14 Ocak 2018 Pazar

TAKSİTLE ÖLÜM



TAKSİTLE ÖLÜM

(Mort a Credit)

Louis-Ferdinand Celine

1936

Çeviren: Simla Ongan

Yapı Kredi Yayınları

1.Baskı - Ekim 2017

543 sayfa


Kitabın ismine bayıldım. "Taksitle Ölüm" Gerçekten de kitaptaki anne, baba, çocuktan oluşan çekirdek ailenin aşırı yoksulluğu akla yavaş yavaş, taksit taksit öldüklerini getiriyor. 

Bu noktada benim aklıma takılan hep neden bu hayatı yaşamayı sürdürüyor oldukları? Taksit taksit ölmektense neden bir kerede bitirmedikleri bu sefil hayatı?

*

Ferdinand korkunç derecede fakir bir anne babanın çocuğu. Bir mağaza işletmeye çalışıyorlar, devrin modası olan ıvır zıvırı satarak geçinmeye çalışıyorlar. 

Babası tarafından sık sık aşağılanıyor, dövülüyor, annesi de çocuğundan pek umutlu değil.

Sadece dayısı Ferdinand'a en sıcak davranan insan.

Ferdinand okulu bitince iş aramaya başlıyor. Annesi de Ferdinand iş bulabilsin diye çok uğraşıyor.

Hiç para kazanamayacağı ya da ancak karın tokluğuna çalışabileceği bir işe giriyor. Ancak buradan kovuluyor. (İş yerindeki üstü Ferdinand'ı sevmediği için onu kovmanın bir yolunu buluyor.)

Yine iş arama sürecine giriyorlar.

Bu arada dayısı Ferdinand'ı İngiltere'de bir okula göndermeyi tavsiye ediyor. Dil öğrensin diye.

Ferdinand İngiltere'deki okula gidiyor. Fakat dil öğrenemiyor, hatta hiç konuşmuyor bile.

Tekrar evine döndüğünde anne babası daha da çekilmez hale gelmiş oluyor.

Hatta babası ile tartışıyor, babası yine küfür kıyamet savururken Ferdinand babasının suratına daktilo fırlatıyor, yumruk atıyor.

Uzaklaşıyor anne babasından.

Dayısı aracılığıyla Courtial denen bir adamın yanında işe başlıyor. Courtial çeşitli icatlarla ilgilenen, bu konuda dergi çıkaran bir adam. Onunla iyi geçiniyor Ferdinand.

Courtial bir balon yapma peşinde. Ama başarılı olamıyor.

Bir gün bir papaz su altındaki hazineleri çıkarmayı sağlayacak en iyi yöntemin bulunması için para veriyor. Fakat bu iş de ellerinde patlıyor, papaz bunları kandırıyor.

Ferdinand, Courtial ve karısı tarım işinde şansları denemek üzere verimsiz topralarda bazı deneyler yapıyorlar. Ancak bu işte de başarılı olamıyorlar. Toprak kurtlanıyor.

Sonunda Courtial intihar ediyor, kendisini vuruyor.

Ferdinand dayısına gidiyor.

Artık askere gitmek istediğini söylüyor, ama dayısı izin vermiyor, dinlenmesini istiyor.

Dayısının yanında onun şefkatindeyken bitiyor kitap.

10 Ocak 2018 Çarşamba

KÖPEK KALBİ


KÖPEK KALBİ

(Sobachye Serdtse)

Mihail Afanasyeviç Bulgakov

Yazıldığı tarih: 1925

İlk yayınlanma tarihi: 1968

Türkçesi: Meltem Suzanne Berton

Dedalus Kitap – Haziran 2012

112 sayfa


Öncelikle kişisel tarihime not düşmek istiyorum: E-Kitap okuyucusunda okuduğum ilk kitap oldu Köpek Kalbi.

Kobo e-kitap okuyucum var, doğum günü hediyem. Artık e-kitap okuma alışkanlığı edinmek istiyorum.

*

Kitabın özeti kabaca şöyle:

Ünlü cerrah Filip Filippoviç, zavallı bir sokak köpeğini deneyinde kobay olarak kullanır.

Tombik ismindeki bu köpeğe, ölmüş bir insanın beyninden bir parça (hipoviz) ve testislerini nakleder.

Tombik’te daha sonra birtakım değişiklikler olur. Önce iki ayağı üzerine dikilir, bu şekilde yürür ve sonra konuşmaya başlar.

Değişik bir yaratık çıkmıştır ortaya.

Yalnız bu yaratık cerrahın epey başını ağrıtır, çünkü çok sorun çıkarmaktadır. Çünkü nasıl çıkarmasın, zavallı ne olduğunu bilmeyen bir yaratık haline gelmiş. Üstelik cerrah sık sık onu azarlıyor, aşağılıyor. Köpek de “Böyle olmayı ben istemedim, beni sen yaptın.” diyerek affını istiyor. Haklı.

Tombik, kimlik bunalımı yaşıyor. Kendisine bir insan ismi buluyor, nüfus kağıdı ediniyor ve hatta belediyede iş buluyor. (Kedi yakalama işi.)

Cerrah, yarattığı bu yaratıktan sıkılıp ondan kurtulmak için yeniden onu ameliyat ediyor. Eskisine döndürüyor.

Bu arada cerraha cinayet suçlaması yapılıyor, insan (olduğu sanılan köpeği) öldürdüğü gerekçesiyle. 

Fakat cerrah kimseyi öldürmediğini söylüyor. İnsan köpek gibi bir şeyin de olmadığını. (Çünkü o sırada Tombik eski haline döndü, köpek oldu yine.)


6 Ocak 2018 Cumartesi

YÖNTEM ÜZERİNE KONUŞMA


YÖNTEM ÜZERİNE KONUŞMA

(Dissetatio de Methodo)

Renatus Descartes

1637

Latinceden Çeviren: Çiğdem Dürüşken

Kabalcı Yayıncılık

Baskı - Mayıs 2013

208 sayfa


"Düşünüyorum, öyleyse varım."

İşte bu sözün sahibi Descartes'ın kendisini ve düşünce yöntemini anlattığı kitabı.

Öncelikle bahsettiği yöntemi kimseye öğrettiğinin düşünülmesini istemiyor, sadece kendi izlediği yolu gösterdiğini vurguluyor.

"Çünkü başkalarına öğüt vermeye kalktınız mı, öğüt verdiğiniz kişilerden daha akıllıymış gibi görüneceğinizden, en ufak bir hata yaptığınızda en büyük eleştirileri de hak etmiş olursunuz." sf.29

*

Descartes'a göre fikir ayrılıklarımızın nedeni, bazılarımızın bazılarına göre daha üstün bir akılla donatılmış olması değil, yalnızca farklı yöntemlerle düşünmemiz ve dikkatimizi aynı şeylere yöneltmememiz.

Müthiş bir mütevazılık gösteriyor ve diyor ki:

"Ben hiçbir zaman diğer insanlardan daha zeki olduğumu düşünmemişimdir, aksine her zaman kendimi başkalarıyla kıyaslayıp keşke ben de hızlı düşünebilsem, keşke benim de net bir hayal gücüm ya da güçlü ve işlek bir hafızam olsa demişimdir." sf.25

Yaaa ben de.

*

Eskimiş bir evin yerine yenisini yapmak için eski evi komple yıkmak gerekir ya. Descartes da bu örneği vererek doğru düşünebilmek için eski düşüncelerini yıkması gerektiğine karar vermiş. 

"Çok fazla yasa kötülükleri önlemez,aksine kötülüklere kılıf geçirmenizi kolaylaştırır; bu yüzden en iyi yönetilen halklar birkaç yasası olup da bunları sıkı sıkıya uygulayan halklardır." sf. 63

diyerek bir düşünce yöntemi oluşturmuş ve buna sıkı sıkıya bağlı kalması gerektiği sonucuna ulaşmış.

*

Bulduğu yöntemin kuralları şöyle:

İlk kural:

Doğru olduğunu açık şekilde bilmediğim hiçbir şeyi doğru olarak kabul etmemek.

İkincisi:

İrdeleyeceğim problemleri rahatça çözmeme olanak tanıyacak kadar çok bölümlere ayırmak.

Üçüncüsü:

Doğruyu araştırmak üzer sarf edeceğim bütün düşüncelerimi daima belli bir düzende ilerletmek, yani en basit ve bilinmesi en kolay şeylerden başlayıp yavaş yavaş, adım adım daha zor ve daha karmaşık olanlarının bilgisine yükseltmek.

Sonuncusu:

Hem genel bilgiler elde etmeye çalışırken hem de bölüm bölüm ayırdığım zorlukların üzerinden geçerken, her şeyi kusursuz bir şekilde tek tek sıralamak ve hiçbir şeyi atlamadığımdan emin olmak için here şeyi etraflıca tekrar gözden geçirmek.

sf.63

*

Bir de davranış modeli belirlemiş:

İlk kural: 

Ülkemin yasa ve adetlerine itaat etmek ve Tanrı'nın inayetiyle çocukluğumdan beri bağrında büyüyüp en iyisi olduğuna karar verdiğim inancıma sıkı sıkıya bağlı kalmak; geri kalan her konuda da aralarında bir ömür geçireceğim insanların en makul ve en mantıklı olanlarının benimsemiş olduğu en ölçülü ve aşırılıklardan en uzak görüşlere göre davranmak.

İkinci kural:

Kararlarımda her zaman elimden geldiğince tutarlı ve sebatkar olmak; çok kuşkulu nedenlere dayanan ve belki de hiçbirini benimsemeyeceğim görüşleri bile tam manasıyla emin olduğum görüşleri sürdürür gibi en ufak bir kuşkuya kapılmadan ve hiç tereddüt etmeden sürdürmek.

Üçüncü kural:

Talihin değil de kendimin üstesinden gelmeye azmetmek, dünyanın düzenini değiştirmektense kendi arzularımı değiştirmek ve genel olarak kendi düşüncelerimiz dışında hiçbir şeyin bizim elimizde olmadığına kesinkes inanmak. Bu yüzden olması için elimizdeki tüm imkanları seferber ettikten sonra baktık ki bir şey hala olmuyor, o zaman onu Felsefi dilde imkansız denen şeyler arasına yerleştirmeliyiz.

sf.73


Kitabın başındaki sunuş kısmında:

"Descartes 'Dünya' adlı eserinde Kopernik'in kuramını onayladığını düşününce, Galileo ile aynı kaderi paylaşmamak için eserini yayımlamaktan vazgeçer." yazıyor.

Bu durumda Descartes, davranış modeliyle, Dünya'nın Güneş etrafında döndüğünü söyleyen Galileo'nun başına gelenleri duyduktan sonra toplumdan çok ayrık gözükmemeye çalışmış gibi. 

*

Descartes'in tüm şüpheciliğine rağmen Tanrı'ya inanmasını anlayamadım. 

Diyor ki:

"Açık ve seçik olarak gördüğümüz her şeyin doğru olduğu düşüncesi ancak Tanrı varolduğu için, Tanrı yüce ve yetkin bir varlık olduğu için ve sahip olduğumuz her şeyi mutlak anlamda Tanrı'ya borçlu olduğumuz için kesindir." sf.111

"Dünyada olan ya da olabilen ne varsa hepsinin genel ilkelerini, yani ilk nedenlerini bulmaya çalıştım. Bunun için de göz önüne sadece dünyamızın yaratıcısı olan Tanrı'yı aldım." sf.165

Bu Thomas Aquinas'ın (1225-1274) ilk neden teorisi sanırım.

İlk Neden Argümanı denilen görüşüne göre var olan her şeyin bir başlangıç noktası vardır. Futbol topunu ele alalım. Bu top, pek çok nedenin sonucudur; insanların tasarlaması ve biçim vermesi, ham maddeleri üreten nedenler vs. Ama ham maddelerin var olmasına ne sebep oldu? Bu nedenlere ne sebep oldu? Geriye, daha da geriye gidilebilir. Ancak sonsuza kadar geriye gidilemez, çünkü o zaman bir ilk nedene ulaşılamaz. Tanrı ise var olan her şeyin nedensiz nedenidir. 

*
Son olarak Descartes sonraki kuşaklara sesleniyor ve diyor ki:

"Bizzat ben yayımlamadığım halde, benim ağzımdan çıkmış gibi söylenen şeylere asla inanmayın." sf.177

5 Ocak 2018 Cuma

KENDİNİ ARAMAK


KENDİNİ ARAMAK

İhsan Fazlıoğlu

2014

Papersense Yayınları

5. Baskı – Nisan 2016

183 sayfa

Sıkıldım ay.

Kütüphaneden ödünç almıştım bu kitabı. Kendini aramak, bu ilgimi çeken bir şey.

Yazarın 2003-2010 arasında Anlayış dergisinde çıkan yazılarından oluşmuş bir kitap.

Şu kısımda kitaptan koptum:

“…İnsan için öncelikli olan, ferdiyet değil toplumsallıktır.”

“…Kişi, kendine insanlığını veren, toplumsallığını kazandıran türünün devamını sağlamakla yükümlüdür.” Sf.13

Yoooo.

Hiç de öyle düşünmüyorum.

Kişi asla türünü devam ettirmekle yükümlü değildir. Hatta türümüze tüküreyim. Kişinin insanlığa yapabileceği en büyük iyilik türünü bitirmektir.

Bok var türünüzde…

Çok akıl almaz bir saçmalık geliyor bana insanın bu türünü devam ettirme sevdası. Ne varsa türünde?


Bencillik hatta bu. O kadar güzel, şahane bir insanım ki yok olmamalıyım, benim bu mükemmelliğim devam etmeli demek bu. Öyle misiniz peki gerçekten? Hayır! Hiç değilseniz.

*

Bir de yazarın Arabik bir dili var, sevmiyorum bu üslubu, daralıyorum.

O yüzden bitiremedim kitabı.

BİLİNÇALTI KİŞİLİĞİNİZ


BİLİNÇALTI KİŞİLİĞİNİZ

Arketipler

(Archetypes)

Caroline Myss

2013

Çeviren: Yeşim Lümalı Gürgen

Koridor Yayıncılık
1.     
Baskı – 2014

323 sayfa


İlgi çekici bir şekilde başlıyor kitap:

“Neden bazı kişilerin, giysilerin ve ilişkilerin size tam uyduğunu ve diğerlerinin derin bir rahatsızlık verdiğini öğreneceksiniz.” Sf.11

İlgi çekici bir soruyla da devam ediyor:

“Arketipimi yaşıyor muyum? Bir başka deyişle, gerçek benliğimle yaşamam gereken hayatı mı yaşıyorum?” sf.12

Arketip “insan doğasının esasını oluşturan kişilik dışı bilinç kalıplarıdır.” diyor. Sf.42

Bunların on tanesinden bahsediyor:

1-      Savunucu

2-      Sanatçı/Yaratıcı

3-      Sporcu

4-      Bakıcı

5-      Modacı

6-      Entelektüel

7-      Kraliçe/Yönetici

8-      Asi

9-      Spritüel

10-  Vizyoner


Yani öne çıkan bir karakter özelliği diye anlıyorum. 

Hepimizin bir arketip kümesi varmış. Daha baskın olanını bilmek kendimizi tanımak açısından önemliymiş. Arketipimize uygun yaşarsak mutlu olurmuşuz. İstemediğimiz bir arketip varsa da bunu değiştiremesek bile etkilerini olgunlaştırabilirmişiz.

Eğer bir hayalin varsa ve bunu gerçekleştiremiyorsan o arketipe sahip olmadığın içinmiş.

“…Bu bireylerin hiçbirinde gereken arketipler yoktu ancak zaten yeteneksizliklerinden olduğu kadar, önlerine çıkan fırsatların olmayışından da bu anlaşılıyordu. Fırsatlar arketiplerinizin bir uzantısıdır ve fırsatları sadece sahip olduğunuz arketipler aracılığıyla harekete geçirebilirsiniz.” Sf.41

Gerçek hayatta bu bilgi ne işimize yarar?

Kendimizi daha iyi tanırmışız. Ben kimim? Amacım ne? Bunları bilirmişiz.

*


Ben bilebildim mi? Pek sayılmaz. Bende şu arketip var diyelim, bunu öğrenmekle hayatımda değişen bir şey...bakıyorum...yok.

Böyle ille de kalıplara sokma olayı benim aklıma pek yatmıyor. "Optimum Denge Modeli" diye bir kitap okumuştum, onda da böyle insan davranışlarını bir kalıba sokmak, bir isim vermek gayreti vardı. Kendime hiçbir kalıbı uygun göremiyorum, ondan mı acaba rahatsızlığım? "Ben buyum!" diyemiyorum. Hepsine biraz biraz yakın hissediyorum kendimi. 

GECENİN SONUNA YOLCULUK

GECENİN SONUNA YOLCULUK

(Voyage au bout de la nuit)

Louis-Ferdinand Celine

1932

Çeviren: Yiğit Bener

Yapı Kredi Yayınları

18. Baskı – Eylül 2017

573 sayfa


O neydi gız?

Bu kitabı anlatmaya bu şekilde başlamak geldi içimden.

*

Ferdinand Bardamu’nun Avrupa’da, Afrika’da, Amerika’da geçen birkaç on yılının hikayesi.

*

Kitabı değişik kılan ironik ve argo dolu dili.

Şimdilerde bu dil özgünlüğünü yitirmiş olsa da 1930’lu yıllar için sarsıcı olmuş.

Kitabın girişinde de bundan bahsediliyor:

“1930 yılında, Celine yalnızca standart bir Fransızcayı okumaya alışmış okurları sokak diliyle ya da açık saçık bir Fransızcayla karşı karşıya getirerek zorluyordu.”

Önsözde kitabın insanda yarattığı his çok güzel ifade edilmiş:

“Öyle kitaplar vardır ki, elinize alıp daha ilk sayfasını bitirmeden ürperirsiniz. Olağanüstü hiçbir şey yoktur ama, duyduğunuz yepyeni bir sestir.”

*

Ferdinand Bardamu Fransız bir asker olarak savaşta Almanlara karşı mücadele etmelidir. Ancak o Almanların kendisine bir kötülüğü olmadığını söyleyerek savaşmak istemez. Savaşmak istememesi anormal karşılanır. Hastaneye yatırılır. Buradan vatansever bir birey olarak çıkması umulur.

Ferdinand’ın hayali Amerika’ya gitmektir. Gidecektir ama önce Afrika’da bulur kendini. Hasta olur, köle olur, satılır.

Gemiye biner, artık Amerika’ya gider.

Amerika’da pire yakalayıcı ve pire sayıcı olarak işe başlar.

New York’a gittiğinde işsiz, parasız ve özgüvensizdir ve depresyondadır. O günlerde bol bol sinemaya gider.

Eski sevgilisi Lola’yı bulur Amerika’da. Lola ona para verir.

Buradan Detroit’e gider Ferdinand. Ford fabrikasında insanlık dışı çalışma şartları içinde çalışır. Az para kazanır, o parayla da geneleve gider. Molly ile tanışır. İşe gitmez ve Molly’nin parasıyla yaşar bir süre Ferdinand. Severler birbirlerini ama Ferdinand’ın gitme tutkusu vardır. Gider.

Fransa’ya, ülkesine döner. Burada eğitimini tamamlar ve doktor olur. Muayenehane açar. Fakat hasta çevresi yoktur. Olan hastalar da fakirdir ve vizite ücreti vermek istemezler.

Henrouille ailesi ile tanışır. Karı koca ve adamın annesi.

Genç Henrouille çifti doktordan yaşlı Henrouille için deli raporu çıkarmasını ister. Doktor bunun karşılığında iyi para alabilir ama yapmaz.

Ferdinand eski dostu Robinson ile karşılaşır. Onu görmeyi istemediği için sokağa çıkmaya çekinir ama kaçamaz.

Ferdinand’ın ücretsiz doktorluğundan yararlanan kapıcı kadının küçük yeğeni Bebert hastalanır. Ferdinand onun için çok uğraşır, ama fayda etmaz, çocuk ölür
.
Henrouille çifti, Robinson’dan yaşlı Henrouille’i öldürmesini ister. Robinson bunu kabul eder ama beceremaz, kendi kendisini yaralar.

Ama bir zaman sonra Robinson, yaşlı Henrouille’i öldürür. Merdivenlerden iterek. Kaza olduğunu düşünür herkes.

Ferdinand anlar Robinson’un öldürdüğünü.

Bir de Robinson’un sevgilisi Madelon.

Ferdinand bir akıl hastanesinde çalışmaya başlar. Hastanenin müdürü gidince Ferdinand başa geçer.

Robinson yine bulur Ferdinand’ı.

Madelon’un aşırı sevgisi Robinson’u bunaltmış, kaçıyor ondan. Fakat Madelon buluyor Robinson’u.

Bir gün Ferdinand, Ferdinand’ın hastaneye aldığı hemşire Sophie, Robinson ve Madelon panayıra gidiyorlar eğlenmek için. (Bu arada Ferdinand ve Madelon arasında da bir şeyler olmuştu daha önce Robinson’dan gizli.)

Burada Robinson ve Madelon tartışıyorlar, Madelon Robinson’u tehdit ediyor, yaşlı Henrouille’i öldürdüğünü polise söylemekle. Tartışma büyüyor, Madelon Robinson’a ateş ediyor ve öldürüyor.

Ferdinand hayatına devam ediyor.

Kitabın sonunda “Sen nehrini de, her şeyi, kapatalım artık bu konuyu.” diyor.



30 Aralık 2017 Cumartesi

TENEKE


TENEKE

Yaşar Kemal

1959

Yapı Kredi Yayınları

13. Baskı - Ocak 2010

157 sayfa



Bir kaymakamın insanların hayatını hiçe sayan paragözlerle mücadelesini anlatan bir roman.

*

Fikret Irmaklı genç bir kaymakam olarak yeni görev yeri olan kasabaya gider.

Kasabanın eşrafı ile tanışır.

Kasaba eşrafı kaymakama iyi gözükür, bu samimiyetle kaymakamdan ruhsatnameler alırlar.

Kaymakamın yardımcısı Resul Bey ise her şeyin farkındadır. Kasaba eşrafının kaymakamın saflığından faydalandığını görür. Kaymakamı çocuğu gibi seven Resul Bey onu uyarır. Onun uyarısıyla kaymakam Çeltik Kanunu'nu okur ve eşrafa verdiği ruhsatnameleri, aslında vermemesi gerektiğini fark eder.

Çeltik ağaları kanunlara aykırı olarak çeltik yaparlar. Bu esnada köylere ve köylülere zarar verirler, köylerin sular altında kalmasına, çamura bulanmasına, sinek istilası nedeniyle de sıtmaya sebep olurlar.

Murtaza Ağa da bunlardan biridir ve köyün boşalmasına sebep olur.

Kaymakam da çeltik ağalarıyla mücadeleye girişir. 

*

Bu tarz romanlarda sıklıkla kaymakam gibi hükümet adamlarının kasaba zenginleriyle iş birliği yaptığı görülür ama bu romanda kaymakam dişli çıkıyor. Elinden geldiğince mücadele ediyor, yılmıyor, pes etmiyor. Fakat hakkındaki asılsız şikayetler ve ağaların çeşitli bağlantıları ile görev yeri değiştiriliyor.

Kars'ın Kağızman ilçesine tayini çıkan kaymakamcığın, Resul Bey'e:"Acaba orada da çeltik ekiyorlar mıdır?" diye sorması çok dokunaklıydı bence.

*

Böyle tatsız ayrılan kaymakamların ardından teneke çalınırmış, kitabın adı oradan geliyor.