6 Ağustos 2020 Perşembe

BİN HÜZÜNLÜ HAZ


BİN HÜZÜNLÜ HAZ

Hasan Ali Toptaş

1999

İletişim Yayınları

99 sayfa

 Beğenmedim.

Sıkıldım.

*

Bir Alaaddin arayışı anlatılıyor. Bu Alaaddin hayalleriniz, umutlarınız, korkularınız, hevesleriniz, öfkeniz… Her şey olabilir.

Benim aklım dağılıyor bu tarzda: “Postmodern”

Soyut ifadelerden anlamıyor olabilirim.

Ya da ne anlamayacağım yaaaa? Keyif almıyorum. Kafam şişiyor.

Mesleki bir deformasyon da olabilir. İnsanların bana anlattıklarından da sadece işe yarar kısımları alıp gerisini eleyerek dinleyen bir zihin yapım var. O yüzden kitabı okurken de “Ne anlatıyorsun yaa?” diye daraldım.

Gerçi her ne anlatıyorsa çok güzel anlatıyor. Kelimeler dans ediyor, ne güzel Türkçe ama o dansta benim başım dönüyor işte.


31 Temmuz 2020 Cuma

İKİNCİ EL ZAMAN




İKİNCİ EL ZAMAN

Kızıl İnsanın Sonu

(Vremya Sekond Hend)


Svetlena Aleksiyeviç

2013

Çeviri: Sabri Gürses

Kafka Yayınevi

1. Baskı - Eylül 2016

405 sayfa


Yazar,  Sovyetlerin dağılışı ve komünizmin çöküşü zamanına tanık olan insanlara mikrofon uzatmış ve onların yaşadıklarını kaleme almış. 

Herkesin birbirinden travmatik hikayesi var. Tam bir filler tepişir, çimenler ezilir durumu olmuş.  

*

Önceden mutfakta sohbet etme kültürü varmış. Sohbetlerinin konusu da kitaplar, yazarlar. Anne, baba, çoluk çocuk okudukları kitapları tartışıyorlar. Herkes okuyor.

“Sabahleyin metroda her gün gözlerimizin önünde aynı tablo oluyordu: Bütün vagon oturmuş okuyor. Ayakta duranlar, onlar da okuyor. Birbirleriyle gazete değiştiriyorlar.” Sf53

Para meseleleri yokmuş. O zamanlar çalışanlara maaş verilmiyormuş. Çivi fabrikasında çalışana çivi, sabun fabrikasındakine sabun. 

Para ile alınacak bir şey de yokmuş zaten. 

Kapitalizm ile beraber işler değişiyor.

Ticaret önem kazanıyor. Bire aldığını beşe satmak iyi iş yapmak oluyor. Biri diyor ki, "Eskiden böyle bir şey yapsam babam bana spekülatör diyip kızardı, şimdi biznes oldu bunun adı."

İngilizce business kelimesini "biznes" diye geçirmişler kendi dillerine de. 

Paran kadar insan olduğun bir dönem olarak değerlendiriyorlar yeni dönemi. Yoksul olmak ayıp hale gelmiş, önceden bunu bilmiyorlarmış.

Cadde isimleri de yeni dönem ile birlikte dikkat çekici şekilde değişmiş. Adı Metal İşçileri Caddesi, Çalışanlar Caddesi, Proleter Caddesi olan caddeler Kuyumcu Caddesi, Tüccar Caddesi, Soylu caddesi adı almaya başlamış.

Tiyatrolar boşalmış, insanlar  televizyon seyretmeye başlamış. 

Aydınlar kitaplarını satmış. “Kitaplar hayal kırıklığı yarattı.”Sf.26 diyorlar. “Paran varsa insansın, yoksa kimse değilsin. Hegel’in tamamını okumandan kime ne?” Sf.19

Akıl hastanelerinin dolduğundan bahsediyor biri. Ben Stalin’im diye dolaşanlar artmış.


Sokakta ceset görmenin normalleştiğinden bahsediyorlar. Herkesin birbirini ihbar ettiğinden, yerli yersiz tutuklamalar olduğundan. 

Bu ihbar ve tutuklama konusunda çok travmatik hikayeler var. Hukuk mukuk yok. Belirsiz nedenden belirsiz süreli tutuklamalar, sürgünler...

Örneğin; Küçük çocuğu olan bir kadın tutuklanıyor. Kadın çocuğunu komşusuna emanet ediyor. On yıl sonra serbest bırakılıp döndüğünde çocuğunun artık komşu kadına anne dediğini görüyor. Sonra da öğreniyor ki kendisini ihbar eden o komşu kadınmış.

Babası sürgüne giden biri anlatıyor. Babası sürgünden on yıl sonra tanınmayacak halde gelmiş,  çevredekilere söylememişler, bir akraba diyorlarmış. 

Ondan sonra alkoliklik.

İhbar etmekle ilgili hikayeler çok iğrenç ve korkunç. Konu komşu, aile içi ihbarlar... Neler neler. 

*

Sovyetler kendi halkına pek iyi davranmamış, ki halkı kendisi için canını vermeye hazırken. 

Okullarda kahramanlık hikayeleri, devrim için ölmeyi yüceltmeleri... 

"Bize kimse özgürlüğü öğretmedi. Sadece özgürlük adına ölmeyi öğretmişlerdi."

Bu şekilde yetiştirildikleri için herkes canını vermeye hazır. Ama karşılaştıkları muamele...

Kitaptaki insanlardan biri babasından bahsediyor. Babası Sovyet-Finlandiya savaşına katılmış. Esir değişimi olacakmış. Fin esirleri alan Fin askerler esirlerle kucaklaşıyormuş. Sovyet esirleri alan Sovyet askerler ise esirleri sorguya çekiyormuş nasıl esir düştün, sen hainsin diye. 

“Cesur ol, daha kötüsü sonra gelecek” diye atasözleri varmış.




Politika ile çok içli dışlı olan, "köpek gezdirmeye bile radyoyla gidip haberleri takip eden" neslin doksanlardan sonraki çocukları artık politika ile ilgilenmiyormuş. 

*

Devir değişince eskinin komünistleri en azılı komünizm karşıtları olmuşlar.

"Kendilerine komünist diyenler, birdenbire beşikten beri komünizmden nefret ettiklerini söylemeye başladılar.” diye anlatıyor biri. 

Eskinin parti rozetleri, kimlikleri, Sovyet Madalyaları, Lenin madalyası, cesaret ve hizmet madalyaları turistik eşya olmuş, “totalitarizm çağının eşyaları” diye satılıyormuş. 

O zamanların tanıkları için sarsıcı olmuş bunları görmek. 

*

Eskiden okulda Lenin için Tanrı diyorlarmış. Kilisede tarım ürünleri tohum, turp depolanıyormuş. Düğünlerinde rahip yokmuş, ikona yerine Lenin ve Marx portreleri olurmuş.

Hitler'e karşı savaş başlayınca Stalin, Rus ordusunun zaferi için dua edilsin diye kiliseleri açmış.

Ruslar savaşta Almanları yeniyor, savaş bitiyor. İş başvurusunda bulunan Ruslara “Siz ya da akrabalarınız esir alındı mı ya da işgal altında kaldı mı?” diye soruluyormuş. Evetse işe alınmıyorlarmış, güvenilmez bulundukları için. Vatandaş da haklı olarak isyan ediyor: ”Peki bizi Almanların eline kim bıraktı?” Sf.74

*

Stalin’in ölümünden sonra insanlar gülmeye başladı, ama ona kadar dikkatle yaşıyorlardı. Hiç gülmeden.”Sf.75 diye anlatıyor biri. 

O dönemi hayırla yad etmeyen çok. Bugünlerde ise ”19 ila 30 yaşlarındaki gençlerin yarısı Stalin’i ‘büyük politik lider’ sayıyor. Stalin’in Hitler kadar insanı yok ettiği ülkede, yeni bir Stalin kültü mü doğuyor?” Sf.14 diye endişeleniyor biri. Sovyetler tekrar moda oluyormuş Rusya'da. Sovyet kafeteryası, Sovyet isimleri...

*

Gorbaçov, SSCB’nin son lideri.

Gorbaçov’dan nefretini anlatan biri “Gizli Amerikan ajanı” diyor ona. Onun yüzünden vatanından olduğunu, artık ülkeyi Amerikalıların yönettiğini düşünüyor. 

Gorbaçov’a darbe yapılıyor 1991'de. Rusya’da olağanüstü hal ilan ediliyor, sokaktan tanklar geçiyor, televizyonda kuğu gölü balesi yayınlanıyormuş.

Gorbaçov darbe surasında tatildeymiş. Darbeyi öğrenen halk sokaklara akın etmiş, tankçılara askerlere yapmayın etmeyin diye yalvarmış. Darbe engellenmiş, Gorbaçov dönmüş.

*

Konuşmacılardan kimisi, yazara anlattıkları her şeyin yazılıp yazılmayacağından endişe ediyor. 

“Söylediklerimi çıkaracaksınız değil mi?” diyorlar. Ama yazar çıkarmamış sanırım. Parantez içinde ağlıyor, gülüyor, ayağa kalkıyor... gibi ifadelerle konuşmacıları gözümüzde canlandırmamızı sağlıyor.

*

Netice itibariyle konuşmacılardan birinin dediği gibi: “Bir zamanın kahramanının genellikle başka bir zamanın kahramanı olmadığını anladım” 

Politikacılara bel bağlamak, onlarla ve görüşleriyle ilgili fanatizme kapılmak pek hayırlara vesile olmuyor.

29 Haziran 2020 Pazartesi

ADAM



ADAM

Yılmaz Özdil

2016

Kırmızı Kedi Yayınevi

506 sayfa


Ne kadar yavan ve çiğ bir kitap.

*

Çeşitli erkek figürlerin hayat hikayelerinden minicik kupleler yer alıyor kitapta. O kadar minicik ki kimisine mikroskopla bakmak lazım.

Her biri iyi, başarılı, değerli isimler.

Ama Yılmaz Özdil kapı ziline basıp kaçan çocuklar gibi birazcık bahsedip geçiyor bu isimleri.

*

Kitabın tamamını okumadım. Sıkıldım ve faydasız buldum çünkü.

İsmini verdiği insanları Google’da aratıp araştırmak daha faydalı ve bilgilendirici olur.

*

Mesela bahsettiği isimler:

Ahmet Necdet Sezer, Rauf Denktaş, Mustafa Koç, Fazıl Say, Bahadır adlı fil, Mehmet Haberal, Zeki Müren, Cüneyt Arcayürek, Metin Serezli, Mehmet Ali Birand, Kerim Tekin, Barış Akarsu, Uzay Heparı, Grup Vitamin’in Gökhan, Cüneyt Çakır, Müslüm Gürses

Bir bağlantı da yok anlattığı isimler arasında.

Rıfat Börekçi (ilk diyanet işleri başkanı)
Murat Öztürk (pilot gazeteci)
Mahir Çayan (Balık Ayhan’dan girmiş Mahir Çayan anlatmaya. Balık Ayhan eskiden "Bana ilk darbukamı Mahir Çayan verdi." derken sonra bu dediğini yalanlamış.)
Durducan Nevruz (Özel Olimpiyat Oyunları yüzme olimpiyat şampiyonu)
Osman Çakmak (Ampute Milli Futbol takımı oyuncusu, gazi)
Kedi Şero (Chp genel merkez şantiyesinde doğan kedi)
Emrah Kartal (Afyon cephanelik patlamasında şehit er)
Aziz Kocaoğlu (Eski İzmir belediye başkanı)

*

Bir de azarlıyor okuyucuyu.“Tanımıyorsunuz değil mi? Tanımazsınız.” diye.

*

Kitabın kapağında Atatürk olduğuna göre muhtemelen Atatürk'ten de bahsediyor kitapta ama dayanamadım oraya kadar. Kitabın esprisi de şu herhalde, işte bütün bu adamlar, en büyük adam Atatürk'ün yolundan gidiyor.

Bir övgü ve yüceltme tabiri olarak "adam" kelimesinin çiğliği de ayrı konu.

*

Yılmaz Özdil’in cömertçe enter tuşuna basarak yazdığı yazıları meşhur (bkz: yılmaz özdil tadında entry girmek

Gazeteciliği gönülsüz okumuş zaten. “Mecburiyetler üzerine gazeteci oldum.” diyor. Sf.54

Yılmaz Özdil öğrenciyken Mehmet Ali Birand gelmiş okullarına. Öğrencilerin soru sormasına sıra geldiğinde Yılmaz Özdil soru sormak için parmağını kaldırmış ve sorusu şu olmuş: “Çıkabilir miyim?” 

Bu gönülsüzlüğü halen devam etmekte olacak ki eski yazılarından kopyala-yapıştır yapmakta bir beis görmüyor. 


Memleketin meseleleri de yıllardır aynı belki, ama okuyucuya ayıp olur diye bir kaygısı da yok anlaşılan.

20 Haziran 2020 Cumartesi

BİR BÜYÜCÜNÜN ÇOCUKLUĞU



BİR BÜYÜCÜNÜN ÇOCUKLUĞU

Hermann Hesse

Çeviren: Kamuran Şipal

Afa Yayınları

Mayıs 1999

167 sayfa


Ne güzel hikayeler var içinde. Mistik bir havası var kiminin.

Sırayla anlatayım;

AVRUPALI

Nuh Tufanı olmuş. Hayvanlardan ve insanlardan çifter örnek gemiye alınmış.

Gemideki insanlar ve hayvanlar hünerlerini sergiliyor tufandan sonraki dünyaya ne gibi katkıları olabileceğini göstermek için. Sadece Avrupalı bir adam herhangi bir hüner sergileyemiyor. Ama büyüklük taslıyor.

“Bendeki yetenek akıldır.(...) Gözle görülebilecek bir şey değildir.” diyor.

Sorularla sıkışınca “Benim aklım ufak işlerle uğraşmaz; onun görevi insanlığı mutlu kılmak.”

İnsanlar heyecanlanıyor, neticede mutluluğu bulmak, tüm becerilerden üstündür. "Hadi anlat, bize de öğret mutluluğu" dediklerinde Avrupalı gene sıvışıyor. 

“Beni yanlış anladınız. Ben mutluluğun gizini bildiğimi söylemedim. Yalnızca dedim ki, benim aklım, çözümü insanlığın mutluluğa kavuşmasını kolaylaştıracak sorunlar üzerinde çalışıyor.”

Yav he hee deyip bunun hünerinin soytarılık olduğunu düşünüyorlar.

İnsanlar Avrupalıyı sevimsiz ve kibirli buldukları için yeni dünyada yer almasın diye Nuh’un yanına gidiyorlar. Nuh da bütün insanların yanında eşi olduğunu, bir tek Avrupalının yalnız olduğunu, bunun da ona yeteceğini söylüyor.

*

KRAL YU

Yalancı Çoban hikayesine benziyor. 

Çin kralı Yu, düşman tehlikesi olduğunda bunu haber verecek kuleler arasında davulların çalındığı bir haberleşme sistemi kuruyor.

Kralın karısı Bau Si, bu sisteme hayran oluyor. Ve ortada düşman olmadığı halde sistemi çalıştırıyor.

Gelen askeri kuvvetler ortada düşman olmadığını, bir kapris uğruna geldiklerini öğrenince bir daha davul çaldığında gelmemeye karar veriyorlar.

Ve evet, bir dahaki sefere gerçekten düşman geliyor, davullar çalınıyor ama askerler gelmiyor. Düşmanlar kazanıyor.

*

KENT

Bir kentin sıfırdan doğuşu, büyüyüşü, hastalık ve iç çatışmalarla tökezleyip yeniden dirilmesi, fakat sonunda yenilmesi, yok olması, doğanın kenti yutması anlatılıyor bu hikayede.

Eksiksiz bir doğum ve ölüm.

*

KUŞ

Topraklarında nadide bir kuş cinsinin yaşadığı bilinen bir memlekette insanlar, bu kuşu görmedikleri halde gördüklerini söylüyorlar.

Bir gün kuşu ölü ya da diri getirene ödül verileceği ilan ediliyor. Kuşu en çok sevdiğini söyleyen belediye başkanı bile ava katılıyor para için. İnsanların korkunçluğunun, çiğliğinin ve çirkinliğinin temsili oluyor bu adam. 

Şükür ki kuş kendini öldürtmüyor, kaçıyor varlığı ile ünlendirdiği diyardan. 

Adil bir son.

*

HASIR SEPETİN MASALI

Ne olacağına bir türlü karar veremeyen bir delikanlı.

Ressam olmaya heves ediyor önce. Ama bunun için herhangi bir eğitim almıyor. Deneme olarak kendi portrelerini yapıp duruyor.

Bir gün bir ressamın hayat hikayesini okuyor. Kitapta ressamın resimlerine de yer verilmiş. Ressam evdeki eşyaları da resmetmiş. Bizim delikanlının daha önce hiç aklına gelmemiş evdeki eşyaları resmetmek. İlk defa evindeki eşyalara bu gözle bakıyor.  Hasır bir koltuğu gözüne kestiriyor. Onu çizmeye başlıyor. Beceremedikçe koltuğa söyleniyor "Senin gibi salak koltuk olursa! Çarpık, eğri büğrü olmayan bir yerin yok ki!" diye.

Koltuk da ona cevap veriyor: "Neysem oyum ben! Bundan böyle de değişeceğim yok!"

Resim yapmaktan soğuyor sonra delikanlı. Bu defa da yazar olmaya karar veriyor.

Delikanlı, ressam olma hevesinden vazgeçince hasır koltuk üzülüyor. Kendisini önemli hissetmişti çünkü, delikanlı ile konuşacaklardı, ona bir şeyler öğretecekti.

*

ÖZYAŞAM ÖYKÜSÜ

Bu gerçekten Hermann Hesse'nin kendi özyaşam öyküsü mü acaba?

Öyleymiş gibi okudum.

"Jüpiter'in sevecen ışınlarının aydınlattığı yay burcunda doğdum." sf.49 diye başlıyor.

Kitabın genel havasında böyle bir tarz var. Benim anlamadığım ve ilgimi de çekmeyen şeyler.

Öğretmenlerle çok iyi geçinemediği bir eğitim hayatı olmuş. Sınıfta kendi suçu olmadığı halde suçlanmış, dayakla itirafa zorlanmış, bu da öğretmenlere güvenini sarsmış. Bu güvensizlik otoritenin her türlüsüne yönelmiş zamanla.

Daha on üç yaşında şair olmaya karar vermiş. Hatta "Ya bir şair olacaktım, ya hiçbir şey" diyor . sf.50

Ama bunun zorluğunun da farkındaymış. Her mesleğe giden bir yol varken, okulu,eğitimi...vb şairliğin bunun dışında kaldığının bilincinde.

Bir kitabevinde çalışmaya başlamış.

Yirmi altı yaşında ilk kitabını yazmış, bir yazar olup çıkmış.

Savaş yıllarında (1915) pek çok yazar savaştan yana yazılar kaleme alırken o savaş karşıtıymış. Bunu yazdığında çok tepki çekmiş ve adı vatan hainine çıkmış.

Bu durumun şaşkınlığı, üzüntüsü... ardından iç dünyasına yönelmiş:

"Başıma gelenlerin suçunu kendi dışımda değil, içimde aramam gerektiği sonucuna vardım ister istemez. Çünkü şunu iyi görüyordum ki, bütün insanlığı aklını kaçırmış olmakla ve barbarlıkla suçlamaya kimsenin hakkı yoktu." sf.55

Savaşın sona ermesiyle (1919) İsviçre'de münzevi bir hayat sürmeye başlamış.

Kırk yaşında resim yapmaya başlamış. Ressam olmak için değil, kendisini iyi hissettirdiği için.

"Resim yapmak şahane bir şey, insanı daha neşeli, daha sabırlı yapıyor. Yazı yazdıktan sonraki gibi parmaklarınız siyaha değil, kırmızı ve maviye boyanıyor." sf.60

Resim yapması çevresini memnun etmemiş. Yazarsın sen yazar kal, demişler.

"Benim için pek gerekli, bana mutluluk verecek şöyle hoşuma giden bir şey yapmaya kalkmayayım, herkes rahatsızlık duyuyor bundan, insanın olduğu gibi kalmasını, yüzünü değiştirmemesini istiyorlar." sf.60

Müziğe heves ediyor sonra. Operaya eğiliyor ama operada bir Sihirli Flüt yaratamayacağını fark edip vazgeçiyor, büyü ile ilgilenmeye başlıyor.

Büyücü olmaya karar veriyor.

Anne-baba ve dedeleri Hint ve Çin bilgeliğiyle haşır neşirmiş. Yazar da tabii etkilenmiş bunlardan.

Yalnız şöyle bir kısım var, tadımı kaçırdı:

"... genç bir kızı büyü yoluyla baştan çıkarmaktan dava edildim." sf.63

Yetmiş yaşındaymış dava edildiğinde. Davaya konu olay hakkında sadece bunu yazmış. Gerisi tutukevinde resim yapmakla olan ilişkisi. Bir gün yaptığı resmin içine girmiş, resimdeki trene binip ortadan kaybolmuş.

Bu arada resim yapması dışında dostlarının hoşuna gitmeyen bir özelliği de gerçeklik duygusundan yoksun olmasıymış.

*

KARDEŞ ANTONIO'NUN ÖLÜMÜ

Hayat dolu Antonio kardeş ölmek üzere.

Ölüm döşeğinde dağları, denizleri,çimleri bir daha göremeyeceğine üzülüyor. Irmakları, gökyüzünü, yeryüzünün tüm nesnelerini herkesten çok, hatta Tanrı'dan bile daha çok sevdiğini söylüyor.

Sonra dank ediyor, tövbe tövbe tövbe diyor.

"Yüce Tanrım, hayatımdan daha çok seviyorum seni, ruhumdan rahmetini esirgeme!" sf.70

*

BÜYÜCÜNÜN ÇOCUKLUĞU

"Özyaşam Öyküsü"nün devamı sanırım bu.

Yazar kendisini eğitenlerin yalnızca anne babası ve öğretmenleri değil aynı zamanda gizemli güçler olduğunu anlatarak başlıyor.

"...aktif yay burcunda dünyaya açtım gözlerimi..." diyor, ne mana bilmiyorum.

Mutlu bir çocuk olmuş. Başkalarının sevgisini kolayca kazanan, ortamı etkisi altına alan, şeytan tüyü var dediklerimizden.

Büyücülüğe merak salmış. Dışarıdaki nesneleri değil de kendini değiştirme amacına yönelik bir büyücülükmüş.

Dedesi büyücüymüş. Bilge bir kişiymiş. Pek çok ülkeden insan dedesini tanıyor, onu ziyarete geliyormuş.

Etkilenmiş tabii bu ortamdan.

Bir gün bir varlık gözükmüş kendisine. "Bücür adam" diyor ona. Bücür adam ona yol gösteriyor, karar verme süreçlerinde etkili oluyormuş. Zeze'nin içindeki kurbağa gibi.

Bkz: Güneşi Uyandıralım / Jose Mauro de Vasconcelos

Kızlarla ilgilenmeye başlaması ile çocukluk hikayesini sonlandırıyor.

*

ERMİŞ FRANZ VON ASSISI'NİN ÇOCUKLUĞUNDAN

Şovalye olmaya karar veren bir çocukcağız. Kafasında ölçüyor tartıyor bu durumu. Mis gibi evinden, sıcak yemeklerden, anne yakınlığından uzaklaşmak. Ne uğruna? Ejderhanın hakkından geleceksin de -ki onun tarafından yenilip yutulmak da var, ki o zaman prensesin haberi bile olmaz- sonra kral seni dük yapacak da...

Annesine anlatıyor şövalyelik arzusunu.

Annesi de ne güzel destekliyor. Çocuksu bir hayal olduğunun farkında ve çocuğunun büyük adam olacağı umudunda.

*

DOKTOR FAUST'UN EVİNDE BİR AKŞAM

Doktor Faust'un yardımcısı Mefisto değişik, eğlenceli aletler yapıyormuş. Son olarak bir ses hunisi yapmış. Huniyi istediğin bir yere yerleştiriyorsun ve gelecekte o yerde yükselecek sesi duyuyorsun.

Vaaaaov!

Doktor Faust bu aleti arkadaşı Doktor Eisenbart'a gösteriyor.

Deniyorlar huniyi. Duydukları sesler hiç hoşlarına gitmiyorlar.

"Böyle düşündürücü, içler acısı ve karmakarışık laflar eden, böyle dehşet uyandırıcı çığlıklar savurup anlaşılmaz budalaca şarkılar söyleyenler, ilerde bizim soydan gelecek, bizim evlatlarımızın evlatları, torunlarımızın torunları olacak, öyle mi?" sf.106

Hakikaten, mesela yüz yıl öncesindeki bir insan bizim bugünkü konuşmalarımızı, şarkılarımızı dinlese?..

Ya da biz yüz yıl sonraki konuşmaları bugün duysak?..

Aslında o kadar uzaklaşmaya da gerek yok. Otuz yıl önceki şu kayıt bile insanı sarsıyor. İnsanlar ne güzel, ne duru, ne akıcı konuşuyormuş.


*

CHAGRIN D'AMOUR

Bir turnuva düzenleniyor. Kazanan kraliçe ile evlenecek.

Ün yapamamış sıradan bir şövalye olan Marcel de turnuvaya katılıyor. Çünkü kraliçeyi gördü ve çok beğendi. Ama Marcel'in atı zayıf, kendi de öyle. Maddi durumu iyi değil. Hayırsever bir dük ona iyi bir at veriyor. Ancak bu dük de yarışa katılıyor.

Marcel ve dük karşı karşıya geliyorlar. Dük önce Marcel'e acısa da onu nakavt ediyor, Marcel yaralanıyor.

Bu arada şehre dünyaca ünlü bir şövalye geliyor. Turnuvanın şampiyonu o oluyor. Kraliçe de beğeniyor onu. Marcel umudunu kesiyor ama kraliçeyi görmek de istiyor.

Hayırsever dük, Marcel'i kraliçe ile tanıştırıyor. Şarkıcı diye tanıtıyor Marcel'i. Marcel de içli içli şarkısını söylüyor:

"Sevinci aşkın bir an sürer,
Acısı ömür boyu"

Ben bu şarkıyı biliyorum.

Bkz: Sevmek bir ömür sürer
Sevişmek bir dakika


*

ORMAN ADAMI

Mata Dalam orman insanlarının lideri.

Delikanlı Kubu, Mata Dalam'ın yönetiminden memnun değil, çünkü onun yaşlandığını, astığı astık kestiği kestik birine dönüştüğünü düşünüyor.

Mata Dalam, Kubu'ya lanetler yağdırıyor. Korkan Kubu ormanın dışına, uzaklara gidiyor. Bakıyor ki bir şey olmuyor, hala hayatta. Ormana dönüp Mata Dalam'ı öldürüyor.

Uzakta geçirdiği hayatı sonucunda güneşten başka hiçbir varlığın egemenliğinin tanınmadığı, özgür insanların olduğu bir dünya hayal ediyor.

*

İÇTE VE DIŞTA

Düşünsel konularla uğraşan, bilgili bir adam olan Friedrich, batıl inançlardan hoşlanmıyor, batıl inanç izine rastlarsa sinirleniyor.

Eski dostu Erwin ile görüşüyor. Ama ikisi de değişmiş.

Erwin'in bir kağıda yazdığı yazıyı görüyor Friedrcih.

"Hiçbir şey dışta değil, hiçbir şey içte değildir; çünkü dışta olan içtedir." sf.125

Erwin ile bunun ne anlama geldiği üzerine konuşuyorlar. 

"Maji" diye açıklıyor Erwin.

"Hiçbir şey dışarda değil, hiçbir şey içerde değil. Bu sözün dinsel anlamı nedir, biliyorun: Tanrı her yerdedir, ustadır, doğadır. Her şey Tanrısaldır, çünkü Tanrı her şeydir..."sf.126

"Demek niyetin büyücü olmak?" diye küçümsüyor Friedrich ve vedalaşıyor arkadaşıyla. Giderken Erwin'in evindeki küçük bir heykel ilgisini çekiyor, alıyor, evine götürüyor. Evde bir gün hizmetçi kırıyor heykeli. Friedrich rahatlıyor, artık heykeli düşünmeyeceği için. Ama yine de düşünüyor.

Doktora gidiyor. Doktor gezilere çıkmasını ve sık sık banyo yapmasını öneriyor.

Sonra arkadaşının sözleri aklına geliyor. Heykel dışarıda değil,içeride. İçinde.

*

ZIEGLER ADINDA BİRİ

Ziegler adında biri pazar gezmesi olarak önce müzeye sonra hayvanat bahçesine gitmeye karar verir.

Müze gezerken küçük yuvarlak bir nesne dikkatini çeker, alası gelir, aşırır tarihi eseri, bununla DA yetinmez, ağzına atıverir. 

Sonra hayvanat bahçesine gider. Hayvanların konuşmalarını duyduğunu fark eder. Maymunlar, geyikler insanların arkasından konuşuyor, Ziegler'e laf atıyor, Ziegler de hepsini anlıyor. 

Müzeden alıp yuttuğu hap efsunluymuş meğer, hayvanların dilinden anlamasını sağlıyormuş. Ama bu defa da insanları anlamaz hale gelmiş. Üstünü başını soyunup geyik kafesine yaslanıp ağlamaya başlamış. Görevliler de onu akıl hastanesine kapatmış.

Bu bana Maymunlar Gezegeni'ni hatırlattı bir parça.

*

ÇOK KİTAPLI ADAM

Kitaplarla yatıp kalkan bir adam varmış. Bir gün komşu ülkenin kitaplığını görmek için geziye çıkmış. Orada bir tiyatroya gitmiş. Shekespeare'in bir oyunuymuş. Oyundan çok etkilenen adam Shakespeare'in eserlerini okumaya başlamış. Onlar bitince başka dünyaca ünlü klasik eserlere başlamış. 

Kitap okumaktan başka bir şey yapmıyormuş. Başkaları da kitap okumayıp hayatı yaşıyormuş. Bunu fark etmiş aniden. Aşklar, tutkular, cinayetler... Hayatı ıskaladığını düşünüp delirecek gibi olmuş. 

Adamın küçük bir kızdan yardım dilenmesi ile bitiyor bu hikaye.

*

CÜCE FİLİPPO

Venedik'in en güzel kadınlarından soylu Margherita Cadorin, hiçbir erkekten hoşlanmıyor. Prenslerin, soyluların evlilik tekliflerini geri çeviriyor. En sonunda etkilendiği bir adam çıkıyor karşısına. Ama adam pek tekin biri değil. 

Margherita'nın soytarısı olan cüceden de hoşlanmıyor adam. Cücenin köpeğini denize atıyor bir gün ve kimsenin kurtarmasına izin vermiyor. Margherita da müdahale etmiyor. 

Cüce, Margherita'yı uyarmak için bir masal anlatıyor.

Masaldaki kadın sevgilisi kendisine bağlansın diye bir aşk iksiri hazırlatmış. 

Margherita da cüceden aşk iksiri istiyor. Çünkü cücenin babası İstanbul'da yaşayan bir Yunan hekimmiş, İzmir'de yaşayan bir Acem'den gerek hekimlik gerek büyücülük öğrenmiş.

Cüce iksiri hazırlıyor. Ama hazırladığı aslında zehir. 

Adamın içeceği şarabın içine katıyor zehri, ama adam işkillenip önce cücenin içmesini istiyor.

Cüce de içiyor, korkmuyor zaten ölümden. Köpeğinin intikamını almak için ölmeye razı. 

Adam da cüce de ölüyor. 

Margherita da bu ölümlerin ardından deliriyor. "Kurtarın küçük köpeği!" diye bağırıp duruyor her geçen tekneye.

**




13 Haziran 2020 Cumartesi

KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI



KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI

Adolf Eichmann Kudüs'te

(Eichmann in Jerusalem

A Report on the Banality of Evi)

Hannah Arendt

1963

Türkçe Çeviri: Özge Çelik

Metis Yayınları

2.Basım - Şubat 2012

295 sayfa


Eski Başbakanlık Başmüşaviri/Özel Kalem Müdür Yardımcısı Yusuf Yerkel bir tivit attı ABD'de bir polisin bir siyahi vatandaşı öldürmesi olayı ile ilgili.

https://twitter.com/YusufYerkel/status/1268960859415601154
Tabii hemen tepkiler yağdı, çünkü kendisi şu görüntüsüyle akıllara kazınmış biri:

https://www.hurriyet.com.tr/dunya/somadaki-tekme-2014un-karelerine-girdi-27792949
*

Kitaba gelelim;

Kitapta Yahudi soykırımında Yahudilerin göç ettirilmesinde ve nakliyesinde görev almış olan Adolf Eichmann'ın yargılanma süreci anlatılıyor. 

Arjantin'den kaçırılarak Kudüs'e getirilmiş yargılanması için. 


Dönemin İsrail Başbakanı Ben-Gurion, duruşma başlamadan önce yaptığı açıklamada Dünyanın bu duruşmadan ders almasını istemiş:

"Dünyanın bütün uluslarına Nazilerin milyonlarca insanı sırf Yahudi oldukları için ve bir milyon bebeği de sırf Yahudi bebekler olarak dünyaya geldikleri için öldürdüklerini göstermek istiyoruz." sf.11

Kudüs'te görülen ve İbranice olan duruşmalarda simultane çeviriler yapılmış.

Eichmann, üvey kardeşinin önerdiği ve daha önce de bunun gibi davalara bakmış bir avukat olan Dr. Servatius tarafından savunulmuş. Avukatının ücretini İsrail hükümeti ödemiş. Çünkü daha önce Nürnberg'de yapılan yargılamalarda savunma avukatlarının ücretleri savaştan galip çıkan ülkelerin mahkemeleri tarafından ödendiği için Nürnberg duruşmaları bu konuda emsal teşkil ediyormuş.

İlginç bir nokta olarak; Nürnberg'deki duruşmalarda kimse Hitler'i suçlamamış. 

*

Yazarın söylediğine göre savcının "şovmenlik merakı" varmış, ama hakim duruşmaların şova dönüşmesini engellemeye çalışmış.

*

Eichmann aleyhine yazılı delil pek yokmuş. 

Yahudilere yönelik fiiller için yazışma dilinde başka tabirler kullanılıyormuş. Örneğin "Öldürme" için "Nihai Çözüm"veya "tahliye"deniyormuş. 

Aleyhine konuşan tanıklar esasen Eichmann'ı hiç görmemiş, sadece yaşadıkları zulmü anlatmışlar.

İddia makamı savaş suçlularından biri olarak asılan Hans Frank'in günlüklerini sunmuş. Eichmann'ın avukatı Dr. Servatius bu günlüklerde Eichmann'ın adının hiç geçmediğini söyleyerek "Başka sorum yok." demiş. 

Filmlerden bildiğimiz havalı sahne. 

Avukatı Eichmann'ın iskeletlerin toplanması, kısırlaştırma, gazla öldürme gibi tıbbi meselelerden sorumlu tutulamayacağını söylemiş. Hakim "Sanırım gazla öldürmenin tıbbi bir mesele olduğunu söylerken diliniz sürçtü" diyince sf.69 avukatın cevabı şu olmuş: "Aslında tıbbi bir konuydu, çünkü bu operasyonlar doktorlar tarafından gerçekleştiriliyordu; öldürmeyle ilgili bir meseleydi ve öldürme de tıbbi bir meseledir." sf.69

*

Tanıklara "Neden karşı çıkmadınız?" "Neden trenlere bindiniz?", "Siz orada tam on beş bin kişiyken, başınızda sadece birkaç yüz muhafız vardı, neden ayaklanmadınız ya da saldırmadınız?" diye sorulmuş. sf.13

Şaka mısınız?

Hem mağdur olmuşum, ölümden dönmüşüm, anamı babamı evladımı kaybetmişim, bir de üstüne bana hesap soruluyor niye karşı çıkmadın diye. 

Yazar buna cevap olarak karşı çıkan Yahudilerinin başına gelenleri örnek vermiş:

"Mahkeme bu gaddarca ve aptalca soruya yanıt alamadı ama, birkaç dakikasını ayırıp Hollanda Yahudilerinin başına gelenleri hatırlamaya çalışan herhangi biri sorunun yanıtını çok rahat bulabilirdi. Bu insanların 1941 yılında, Amsterdam'ın eski Yahudi mahallesinde, Alman güvenlik güçlerinden bir polis müfrezesine saldırmaya cüret etmelerine misilleme olarak 430 Yahudi tutuklandı ve önce Buchenwald daha sonra da Avusturya'daki Mauthausen toplama kampında kelimenin tam anlamıyla ölümüne işkence gördü. Tek tek hepsi aylar boyunca ölüp ölüp dirildi, Auschwitz ve hatta Riga ya da Minsk'teki kardeşlerine imrenecek duruma geldi." sf.13

*

Hitler döneminde Almanya'daki 11.500 hakimden 5000'inin Hitler rejiminin mahkemelerinde görev aldığı tahmin ediliyormuş. Sonra adli sistemde temizlik yapılmış.

Yine de temizliğe rağmen yazarın dediğine göre Alman mahkemeleri Nazi katliamcılarına "hoşgörülü" davranmış. sf.19

Çünkü devlet kademelerine getirilenlerin "karanlık bir Nazi geçmişi olmamasına" çok da özen gösterilmemiş. 

O dönem "Almanya'da kriminal faaliyetlere ve muamelelere karışmayan tek bir Örgüt veya kamu kuruluşu yoktu." sf.154 diye anlatıyor yazar.

Adli sistemin tarafsız olmasının ne kadar hayati derecede önemli olduğunu anlamak için kaç yıl, kaç devir, kaç nesil, kaç örnek geçmesi gerekiyor acaba?

*

Eichmann savunmasında Yahudilerin öldürülmesiyle ilgisi olmadığını, hayatı boyunca kimseyi öldürmediğini, öldürme emri de vermediğini,  dönemin Nazi hukuk sistemine göre yanlış bir şey yapmadığını, fiillerin devletçe işlendiğini, kendisinin üstlerine itaat ettiğini, itaat etmekle yükümlü olduğunu söylemiş. Emir kuluyum demiş yani kısaca. 

Bu onu kurtarmaya yetmiyor. İdam ediliyor.

Bizim kanunumuzda da vardır, "Konusu suç teşkil eden emir hiçbir surette yerine getirilemez. Aksi takdirde yerine getiren ile emri veren sorumlu olur." (Türk Ceza Kanunu m.24/3)

Eichmann görevini yapmasaydı üstleri tarafından öldürülür müydü? Bunu sorgulamış mahkeme. Cevap hayırmış. SS'ten ayrılanlara, istifa edenlere bir yaptırım yokmuş, belki disiplin cezası. 

Peki suçun sonuçlarını azaltmak için elinden geleni yapmış mı? Hafifletici neden olabilir diye bu soru da soruluyor. Bu da hayır. 

Etrafındaki insanlar mafya, gangster olmadığı, büyük büyük(!) insanlar olduğu için yaptıklarının yanlış olabileceğini düşünmemiş Eichmann.

*

Psikolojik durumu da değerlendirilmiş. Normal raporu verilmiş. 

"Genel itibariyle psikolojik durumunun, eşine ve çocuklarına, annesine ve babasına, kardeşlerine ve arkadaşlarına karşı tavrının normal olduğu,hatta insanların çok hoşuna gittiği" sf.27 
belirtilmiş psikiyatristler tarafından.

Gerçekten de Eichmann Yahudilerden nefret etmiyormuş, antisemitist değilmiş, beyni de yıkanmamış, kişisel olarak Yahudilerle bir alıp veremediği yokmuş.

Çalıştığı işlerde dikiş tutturamayan Eichmann'a bir gün "Neden SS'e katılmıyorsun?" diye sormuşlar. O da "Neden olmasın?" demiş. 

"İşte aynen böyle olmuştu, her şey bundan ibaretti." sf.35

*

Yazarın dediğine göre Eichmann empati yoksunu.

"Eichmann'ın karakterini belirleyen asıl kusur, herhangi bir meseleye başkasının gözünden bakma konusunda bu kadar beceriksiz olmasıydı." sf.49

Olayları kendince haklılaştırıyormuş. 

"Katiller, 'İnsanlara ne korkunç şeyler yaptım!' demek yerine 'Görevlerimi yerine getirirken ne korkunç şeyler görmek zorunda kaldım, bu görevin omuzlarıma yüklediği yük nasıl da ağır diyebiliyorlardı." sf.104

Gerçeklikten kopmuş Eichmann. Bu durumu gerçekten kötü olmaktan daha tehlikeli buluyor yazar:

"Gerçeklikten bu kadar uzak ve bu kadar fikirsiz olmak, belki de insanın bünyesinde bulunan bütün şeytani içgüdülerin vereceği zarardan daha büyük bir yıkıma yol açabilir." sf.273

Eichmann dönemin politik rüzgarına kendini kaptırmış gibi gözüküyor, o dönem Alman toplumunun çoğunluğunun olduğu gibi.

"Eichmann'ın zihniyetine artık iyice kök salmış olan aptallık"sf.54 diyor yazar bu duruma.

Doğrudur, politik rüzgar insanların iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı ayırt edemez hale gelmesine sebep olabilir.

Eichmann duruşmalarda hep klişe konuşuyor, hatta böbürleniyormuş. Yazar Eichmann'ın hali ve tavrına çok şaşırmış, bunu sık sık dile getiriyor.

"Eichmann'ı ciddiye almak gerekiyordu, ama bu adamı ciddiye almak çok zordu." sf.55

Gerçekleştirilen fiiller korkunç, ama bu fiilleri gerçekleştiren tip komik olduğu için aslında Eichmann çok akıllı, cin gibi diyenler olmuş ama "Eichmann'ın böyle biri olmadığı ortadaydı." sf.55 diyor yazar.

"Savcı ne kadar uğraşırsa uğraşsın, bu adamın 'canavar' olmadığı ortadaydı, ama soytarı olmadığından kuşkulanmamak elde değildi." sf.56

Savunmasında Kant'ın ahlak felsefesine de girmiş ama yazarın dediğine göre çok yanlış anlamış, "tam bir rezaletti,üstelik bu duruma akıl erdirmek neredeyse imkansızdı." sf.133

Hafızası da iyi değilmiş Eichmann'ın. Sadece kariyeri ile ilgili şeyleri hatırlıyormuş. 

"Eichmann'ın kötü hafızası, bütün nesnel gerçeklerden bile daha beterdi." sf.64

Yazar, Eichmann'ı baya gömüyor kitapta:

 "pek de parlak olmayan zihinsel yetisi"  sf.132

"Pek zeki sayılmasa da, sözünü etmeye değecek bir eğitimi olmasa da..." sf.146

Gerek hakimler, gerek izleyiciler, Eichmann'ın vicdanını sorguluyor, ama yazarın da vurguladığı şey, ortada vicdan meselesi olmadığı. Adam tam bir içtenlikle ben ne yapmışım ki kafasında. 

Aptal değildi de fikirsizdi diyor yazar.

Kitabın adı "Kötülüğün Sıradanlığı" da buradan geliyor.

"Terfi etmek için gösterdiği olağanüstü gayreti bir yana bırakırsak, onu harekete geçiren hemen hemen hiçbir şey yoktu. Bu gayret de kendi başına kriminal değildi elbette; bir üstünün yerine geçmek için asla onu öldürmeye kalkmazdı. Eichmann sadece, gündelik dilde söyleyecek olursak, ne yaptığını hiç fark etmemişti." sf.272


*

"Nazi Subayının Paradoksu Spinoza Problemi" kitabında Nazi Partisi’nin ideoloğu Alfred Rosenberg anlatılıyor.  O da Eichmann ile benzer şekilde davranıyor yargılanırken. Hatta seviniyor bile kendisini de önemli bulup yargıladıkları için.

Bkz: Nazi Subayının Paradoksu: https://birazkitap.blogspot.com/2019/01/nazi-subayinin-paradoksu-spinoza.html

*

Yusuf Yerkel ile başladım, onunla bitireyim. Yukarıdaki tivitine gelen tepkiler üzerine şu metni paylaştı Yerkel:

https://twitter.com/YusufYerkel/status/1269357112469131265

Özetle "bir anlık öfke" ile vatandaşa tekme atmış. 

Ve buna da tabii ki pek çok tepki geldi. Tepkiler genel olarak şunu söylüyordu:

https://twitter.com/Cemil_Marki/status/1269560561148334083
Yusuf Yerkel tam da kitapta anlatıldığı gibi, "Ben ne yapmışım ki? Ne kötülüğü? Kim kötülük?" diye düşünüyor sanırım. Kendi zihin dünyasında kendisini haklı çıkacak argümanları üretmiş. Bu argümanları, dış dünyada kabul görmeyince şaşırmış. 



4 Haziran 2020 Perşembe

PEMBE FİLİ DÜŞÜNME




PEMBE FİLİ DÜŞÜNME

Zeynep Selvili Çarmıklı

2018

İnkılap Kitabevi

207 sayfa


2-3 yaşındaki çocuklarda oluyor galiba, artık kendisini bir birey olarak ortaya koyabilmek için anne babasıyla inatlaşıyor. Onların yap dediğini yapmıyor, yapma dediğini yapıyor. (Bunu bir yerlerde okumuş ya da duymuştum, bilimselliğini/gerçekliğini bilmiyorum.Ama çevredeki çocuklarda bunu gözlemliyorum.) İşte bu kitabın adı da bende böyle bir inatlaşma hissi uyandırıyor. "Pembe fili düşünme!" Düşüneceğim, hadi bakalım düşünüyorum, pembe fil pembe pembe pespembe fil.

*

Çocukluğu bırakıyorum, kitaba geliyorum.

Aslında çocukluğu çok da bırakamıyorum, çünkü her sorunun kaynağını çocuklukta buluyorum. Bu kitapta da buldum.

Yazar kendi sorunlarından yola çıkarak paylaşmış bilgilerini. Psikoloji öğrencisi iken bir gün arabada kalp krizi geçirmiş. İşin aslı kalp krizi sandığı şey panik atakmış. Yeniden panik atak geçiririm korkusuyla önce araba kullanmayı bırakmış, sonra ona arabadaki panik atak krizini hatırlatıyor diye garaja gitmeyi. Korkusu büyümüş ve evden çıkmaya bile korkar hale gelmiş, ya dışarıda da panik atak geçirirsem diye.

Bir de psikoloji okuduğu halde bu şekilde olmasını kendisine yedirememiş. "Bir de psikolog olacaksın" etiketi altında bunları yaşamak daha da yıpranmasına sebep olmuş.

Bu kitabı yazarken de çok boğuşmuş kendisiyle. Bütün arkadaşları, meslektaşları kitap yazmış, kariyerinde yükselmiş, kendisi geri kalmış. Tembellik ettiğini, hatta aptal olduğunu düşünmüş. 

*

Ben yazarın bu sıkıntılarını okudukça çocukluğunda ne yaşadı acaba diye geçirdim içimden. Çünkü bugüne kadar okuduğum bu tarz kitaplardan edindiğim bilgi şu ki; tüm bu sorunlar çocuklukta anne babanın, çoğu zaman kötü niyetli olmayan ama şuursuzca ettiği bir lafa dayanıyor. Yazar anne babasından ve çocukluğundan çok bahsetmiyor. Geçmişi kurcalamıyor. Ama bir cümlede yakaladım ben sorunun kaynağını.

Yazara çocukken annesi demiş ki: "Herkes okumayı söktü be çocuğum! Sen neden bu kadar yavaşladın?”sf.151

İşte!

Bum!

Biliyordum.

Ondan sonra bu çocuk niye böyle kendine acımasız oldu?

Of anne babalar yaaaa! 

*

Yazar bu bağlantının üzerinde çok durmamış. Mantıklı aslında, durup ne yapacaksın? Olan olmuş.
Bu bağlantıyı nasıl çözeriz, üzerinde durulması gereken bu.

Panik atağını, panik atağa merak duygusuyla yaklaşarak çözmüş. Meraklı bir çocukmuş küçükken. Büyüdükçe bu duygusu körel(til)miş. O merak halini tekrar yakalayarak panik ataklarına korku ile değil merakla yaklaşmaya çalışmış. Şimdi bunu hissediyorum, bakalım birazdan ne olacak... gibi. Bu yaklaşım şefkat de içerdiğinden iyi gelmiş.

*

Gittiği bir seminerde herkesin kendisinden daha deneyimli, bilgili, akıllı olduğunu düşünüp kendini aptal hissetmiş. Eğitmen, katılımcılara bir kağıda kendileri hakkında düşündükleri en kötü şeyi yazıp göğüslerine yapıştırmalarını istemiş. Yazar kendi kağıdına aptal yazmış. Diğerlerinin yazdıklarına ise inanamamış, çünkü deneyimli, bilgili, akılı sandığı insanların kendilerini korkak, pis, çirkin, beceriksiz... vb bulduklarını görmüş. 

Kendi kendimize acımasız etiketler yapıştırıyoruz, aslında öyle olmadığımız halde. Başkalarına gösterdiğimiz anlayışı kendimize göstermiyoruz. 

Bununla ilgili daha ayrıntılı bilgi "İyi Hissetmek" kitabında var.


Orada diyor ki:

Örneğin bir yanlış yaptığımızda hemen "Ben beceriksizin tekiyim." diyoruz. Bugüne kadar becerikli olduğumuz pek çok alanı hiçe sayarak.  Oysa "Ben beceriksizim" otomatik bir düşünce. Mantıklı düşünsek "Hayır, ben beceriksiz değilim. Benim becerikli olduğum pek çok şey var" olduğunu görürüz.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz.

"Beni kimse sevmiyor" mesela. Bazen bu hisse kapılıyoruz. Bunun aslında doğru olmadığını biliyoruz. "Hayır, beni seven insanlar var." 

İyi Hissetmek kitabında olayın bu mantıklı kısımlarına odaklanmamız öneriliyor.

*

Pembe Fili Düşünme'de kendimize şefkatle yaklaşmaya değiniliyor daha çok. İçimizdeki o acımasız sesi susturmak değil ama onun yanındaki şefkatli sesi de dinlemekten bahsediyor.

*

"Bir de psikolog olacaksın" lafını işitmesi epey düşündürmüş yazarı. Bir gün annesi yazara derdini anlatıyormuş, yazarın da o sırada zihni başka yerdeymiş, annesini çok dinlememiş, o yüzden de annesi böyle demiş. O başka, o başka diyor yazar kısaca. Mesleğim bu olabilir ama sürekli de mesleğimi icra ediyor olamam.

Haklı gözüküyor ama bana çok da o başka o başka gelmiyor. Örneğin psikolog bir anne/babanın çocuğuna kötü muamelesi bana gayet "Bir de psikolog olacaksın"dedirtir. 

Ya da daha kendi hakkını savunamayan bir avukat bana "Bir de avukat olacaksın" dedirtir.

"Terzi kendi söküğünü dikemez" diye atasözümüz var bu durumlar için ama bana yuoo kendi söküğünü dikemeyen terzi gayet "Bir de terzi olacaksın" dedirtir.

:)