3 Ocak 2017 Salı

HUKUK VE İDARE ADAMI OLARAK OSMANLI DEVLETİ'NDE KADI


HUKUK VE İDARE ADAMI OLARAK 

OSMANLI DEVLETİ'NDE 

KADI

İlber Ortaylı

1994

Kronik Yayıncılık

2. Baskı - Kasım2016

108 sayfa


İlber Ortaylı'nın çeşitli yerlerde yayınlanmış kadılıkla ilgili makaleleri bir araya getirilmiş bu kitapta.

Yoğun ve teknik bir anlatımı yok. Ortaylı da zaten "mütevazı bir müracaat kitapçığı" diyor bu kitap.

*

Kadı, sadece yargıç değil aynı zamanda noter, müfettiş, belediye başkanı...

Bu çerçevede kadının nasıl göreve geldiğini, nasıl görevde kaldığını, yardımcılarının kimler olduğunu, adli sistemin işleyişini anlatmış.

Önemli bir husus olarak; kadıların atandıkları yerdeki görev süresinde bir kesinlik yokmuş. Bölge halkıyla yüz göz olmasını engellemek için genelde kısa süreler için (1 sene, 20 ay) görevlendirilse de uygulamada kesinlik kazanmış bir husus değilmiş.

"Sürelerin belirsizliği (...) ciddi problemler doğurmuştur. (...) Görev sürelerini güven altına almak için gayrikanuni harcama ve rüşvet gibi yollara başvurdular. Sarf ettikleri parayı az zamanda fazlasıyla kazanmak için türlü yolsuzluklara saptılar." sf.30

*

Kadılar esasen bağımsızlar ama "uygulamada Osmanlı kadısının bağımsızca görevini yerine getirmesini engelleyen çevre, eyaletteki mülki amirlerden çok, mahalli halkın önde gelenleridir." sf.32

*

Osmanlı'da bir mahkeme binası olmamış.

Kadı kimi zaman camide, kimi zaman medresede, kimi zaman evinde yargılamasını yürütmüş.

Bu yargılama aleni bir şekilde yapılırmış.

Bilirkişiye başvurma, keşfe gitme, yemin delili, şahit dinleme gibi hukuki öğelere de başvurulurmuş.

Kadı ilk önce davacıyı dinler; bundan sonra davalıyı dinler. Sonra davalıya davacının iddiası ile ilgili sorular sorarmış. 

Bugünkü sisteme yakın bir adli mekanizma var gibi gözüküyor. Sadece her işi kadı yapıyor. 

Ancak o dönemdeki anlaşmazlıklar için hemen devletin adli mekanizmasına başvurulmadığı, iş yoğunluğunun çok olmadığı düşünülürse pek çok görevin kadıda toplanmış olması anlaşılabilir bir husus.

AMOK KOŞUCUSU

AMOK KOŞUCUSU

(der Amoklaufer)

Stefan Zweig

1922

Almanca aslından çeviren: Nafer Ermiş

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

1. Basım - Aralık 2016

60 sayfa


Hindistan'da doktorluk yapmakta olan adam, muayenehanesine gelen Avrupalı bir beyaz kadını görünce sapıtır.

Bu sapıtma haline "amok" deniyormuş:

"Amok şöyle bir şey: Bir Malezyalı, son derece sade, son derece iyiliksever bir insan, içkisini içiyor... orada öylece oturuyor, duygusuz, umursamaz, donuk... ve birden ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor ve sokağa koşuyor... dosdoğru koşuyor, hep dosdoğru... nereye olduğunu bilmeden. Yolda karşısına ne çıkarsa çıksın, insan, hayvan, hançeriyle vurup yere seriyor ve kan sarhoşluğu onu daha da öfkelendiriyor..." sf.31

Doktor da kendisini, gizli bir şekilde kürtaj yaptırmak için gelen bu kadını gördükten sonra Amok koşucusuna benzetiyor.

Bu kendinden emin, kendine güvenen, güçlü, sağlam, kibirli kadın karşısında tek istediği onunla yatmak oluyor.

Kendi tabiriyle:

"Şehvet değildi, azgınlık değildi, cinsellik değildi... sadece bir kibrin efendisi olma hırsıydı... Bir erkek olarak efendi." sf. 25

Bu isteğini kadına da söylüyor. 

Kadın kabul etmiyor ve gidiyor.

Kadın, kimsenin bilmesini istemediği kürtajını merdiven altı bir yerde yaptırmaya çalışıyor.

Bunu öğrenen doktor, kadını oradan çıkartıyor ama çok geç. Kadın ölüyor.

Doktor da pişman oluyor. Kendisinden utanıyor. 

Kadının bu sırrını sonsuza dek saklamaya and içiyor kendi kendine.

*

Tüm bunları gemide karşılaştığı bir adama anlatıyor doktor. 

Aynı gemide kadının tabutu ve kocası var. 

Gemide daha sonra tuhaf bir kaza meydana geliyor. Tabut ve ölen kadının kocası gemiden inerken güverteden bir şey mi düşmüş, biri mi atlamış bilinmez, tabut denize düşmüş ve ağırlığı yüzünden batmış ve bir daha bulunamamış. Ardından da bir adamın kıyıya vurmuş cesedi bulunmuş. 

ANNA KARENİNA


ANNA KARENİNA

L.N.Tolstoy

1877

Rusça Aslından Çeviren: Ayşe Hacıhasanoğlu

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

7. Basım - Mayıs 2016

1062 sayfa


Bin sayfa.

Biraz göz korkutucu bu.

Ama çok yersiz bir korkuymuş.

Karmaşık bir konu değil çünkü.

Hatta kabaca özeti şu ki;

Evli ve bir çocuğu olan Anna, Vronskiy denen bir adama aşık olur. Bu aşkını da gizlemeden yaşar. Bir yandan evlidir, diğer yandan Vronskiy ile birlikte yaşamaktadır. Hatta ikisinin bir de çocuğu olmuştur. Hem Anna ve Vronskiy'nin tutumu, hem kocasının, hem de sosyetenin duruma yaklaşımı ele alınır kitapta. 

Aslında bir cemiyet hayatı anlatılıyor.

*

Önce Prens Stepan Arkadyiç Oblonskiy (sosyetedeki adıyla Stiva) ve karısı Dolli ile tanışıyoruz.

Stiva karısını aldatmış evdeki mürebbiyeyle.

Dolli, ayrılmayı düşünüyor ama emin değil. Ne yapacağını bilemiyor.

Stiva'nın kız kardeşi Anna gelip Dolli'ye affetmesini tavsiye ediyor. Dolli de bu tavsiyeye uyuyor. 

(Ne var ki Stiva yine yine ve yine aldatmaya devam ediyor. Dolli ise artık bilmezlikten geliyor.)

Dolli'nin kız kardeşi Kiti, Vronskiy'e aşık. Vronskiy ise aşık sayılmaz ama boş da değil. Evlilik falan düşünmüyor Vronskiy, ama Kiti ile vakit geçirmeye de hayır demiyor.

Kiti, Vronskiy'e olan aşkı yüzünden Levin'in evlenme teklifini reddediyor.

Levin, köyde yaşayan, zengin, Vronskiy'nin tersine ağır başlı, vakur bir adam. Kesinlikle Vronskiy'den evla. 

Levin, Kiti'den aldığı red yanıtı üzerine epey üzülüp köyüne, çiftliğine dönüyor.

(Levin ve ağabeyi arasındaki ilişki, Orhan Pamuk'un "Cevdet Bey ve Oğulları" romanındaki Cevdet Bey ve ağabeyi arasındaki ilişkiyi anımsattı bana. Orada Cevdet Bey, ticaretle uğraşan ve iyi para kazanan, siyasetle ilgilenmeyen, kendi hayat gailesi içinde yaşayan, ülke ve dünya gündemine bizzat kendisini ilgilendirmediği müddetçe kayıtsız kalan bir adam. Bu açıdan Levin gibi. Ağabeyi ise siyaseten yanlış gördüğü insanlara ve girişimlere sesli bir şekilde karşı çıkan, bu uğurda başını belaya sokmaktan çekinmeyen bir adam. Bu da Levin'in ağabeyi gibi. Bir diğer benzerlik de Cevdet Bey'in ağabeyinin de Levin'in ağabeyi gibi hasta olması ve huysuzluğuna rağmen onun çok seven bir kadının hep yanında olması.)

*

Anna, tren yolculuğu sırasında Vronskiy'nin annesiyle tanışıyor. Sonra da Vronskiy ile. 

Bu ikisi birbirine aşık oluyor.

Öyle bir aşk ki Anna evliymiş, Vronskiy'nin iş yaşamı alt üst olurmuş... dinlemiyorlar.

*

Anna kocasının gözü önünde Vronskiy'e olan ilgisini belli etmekten çekinmiyor.

Anna'nın kocası Aleksey Aleksandroviç Karenin, karısının bu adama olan ilgisini görüyor ama önemsemiyor başta. Anlamazlıktan geliyor. Onun bu hallerini Anna, sevgiden yoksunluk olarak yorumluyor. "Sevse kıskanırdı"ya bağlıyor. Artık sağır sultanın duyduğu bu ilişkiyi Aleksey ancak Anna itiraf edince anlıyor. Daha doğrusu artık anlamıyormuş, bilmiyormuş gibi davranamayacak noktaya geliyor.

Buralar çirkin.

Aleksey, Anna'ya üstü kapalı şekilde "aşığınla benim evimde buluşmayın da nerede ne yaparsanız yapın." diyor. 

Aleksey'in bu halleri Anna'yı çok sevmesinden, onu kaybetmek istememesinden değil. Bir miktar seviyor gerçi ama esas sebebi boşanma gibi bir duruma yanaşmak istememesi. Hayatında böyle radikal bir değişiklik istemiyor.

Anna da boşanmaya yanaşmıyor ilkin. Çünkü boşanırlarsa Aleksey, çocuğunu göstermeyecek Anna'ya.

Ama sonra Anna, çocuğunu görmemeyi de kabullenip boşanmaya razı oluyor.

Bu arada Anna, Aleksey'in evde buluşmama kuralına da karşı geliyor. Vronskiy'i eve çağırıyor. Aleksey ile Vronskiy karşılaşıyor falan, uff çirkin.

*

Vronskiy ile Anna'nın ilişkisini öğrenince Kiti kahroluyor tabii.

Vronskiy yüzünden Levin gibi bir kısmeti de tepti.

Neyse ki Levin, Kiti'yi sevmeye devam ettiği için yine evlenme teklif ediyor. Çabuk ve kolay olmuyor bu. Israrlar, hatırlı dostların araya girmesi, tavsiyeler, uzun uzun düşünmeler derken anca karar veriyor Levin. 

Evleniyorlar. Güzel de oluyor.

*

Aslında burada bir yanda Levin ve Kiti'nin son derece düz ve normal ilişkisi,

diğer yanda Anna ve Vronskiy'nin tutkulu, heyecanlı, maceralı ilişkisi var.

*

Anna zamanla kıskançlık krizlerine girmeye, Vronskiy'nin kendisini artık sevmediğini düşünmeye başlıyor. 

Sosyete içinde de dışlandığını hissediyor.

Halbuki sanki onlar çok şey. Bir sürü aldatan var ama hepsi ilişkisini gizli saklı yaşıyor. Anna açığa vurdu, gizlemedi diye dışlanıyor. Siz sanki çok şeysiniz.

*

Anna ölmekten başka çıkış yolu bulamıyor.

(Aslında kitabın daha yarısında yine Anna'nın ölmek üzere olduğu bir an vardı. Çok ölecek gibiydi o esnada. Hatta okurken "Şimdi ölürse kitabın kalan yarısı kimden bahsedecek? Roman biter." diye düşünmüştüm.)

Anna ve Vronskiy, yıllar önce istasyonda tanıştıklarında bir adamın tren raylarına düşüp öldüğünü duymuşlardı. 

Anna'nın sonu da böyle oluyor. Trenin önüne atıyor kendini.

Vronskiy de savaşa gidiyor, sağ döner mi dönmez mi belli değil.

*

"Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir." 

Bu da kitabın efsanevi giriş cümlesi. Bir yerlerde edebiyat tarihinin en iyi giriş cümlelerinden biri seçilmişti. 



JANE EYRE


JANE EYRE

Charlotte Bronte

1847

İngilizce aslından çeviren: Nihal Yeğinobalı

Can Yayınları

6. Basım - Ocak 2016

626 sayfa


Fazlaca tesadüf ve aşırı gurur. 

Bence romanın inandırıcılığını kıran ve eğreti duran şeyler ama bir çırpıda da okutan şeyler aynı zamanda.

*

Jane Eyre'nin küçükken annesi ve babası ölmüş.

Ona dayısı ve yengesi bakıyormuş.

Dayısı öldükten sonra yengesi Jane'i ihmal etmiş. Jane ve yengesi arasında karşılıklı bir sevgisizlik hali oluşmuş. 

Bunun üzerine yatılı okula gönderilmiş Jane.

İsraf etmeyi, gösterişli giyinmeyi sert bir şekilde yasaklayan, fakat kendi karısı ve kızları son derece gösterişli olan bir papaz tarafından idare edilen okulda çocuklar aç ve sağlıksız büyümüş. Salgın hastalık sonucu ölümler olmuş. Ardından yönetim değişmiş ve çocuklar biraz olsun refaha kavuşmuş.

İşte Jane burada büyür, sonra öğretmenlik de yapar.

Burada aslında hayatı yolundadır ama gitmek, yeni insanlar, yeni dünyalar tanımak ister.

İş ilanı verir.

Bu ilan üzerine bir kız çocuğunun mürebbiyesi olma teklifi gelir.

Davet edildiği bu evde evin sahibi, Mr. Rochester'a aşık olur. Rochester da ona.

Kolay bir aşk olmaz onlarınki. Kolay olsa çünkü roman olmaz. İlla kanırtacak bir şeylerin olması lazım. 

Kıskançlıklar, açık konuşmamalar... derken Jane sonunda aşkını itiraf eder. Mr Rochester da bunu bekliyordu zaten. Oyunlar oynuyordu Jane itiraf etsin diye. 

(Mr. Rochester ve Jane arasındaki ilişki bana Halide Edip Adıvar'ın "Sinekli Bakkal" romanındaki Rabia ile Peregrini'yi anımsattı. Aralarındaki yaş farkı, sosyal statü farkı, yetişme tarzı farkı gibi unsurlar, birbirlerini sevip sevmediklerine dair şüpheleri, kadının muhafazakar yapısına karşılık adamın daha açık görüşlü olması...o karakterler arasında da vardı ve onların kavuşması da kolay olmamıştı.)

Jane ve Mr.Rochester tam evlenecekken "Durun bu evlilik olamaz" diye itiraz geliyor.

Meğer Mr.Rochester zaten evliymiş.

Gençlik hatası ve kandırılmaca sonucu yıllar evvel bir kadınla evlenmiş. Ama kadın meğer deliymiş. Evde gizli bir odada saklıyormuş kadını Mr. Rochester. Zaman zaman bakıcısını atlatıp evi yakmaya ya da insanları öldürmeye kalktığı oluyormuş bu kadının. Dolayısıyla bu evlilik sayılmaz, diyor Mr. Rochester ama Jane kandırıldığını düşündüğü için affetmiyor Mr. Rochester'ı.

Kimseye haber vermeden evi terk ediyor. 

(Bu açıdan "Selvi Boylum Al Yazmalım"ı anımsattı. Deli gibi sevdiği ama kendisini aldatan bir adamla aynı çatı altında bir gün bile kalmaya tahammül edemeyip sonunu düşünmeden bir yolculuğa çıkmak.)

Beş kuruş parası yok Jane'in.

Ormanda yatıyor.

Sersefil bir şekilde bilmediği bir köyde dolanıyor. İş istiyor, yemek istiyor. Dilenciliğe kadar vardırıyor durumunu istemeden.

Sonra iki kız (Diana ve Mary) ve bir erkek kardeşin (St. John) yaşadığı bir eve sığınıyor. 

Kızlar Jane'i pek seviyor. Jane de onları. Akraba olsalar bu kadar sevilir.

Ve hop, akrabaymışlar meğersem.

Bu çocukların dayısı, Jane'in amcasıymış.

Amca mirasını sadece Jane'e bırakmış.

Jane de bu miras hepimizin hakkı diyor ve paylaşıyor kuzenleriyle.

St. John, misyonerlik için Hindistan'a gitmeyi planlıyor. Jane'i de yanında götürmek istiyor ama karısı olarak. 

Jane kabul etmiyor.

Bir gün Jane, gaipten bir ses duyuyor. Mr. Rochester'ın sesi. Ses Jane'i çağırıyor.

Bu hayali çağrı üzerine Jane, Mr. Rochester'ı araması gerektiğini anlıyor.

Gidiyor onun evine ama ev yanmış kül olmuş.

Sorup soruşturup ulaşıyor ona.

Mr. Rochester kör olmuş. Evdeki deli kadın evi yakmış, Mr. Rochester da onu kurtarmak isterken hem bir kolunu kaybetmiş hem de kör olmuş. Deli kadınsa ölmüş.

Jane, Mr.Rochester'ı o halde görünce üzülüyor tabii ama sevgisinden bir şey eksilmemiş.

Evleniyorlar.

Oh nihayet yaa.

Mutlu son, teşekkürler. Daha da mutlu olsun diye Mr.Rochester zamanla görmeye başlıyor.

Yani ne gereği vardı bunca beklemenin, uzatmanın, kanırtmanın diye sormadan edemiyor insan.

Ama;

"Jane Eyre'nin başarısı; düşünen, hisseden, şiddetle aşk özlemi çeken ama onuruna ve ahlaki değerlere ters düşmemek uğruna aşkından vazgeçme gücünü kendinde bulan bir kadının kişiliğini tutkulu bir biçimde yansıtmasında yatar."mış.

Biraz Çalıkuşu'nu da anımsattı okurken. Çıtı pıtı bir kızcağız ama çok güçlü ve dirayetli. Fark olarak Çalıkuşu'nda Feride'nin güzel olduğu belirtilirken Jane Eyre'de Jane'nin çok da güzel olmadığı dile getiriliyor sık sık. Yüzüne bile söylüyorlar kızın güzel değilsin diye. Niye öyle diyorsunuz be? Güzel bence. Sensin güzel değil.

İKİLİ İLİŞKİLERDE DUYGUSAL MANİPÜLASYON

İKİLİ İLİŞKİLERDE 

DUYGUSAL MANİPÜLASYON

Narsist Bir Partnerle Yüzleşmek

(La Manipulation Affective Dans le Couple

Faire face a un pervers narcissique)

Pascale Chapaux-Morelli

Pascal Couderc

2010

Çeviren: Işık Ergüden

İletişim Yayınları

8. Baskı - 2016

182 sayfa



Narsist bir sevgili nedir, nasıl olur... diye uzun uzun anlatmış. 

Bu uzun uzun tanımlamaların, örneklendirmelerin ardından çözüm olarak uzak dur, akıllı ol, kanma, gereksiz tartışmalardan kaçın, mali bağımsızlığını kazan... gibi tavsiyeler vermiş.

Açıkçası biraz faydasız ve basit buldum.

Sizi aşağılayan bir insanın, sizi aşağıladığını fark etmemek, buna tahammül etmek de biraz şey.

*

İnsanları hayatımıza biz sokuyoruz. Arkadaşlarımızı, sevgililerimizi... Dolayısıyla etrafımızda böyle insanlar olması, aslında iğneyi kendimize batırmamız gerektiğini gösteriyor. 

Başkasını tanımak ve tanımlamak için çaba göstermek yerine insanın kendisini tanıması ve anlaması için çaba göstermesi gerek diye düşünüyorum. İnsan asıl kendisini çözünce başkasını anlaması kolaylaşıyor.

Kitap, sonlara doğru az bir miktar nihayet bundan bahsediyor. Narsist bir sevgilinizin/eşinizin olması esasen sizdeki geçmişe, bebekliğe dayanan problemi yansıtıyor olabilir, diyor.

Her şeyin kökeni zaten bu bebeklik, çocukluk dönemi.

O dönem anneyle kurulan bağ, insan hayatında ne kadar önemli. Bütün karakterini etkiliyor. Bence bu dehşet bir şey ve tüm bu dehşete rağmen patır patır çocuk doğurulması... aptalca diyeceğim ama alınıp güceneceksiniz, çok cüretkar diyeyim hadi. 

Kendinizi çözmüşsünüz, normal bir ruh sağlığınız var mı da çocuk doğuruyorsunuz? Sadece soruyorum. 

Narsist partner de gökten inmiyor hayatınıza. Onun baştaki güzel sözlerine aldanıyor, sonra iç yüzünü görünce de bir şekilde kurduğunuz bağdan kopamıyorsunuz. Başta neden aldanıyorsunuz? Sonra neden ayrılamıyorsunuz? Üzerine düşünülmesi gereken konu bu. Yoksa sevgilim narsist mi, narsist sevgili kimdir... değil konu.

Kitap genellikle karşı tarafı, narsist partner şudur, şöyledir... diye anlattığı için kendi adıma faydasız buldum. 

Faydalı olan benim hayatımda niye böyle bir insan var'ın cevabını düşünmek ve kitap buna pek yer vermiyor.

ÇAYLAK AVUKATIN GÜNLÜĞÜ



ÇAYLAK AVUKATIN GÜNLÜĞÜ

Av. Meryem Kamer

2016

Bilgi Yayınevi

1. Baskı - Nisan 2016

135 sayfa


Konya Adliyesi'nde gördüm bu kitabı.

Kitabın şekli şemali, genç bir avukat kızcağızın komikli şakalı anıları, yaşadığı şapşal ya da tatsız olayları ti'ye alışı gibi gözüküyordu.

Ama  cinayet romanı çıktı.

Mesleğe, kuzeninin yanında başlayan bu avukat kız, kuzeninin dürüstlüğe sığmayan iş anlayışına ayak uyduramıyor.

Sonra kuzeniyle beraber iş yapan fakat çalışma prensibi açısından onun tam tersi olan yaşlıca bir avukatın yanında çalışmaya başlıyor.

Beraber bir cinayet davasını yürütüyorlar.

Önce intihar zannedilen, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısının da (görevi haricinde) karıştığı bir cinayet davası.

Bu açıdan ters köşe yapıyor kitap.

Sandığım gibi geyik değil, bir çeşit romanmış yani aslında. 

18 Aralık 2016 Pazar

FELSEFENİN KISA TARİHİ


FELSEFENİN KISA TARİHİ

(A LITTLE HISTORY OF PHILOSOPHY)

Nigel Warburton

Çevirmen: Güçlü Ateşoğlu

Alfa Yayınları

20. Basım - Kasım 2016

359 sayfa



Bayıldım.

*

Sokrates'ten 21.yüzyıl düşünürlerine uzanan insanlığın düşünsel tarihini her filozofu 3-5 sayfa özetleyerek ne güzel anlatmış. 

Hepsini konsantre bir şekilde görüp ilgini çeken varsa özel olarak ona eğilebilirsin sonra.

*

Genellikle şu konular üzerinde durulmuş:

- Mutluluk nedir?

- Tanrı var mıdır?

- Özgür irade var mıdır?



SOKRATES (MÖ 469-399) ve PLATON (MÖ 427-347)

Sokrates kitap yazmamış. Onun görüşlerini öğrencisi Platon yazmış. 

Sokrates'i "Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir." sözünden biliyorsunuz zaten.

Sokrates, yaşamın ancak ne yaptığınızı düşünürseniz yaşamaya değer olduğunu söylemiş. 

Platon'u da Devlet adlı eserinden biliyorsunuz. Hayali bir mükemmel toplum anlatıyor o kitapta. En tepede filozoflar, onların altında askerler, onların da altında çalışan kesim. 

Platon'a göre tüm öğrendiklerimiz daha önceden sahip olduğumuz ideaların anımsanması. Aslında hiçbir zaman yeni bir şey öğrenmiyor, sadece belleğimizi tazeliyoruz. 


ARİSTOTELES (MÖ 384-322)

Platon'un öğrencisi. Büyük İskender'in hocası.

Mutluluk için doğru karaktere sahip olunması gerektiğini söylüyor.

Diyor ki;

Daha iyi bir insan olmaya ve doğru şeyler yapmaya çalışmalıyız. 

Doğru zamanda doğru duyguları hissetmek doğru davranışlara götürür. 

Böyle bakınca kişisel gelişim gibi gözüküyor ama Aristo aynı zamanda insanın politik bir hayvan olduğunu söylüyor. 

Birlikte yaşarız ve iyi düzenlenmiş bir politik devlette etrafımızdakilerle iyi etkileşim yoluyla mutluluğu bulmamız gerekir. 

Aristo ortaçağda bir otorite kabul ediliyor, her söylediği doğru bulunuyormuş.



PYRRHON (MÖ 365-275)

Şüpheciliği en üst seviyelerde olan bir isim.

Demiş ki; duyularımıza tamamen güvenemeyiz çünkü bizi aldatırlar. Örneğin karanlıkta gördüğünüz bir şey hakkında kolayca yanılabilirsiniz. Tilki gibi görünen şey sadece bir kedi olabilir. 

Phyrrhon'a göre hiçbir şeyi kesin olarak bilemeyeceğimizden, hayatımızı yargıdan kaçınarak yaşamalıyız. 

İstediğinizi elde edemediğinizde mutsuz olursunuz. Ne var ki, bir şeyin diğerinden daha iyi olduğunu bilemezsiniz. 

Mutlu olmak için, kendimizi arzularımızdan kurtarmalı ve işlerin nasıl sonuçlanacağı ile ilgilenmemeliyiz. 

Pyrrhon, "hiçbir şey bilemeyiz" ile başlayıp tehlikeli bir şey karşısında içgüdüleri ve hisleri de yok sayan bir kayıtsızlık içinde olmuş.



EPIKUROS (MÖ 341-270)

Epikuros'a göre hayatın anahtarı hazzı aramak, acıdan kaçınmak.

Bunun için sade bir yaşam tarzı benimsemeli, etrafımızdakilere nazik olmalı ve dostlarımız çevremizde olmalı. 

Elde edemeyeceğimiz bir şeyi de istememeliyiz. Konak alacak paramız yoksa konak sahibi olmak istemenin de anlamı yok ona göre. Çünkü bütün hayatımızı, ulaşamayacağımız bir şey için harcamamalıyız. 

Bir grup öğrenciyi çevresine toplayıp onlarla komün hayatı yaşayan Epikuros için alem yaptığı, yiyip içip sevişerek zaman geçirdiği iddia edilmiş ama bu sade yaşam öğretisiyle çelişkili olduğundan ne kadar doğru bir iddia bilinmez.

Ölümle ilgili de şunları söylemiş;

Ölümden korkmamalıyız. Çünkü onu deneyimlemeyeceğiz. Ölümünüz, sizin başınıza gelmiş bir şey olmayacak. Ölüm gerçekleştiğinde siz orada olmayacaksınız. 

Ölümden sonraki dönem de doğumdan önceki dönem gibi endişe etmeyi gerektirmez. 

İnsanlar, ölümden sonraki hayatlarında cezalandırılacaklarından korktukları için ölümden korkarlar. 

Epikuros, Tanrıların kimseyi cezalandırmayacağını, çünkü kimsenin Tanrıların umrunda olmadığını söyler. 


EPIKTETUS, CİCERO, SENECA

Zihinsel kontrol üzerine düşündüler. Sadece değiştirebileceğimiz şeyler üzerine endişelenmemizi, diğer şeyler konusunda kaygılanmamamızı söylediler. Başımıza gelen şey çoğu zaman kontrolümüz dışında olsa da ona ilişkin tutumumuz kontrolümüz dahilindedir. 

Stoacılık denilen bu fikir, insanları soğuk ve kalpsiz birine dönüştürebileceği gerekçesiyle eleştirilmiş. 

EPIKTETUS: (MS 55-135): Ona göre edenlerimiz birer köle de olsa zihinlerimiz özgür kalabilir.

CİCERO: (MÖ 106-43): Kaçınılmaz yaşlılık üzerinde durdu. Yaşlılığın getirdiği dört ana sorun var: Çalışmak zorlaşıyor, beden zayıflıyor, fiziksel hazların verdiği zevk azalıyor ve ölüm yaklaşıyor. Yaşlılık kaçınılmazdır ancak beden ve zihni işletebilirsek ani bir düşüş yaşamayız. Fiziksel haz daha az keyif vermeye başlasa bile dostluk ve sohbet üzerine daha fazla zamanımız olur. 

SENECA: (MÖ 1- MS 65): Hayatın kısalığı üzerine durdu. Ona göre aslında hayat kısa değil, biz zamanı kötü kullanıyoruz. Doğru seçimleri yaparsak, boş işlerle zaman harcamazsak hayat genellikle birçok şeyi yapabileceğimiz kadar uzundur. 


AUGUSTINUS (354-430)

Tanrı'nın neden kötülüğe izin verdiğini sorgulamış. 

Başlangıçta manihaizm denilen ikisi de çok güçlü ama birbirlerini yenebilecek kadar güçlü olmayan Tanrı ile Şeytan'ın bir hakimiyet çatışması içinde olduğu, kimi zaman birinin, kimi zaman diğerinin üstünlüğü ele geçirdiğini savunan bir inancı benimsemiş.

Sonra bundan vazgeçip özgür iradeyi savunmuş. Ona göre;

Tanrı bize özgür irade vermiştir. Tanrı bizi kötü karşısında daima iyiyi seçmeye programlamış olsaydı, herhangi bir zarar vermezdik ama o zaman gerçekten özgür olmaz ve ne yapacağımıza karar vermek için aklımızı kullanamazdık. 

Bu görüşe eleştiri ise şu: Tanrı ne seçeceğimizi halihazırda biliyorsa, herhangi bir şey yapmayı nasıl seçebiliriz?


BOETHIUS (480 - 524)

Boethius'a göre Tanrı her şeyi biliyorsa, özgür iradeye sahip değilimdir. Eğer eylemlerimle ilgili bir seçim yapmam mümkün değilse, yaptıklarım yüzünden cezalandırılmam ya da ödüllendirilmem de adil değildir. 

Ona göre Tanrı her şeyi bilir ve bizim yine de seçim hakkımız vardır. Mesele şu ki bizim zaman algımızla Tanrı'nınki farklı. Tanrı her şeyi "önceden" biliyor değil, Tanrı geçmişi, şimdiyi ve geleceği bir olarak görür. Biz ölümlüler, olayların arka arkaya gerçekleşmesine bağlıyız ama Tanrı böyle görmez. O, her şeyi bir anda, bir nevi zamansız olarak görür. 

Ona göre zenginlik, güç, saygınlık gelip geçicidir ve bu yüzden değersizdir. Kimse mutluluğunu böyle kırılgan temellere oturtmamalıdır. Mutluluk saha sağlam, kaybedilemeyecek bir şeyden gelmelidir. 


ANSELMUS ve AQUINAS:

ANSELMUS (1033-1109): Anselmus' a göre mantık gereği, bir tanrı fikrine sahip olmamız Tanrı'nın gerçekten var olduğunu kanıtlar. 

THOMAS AQUINAS (1225-1274): İlk Neden Argümanı denilen görüşüne göre var olan her şeyin bir başlangıç noktası vardır. Futbol topunu ele alalım. Bu top, pek çok nedenin sonucudur; insanların tasarlaması ve biçim vermesi, ham maddeleri üreten nedenler vs. Ama ham maddelerin var olmasına ne sebep oldu? Bu nedenlere ne sebep oldu? Geriye, daha da geriye gidilebilir. Ancak sonsuza kadar geriye gidilemez, çünkü o zaman bir ilk nedene ulaşılamaz. Tanrı ise var olan her şeyin nedensiz nedenidir. 


NICCOLO MACHIAVELLI (1469-1527)

Machiavelli'ye göre başarı hem şansın hem de yaptığımız seçimlerin sonucudur. Aynı zamanda cesur ve hızlı davranırsak başarı olasılığımız artar. Bu uğurda bazen yalan söylemek, verilen sözleri yerine getirmemek, düşmanlarımızı öldürmek iyidir. Elde edilen nihai sonuç, o sonucun nasıl elde edildiğinden daha önemlidir. Sevilen bir lider olmaktansa korkulan bir lider olmak evladır. 


THOMAS HOBBES (1588-1679)

Hobbes'a göre herkes bencildir ve kanunlar ile cezalar insanları kontrol altında tutan yegane şeydir. Güçlü bir birey ya da parlamento başta olmalıdır. Bunun karşılığında özgürlüğümüz kısıtlanabilir ama güvende olmak, özgürlükten daha önemlidir. 


RENE DESCARTES (1596-1650)

"Düşünüyorum, öyleyse varım."

Descartes, inandığı birçok şeyi gözden geçirip göründükleri gibi olduklarından kesinlikle emin olup olmadığını sorgular. Dünya gerçekten de kendisine göründüğü gibi miydi? Rüya görüp görmediğinden emin olabilir miydi?

Descartes'in sonucuna göre dünya vardır ve algıladığımız şeyler hakkında bazen yanılsak da aşağı yukarı göründüğü gibidir. 


BLAISE PASCAL: (1623-1662)

Tanrı'nın varlığı tartışmasıyla ilgili olarak Pascal'ın Bahsi olarak bilinen argümanı vardır.

Tanrıya inanmak ve inanmamak iki seçenektir. Rasyonel insan inanmayı seçer. 

Çünkü Tanrı varmış gibi yaşarsanız ve gerçekten Tanrı varsa en iyi ödülü alır, sonsuz bir mutluluk şansı yakalarsınız. Tanrı'ya inanmayı seçip sonuçta yanılırsanız da önemli bir kaybınız olmaz.

Yapmanız gereken Tanrı'ya inanan insanları taklit etmektir. Böylece çok geçmeden onların inançlarına ve duygularına da sahip olursunuz. 

Bu argümana eleştiri; çok çıkarcı bir yaklaşım olduğu. 


BARUCH SPINOZA: (1632-1677)

Tanrı ve doğanın aynı şey olduğunu savundu. Hepimiz, her şey Tanrı'nın parçalarıyız. 

Yaşamlarımız üzerinde kontrole sahip olduğumuzu hayal ederiz ama gerçekte özgür irade bir yanılsamadır. 


JOHN LOCKE (1632-1704) ve THOMAS REID (1710-1796)

Locke'a göre hatırlayamadığınız şey, sizin bir parçanız değildir. Bunu ifade etmek için ayakkabı tamircisinin anılarıyla uyanan bir prensi ve bir prensin anılarıyla uyanan bir ayakkabı tamircisini hayal etti. Burada prens ayakkabı tamircisi gibi hissetmekte haklıdır. Önemli olan bedensel süreklilik değil, psikolojik sürekliliktir. Eğer prensin anılarına sahipsen prenssindir. Ayakkabı tamircisinin anılarına sahipsen, prens bedeninde olsan bile ayakkabı tamircisisindir.

Tanrı da insanları ancak işlediklerini hatırladıkları suçlar için cezalandırır. 

Bu görüşe karşı çıkan Thomas Reid, argümanını şöyle anlatmış:

Yaşlı bir asker, genç bir subayken, çocukluğunda elma çalarken dayak yediğini hatırlayabilir. Ama yaşı ilerleyen asker, çocukluğundaki bu olayı hatırlamaz. O zaman yaşlı askerle oğlan aynı kişi değil midir? Thomas Reid'e göre elbette aynı kişidir. 


GEORGE BERKELEY (1685-1753)

Kimsenin duyamadığı bir anda ormanda bir ağaç devrilse?

Berkeley'e göre gözlemlenmeyen şeyler var olmaya da son verir.

Birileri onları görmezse veya duymazsa nesneler var olmayı bırakırlar.

Var oluşun sürekliliğini ise Tanrı sağlar. Tanrı dünyadaki her şeyi sürekli algılar ve bu sayede onlar da var olmaya devam eder.


VOLTAIRE (1694-1778) ve GOTTFRIED LEIBNIZ (1646-1716)

Leibniz'e göre; Tanrı her açıdan mükemmeldir ama her açıdan mükemmel bir dünya yaratmamıştır. Çünkü dünya mutlak anlamda mükemmel olsaydı Tanrı gibi olurdu. Tanrı, mümkün dünyaların en iyisini yaratmıştır. 

Voltaire: "Söylediklerinize katılmıyorum ama bunu söyleme hakkınızı ölümüne savunacağım." sözüyle ünlü Voltaire, Candide romanında, Candide ve felsefe hocası Doktor Pangloss'un maceralarını anlatır.

Pangloss başına gelen her şeyi, doğal afet, savaş, tecavüz...mümkün olan en iyi dünyada yaşadığının kanıtı sayar. 

Bu romanla Voltaire, Leibniz'in görüşüyle dalga geçmektedir. 


DAVID HUME (1711 -1776)

Evrendeki her şeyin ardında ilahi bir zeka vardır ama bu ilahi zekanın nitelikleri tartışmalıdır. Dünya, tasarlanmış gibi görünüyor ama sırf tasarlanmış gibi görünüyor olması gerçekten tasarlanmış olmasını ya da tasarlayıcının Tanrı olmasını gerektirmez. Çeşitli nedenlerin sonuçlarını görürüz ve bu sonuçların gerçeğe en uygun açıklamasını bulmaya çalışırız. Bir göz, bir ağaç, bir dağ görürüz ve bunlar tasarlanmış gibi gözükebilir. Ama olası tasarımcı hakkında ne söyleyebiliriz?


JEAN-JACQUES ROUSSEAU (1712-1778)

Toplum Sözleşmesi kitabında "İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur." der.

İnsanları kontrol edecek yasalar, davranışlarını sınırlayacak kuralar olmak zorundadır. Bir yasaya itaat etmek toplumun çıkarınadır ve bunu kavrayamayan kişi özgür olmaya zorlanmalıdır. Yapacağı doğru şeyi belirleyemeyen kişi, uyum sağlamaya zorlanmak suretiyle daha özgür hale gelir. 


IMMANUEL KANT (1724-1804)

Yardıma ihtiyacı olan birine yardım ettiniz. Yapılması gerekeni yaptınız. Ama Kant'a göre yalnızca o kişiye üzüldüğünüz için yardım ettiyseniz bu ahlaki bir eylem değildir. Ahlak sadece ne yaptığınızla değil, onu neden yaptığınızla da ilgilidir. Karar, akla dayanmalıdır. Ahlaka duygular karıştırılmamalıdır. 


JEREMY BENTHAM (1748-1832)

Mutluluğu ölçmek için Mutluluksal Kalkülüs dediği bir yöntem oluşturdu. 

Ona göre bir eylem ne kadar çok haz üretirse topluma o kadar yararlıdır. Hazzın nasıl üretildiğininse önemi yoktur. 


GEORG WILHELM FRIEDRICH HEGEL: (1770-1831)

Hegel'in yazıları oldukça zordur, çünkü sıklıkla kendi bulduğu terimleri kullanmıştır. 

Ona göre insanlık tarihine dair bilgeliği, günün olaylarını gece çöktüğünde gözden geçiren biri gibi olana dönüp baktığımızda, ancak geç bir aşamada anlarız. 


ARTHUR SCHOPENHAUER: (1788-1860)

Ona göre hepimiz bir kısır döngünün içinde sürekli bir şeyler istiyor, onları elde ediyor, daha sonra başka şeyler istemeye başlıyoruz. 

Nasıl yaşamamız gerektiğine ilişkin; Schopenhauer'a göre, diğer insanlara zarar vermek, aslında bir bakıma kendine zarar vermek anlamına gelir. Tüm ahlakın temeli budur. 


JOHN STUART MILL (1806-1873)

Her insana uygun gördüğü gibi gelişebilmesi için bir yer vermek, toplumu düzenlemenin en iyi yoludur. Her yetişkin, kendini memnun eden şekilde yaşama özgürlüğüne sahip olmalıdır. Ancak bu süreçte başkası zarar görmemelidir. 


CHARLES DARWIN (1809-1882)

Çevrelerine en iyi uyum sağlamış canlılar, özelliklerini sonraki nesillere aktarır ve hayatta kalır.

Evrim, akılsız bir süreçtir. Arkasında bilinç ya da Tanrı yoktur ya da en azından arkasında bunun gibi bir şeyin olmasına ihtiyacı yoktur. 


SOREN KIERKEGAARD (1813-1855)

Karar verme üzerine düşünmüştür. İbrahim'in hikayesini değerlendirmiştir. Bu hikaye göstermektedir ki Tanrı'ya inanmak basit bir karar değildir. Eğer İbrahim oğlunu öldürseydi bu ahlaki açıdan yanlış bir şey olurdu. Tanrı'nın İbrahim'den istediği şey ahlakı görmezden gelmesi. Peki mesaj gerçekten Tanrı'dan gelmemiş olsaydı ne olurdu? Belki halüsinasyondu, belki delirmişti.


KARL MARX (1818-1883)

Fabrika sahipleri, mümkün olan en düşük ücretle işçi çalıştırıyordu ve işçilerin iş güvenliği yoktu. 

Karl Marx, kapitalizmin kendi kendini ortadan kaldıracağını ve proletaryanın şiddetli bir devrimle yönetimi devralacağına inanıyordu. 

Marx'ın görüşü: "Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre."


C.S. PEIRCE (1839-1914) ve WILLIAM JAMES (1842-1910)

Peirce, pratikte herhangi bir fark yaratmayan soyut teorilerin anlamsız olduğunu düşünür. 

James de doğru, işe yarayandır, der. 

James, Tanrı'nın varlığına inanıyor, çünkü bu sahip olması yararlı bir inanç.


FRIEDRICH NIETZSCHE (1844-1900)

"Tanrı öldü" derken kastettiği Tanrı'ya inanmayı bırakmanın akılcı olduğudur. 


SIGMUND FREUD: (1856-1939)

Yaptığımız pek çok şey içimizde saklı arzular tarafından yönlendirilir. Gerçekte ne hissettiğimizi ve ne yapmak istediğimizi kendimizden saklarız. Bu düşünceler çoğunlukla cinsel içeriklidir. Zihin onları bastırır. Rüyalar da bilinç dışına giden bir yoldur. 

Tanrı inancıyla ilgili olarak; çocukken hissettiğimiz korunma ihtiyacını hala hissediyor olduğumuz için Tanrı'ya inandığımızı söyler.


BERTRAND RUSSELL (1872-1970)

Russell için Tanrı'nın insanlığı kurtarmak için müdahale etmesi olanaksızdı. Tek şansımız, aklımızı kullanmak. İnsanlar Tanrı'ya inanır, çünkü bu rahatlatıcı ve güven vericidir. Fakat aslında Tanrı yoktur ve din mutluluktan daha çok acı üretir.


ALFRED JULES AYER (1910-1989)

Anlamlı ve anlamsız cümleler üzerine çalıştı.

Herhangi bir cümle için;

1. Tanımı gereği doğru mu?

2. Empirik olarak doğrulanabilir mi?

diye sorulduğunda, her ikisinin de cevabı yoksa cümle anlamsızdır. 

Bu yüzden Tanrı hakkında anlamlı bir şekilde konuşulabileceğine de karşı çıkar.


JEAN-PAUL SARTRE (1905-1980),  SIMONE DE BEAUVOIR (1908-1986) ve ALBERT CAMUS (1913-1960)

Sartre'a göre burada olmamızın herhangi bir nedeni yoktur. Bir insan ne yapmak ve ne olmak istediğini seçebilir. Nasıl yaşayacağınız konusunda başkalarının karar vermesine izin veriyorsanız, bu da bir seçimdir. Özgürlükle başa çıkmak zordur ve çoğumuz özgür olmaktan kaçınırız. 

Beauvoir'e göre kadınlar kadın olarak doğmaz, kadın haline gelir. Kadınlar, bir kadının ne olduğuna ilişkin erkek bakış açısını kabullenmeye eğilimlidirler. Erkeğin sizden olmanızı beklediği şeyi olmak, bir seçimdir. Varoluşumuzun anlamı yoktur. Yalnızca, seçimler yoluyla yarattığımız anlamlar vardır. Hayatın, biz ona seçimlerimizle anlam atfedene kadar bir anlamı yoktur. 

Camus'ya göre de insan hayatı anlamsızdır. Ama umutsuzluğa düşmek ya da intihar etmek gerekmez. Amaçsız bir şekilde kayayı tepeye yuvarlama çabasındaki Sisifos'unki gibi ne olursa olsun yaşamak ölüme tercih edilebilir bir durumdur.


LUDWIG WITTGENSTEIN (1889-1951)

Dil üzerine çalışmaları vardır. Ona göre dil, filozofları her türlü karışıklığa sürükler. Dilin yarattığı karışıklığı ortadan kaldırmak gerekir. 


HANNAH ARENDT (1906-1975)

Nazi soykırımı sırasında insanları soğukkanlılıkla öldüren bir Nazi subayını inceleyerek kötülüğün sıradanlığı üzerine düşündü. 


KARL POPPER (1902-1994)ve THOMAS KUHN (1922-1996)

Popper için herhangi bir hipotezin temel özelliği yanlışlanabilir olmasıdır. Böylece bilim ve sözde bilim arasındaki fark ortaya çıkar. 

Kuhn'a göre bilim insanları, zamanın bilim insanlarının paylaştığı bir çerçeve ya da paradigma  içinde çalışır. Örneğin önceden paradigma güneşin dünyanın etrafında döndüğü yönündeydi ve araştırmalar bu çerçeve içinde yapılırdı. Dünyanın güneşin etrafında döndüğü düşüncesi ile paradigma değişti ve artık araştırmalar bu çerçeve içinde yapılır oldu. Bu hep böyle sürüp gider. 


PHILIPPA FOOT (1920-2010) ve JUDITH JARVIS THOMSON (1929-)

Kontrolden çıkan trenin beş işçiye doğru sürüklendiğini gördünüz. Tren beş kişiye çarpmadan önce raylar çatallanıyor ve diğer ray üzerinde yalnızca bir işçi bulunuyor. Trenin makasını değiştirme imkanına sahipsiniz. Beş kişinin ölümü yerine bir masum adamı öldürmek sizce doğru olanı yapmak mıdır?

Foot'un ortaya attığı bu düşünce deneyinde felsefi soru şu: Daha fazla kişiyi kurtarmak için bir kişinin feda edilmesi ne zaman kabul edilebilir?

Thomson ise şu versiyonu söyler: Kontrolden çıkan tren bu sefer düz bir hat üzerinde, eğer bir şey yapmazsanız kesinlikle ölecek olan beş işçiye doğru ilerliyor. Bir köprünün üzerindesiniz ve yanınızda çok iri bir adam var. Bu adamı köprüden aşağı atarsanız, beş işçiye çarpmadan treni yavaşlatacak ve durduracak. Bunu yapmalı mısınız?

JOHN RAWLS (1921-2002)

Bir şeyde iyi olmakla daha fazlasını hak etmek arasında otomatik bir bağlantı olmadığını düşünür. Örneğin yetenekli bir atlet ya da yüksek zekalı biri olmak, otomatik olarak daha yüksek kazanca sahip olma hakkını vermez, çünkü sportif yetenek ve zeka gibi şeyler şans meselesidir. 


ALAN TURING (1912-1954) ve JOHN SEARLE (1932-)

Çin Odası deneyi ile bilgisayarların bir gün gerçekten zeki olabilecekleri fikri üzerine düşünmüşlerdir.


PETER SINGER (1946-)

Önünüzde boğulmakta olan çocuk ile Afrika'da açlıktan ölen çocuk arasında fark olmadığını ileri sürer. Diğer insanların hayatına, somut bir etkiniz olabilir ve olması da gerekir. 

*

Muhteşem değil mi? İnsanlığın son 2000 yıllık düşünsel tarihi özet olarak ellerinizin arasında. Herkes bir şeyler eklemiş, öncekinin yanlışlarını bulmuş, fikirler dallanmış, budaklanmış, kafalar karışmış, bambaşka fikirler ortaya atılmış...Sonu gelmez bir derya.