18 Mayıs 2018 Cuma

MOMO



MOMO

Michael Ende

1973

Almancadan çeviren: Leman Çalışkan

Pegasus Yayınları

1.Baskı – Eylül 2017

300 sayfa


Pek ciciş, pek tatlış bir kitap.

Hem çocuklara hem büyüklere bir masal.

*
Momo küçük bir kız çocuğu. Antik bir tiyatroda yaşıyor. Annesi babası, oraya nereden geldiği bilinmiyor. Çevredekiler Momo’yu pek seviyor, herkes derdini tasasını ona anlatıyor, o da sadece dinliyor. İnsanlar sansürsüz bir şekilde ona dert yandıkları ve Momo da hiç onların sözünü kesmediği için dert anlatanlar çözümlerini de kendi kendilerine buluyorlar. Bunu da Momo’nun bir sihri olarak yorumluyorlar.

Ancak zamanla insanlar ve dünya değişiyor. Kimsenin oturup sohbet etmeye, çocukların oyun oynamaya vakti olmuyor.

Çünkü insanların zamanlarını çalan bir çete ortaya çıkıyor. Duman Adamlar bunlar.

Momo, bu çeteyle mücadele ediyor. Çünkü bu çeteye boyun eğmeyen tek kişi Momo.

Momo, bu mücadelesinde ulu bir zat olan Hora Usta ve yarım saat sonraki geleceği görebilen kaplumbağa Kassiopeia’dan yardım alıyor.

Sonunda duman adamların işini bitiriyor.

*

Bana hitap etmiyor böyle minnoş kitaplar ama çok övüldüğünü duyup merak ettim, okudum. 

Sıkıldım ne yalan söyleyeyim.


UĞULTULU TEPELER




UĞULTULU TEPELER


(Wuthering Heights)

Emily Brontë

1847

Çeviren: Osman Çakmakçı

Bordo Siyah Yayınları

355 sayfa


Kitabın konusunu tek cümlede özetliyorum: Acıma yetime…

Ne kadar ön yargı yaratan bir hikaye böyle bakınca.

Bir de bu yetim zenci.

Buradan da bir önyargı.

Hikaye ırkçı olmakla eleştirilmiş zaten.

*

Adam bir gün gidiyor ve geliyor yanında evlat edindiği yetim bir çocuk.

Bu yetim çocuğu korumak adına kendi öz çocuklarına adaletsiz davranıyor. Nitekim çocuklar ve evlatlık arasında bu nedenle çatışmalar oluyor.

Evlatlık çocuğun adı Heathcliff.

Adamın öz oğlu Heathcliff'e çok kötü davranırken, öz kızı olan CatherineHeathcliffi seviyor. Karşılıklı seviyorlar birbirlerini. Hatta epeyce seviyorlar. Ama birlikte olamıyorlar.

Catherine, başkasıyla evleniyor. Edgar Linton denen düzgün, iyi bir adamla.

Heathcliff de bu diyarları terk ediyor.

Ama daha sonra geri geliyor. Nasıl olmuşsa olmuş çok da zengin bir beyefendi olmuş.

Catherine, Heathcliff’i yeniden gördüğü için çok mutlu oluyor ama kocası Linton bu durumdan rahatsız. Catherine ve Heathcliff gizli de olsa görüşmeye devam ediyorlar ama bunun bir yere varacağı yok, sadece huzursuzluk yaratıyorlar.

Linton’un kız kardeşi de Heathcliff’i seviyor. Yapma etme o adamdan sana yar olmaz diyorlar ama aptal kız, dinlemiyor.

Heathcliff de Edgar Linton’a gıcıklık olsun diye bu kız kardeşle evleniyor ama kıza hayatı cehenneme çeviriyor. Kız da kaçıyor sonra. Yıllar sonra bu kız ölüyor, geride Heathcliff’in oğlu kalıyor, adını Linton koymuş annesi, nasıl sünepe, nasıl çıtkırıldım bir çocuk.

Bu arada Catherine ölüyor. Onun da Edgar’dan bir kızı var. Kıza da Catherine adını veriyorlar.

Catherine, kuzeni Linton ile tanışıyor ve birbirlerine aşık oluyorlar. Aslında tam aşk da değil de Catherine acımayla karışık seviyor Linton’u, Linton ise işe yaramazın teki.

Heathcliff kabus gibi bir hayat yaşatıyor bunlara. Dövüyor yer yer acıması yok.

Heathcliff’in evinde bir de Heraton diye biri var. Heraton, Catherine’in dayısının oğlu.( Çocukken Heathcliff'e kötü davranan ağabey)  Heraton, annesi de babası ölünce Heathcliff tarafından büyütülüyor. Cahil, kaba biri olarak yetiştiriyor onu Heathcliff.

Ayy daral geldi akrabalık ilişkilerinden.

Sonunu söyleyeyim,
Heathcliff artık sıkılıyor hayattan. İntikamdan, kötülükten zevk almaz hale geliyor, çocukları umursamıyor ve ölüyor.

Heraton ile de Catherine evleniyor. Mutlu son, oh.

*

Tüm bu hikayeyi Nelly Dean adlı evin tatlı, iyi yürekli hizmetkarı anlatıyor, eve gelen kiracıya.

Biricik Nelly Dean, her eve lazım.



26 Nisan 2018 Perşembe

YALNIZIZ



YALNIZIZ

Peyami Safa

1940

Ötüken Neşriyat

324 sayfa


Daha da Peyami Safa okumayacağım.

İyi hoş doğru tespitler olabilir ama da-ral-dım.

Yılmışım mutsuzluklardan, bir de kitaplarda böyle şeyler okumak istemiyorum.

*

Besim, Samim, Mefharet.

Üç kardeş birlikte yaşıyorlar.

Mefharet’in kızı Selmin hamile olduğunu ama çocuğun nişanlısından olmadığını ve nişanlısıyla da evlenmek istemediğini söylüyor.

Anne çıldırıyor tabii. Selmin, kimden hamile olduğunu da söylemiyor. Mefharet, ağabeyi Samim’den şüpheleniyor.

Samim bir kitap yazıyor, Simeranya adlı bir ülkeden bahsediyor kitabında. Mefharet ve Besim, Samim’in yazdıklarını gizli gizli okuyup ipucu arıyorlar.

Sonradan anlaşılıyor, Samim’in yapmadığı.

*

Selmin itiraf ediyor, ara sıra eve gelip giden ve evdekilerin aç adam deyip karnını doyurdukları bir serseridenmiş çocuk.

Anne yine çıldırıyor ama daha sonra gerçek ortaya çıkıyor. Selmin hamile falan değil, kavgalı olduğu nişanlısını annesi kabul etsin diye böyle bir yalana başvurmuş.

*

Samim, aklı başında, olgun bir adama benziyordu başta.

Ama sonra geri zekalı bir kıza aşık olunca tüm aklı başındalığı gitti gözümde.

*

Selmin’in nişanlısının kız kardeşi Meral’e aşık Samim.

Ama aralarında çok yaş farkı var, evlenme durumları yok, fakat yine de takılıyorlar.

Meral’in aklı bir karış havada.

Hoppa bir kız arkadaşı var, herkes onunla görüşme diyor ama Meral gizli saklı onunla görüşüyor, herkese yalan söylüyor sonra görüşmedim diye.

Samim anlıyor ama bütün yalanları. Sürekli sorguluyor zaten Meral’i.

Meral, Samim’e karşı ne hissettiğini bilmiyor. Cepte dursun istiyor, o arada gözü başkalarını da arıyor.

*

Samim pezevengi, yıllar önce Meral’in annesiyle de ilişki yaşamış. Meral’in annesi o sırada evli. 

Hatta Meral’in Samim’in kızı olması bile söz konusu olabilir ama Samim emin kendisinin kızı olmadığına. Meral bilmiyor tabii bu hikayeyi. Onun aklı giyinem, süslenem, Paris’e gidem.

*

Yalanları yüzünden artık köşeye sıkışıyor Meral ve intihar mektubu yazıyor.

Camdan atlayıp intihar etmek geçiyor aklından.

Bence etmezdi intihar ama bir sigara yakayım derken yanlışlıkla kendini yakıyor.

Geride intihar mektubu bıraktığı için insanlar intihar etti sanıyor.

*

Samim, bu haberi zaten son günlerde pek iyi durumda olmayan Meral’in annesi Necile’ye iletmek için Necile’nin evine gidiyor. Ama bir bakıyor ki o da ölmüş.

Necile, yanında çalışan kadının akıl ve ruh sağlığı pek iyi olmadığı için ondan etkileniyor, evhamlara ve korkulara kapılıyordu. En sonunda kalbi yenik düşmüş, ölüvermiş.

Samim de o ölünün başında bekliyor, beklerken uyuyakalıyor. Uyandığında Necile’nin ölüsü yerinde yok, komşular gelip almışlar ölüyü.

*

Güzel kurgu, kitapta insan hallerine ve ilişkilerine dair güzel tahliller de var.

Ama yıldım ben bunlardan, o yüzden artık canım çekmiyor böyle şeyler okumak.

21 Nisan 2018 Cumartesi

MÜLKSÜZLER



MÜLKSÜZLER

(The Dispossessed)

Ursula K. Le Guin

1974

İngilizceden Çeviren: L. Mollamustafaoğlu

Metis Yayınları

1. Basım - 1990

328 sayfa



Bilim kurgu roman sevmiyorum ben pek. Ama bunu merak ettim, okudum. Hala sevmiyorum bilim kurgu.

Sanırım mevcut dünyayı bile aklım zor anlarken bir de bilim kurgu olanını aklımın hiç almıyor oluşu bunda etken.

*

Kitapta Anarres ve Urras adlı iki dünya var.

Anarres’te anarşistler, Urras’ta kapitalistler var.

Shevek adlı Anarresli bir doktor, araştırmalarını sürdürmek için Urras’a gider.

*

Anarres’te devlet, hükümet, yasa, suç, ceza… gibi sistemler yoktur. Herkesin sahip olduğu tek şey özgürlüktür. Ama yine de ülke verimsizdir ve hayat koşulları zordur.

Urras ise bugün de bildiğimiz anlamda bir ülkedir. Kapitalist ve totaliter bir rejim vardır.

*

Shevek, eşi ve çocuğunu bırakıp gelmiştir Urras’a. Çalışmalarını burada tamamlayacağını umar, ancak bu arada farkında olmadan Urras hükümetinin bir malı gibi olmuştur.

Üzerinde çalıştığı kuramsal bilgilerinin neticesini bu ülkeye vermek istemez.

Daha özgür ve iyi yaşam koşullarının olduğu başka bir ülkeye verir çalışmasını.

Bu arada çeşitli çatışmalar çıkar ama sonunda kendi ülkesine ve karısına ulaşır.


14 Nisan 2018 Cumartesi

İHTİYAR BALIKÇI



İHTİYAR BALIKÇI

(The Old Man and the Sea)

Ernest Hemingway

1952

Türkçesi: M. Murat Sezer

Bahar Yayınevi

Basım Yılı: 2004

58 sayfa


Hüzünçlü bir hikaye.

*

Yaşlı bir balıkçının zorlu bir balık avı macerasını anlatıyor.

Balıkçı artık zar zor balık yakalayabiliyor, talihi pek yaver gitmiyor.

Yalnız bu defa çok büyük bir balığa denk geliyor. Sandal balıktan daha küçük, balıkçı da yalnız. Bu dev balığı yakalamakta zorlanıyor. Balık uzun bir süre (günlerce) sandalı ve balıkçıyı peşinden sürüklüyor. Nihayet ölüyor balık. Balıkçı, balığı sandalın yanında sürükleyerek kıyıya götürmeye çalışıyor. Ama bu arada ölü balığın kokusunu alan köpek balıkları sık sık saldırıya geçiyor. Balıkçı, köpek balıklarını da başta öldürebilse de artık saldırılara karşı koyamıyor ve yakaladığı dev balığın sadece iskeletini getirebiliyor kıyıya.

Kıyıda diğer balıkçılar, balığın iskeletinden anlayabiliyorlar ne kadar büyük bir balık olduğunu, daha önce hiç bu kadar büyüğünü görmediklerini söylüyorlar.

İhtiyar balıkçı ise yorgunluktan bitap düşmüş uyuyor, rüyasında Afrika’da geçirdiği maceraları, aslanları görüyor. Hikaye de burada bitiyor.

Yanında yetişen genç balıkçı destek oluyor ihtiyar balıkçıya.

İhtiyar balıkçı kendi kendine düşünüyor; denizde o kadar açılmasa, dev balığı bulamazdı, ölümüne 
sebep olmazdı… gibi

*

Hikaye boyunca insanı merak salıyor, önce balıkçı bir balık bulabilecek mi diye, sonra bulduğu balığı yakalayabilecek mi diye, sonra yakaladığı balığı karaya getirebilecek mi diye, tüm bu süreçte çok aç ve yorgun düştüğü, çeşitli yaralar aldığı için de ölmeden dönebilecek mi diye heyecanı dorukta tutan bir hikaye.

KÖRLEŞME



KÖRLEŞME

(Die Blendung)

Elias Canetti

1935

Çeviren: Ahmet Cemal

Payel Yayınları

4. Basım – 2005

574 sayfa


Başını büyük keyifle okurken ortalarında kitaptan biraz koptum, sonlarda toparlayarak bitirdim.

*

Müthiş zengin bir kitaplığa sahip Profesör Peter Kien, evine bir hizmetli alır. Hizmetlide aradığı koşul kitaplarına iyi bakmasıdır.

Therese bu evde hizmete başlar. Kitaplara gözü gibi bakar, düzenli temizler.

Bir gün Peter, Therese’ye okuması için bir kitap verir. Therese bu kitabı, kitaba zarar gelmesin diye eldivenle okur. Bunu gören Peter hayran olur ve Therese ile evlenir.

Sekiz yıldır yanında çalıştığı adamla evlenmek Therese için amacına ulaşmaktır.

Bu evliliğin ardından Therese kitaplara boş vermiş, gerçek yüzünü açığa çıkarmış, Peter için kabus dolu günler başlamıştır.

Peter, Therese’i ve onun eve aldığı gereksiz eşyaları görmemek için gözlerini kapatır, gözleri kapalı bile hareket edebilir, kitaplarını bulabilir hale gelir.

Therese, eve mobilya bakmak için gittiği mobilya mağazasındaki adamdan hoşlanır. Çünkü Therese için kocası erkek bile değildir.

Therese, mağazacı aşığına para vermek ister, böylece büyük bir mağaza açabilsin diye.

Bu paraya sahip olabilmek için de Peter’in vasiyet yapmasını ister.

Peter bir vasiyet hazırlamaz.

Therese öfkelenir.

Kavgalar, gürültüler, kıyametler.

Peter’in tanıştığı sevimsiz bir cüce bir gün Peter’in doktor olan kardeşine Peter’in ağzından bir mektup yazar, “Keçileri kaçırdım” yazar mektupta.

Akıl hastanesinde çalışan bir doktor olan kardeş de hemen gelir Peter’in yanına.

Onu lanet karısından ve karısının yeni aşığı kapıcıdan kurtarır.

Peter artık huzura kavuşmuş gibidir. Ancak kafası iyi değildir. Yakar evini.

*

Yazarın bu kitabı 26 yaşında yazmış olması çok hayranlık uyandırıcı.

11 Nisan 2018 Çarşamba

SANA GÜL BAHÇESİ VADETMEDİM



SANA GÜL BAHÇESİ VADETMEDİM

(I Never Promised You a Rose Garden)

Joanne Greenberg

1964

İngilizceden Çeviren: Nesrin Kasap

Metis Edebiyat

278 sayfa


Yazık ay!

16 yaşında bir kız çocuğun akıl hastanesindeki iyileşme çabasını anlatıyor kitap.

Deborah, yaşıtlarından farklı. Bu farklılığı nedeniyle annesi ile babası onu akıl hastanesine götürüyorlar. Bir yandan da içleri içlerini yiyor acaba iyi bir şey mi yapıyoruz diye. Kolay bir karar değil çünkü. Kızlarını da seviyorlar gayet. Ama yapacak başka bir şey bulamıyorlar.

Deborah üç yıl kalıyor hastanede. Şizofren. Başka bir dünya ile (Yr bu dünyanın adı) iletişim kuruyor. Kafasında o dünyadaki insanlarla konuşuyor, onlardan tehditler ya da emirler alıyor. Bazen o dünyada konuştuğu dil ile bu dünyadaki dil karışıyor. Yr’de konuşulan dildeki kelimelerin İngilizce karşılığını bulmakta zorlanıyor, yoruluyor, kendisini ifade edemiyor.

Neyse ki hastanede iyi bir tedavi var. Doktor çok ilgileniyor onunla.

Ailesi de elinden geldiğince yanında olmaya çalışıyor.

Annesi güçlü bir kadın. İçten içe çok üzülüyor tabii ama dışarıya güçlü gözükmeye çalışıyor. Bazen doktorlardan aldığı pek iç açıcı olmayan raporları, kocasına üzülmesin diye daha farklı anlatabiliyor. Kocası çünkü hep şüphe içinde kızlarını akıl hastanesine götürmekle iyi edip etmedikleri konusunda.

Zorlu bir geçmişi var ailenin. Yahudi oldukları için dışlanmışlar, fakirlikten yükselen bir büyükbaba ile feraha çıkmışlar. 

Bu arada kitapta diğer hastalardan da bahsediliyor.

Sonunda;

Deborah dışarıdan lise bitirme sınavlarına giriyor. Sınavlara hastane dışında bir pansiyona yerleşerek hazırlanıyor. Sadece rutin tedavi ve kontrol için hastaneye gidiyor.

Sınavı kazanıyor.

Burada hikaye bitse çok güzel olurdu ama Deborah dışarıda kendisini iyi hissetmiyor. İnsanlarla anlaşmak kolay olmuyor. Bir gün yine hastaneye dönüyor. Hastanede diğer hastaların arasında elinde ders kitapları, okumaya ve dersleri anlamaya çalışırken kitap bitiyor.

Hastanede bir hasta daha vardı. İyileşti denerek dışarı çıkmış ama sonra tekrar dönmüştü. Bu oradaki hastalar için iyi bir örnek olmuyor. İyileşmenin hiçbir zaman mümkün olmayacağı inancına sebep oluyor.

Deborah da bir miktar böyle oldu.

Ümitsiz değil ama Deborah. Doktor ona "Sana gül bahçesi vadetmedim" diyor iyileşmenin kolay olmayacağını anlatmak için.  

Üzücü bir hikaye.