16 Ağustos 2019 Cuma

HIDIR KİŞİSEL GELİŞİYOR




HIDIR KİŞİSEL GELİŞİYOR

Ahmet Şerif İzgören

2006

Elma Yayınları

120 sayfa


Kişisel gelişim kitaplarını tiye alan bir kitap.

*

Hıdır adlı adam bol bol kişisel gelişim kitabı okuyor ama okudukları bir işine yaramıyor. Çünkü hem okudukları çok Amerikanvari, hem de hepsini çorba yapıyor. Okuduklarını ezberleyip uygulamaya çalışıyor, ama yapınca yapay duruyor, çuvallıyor.

*

Kişisel gelişim kitapları dalga geçmeye çok müsait gerçekten.

Özellikle Amerika’dan devşirme olanlar. Kültürel kodların farklılığı ile alakalı sanırım.

Ama bu kitaplarda bahsi geçen düşünce yapısının değişmesi ve hayatın değişmesi ilişkisini saçma bulmuyorum. Bu kısım aklıma yatıyor. İnanmak ve başarmak ikilisi doğru bir ikili gibi geliyor bana da.

*

Kitapta kişisel gelişim kitaplarını yazan insanların hayatlarının hiç de kitaplarında yazdıkları gibi olmadığından bahsediliyor. İnsanlara pozitif düşünmelerini öğütleyenlerin kendilerinin hiç de pozitif olmadığı örnekler veriliyor.

“Dış mihrakların oyunu” anlatılıyor. Bu kısımları Azra Kohen’in Fi- Çi- Pi kitaplarına benzettim. Kültürümüzle, değerlerimizle, tarihimizle “oynuyurlar” bilgisi verilmeye çalışılıyor esasen. Bu bilgileri bir roman içerisine yedirerek daha etkili olma gayreti var. Bu gayret bana sevimsiz geliyor. Dolayısıyla bu kitabı da sevimsiz buldum.

Yazar, pek çok kişisel gelişim kitabından alıntı yapmış. Ancak kitabın sonunda itiraf ediyor ki alıntısını yaptığı bu kitapların hiçbirini okumamış. Sadece alıntı yapacak kadar biraz karıştırmış. Hoş mu şimdi bu?

Ahmet Şerif İzgören’i internette denk geldiğim kadar tanıyorum. (Yani aslında pek tanımıyorum.) Bende iyi bir elektrik bırakmadı. Bir iki kitabını da denk gelip okumuştum, yine sıcak bir elektrik alamadım. Böyle durumlarda “Ama bütün videolarını izle, seversin.” ya da “Diğer kitaplarını da oku, o zaman anlarsın.” denebilir. Belki kendisi bile kendisi hakkındaki eleştirilere “Hiçbir kitabımı okumadan ön yargılı yaklaşıyorlar” diyebilir. Ama görülüyor ki kendisi de tiye aldığı kişisel gelişim kitaplarını hiç okumamış. Yani ön yargılı davranmış aslında. 

Bahsettiği kişisel gelişim kitaplarını hiç okumadığı halde bunların işe yaramaz olduğunu söyleyen yazar, kendisi de kişisel gelişim kitapları yazıyor ve bu konularda seminerler veriyor.

Romanında kendisinin de adını anıp bir parça alay etmiş gerçi.

*

Bu kitaplara işe yaramaz diyen yazar, kitabın sonunda bazı kitaplar tavsiye ediyor. Bu tavsiyeyi de romandaki Hıdır’ın kızının babasına tavsiyesi olarak sunuyor. Bunlar arasında Nihat Genç kitapları da var. Gerçekten de ancak bir ergen tavsiye edebilir Nihat Genç’i. (Benim de okumuşluğum var onu: http://birazkitap.blogspot.com/search/label/Nihat%20Gen%C3%A7 )

*

Kimisine iyi geliyor bu tarz kitaplar. Belki benim bu sevimsiz bulduğum kitap da başkalarına iyi geliyordur, saygı duymaktan başka yapacak bir şey yok.

2 Ağustos 2019 Cuma

İYİ AİLE YOKTUR



İYİ AİLE YOKTUR

Nihan Kaya

2018

İthaki Yayınları

1.Baskı – Eylül 2018

290 sayfa



Nasıl mükemmel, nasıl mükemmel, nasıl mükemmel, nasıl nasıl…

Aşırı mükemmel bir eser.

Soluk soluğa, aşkla okudum.

Aynen benim de düşündüğüm şekilde kaleme alınmış bir kitap. Tam zihnimden geçenleri içeriyor. Aynısını düşünüyorum.

*

Konu çocuklar.

Çocuklara anne babaların yaklaşımı.

“Senin iyiliğini istiyorum.” denerek yavrucaklara verilen zararlar.

*

Çocuk konusu açıldığında çok yükseliyorum. Kendimi tutamayıp sert çıkışlarım olabiliyor. Çocuk yapanları ahmaklıkla bile suçladığım oluyor.

Bu kitap, düşündüğüm bu sert fikirleri nazikçe ve soğukkanlı bir şekilde, mantıklı örneklerle destekleyerek anlatıyor.

*

Ben niye ahmakça bulduğumu anlatayım;

Çevremdeki insanların çocuk yapma gerekçelerini söyleyeyim, siz söyleyin ahmakça bulmakta haksız mıyım, değil miyim?

Yaşım geçiyor: Bu gerekçeyle çocuk yapmak akıllı insan işi mi? Çocuğun dünyaya gelme sebebine bakın: “Annesinin yaşının geçme ihtimali” Aradan çıksın diye çocuk yapmak. “Anne ben niye doğdum?” “Yaşım geçiyordu yavrum, o yüzden.”

Torun sevmek isteyen büyükler: Evli çiftlerin anne babaları torun ister. Salt bu isteğe karşı koyamayıp çocuk yapmak akıllıca mı?

Neslimiz devam etsin: Nesli çünkü hanedan soyu olduğu ve çocuk yapmazsa hanedan sona ereceği için.

Bir de sebep bile denemeyecek “E onca zamandır evliyiz, artık yapalım dedik” sebebi.

Bir de şunu duymuştum; ülkemizde çok kötü bir nesil geliyormuş, o nesil ülkeyi bitirirmiş, o yüzden bizim gibi eğitimli insanların çocuk yapması gerekiyormuş. Ulan, küçücük sabiye niye böyle bir misyon yüklüyorsun? Doğmamış çocuğa “Sen ülkeyi kurtaracaksın? Eğitimsizlerle mücadele edeceksin?” diye görev veriyorsun. Çocuk istiyor mu bunu? Nefer yetiştirmek istiyorsan git askeriyeye, subay mı oluyorsun, teğmen mi oluyorsun, git yetiştir orada. Doğmamış çocuğu niye militan yapmak istiyorsun?

Üstelik madem gelecekten bu kadar ümitsizsin, ümitsiz bulduğun bir dünyaya niye çocuk getiriyorsun? Böyle bir arkadaşım var, ülke şöyle kötü olacak, dünya böyle kötü olacak diyen karamsar biri. Diyemiyorum, ulan göt, niye çocuk yaptın o zaman diye. Kötü olduğunu düşündüğün bir yere çok sevdiğini iddia ettiğin çocuğu niye getiriyorsun?

"İnsan ırkı ne olacak o zaman çocuk yapmazsak?" diyen çıkıyor. Ne olacaksa olacak? Küçücük masum bebeği "insan ırkı" ya da "ülke" ya da "dünya" neyse, kendisinden daha büyük ve daha değerli bulduğun bir ülküye kurban etmek mi istiyorsun? Neden küçücük bir bebeği kurban seçiyorsun? O zaman bu yavrucağa "Senin bir önemin yok, önemli olan ırk/ülke/dünya" deyip değersiz olduğu hissini vermiş olmuyor musun?

Annem bu konuda diyor ki: “E çocuk yapmazsan kim için çalışıyorsun?”
Kendim için. İnsanlar kendileri için bir şey yapmayı bilmiyorlar mı acaba? Çocuk olmayınca kendi hayatları çok mu anlamsız gözüküyor? Üstelik çocuk için çalışıyorsanız, bu da küçücük çocuğa yük. “Annem/babam benim için çalışıyor. Ben olmasam çalışmazlar, dinlenirler, ben yük oluyorum.” diye düşünmeyecek mi bu çocuk?

Yaşlandığımızda bize bakar diye çocuk yapma fikri var bir de. Bok bakar. Çocuk bir yatırım aracı değil. Sen anne/baba olmaya karar verdiğinde çocuğa bakma yükümlülüğünün bilincindesin, ama çocuk bu yükümlülükten habersiz. Ona haberdar olmadığı bir yükümlülük yükleyemezsiniz.

*

Çocuk yapmak için tek koşulun “saf sevgi” olduğunu düşünüyorum. Kendimi seviyorum, hayatı seviyorum, eşimi seviyorum, eşim de kendisini ve hayatı seviyor. Birbirimizi seviyoruz.

Sadece bu.

Altında başka hiçbir gerekçe yok.

*

Gelelim kitaba;

Mükemmel bir kitap olduğunu söylemiş miydim? Nasıl mükemmel, nasıl mükemmel, nasıl nasıl.

Neresinden bahsetsem bilemiyorum, her satırı o kadar değerli ki.

*

“Çocukluk cehennemdir” diyor kitap.

Çünkü karşınızda size otorite olarak davranan bir anne/baba var, size yaptıkları doğru mu yanlış mı bilmiyorsunuz, çocuk sezgilerinizle yanlış olduğunu hissetseniz bile bu hissiniz bastırılıyor, bastırılınca hislerinizle irtibat kuramıyorsunuz, fiziksel olarak zaten karşı gelemiyorsunuz. Cehennem değil de ne?

*

Çocuklara fiziksel veya cinsel şiddet uygulamıyor olmak tek başına iyi bir anne baba olunduğunu göstermiyor. Fiziksel annelik ve fiziksel babalık zaten hemen herkesin yapabildiği bir şey. Çocuğun karnını doyurmak, temiz pak giydirmek, okula göndermek vb.

Peki çocuk evde istediği gibi davranabiliyor mu? Masaya dokunma, yemeğini orada yeme, öyle oturma… Bu uyarılarla çocuğunuzu disipline ettiğinizi sanıyorsunuz. Aslında yaptığınız çocuğa “Burası benim evim. Burada benim kurallarım geçerli. Sen bu eve sonradan geldin.” demek. Çocuğunuzu farkında olmadan yersiz yurtsuz hissettirdiniz, bravo.

*

Çocuklar ve başkaları arasında seçim yapmanız gerektiğini anlatıyor yazar. Çocuğa öyle yapma ayıp, öyle deme laf ederler… vb dediğinizde “Diğer insanların duyguları ve düşünceleri senden daha önemli” diyorsunuz aslında. Çocuğunuza farkında olmadan değersizlik duygusu yüklediniz.

Dışarıda çok görüyorum. Küçük çocuk annesiyle otobüste/metroda. Yanına oturan yetişkin, çocuğa adını soruyor, iyi niyetle iletişim kurmaya çalışıyor. Çocuk konuşmak istemiyor. Annesi dürtüyor çocuğu “Söylesene adını.” Bu da kendince iyi niyetli ama aslında çocuğa “Senin isteyip istememenin önemi yok” demiş oldunuz. “Senin kendi kararın olamaz.” dediniz.

*

Bunları küçümseyip “Amma da abarttın!” diyorsanız umarım çocuğunuz yoktur. Çünkü sizin yetişkin zihninizle abartı saydığınız bu şeyler, küçük bir çocuğun zihninde abartı değil, gerçeklik. Çocuklara kendi yetişkin zihninizle yaklaşırsanız elbette anlayamazsınız.

Kendi çocukluğunuz da şu an abartı saydığınız bu davranışlarla geçtiyse yine anlamanız çok kolay değil. Ve işin kötüsü bu zinciri kendi çocuğunuza aktaracaksınız.

Kitapta bu aktarıma da değiniliyor. Anne/baba olarak çocuğunuza davranışınız, kendi anne/babanızdan gördüğünüz davranıştan çok farklı değil. Bunu fark edememeniz de doğal. Anne/babanızın size çocukken davranışlarını içselleştirdiyseniz, kendi çocuğunuza aynı şekilde davrandığınızda bir yanlış fark edemezsiniz.

*

Kitapta önemli bulduğum pek çok yer var.

Ancak merak ettiğim bir husus vardı, onun cevabını aldım, sevindim.

Bazen dışarıda çocuğuna kötü muamele eden anne/baba görüyorum. Uyarıp uyarmamak konusunda çok ikilemde kalıyorum. Çocuğun yanında anne/babasıyla tartışmak iyi bir fikir mi emin değilim çünkü.

Yazar bu konuda şunu söylüyor. Eğer anne/baba çocuğuna kötü muamele ediyor ve etrafta bunu gören kimse sesini çıkarmıyorsa, çocuk bu muamelenin doğru olduğunu düşünür. Etrafta biri buna karşı çıkarsa çocuk da artık düşünmeye başlar. “Anne/babamın bana bu yaptığı doğru olmayabilir.” diye.

Bana da şimdilik makul geldi. Bundan sonra direkt müdahale edeceğim.

*

Anne/babalığın kutsal olmadığını, kutsal sayılan ortamlarda çocukların mağdur (kurban) edildiğini anlatıyor yazar.

*

Eğitim meselesi var bir de. Çocukları okula gönderiyoruz, ne güzel diye düşünürken aslında okullarda çocukların belli süre oturmak zorunda olduğunu, zil çaldığında dışarı çıkıp kısa bir süre dinlenebileceğini, zil çalınca tekrar sınıfa gelip oturup dinlemek zorunda olduğunu yani aslında otoriteye boyun eğmeyi öğrendiğini anlatıyor.

Modern eğitimin doğuşu da bu şekilde olmuş. Yüzyıllar önce çiftçiler, köylüler, yöneticilere ayaklanıyor diye, bu ayak takımını hizaya sokmak, kontrol altında tutmak için sınıflı ve teneffüslü eğitim sistemi ortaya çıkmış.

*

Bu kara tabloya bakınca “E ne yapalım?” sorusu akla geliyor. Bu çocukları nasıl yetiştirmek lazım?

Ben bilmiyorum, o yüzden de çocuk mocuk yapmıyorum. Benim önerim sizin de yapmamanız. Şimdilik aklıma gelen çözüm bu.



30 Temmuz 2019 Salı

50 SORUDA YAPAY ZEKA





50 SORUDA YAPAY ZEKA

Cem Say

2018

Bilim ve Gelecek Kitaplığı

9. Baskı – Mart 2019

184 sayfa


Matematiğin serüvenini anlatarak başlıyor kitap. Bilim insanları, matematikçiler, teorileri, 0’lar 1’ler, hesaplamalar, formüller, teknik bilgiler...

*

“Bilgisayarlar avukatlık yapabilir mi?” sorusu 50 sorudan biri. İlgimi çekti tabii ama buna net bir cevap yok.

Şimdilik büyük ölçüde yardımcı olabilecekleri muhakkak. Son derece hızlı ve eksiksiz bir şekilde içtihat taraması yapmamızı sağlıyor. Ama tamamen elimizden alır mı? Göreceğiz.

*

“Yapay zeka doktorluk yapar mı?” sorusu da bunun gibi. Robot cerrahlar var ve kesme işlemini insan elinden daha düzgün yapabiliyorlar ama “cerrahinin yapay zekaya terk edilmesine daha uzun süre olduğunu düşünüyorum.” diyor yazar. Sf.147

“…günümüzde cerrahlar hala çoğu hastanın tüm gerçeğiyle ancak onu kesip açtıklarında karşılaşmakta ve kısa süre içinde akıl yürüterek karar verme durumuyla baş başa kalmaktadır. Bu bağlamda güncel yapay öğrenme yöntemlerinin gereksindiği boyutta veriyi toplamanın ve hakkıyla sayısallaştırmanın zorluğu nedeniyle bu süreci tümüyle emanet edebileceğimiz bir yapay zekayı henüz ufukta göremiyorum.” Sf.147

*

Bilgisayarlar bizi bizden daha iyi tanıyabilir, sanırım bunu biliyoruz artık. Sadece beğenilerimize bakarak ırkımızı, cinsel yönelimimizi, siyasi parti tercihimizi, dinimizi,  anlayabilir.

*

“Robotlar askere alınsın mı?” diye bir soru var kitapta. Ateş emri verme yetkisinin insanlardan alınıp robotlara verilmesi ile ilgili. Yazar buna karşı. Dediğine göre bilim dünyası da karşı imiş. Aklı başındaki herkes de karşı olmalı zaten.

*

Robotların insanlar gibi duyguları olabilir mi?

Aslında gerek yok gibi gözüküyor ama mesela Japonya’da yaşlılara yardım eden robotların insana benzemeleri ve bazı duygularının olması alıcılar tarafından daha çok tercih ediliyormuş. O zaman da diyor ki yazar:

“Sizin şirketinizin ürettiği sosyal robotların içlerinde bulundukları durumlara uygun duyguları rakip şirketlerinkilerden daha inanılır şekilde yansıtmaları çıkarınızadır; o yüzden de bu işi insan düzeyinde yapmalarını sağlamaya çalışmalısınız.” Sf.159

*

“Yapay zeka dünyayı ele geçirip hepimizi yok edecek mi?”

Merak edilen bu soruya şöyle bir öneri getiriyor yazar. Yapay zekalara çocuklarımıza davrandığımız gibi sevgi, özen ve saygıyla davranalım ki bir gün kötü insanlar onları kötülük için programladığında bizi savunacak yapay zekalarımız olsun.

*

Beynimizin de bir çeşit bilgisayar olduğunu anlatıyor yazar. Bu konuyla ilgili şu kitabı çok beğenmiştim:


Yapay zekalar ve gelecekle ilgili olarak da şu kitabı:




BEN DE SİZİN İÇİN ÜZGÜNÜM





BEN DE SİZİN İÇİN ÜZGÜNÜM

Kadri Gürsel

2018

Destek Yayınları

1. Baskı – Ekim 2018

320 sayfa


Gazeteci Kadri Gürsel, FETÖ’ye yardım suçlamasıyla Cumhuriyet gazetesine yapılan operasyonda tutuklanmıştı.

Aralık 2017’de, Silivri’den serbest bırakıldıktan sonra yazmaya başladığı kitapla ilgili olarak önsözde “tüm ülkeyi içine çeken genel kötü gidişatı” kişisel hikayesinin bağlamında anlatıyor.

*

2015’te Milliyet gazetesinin patronu Erdoğan Demirören, Kadri Gürsel’e seçimlere (7 Haziran 2015 Genel Seçimleri) kadar yazı yazmamasını, ama maaşını almaya devam etmesini (para karşılığı susmasını) teklif etmiş. Gürsel kabul etmemiş.

Bundan sonra olaylar gelişiyor, kovulma ve tutuklanma birbirini izliyor.

*

22 Temmuz 2015’te Milliyet’ten çıkartılıyor, attığı bir tivit gerekçe gösterilerek.

O günün sabahı attığı tivit:

“Yabancı liderlerin Türkiye’deki IŞİD terörünün bir numaralı sebebini oluşturan kişiyi arayıp Suruç için başsağlığı dilemeleri utanç verici.” Sf.69

Burada kast ettiğinin Recep Tayyip Erdoğan olmadığını anlatıyor.

Ama kovulacağını bilseydi bu tiviti atmazmış. Çünkü bu asli bir konu değil, tali bir konuymuş. Okurlarının ondan yorum beklediği bir mesele değilmiş, o yüzden tercih meselesiymiş ve yazmasa da olurmuş. Ama çok da dert etmiyor, çünkü o zaman kovmasalar başka zaman kovacaklardı diyor.

Bu tivit nedeniyle cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla şikayet ediliyor. Ancak savcı bunu ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirip Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararı veriyor.

*

Milliyet’ten sonra 2016 yılında Cumhuriyet’te yazmaya başlıyor. İlk yazısında şunu diyor:

“Bu ülkenin şimdiki zamanında işini ciddiye alan her gazeteci köşe yazarının eninde sonunda varacağı nokta, muhalif olmaktır.” Sf.98

Bence de. Görüyorum ve arttırıyorum. İşini ciddiye alan her avukat, hakim ve savcının da.

*

Daha sonra silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte, örgüt adına faaliyette bulunmak suçu iddiasıyla Cumhuriyet gazetesine düzenlenen operasyonda Kadri Gürsel de tutuklanıyor. Sonradan ortaya çıkıyor ki gazeteciler hakkında FETÖ/PDY soruşturması başlatan savcı da (Murat İnam) FETÖ sanığı.

*

Kadri Gürsel, savcılık ifadesinde en çok “Bu köşe yazısını siz mi yazdınız? Bu yazıyı yazmanız için yabancı istihbarat örgütleri ve terör örgütlerinden tavsiye ve talimat aldınız mı?” sorusuna içerlemiş.

Soğukkanlı bir cevap vermiş buna, ama sonradan geriye baktığında keşke daha agresif bir cevap verseydim diyormuş. Ama o zaman için sakin olmaya şartlandırmış kendisini. Bence de makul davranış bu.

Bahsi geçen köşe yazısı da darbe teşebbüsünden üç gün önce 12 Temmuz 2016’da yayınlanan “Erdoğan Babamız Olmak İstiyor” başlıklı yazısı.


Erdoğan’ın sigara karşıtlığının vardığı boyuttan, reşit insanlara çocuk gibi muamele etmesinden dem vurarak Erdoğan’ın otoriter baba figürü canlandırmaya çalıştığından bahsediyor.

*

11 ay tutuklu kalıyor Kadri Gürsel.

Hapisteyken, daha önce hayatın koşturmacasında ihmal ettiği romanları okumuş. Örneğin: Orhan Pamuk’un Kar adlı romanı.


Epey beğenmiş bu kitabı, uzun uzun kitap hakkında yorum yapıyor, günümüzdeki benzerliklerini anlatıyor.

*

Gazeteci Cem Küçük, Kadri Gürsel’e takmıştı bir ara. Pardon “gazeteci” dedim ama Kadri Gürsel onun “tetikçi” olduğunu, gazeteci olabilecek donanımda olmadığını, hatta akıl sağlığı problemi olduğunu ve benzeri veriyor veriştiriyor.

*
Kadri Gürsel’e en çok sorulan soru neymiş biliyor musunuz?

“Nagehan Alçı’ya nasıl tahammül ettin?” J

(2013’te Kadri Gürsel, Altan Öymen, Nagehan Alçı ve Nazlı Ilıcak CNN Türk’te “Dört Bir Taraf” adlı bir tartışma programı yapıyordu.)

Tahammül edemiyormuş aslında. Hatta bu programa katılmadan önce programı izleyemiyormuş bile, Nagehan Alçı’ya katlanamadığından. Ama diyor ki:

“Nagehan Alçı’ya haftanın iki günü tahammül etmek, benim gibi muhalif olarak sınıflandırılmış bir gazetecinin, bu en çok izlenen tartışma programında görüşlerini paylaşabilmek için Türkiye şartlarında ödeyeceği manevi bedeldi.” Sf.47

Nagehan Alçı için:

“Kendisi bir siyasi satış önerisidir ve bu hali için anlaşmaya varılmıştır” diyor. Sf.48

Onu bir cisim gibi görürmüş.

“Karşımda otururken onu iktidarın cisimleşmiş hali olarak gördüm ve iktidar nasıl davranılmayı hak ediyorsa ona da öyle davrandım.” Sf.50

Bence programa sonradan dahil olan Abdülkadir Selvi, tahammülü daha zor bir insan. Mıymıymıymıymıyıy

*

Daha önce de hapse girmiş Kadri Gürsel. 18-22 yaş arasında hapisteymiş. Yine siyasi sebeplerden ötürü. Bu yüzden üniversite okuyamamış. 1985 tarihli YÖK Öğrenci Disiplin Yönetmeliğine göre devlete karşı suç işlemiş olanların yüksek öğrenim görmesi yasak olduğu için.

*

Kadri Gürsel kendisine “Sizin için üzüldük” diyenlere “Ben de sizin için üzgünüm.” diye cevap veriyormuş. Malum otoriter gidişatın neticesinden herkes etkilendiği için.

Silivri'den tahliye olduktan sonra çekilen bu fotoğrafın hikayesi de yer alıyor kitapta.



29 Temmuz 2019 Pazartesi

BAŞARIDA TANRI PARÇACIĞI




BAŞARIDA TANRI PARÇACIĞI

+66 SIR

Baybars Altuntaş

2012

Destek Yayınları

1. Baskı – Eylül 2012

248 sayfa


İstanbul Anadolu Adliyesinin kütüphanesinde rastladım bu kitaba. Vaktim vardı (hatırlamıyorum şimdi, hakimi mi bekliyordum, savcıyı mı bekliyordum, bir şey bekliyordum. Böyle çok beklemeli zamanlarda kütüphanede vakit geçiriyorum.) Bir oturuşta bitiriverdim kitabı.

*

Yazar hakkında hiçbir bilgim yoktu. Sonradan öğrendim, televizyonda da program yapmış girişimci biriymiş.

*

Daha önce başka bir kitap yazmış, “Otobüsten İndim BMW’ye Bindim” adında. Okumadım onu, bilmiyorum. Ama genel olarak hayatını ve başarılarını anlatıyormuş o kitapta.

Bu kitapta da başarının sırrını.

Bunu anlatırken Kuran’dan da ayet örnekleri veriyor.

İçinize ne doğuyorsa bunun “Tanrı parçacığı” olduğunu söylüyor. Bunun da hep olumlu sonuçlar çıkaracağını belirtiyor. Buna örnek olarak da şu hadisi gösteriyor:

“Mümin insanın işi çok ilginçtir. Bir hayır gelip çattığında hayrını görür. Bir şer/kötülük gelip çattığında bunun da hayrını görür.” Sf.161

*

Girişimcilik ile girişkenliğin birbirine karıştırılmaması gerektiğini anlatıyor. Çok konuşan insanın daha iyi girişimci olacağı gibi bir denklem olmadığını söylüyor. Çok konuşmak değil, öz konuşmaktır önemli olan diye anlatıyor.

*

Kendisi memur bir aileden gelmiş, çocukluğundan beri çeşitli işlerde çalışmış. “Önce kazan sonra harca” diye formüle ettiği yöntemde sıfır sermaye ile de iş yapılabileceğini anlatmış. Örneğin çocukken kartpostal satmış, sattıktan sonra kartpostalı aldığı yere kartpostalların parasını vermiş.

*

İnsanlardan para değil atıl kapasitelerini isteyin diyor. Örneğin yazar, bir eğitim semineri vermek için tanıdığı birinin kullanmadığı ofisini kullanmayı rica etmiş. Zaten boşta duran bir ofis olduğu için sorun olmamış.

*

Sıfır sermayenin parayla yola çıkmaktan daha avantajlı olduğunu anlatıyor. Örneğin bir yerden miras kaldı, o parayla bir girişimde bulundun, paran var diye de muhtemelen rahat davrandın, bunun sonucunda ise para kaybetme olasılığı çok yüksekmiş.

Ancak zaten paran yoksa, daha dikkatli davranacağın gibi kaybedeceğin de bir şey olmazmış.

Zaten de finansal sermayeden önce sosyal sermaye edinmek lazımmış. Yani çevre. Bunun için zengin çocuklarıyla arkadaşlık etmeyi öğütlüyor.

*

Yazar, kendisini “melek yatırımcı” diye tanımlıyor. İlk defa duydum ben, böyle bir şey varmış. Diyelim iş fikrin var ama paran yok. Başka bir girişimci belli bir ortalık payı karşılığında sana sermaye sağlıyormuş. İşte buna “melek yatırımcılık” deniyormuş.

*

Baybars Altuntaş formülü” diyor yöntemleri için. Kendisinden üçüncü kişi gibi bahsediyor. Biraz itici bu dil. Bir de bilmiş bilmiş bir tavır var satırlarda. Hayatına biraz baktım, evet bir bilmişliği varmış J

*

66 Sır diye özetlediği maddeleri az çok kestirebilirsiniz. Gelir giderleri iyi hesaplamak, doğru çevre edinmek, gerekli yatırımlar… vb.

Bir tanesini not alacağım buraya, çünkü bence en iyisi bu:

“İnsanlara güvenin, paranoyak olmayın. Herkesin size bir yanlış yapacağı beklentisinde olan bir ruh haliniz varsa sakın girişimcilikle falan uğraşmayın. Önce gidin, tedavi olun.” Sf.161

Evet, bence bu doğru.

Avukat olunca bir dolu olayla karşılaşıyor insan ve gördüğü bu olaylar nedeniyle insanlara güveni epey sarsılıyor. Dengeyi korumak lazım.