor kitap.

Örneğin;

"Homo sapiens üzerinde yapılan deneyler, tıpkı fareler gibi insanların da yönlendirilebildiğini ve insan beynindeki doğru noktaların uyarılmasıyla aşk, öfke, korku ya da depresyon gibi karmaşık duyguların bile yaratılabileceğini ya da ortadan kaldırılabileceğini gösteriyor."


Çarpıcı bir deney olarak;

sf.306


Deneyimleyen benlik ve anlatıcı benlikten bahsediyor sonra.

Deneyimleyen benlik hiçbir şey hatırlamazken anlatıcı benlik geçmişi yeniden kurgulamak ve geleceğe dair planlar yapmakla meşguldür. Anlatıcı benlik, deneyimlerimizi sadece doruktaki anları hatırlayarak değerlendirir. O yüzden örneğin kadınlar için doğum, doğum esnasındaki dayanılmaz acılara rağmen güzel bir deneyimdir. Nitekim bu konuda da yapılan araştırmalar neticesinde doğum anısının genellikle doruk ve son anlardan oluştuğunu, genel sürecin doğum anısının oluşmasında neredeyse hiçbir etkisi olmadığını göstermiş. 

*

Hayatın anlamını da sorgulamış yazar.

O anlamı biz kendimiz veriyoruz, diye cevaplamış.

Çarpıcı bir örnek vermiş:

"Bacağını kaybeden sakat bir asker, 'Bacağımı kendisinden başka kimseye hizmet etmeyen siyasetçilere inanacak kadar aptal olduğum için kaybettim,' diye itiraf edeceğine, 'ulusun bekası için kendimi feda ettim' diyerek kendini telkin etmeyi tercih eder. Istıraba anlam verdiği için bir fanteziyle yaşamak gerçeklikten çok daha kolaydır." sf.314

Buradan bizde sık sık vurgulanan gazi ve şehit konuları hakkında çıkarım yapmak mümkün.

*

Yapay zekalar ilerleyince bugünkü bazı meslekler de ortadan kalkacak. Örneğin, banka memurluğu, sigortacılık, kasiyerlik, garsonluk, fırıncılık, şoförlük, barmenlik, arşivcilik, marangozluk...

Peki sıradan insanlar ne yapacak?

?

*

Kişisel verilerimizi ortaya serdiğimiz bir dönemdeyiz. Yazara göre bu verileri toplayanlar ne yapacaklarını henüz tam bilmiyorlar. Ama ileride bunlar işe yarar olabilir.

"Kendinizi bilmek istiyorsanız, zamanınızı felsefe, meditasyon ya da psikanalizle harcamak yerine sistematik olarak biyometrik verilerinizi toplamalı ve kim olduğunuzu, ne yapmanız gerektiğini söyleyebilmesi için algoritmaların verilerinizi analiz etmesine izin vermelisiniz."
sf.344

Kişisel verilerimiz bilgisayarlarda, telefonlarımızda yer alıyor zaten. Sistem bize araştırdığımız konularla ilgili, artık araştırmayı bıraksak bile yeni veriler sunuyor. 

Belki ileride işimizi, eşimizi hatta bizim yerimize hangi partiye oy vermemiz gerektiğini bile söyleyebilir. 

Veri dini diye adlandırıyor bunu. Dataizm de denebilir.

Yine yapılan bir deney göstermiş ki, internet üzerindeki algoritmalar fikirlerinizi ve isteklerinizi eşinizden ve hatta bizzat kendinizden bile daha iyi tanıyabilir.

Bu çerçevede Angelina Jolie'yi anlatıyor. Yaptırdığı testler neticesinde meme kanserine yakalanması çok büyük olasılık olan Angelina Jolie, memelerini aldırdı. 

Ancak bunun öncesi ve sonrasında yaptırdığı testler son derece pahalı.

Yazar, bu testlerin herkesin yaptırabileceği bir düzeye ineceği gün gelse bile bu defa yine sadece zenginlerin yaptırabileceği daha gelişmiş testlerin ortaya çıkacağını anlatıyor. 

Fakirlerin hayatı yine zor.