Hakan Günday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hakan Günday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2024 Pazartesi

DERZ

 

DERZ

İki Roman Arası Öyküler

Hakan Günday

2023

Doğan Kitap

1.Baskı-Eylül 2023

204 sayfa

Hakan Günday’ın başta OT dergisinde olmak üzere çeşitli mecralarda yayımlanmış hikaye ve kısa yazıları yer alıyor. Romanlarından tanışık olduğum karanlık tarz buradaki yazılarda da mevcut. Kimisini ilginç buldum kimisini eh işte.

 İşte o yazılar:


İLK
Islahevinde çocuklar öğretmene şantaj yapıyorlar. Öğretmen, çocuklardan birinden dışarıdaki birini öldürmesini istemiş. Bu bilgiyi saklamak karşılığında çocuklar öğretmenden dışarıda kar topu oynamaya izin vermesini istiyorlar. Ya kar topu oynamamıza izin verirsin ya da birini öldürttüğünü söyleriz.

REYON

Kadın ve adam iletişim sorunu yaşıyorlar. Kadın bu sorunu aşmak için adamın kişisel gelişim kitabı okumasını istiyor. Kadının çok sevdiği bir kişisel gelişim kitabı var. Onu tavsiye ediyor.  Ama sonra anlıyoruz ki o kitap aslında yanlışlıkla kişisel gelişim reyonuna girmiş, aslında tarih kitabıymış.

İMPARATORLUK ÖZEL KALEM MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN DİKKATİNE
Vatandaşın biri kendisinin bir insan değil ülke için bir hammadde olduğunu düşünüyor. Bu aydınlanmayı yaşayıp yetkililere bu durumunu anlatan bir mektup yazıyor. 
(Bu arada başlıkta "...Müdürlüğü'ne" diye kesme işareti ile ayrılmış ama ayrılmaması lazım. Çünkü TDK'ya göre kurum, kuruluş, birleşim, oturum ve iş yeri adlarına gelen ekler kesme işareti ile ayrılmaz.  

GİRİŞ-GELİŞME-ÇIKIŞ
Bilgisayar oyunu oynamaya kendini fazla kaptırmış bir beyaz yakalı çalışan,  bilgisayarda  daha önce oynadığı oyunlarda öldürdüğü adam ve kadınları karşısında görmeye başlıyor, "ilahi dijital adalet" diyor buna. Biri de kendisini bilgisayar oyunundaki gibi takip edip öldürsün istiyor.

GASP
Haylaz bir çocuk, Amerika’daki bir hapishanede bulunan bir mahkumla mektup arkadaşlığı yapıyor. Ona annesinin fotoğraflarını kendisininmiş gibi gönderip adını da Melisa olarak tanıtıyor, bu bilgilerle aşk mektupları yazıyor. Adam hapisten çıkıp Türkiye’ye geliyor. Kandırıldığını anlayınca çocuğun anne babasını öldürüyor. Yalnız yanlış anlaşılmayı öğrenen babanın madem buraya kadar geldin, çocuğuma İngilizce öğret istersen ücreti karşılığı, demesi yok mu?

DÜNYANIN İLK KLON DEVLET BAŞKANI VE İÇ BURKAN DRAMI
Yıllar önce bir toplumsal olayda sıkılan gaz nedeniyle olaya katılanlarda çeşitli etkiler görülmüş. Cilt renkleri değişmiş ve o olaydaki yaşlarına dönüp sonra da ölümsüz hale geleceklermiş. Bunu duyan devlet başkanı da o gazı içine çekiyor ölümsüz olmak için ama onda bir etki yaratmıyor. Çünkü adam klonmuş.

DEFA
Dokuz yaşındaki İsa'nın kısa hikayesi. Annesini öldürüyor ve daha bir sürü kişiyi.

CİHAZ
Adamı arıyorlar, babanız öldü diye haber veriyorlar. Adam, babasıyla otuz yıldır görüşmüyormuş, kendisini terk eden babayı niye görsün? Umursamıyor babasının ölüm haberini ama önemli bir detay var. Babasının içine yerleştirilen kameralı kapsülle görülmüş ki adamın içinde cennet gibi görüntüler var. Doktorlar, oğlunun da içine bakmak istiyorlar belki onda da vardır diye. Oğlan inanmıyor, alet bozuktur diyor. 

LİSAN-I MÜNASİP
Öğrendiği yabancı dilde kitaplar okuyan çocuk, bazı devlet adamlarının yolsuzluk yaptığını öğreniyor. Aralarında babası da var. Hepsinin huzurunu kaçırıyor çocuk. Sonra da çocuğun huzurunu kaçırıyorlar.

MADDİ HALLER CETVELİ
Maddenin düşünce hali, aşk hali, rüya hali... vb bir liste yapmış yazar.

FORTUNA

Yıllar sonra kızını ilk defa görmeye giden bir babanın heyecanı anlatılıyor. Ama baba heyecandan konuşamıyor kızının karşısında.

SONRA
Bir Ermeni ve bir Türk çırak var. Arkadaşlar. Ermeni olan yurt dışından gelen bir mektupta Ermeni soykırımından bahsedildiğini okuyor. İlk defa öğreniyor bunu. Türk arkadaşına soruyor. Türk çırak da bu konuyu ilk defa duyuyor ve inanmıyor. Bunun gerçek olup olmadığını öğrenmek için araştırmaya koyuluyorlar, tam da o sırada Hrant Dink’in öldürüldüğü haberi geliyor.

MEKİK
Kasaba halkı aralarında para toplayıp çalışkan bir öğrenciyi okumaya yurt dışına gönderiyorlar. Ama çocuk kumarda tüm parasını kaybediyor ve bir daha ondan haber alınamıyor. Sonra kasabalılar başka bir çocuğu para toplayıp okumaya gönderiyorlar. Uzaya mekik fırlatır gibi yurt dışına çocuk gönderiyorlar. Bir gün belediye başkanı halktan para istiyor, lise yapmak için. Aramızda para toplayalım, lise yapalım, diyor. Bir vatandaş, öğrenmeni de mi aramızda toplayacağız, diye sorunca belediye başkanı sinirleniyor, kim onu soran, diyor. Yıllar önce okumaya gönderilen ve kendisinden haber alınamayan gençmiş soran.

UYKUDA BÜYÜMEK
Uykusunda mektup yazan insanlar ve varlıklar anlatılıyor. Tüm nefretlerini kusuyorlar mektuplarda ama mektupların sonunu mutlaka ailene selam ederim, hürmetler, saygılar diye bitiriyorlar.

SİYASET AKADEMİSİ 12.DÖNEM SÖZLÜ SINAVI
Siyasetçi olmak için sınava katılan gence Rene Megritte’in pipolu resmini gösterip burada pipo yok demesini istiyorlar. Genç diyemiyor, pipo var ama resim olarak var… deyip duruyor. Yalan söyleyemediği için siyasetçi olamayacağına karar veriliyor.

ERYTGROXYLON COCA

Kokain komasında ölen 22 yaşında bir delikanlı anlatılıyor. Son sözlerinde bir paketten ve paketi kırmızı gömlekli bir kıza verdiğinden bahsediyor.

09.32
Şehirle konuşan bir adam var burada. Diyalog çok sevimli ilerlemiyor. Adamın görevi bütün gün pencere başında şehri izlemek. Vatan borcuymuş bu. Adamın şehre bu kadar uzun bakınca intihar edesi geliyor.

CEHENNEMDE BİR GÜN
Hayatını cehennem olarak değerlendiren bir öğrencinin bir günü listelenmiş. Birilerini dövmek, tekmelemek, linç... Günü böyle.

COPLUM
Adamın gözünde cop çıkmış. Polis copu. Tıpçılar ilk kez görüyor bu durumu, anlamıyorlar. Gözünde tüm değerler normal gözüküyor. Nazardan olabilir, diyor hasta. Bir keresinde bir eylemde polis gözüne biber gazı attı diye gözünü kaybeden arkadaşıyla dalga geçmiş, ne işin var eylemde, polis bile bile biber gazı atar mı gözüne, kaşınmışsındır, demiş. Belki onun nazarı değmiştir diye düşünüyor.  Neticede tedavisi yokmuş. Bu şekilde yaşayacak.

DOĞMADAN ÖNCE MUTLAKA YAPILMASI GEREKEN 10 ŞEY
Ölmeden önce yapılması gereken 100 şeyleri listelemiş. Görülmesi gereken 10 yer, yenmesi gereken 10 yemek gibi

GEM
Uyku sorunu yaşayan ünlü bir kadın bir uyku merkezine yatıyor. Merkezde kadının hayranı olan bir çalışan onu izliyor. Ünlü kadın "Reyhan beni affet!" diye sayıklıyor uykusunda. Hayran çalışan, kadına "Ben Reyhan seni affettim." diyor kadın rahatlasın diye. Kadın uyandığında Reyhan’ın öldüğünü hatırlıyor.

KALDIRIM MAHKUMU
Sokakta yaşlı ve fakir bir amca intihar etmek için bir kamyonun önüne atlamaya hazırlananıyor. Yapamıyor. Onu gören çocuk yardım etmek istiyor, annesi izin vermiyor. "Ona bakma o cezalı. Siz sınıf başkanı seçiyorsunuz ya, o başkanın size kötü davrandığını ve bir daha seçim yapılmasına izin vermediğini düşün. Bu adam da öyle yaptı. Sonra sınıf ona isyan etti, seni artık istemiyoruz dedi. Onu yargıladılar ve ceza olarak kötü davrandığı insanların arasına koydular." diyor. 

MAHŞERİN DÖRT ATLISINDAN BİRİ OLAN ÖLÜMÜN ATINI ÇALIP KAÇAN İKİ DELİNİN SON SÖZLERİ
İki hırsız bir at çalıyorlar. Atın alnına boynuz yapıştırıp unicorn diye satmak istiyorlar. At ışınlanırcasına hareket ediyor. Sonra atın gerçek sahibi geliyor. Sahibi ölüm imiş. Hırsızlara 5 dakika zaman tanıyor canlarını almadan önce. Hırsızlar esniyor, esnerken ölen kimse olmaz diye, esneyerek ölümü oyalamaya çalışıyorlar.

TOPLUM İNŞASI VE MÜHENDİSLİĞİNDE BİR YALITIM MALZEMESİ OLARAK İNSAN ETİ KULLANIMINA İLİŞKİN KILAVUZ
İnsanları borçlandırın, itaatkar olmalarını sağlayın… gibi kapitalist tavsiyeler içeren bir anlatı

TRİYALOGLAR
Anne-baba-çocuk, ben,sen,biz,  cennet-cehennem-Araf... gibi üçlemelerin birkaç cümlelik diyalogları. Pardon triyalogları

ÜST DÜZEY YAZIŞMALAR
Köpekle insanlar arasında mektuplaşmalar. Köpek, insanların birbirlerini öldürmeleri nedeniyle oluşan kan kokusundan rahatsız. İnsanlar da köpeğin rahatsızlığını dile getirmesinden rahatsız. Köpek son mektubunda insanlara yanarak ölmeyi öneriyor. İnsanlar da kabul ediyor.

İSİMSİZ
Hiçbir dünyalı bu dünyaya dayanamaz ya da katlanamaz ya da yalan söyler ya da küfreder… ya da şu bu diye başlayıp ve dener ve yanılır ve yazar ve dayanır diye biten paragraf uzunluğunda tek bir cümle.

SÜRDÜRÜLEBİLİR KÖTÜLÜĞÜN TEMEL ŞARTLARI
-Tek doğru bilgiye karşılık on yanlış bilgi yaymak.
-Ülkenin her bir yurttaşını dev bir çetenin üyesi yapmak
... gibi şartlar sıralanmış. Otorite sorgulayan ifadeler yer alıyor. 

HAVA
Savaştan ve katil olmaktan korkan biri ve gelecekten genel olarak korkan başka birinin iletişim çabası anlatılıyor öyküde. Sonunda bir bombayla havaya uçuyorlar.

BİR KİNYAS VE KAYRA ÖYKÜSÜ
Kinyas ve Kayra cünatet işlemeye karar veriyorlar. Kayra kolayca yapıyor. Felçli bir yaşlı adamı uykusunda yastıkla boğuyor. Kinyas da kendisini gasp eden bir adamı öldürüyor. Ama Kayra kadar rahat olamıyor. Peşinde olduklarından, yakalanacağından, tutuklanacağından, linç edileceğinden korkuyor.

ŞEY
Adam yirmi adamla birlikte bir kadına tecavüz etmek suçlamasıyla polis karşısında. Kadın fahişe, adam da kadınla anlaşmış ama onu otele götürmek yerine tekinsiz bir sokağa götürmüş, başka adamlar çağırıp kadına tecavüz etmiş. Niye? Çünkü başka türlü kalkmıyormuş.

AÇIKÇASI SENİ TAM OLARAK HATIRLAMIYORUM
20 yaşına mektup. Geleceği değil şimdi kim olduğunu anla ve hatırla... tavsiyeleri içeriyor.

ZERRE
Aynı kadına aşık iki adam, biri diğerini öldürmek üzereyken şehre bombalar yağıyor.

SAFKAN İNSAN
Adam birini öldürecek. Öldüreceği adamın hayatta olmasını diliyor. Hayatta kal ki öldüreyim, diye anlatıyor.

*

Görüldüğü üzere yazarın siyasi eleştirileri ve tecavüz ile cinayet fantezilerinden oluşan birtakım ömür törpüsü yazılar. 

8 Mart 2024 Cuma

ZAMİR

 


ZAMİR

Hakan Günday

2021

Doğan Kitap

1.Baskı – Ekim 2021

368 sayfa

 

Hakan Günday’ın savaşlar ve barışlar hakkında “bakın ben neler biliyorum?” diye avaz avaz haykırdığı bir kitap. Hem gerçek tarih hem kurmaca tarih olarak bol bol bilgiye boğuyor. Romanın didaktik kısmı kurgu kısmından daha yoğun. Bu tarzı en çok Zülfü Livaneli’de gözlemliyorum ve sevmiyorum. Yetişkin bir okur olarak keyifle roman okuyayım diye elime aldığım kitaptan okul çocuğunun ders kitabı okuması gibi bir his almak istemiyorum. Bu tarz yazarları kandırıkçı buluyorum. Yazar sanki diyor ki: “Ey okur, sen bilmezsin, bak böyle böyle şeyler oluyor dünyada, tarihte de bu var, sen bunları araştırıp öğrenmezsin, ben en iyisi roman ayağına sana bunları öğreteyim.” 

*

Kitapta önce bir mülteci kampındayız. Halep’te El-Aman mülteci kampında gönüllü çalışan Norveçli bir doktor görüyoruz. Doktor Asbjörn. Doktor, burada bombalardan yaralanan bir bebeği ameliyat ediyor, daha sonra bu kampta yaşadıklarına daha fazla dayanamayıp memleketine dönüyor ve alkolik oluyor. Sonrası ölüm.

Adını Zamir koyuyorlar kamptaki bu bebeğin. Arapçada vicdan ve gerçek niyetmiş anlamı.

Bebek kimsesiz. Öğreniyoruz ki patlamadan altı gün önce Türkiye’de doğmuş, sınırın diğer tarafına geçirilmiş. Bebeği oraya bırakan annesi Zerre. Türkiye’nin sınır köyü Palaz’da yaşayan, küçük yaşta evlendirilen ve tabii ki okutulmayan bir kız çocuğu Zerre. Köylüler, El-Aman mülteci kampının bile bu köyden daha refah içinde olduğuna inanıyor, köylü çocuklar El-Aman’a gitmeye özeniyor. Zerre de yeni doğan bebeğini, kamyoncu Raif’e verip onu El-aman’a bırakmasını istiyor. Sonra Raif ile buluşup İstanbul’a kaçmayı planlıyorlar. Zerre bebeği Raif’e ulaştırıp köye dönüyor ve kocasını, öz annesini, imamı vuruyor, kendisi de intihar ediyor.

Bu kısımlarda bunun gibi başka hikayeleri de okuyoruz. Kocasının akrabası tarafından tecavüze uğrayan, ama bunu dile getiremeyen, getirse de kimsenin inanmayacağı bir kadın, bebeğini ıssız bir yere bırakmayı düşünüyor. Ama yanlışlıkla mayınlı bölgeye giriyor. Orada trajik şekilde can veriyor.

*

Zamir, bombalardan yaralanan yüzüyle savaşlarda yaralanan bebekler için yapılan yardım kampanyalarının yüzü oluyor. Bir barış vakfı çocuğu sahipleniyor ve Zamir profesyonel olarak bir vakıf çalışanı oluyor, buradaki en önemli rütbe olan sunuculuk yapıyor. Vakfın amacı savaşan tarafları bir araya getirmek ve barışı sağlamak için her şeyi yapmak. Zamir de bu çerçevede çok çalışıyor. Bu kısımlarda öğreniyoruz ki bu vakıfların arka planlarında başka işler dönüyormuş. Aslında görünen pek çok şeyin arkasında başka şeyler dönüyormuş. Diyor ki:

“Sizi barıştıran her kimse, savaştıran da odur!”

“Ve sizi her kim doyuruyorsa, bilin ki aç bırakan da odur!”

Sf.339

*

Bir aktör, Zamir’e yüzünü miras bırakıyor. Yüz ameliyatı geçiren Zamir artık ölmüş bir aktörün yüzüyle hayatına devam ediyor. Bunu yeni bir başlangıç sayıp savaşları bitirecek asıl şeyi düşünmeye başlıyor ve çözümü bir din kurgulamakta buluyor.  İnsanların birbirlerini öldürmesini engellemenin yolu yeni bir din ve bu dinde Tanrı insanın ta kendisi. Her insan Tanrı. Böylece hiçbir insan başka bir insanı öldüremez diye düşünüyor. Bu dini tanıtmak için Kabe’ye gidiyor. Rusya ve Çin arasında savaşa sebep olmuş gizli görünmezlik böceğine sahip olan Zamir bu aygıtı Kabe’ye atıyor. Böylece bir süre Kabe gözden kayboluyor ve insan insana secde ediyor gibi bir görünüm oluşuyor. İnsanı insana tapar gösteren bu görüntü ile dini yaymada ilk adımı atıyor. Ve Zamir artık hikayesini yazmaya başlıyor.

*

Bu son güzel olmuş, ilginç, değişik. Bu sonu sevdim ama bu sona giden yol biraz bıkkınlık getirdi.

Öncelikle en başta açıkladığım eğitici tutumu yüzünden keyfim kaçtı. Sonra da benim burada sırayla anlattığım hikaye kitapta bölük pörçük anlatılıyor. Bir baştan bir sondan, bir bugün bir yıllar öncesi, bir A kişisi, bir B kişisi, sonra birinin hayatının bugünü, sonra diğerinin hayatının geçmişi… Okuyucu olarak sen kafanda sıralayacaksın bunları. En sevmediğim tarz. Ben giriş-gelişme-sonuç seviyorum. Kronolojik sıraya uygun olarak okuyup öğrenmek istiyorum karakterin hayatını ve serüvenini. Böyle geçmiş ve bugün arasında yoğun trafik olması keyif vermiyor bana.

*

Kitap daha başka çeşitli ilginç fikirler ve olaylar da içeriyor. Örneğin;

Türkiye’de Allah var mı yok mu diye halk oylaması yapılması. Hükümet bu oylama ile şunu amaçlıyor: Oylama sonunda Allah vardır sonucu çıkarsa, Allah'ın kelamı hüküm sürecek, bunu da hükümdar yapacak.

O sırada Almanya’da Türklerin Almanya’dan kovulması söz konusu. Türkler Alman hükümetinin bunu yapmayacağını düşünüyor ama Alman hükümeti, Nazi dönemini hatırlatır yöntemlerle Türkleri Almanya’dan atmayı planlıyor.

Dünyanın başka bir yerinde ise Suriye’de yaralı bulunan bebekler kendi aileleri yerine İsviçre’de zengin ailelere veriliyor. Bu işi yapan kişi bu çocuklar Suriye’deki sersefil ailelerine gitseler daha mı iyi, burada refah içinde yaşıyorlar diye savunuyor.

İlginç bir üründen bahsediliyor kitapta. Kılavuz bavul. Bavul bir çeşit navigasyon işlevi görüyor, yol gösteriyor, insanlar bavullarının peşi sıra gidiyor.

Kitaptaki bir başka ilginç fikir de nefret pornosu. Porno sektöründe var mı bu kategori bilmiyorum. Irkçılıktan devşirilen bir porno türü. Düşman halklardan birinin şiddete uğradığı, tecavüz edildiği bir porno türü. Zamanla halkların kendilerine kötülük etmiş insan ya da gruplardan intikam almasını içeren bir içeriğe dönüşmüş, buna da karma porn denmiş.

Bu ilginç fikirlerin yanı sıra yine ilginç bulduğum bir şey yapmış yazar. İnsanları sık sık memleketleriyle adlandırmış. Örneğin Edinburglu Calhoun, Pasarofçalı Zivko, Olotlu Jacinta, Palermolu Federico, Londralı Grace, Beytüllahimli Yossi… gibi. Kişilerin bireyselliklerinden çok milletlerine önem verildiğini ortaya koymak için böyle kullanmış galiba. Ya da barış planlarının arkasında ne kadar çok çeşitli insan olduğunu ortaya koymak için, bilemiyorum.

Çeşitli milletlerden ve tarihten bahsederken Türk-Ermeni ilişkilerine de değinmiş. Yerlileri katleden Amerikalılar, Boşnakları katleden Sırplar, Cezayirlileri katleden Fransızlar, Yahudileri katleden Almanlar... diye sıraladığı listeye "Ermenileri katleden Türkler" diye de eklemiş. Bu da tat kaçırdı.

(Eskiden bu durum yazarların yargılanmasına sebep oluyordu. Elif Şafak ve Orhan Pamuk bu sebepten yargılanmıştı. Yazarların yazdıklarından ötürü yargılanmasını yanlış buluyorum. İnsanlar yazdıklarından, yani fikirlerinden değil, eylemlerinden sorumlu tutulmalı kanaatindeyim.) 

*

Hakan Günday'ın kitaplarındaki karanlığı sevmem ama bazı cümleleri hoşuma gidiyor. Örneğin;

“Çünkü o kadar acıdan sonra, yola çıkanla hedefe varan aynı kişi olmaz.” Sf.17

“Çünkü bir savaşta sivillere karşı düzenlenmiş hangi saldırının yargı konusu olacağı, savaş sonunda mahkemeyi kimin kurduğuna bağlıydı.” Sf.30

“Çünkü biliyorlardı ki modern dünyada hafızayı yönetmek, yani kimin neyi unutup neyi hatırlayacağını ya da neyi nasıl hatırlayacağını belirlemek mümkündü.” Sf.31

“Zaten kolay olsa o karar alınmaz verilirdi.” Sf.32

“Çünkü o iki ülkede de kadınlar, barış zamanında bile bir savaş esiri olarak doğarlardı. Savaşı doğarak kaybeder ve erkeklere esir düşerlerdi.” Sf.36

“Dolayısıyla her yerde olduğu gibi bu havaalanında da insanlar yanımdan birer ambulans gibi geçip gidiyordu. Evet, tam da ambulansa benziyorlardı. Çünkü aslında acil olan tek şey içlerinde taşıdıkları hastanın durumuydu.” Sf.38

“Bebekler bile belki de bu yüzden seviliyordu. Hiç kullanılmamış insanlar oldukları için.” Sf.39

“Yıllar içinde anlamıştım ki yeni kurulan silahlı örgütler ile düğün hazırlığı yapan gelinler arasında bir benzerlik vardı. Her iki grup da her şeyin mükemmel olmasını isterdi.” Sf.144

“Çünkü bir Doğulu Batı’ya giderse, ona orada göçmen deniyor ancak Doğu’da yaşayan bir Batılının sıfatı daima expat oluyordu.” Sf.154

“Çünkü bu şehir bir uyuşturucu! Buraya gelen öyle bir uyuşuyor ki nasıl bir cehennemde yaşadığının farkında bile değil! İstanbullu dediğin aslında bir bağımlı!” sf.155

“Tabii bir de bu kadar güçle ne yapılacağı sorusu var… İlk akıllarına gelen, politikaya atılmak oluyor. Ama hemen anlıyorlar ki bu büyük bir hata! Çünkü politika, sürekli göz önünde olmak ve sorgulanmak anlamına geliyor. Politika yapmanın en iyi yolunun hükümetleri satın almak olduğunu derhal kavrıyorlar.” Sf.179

“Ayrıca bir şehirdeki yardım kuruluşu sayısına bakarak oradaki sömürünün düzeyini ölçmek de mümkündü. Buna göre kapitalizmin başkenti olan New York hayır işi sektörünün de merkeziydi. Ne de olsa bu sektör ancak gelir adaletinin bulunmadığı yerlerde serpilebiliyordu.” Sf.208

“Eğer insan cehennemde doğmuşsa bir iblis olmayı reddedebilir miydi? Sf. 212

“Çünkü tanıdığım çoğu dini lider gibi o da ağlamayı çok severdi. Özellikle idam kararlarını ağlayarak verirdi.” Sf.216

“Türkiye’deki aile yapısı çocuk kalmış yetişkinler üretiyordu. Hatta çocuk kalmış yetişkinler, nüfusun çoğunluğunu oluşturuyordu. Öyle olmasa Türkiye’de devlete baba, denir miydi?” Sf.269

“Örneğin bir Portekizli bir İspanyol’dan söz ederken Avrupalı demeyip milliyetini belirtiyor ama bir Ugandalı ya da Burmalıyı, üzerinde yaşadıkları kıtayla anarak Afrikalı ya da Asyalı olarak tanımlıyordu. (…) Yani aradaki mesafe büyüdükçe ayrıntılar kayboluyor ve insanlar birbirini bir yığın olarak algılıyorlardı.” Sf.356

“İnsan insanı görebilse dünya bambaşka bir yer olacaktı! Çünkü insanın doğasında gördüğüne inanmak vardı!” Sf.360

 

Altını çizdiğim cümlelerin çoğunun “Çünkü” ile başladığını fark ettim… Ders anlatır gibi roman yazmış diyorum işte. Ben de dersi iyi dinlemişim galiba.

Yalnız bu arada Hakan Günday’ın bu ifadelerinin bazısından eser miktarda Yılmaz Erdoğan vibe’ı alıyorum. Ufuklara bakarak bilge bilge laflar etmeler… Edebiyatına/sanatına yapılan övgü ve alkış erkekleri bir zaman sonra Yılmaz Erdoğan’a dönüştürebilir korkarım.

*

Diğer Hakan Günday kitapları için 

Bkz: Kinyas ve Kayra

Bkz: Zargana

Bkz: Piç

Bkz: Malafa

Bkz: Azil

Bkz: Ziyan

Bkz: Az

Bkz: Daha


5 Aralık 2015 Cumartesi

DAHA



DAHA

Hakan Günday

2013

Doğan Kitap

1. Baskı - Ekim 2013

417 sayfa


İnsan kaçakçılığı mı?

Çünkü değinmediğin bir o kalmıştı Hakan Günday.

Gerçekten merak ediyorum bundan sonraki kitabında hangi iç karartıcı, can sıkıcı, can yakıcı, lanet olasıca konuya değineceğini.

Sevmiyorum bu yüzden seni. İki gram yaşam enerjim var, onu da alıp götürüyor kitapların.

Ama yeni bir kitabın çıkarsa onu da okurum.

Twitter'da da sık sık kitaplarından alıntılar yazıyorum.

Ama bu seni sevdiğim anlamına gelmiyor.

Sevmiyorum seni mutluluk emici yazar.

*

"Babam bir katil olmasaydı, ben doğmayacaktım..."

Bu cümleyle başlıyor kitap.

Adam, kendisi hayatta kalmak için başka bir adamın hayatını kaybetmesinin olağan olduğunu anlatıyor oğluna.

Baba bir insan kaçakçısı.

Oğlu Gaza da 9 yaşında bu işlerin içine giriyor.

Ülkelerinden kaçıp, Avrupa ülkelerine gitmek isteyen bu insanların en çok kullandığı kelime: Daha. Suyun, yemeğin yetersiz gelmesi nedeniyle sürekli "Daha" diyorlarmış.

Gaza ve babası, insanları bir depoda tutuyor önce. İnsanlar buradan uygun zamanda yola çıkıyorlar.

Afgan bir mülteci, kağıttan kurbağa yapıp veriyor Gaza'ya. Daha sonra bu mülteci ölüyor, kurbağa kalıyor yadigar. Gaza, zaman zaman bu kurbağanın daha doğrusu ölen Afgan Cuma'nın sesini duyuyor. Ona yanlış yaptığını söyleyen bilge bir ses.

(Konuşan kurbağa metaforu, "Güneşi Uyandıralım'"da da var. Zeze de orada Adam adındaki kurbağasıyla konuşur. Zeze'nin kurbağası ise bizzat Zeze'nin içindedir.)

Gaza, bu depodaki insanlara kimi zaman kötü davranıyor. Çeşitli deneylere tabi tutuyor onları. Bunları not ediyor sonra. Bir çeşit ansiklopedi hazırlıyor kendisine. 

Gaza, babasını sevmiyor.

"Sadece beni mahvetmek için üretilmiş bir silahtı babam. Bir teknoloji harikası! İnsansız hava aracı gibi bir şey! Ya da her neyse, içinde insan olmayan bir şey!" sf.86

Babasının annesini de sevmediğini, annesinin ölümünde babasının parmağı olduğunu düşünüyor.

Bir gün araçta giderlerken babasına bunları soruyor. Çıkan tartışma yüzünden kaza yapıyorlar.

İçinde mültecilerin de olduğu araç uçurumdan yuvarlanıyor.

Üzerine yağan cesetlerin altında kalıyor Gaza.

Günlerce bu ceset yığınının altında hayatta kalmaya çalışıyor.

Kolay olmuyor tabi bu. Allah'a da atarlanıyor burada:

"Madem, bütün o dinler yazıya dökülüp kitap olmuştu, demek ki kullanılması gereken iletişim tekniği buydu. Ben de bir şikayet mektubu yazıp atacaktım havaya, ya da Allah ya da Tanrı Ya da şu ya da bu, her neredeyse oraya! Madem Kuran'Oku!' diye başlıyordu, ben de o mektubun başına 'Sen de bunu oku' diye yazacaktım!" sf.208

13 gün sonra kurtarılıyor.

Savcıya ifade veriyor. 

Gaza'yı yurda yerleştiriyorlar.

Geçirdiği kaza ve cesetlerle iç içe yaşadığı dönem, Gaza'da kimseye dokunamama rahatsızlığına sebep oluyor. Hiçbir şekilde elini süremiyor kimseye. Tedaviler de bir işe yaramıyor.

Kendisini  insanlardan izole etmek için evinin etrafına hendek kazıyor.Kazarken, bir şişe buluyor. İçinde bir kroki var. Krokide gösterilen yerde Gaza'nın babasının insan kaçakçılığından kazandığı para gömülü. Bir de ceset. Gaza'nın annesinin cesedi.

Gaza, linç kültürünü keşfediyor bir zaman sonra. Öfkeli kalabalıkların kendisine iyi geldiğini farkediyor.

Sonra farkettiği şey de, batıya gitmek için deposuna gelen insanların, kaçmaya çalıştıkları yere gitmek isteği oluyor.

Afganistan'a gidiyor. "İnsanların daha iyi bir hayat için terk ettikleri yerdeyim." sf.402

Kendisine kağıttan kurbağa veren mültecinin yani Cuma'nın memleketinde artık. 

Uzun zamandır duymadığı ses dile geliyor burada ve teşekkür ediyor onu evine getirdiği için. 

Vedalaşıyorlar Cuma ('nın sesi) ile.

Sonra da bir çocuk tarafından vuruluyor orada Gaza.



Altını Çizdiklerim


"Dünyanın en çaresiz çocuklarına en büyük hayalleri kurduran, umut denilen o doğal felaketten nefret ediyordum." sf. 44

"Nasıl aşık olunur bilmiyordum ama böyle bir şey olmalıydı: Soyguna gidecekmiş gibi planlar yapmak... Doğru hamleler, doğru yerler, doğru anlar peşinde koşmak... Avlanmaktan pek bir farkı yoktu aslında. Hatta dünyanın ilk leopar desenli giysisini üreten adam da böyle düşünmüş olmalıydı. Aşk, avlanmakla ilgiliydi. Yoksa hangi kadın bir hayvan gibi görünmek isterdi?" sf. 60

"Diyor ya Aşık Veysel, 'iki kapılı bir han' diye? Ondan cereyan yapıyor bu hayat! Onun için üşüyorum hep. Gideyim de kapatayım birini!" sf. 80

"Mezhep savaşları da moda gibiydi. Yirmi yılda bir kendini tekrar ederdi." sf. 87

"Türkiye, doğusundaki aynaya bakınca şişman olduğunu, batısındaki aynaya bakınca da kemiklerinin sayıldığını düşünen, üstüne giydiği hiçbir şeyi kendine yakıştıramayan, bulumik ve depresif bir genç kızdı." sf.87

"Bütün nefretler aynı yere dökülürdü: Yarına." sf. 90

"İnsanın, yalnızca içine doğduğu dünyaya değil, kendine alışması için de bir süre gerekiyordu." sf. 92

"Az konuşan ve çok bakan bir adam olarak, tedirgin etme şampiyonu gibi bir şeydi." sf.93

"Madem ölünce cennete gidemeyeceğim, ben de cennete gider, orada ölürüm!" sf. 105

"Son Akşam Yemeği... Son! İsa, hayatının son yemeğini o sofrada yediği için değil. O sofrada ana yemek İsa olduğu için son." sf.115

"Hayat ölüme dahil. Bir işe başlamak, bitirmenin yarısı, derler ya. Doğmak da öyle işte. Ölmenin yarısı." sf.123

"Bir insanın aklı bile ona ihanet etmenin peşindeyse, bu dünyada güvenilecek ne kalmıştı? Başkalarının akılları mı?" sf. 222

"Hem daha kaç kez anlatacaktım ki kendimi? Mütüng üstüne miting yapan bir politikacı ya da günde bin kez aynı cümlelerle dilenen bir çocuk gibi, daha kaç kez aynı şeyleri söylemek üzere, dudaklarımı aralayacaktım?" sf.292

"Herhangi bir doğuma tanıklık edemeyişim, herkes için daha iyiydi. Çünkü doğmakta olan bir bebeği çıktığı yere geri sokmak için, karşı konulamaz bir istek duyabileceğimden eminim." sf.293

"Her şeyin ilacı, 48 saatlik yalnızlıktı." sf.298

"Ve sonuçta geceden başka bir şey olmadı." sf.319

"Ağlama!' derdi. 'Ağlamayacaksın' Ben de hemen silerdim gözyaşlarımı. Galiba bu yüzden, özgürlük denince aklıma hep, insanın istediği kadar ağlaması geliyordu." sf. 326

"Dünya bensiz de dönebilirdi." sf. 333

"Canımızı silahlarla, ırzımızı kumaşlarla ve malımızı duvarlarla korumanın yollarını arıyorduk." sf.362

"Hatta 24 yıl 5 ay 13 gün öncesine kadar, sırf doğduğum için ağlıyordum." sf.368

"Varsın hepsi zorlasın cennetin kapılarını, diye düşündüm. Ben kovulduğum yere dönmem." sf.396

"Herkesin etrafında bir sınır vardı ve hayat hikayeleri o sınırın içinde geçiyordu." sf. 412




AZ



AZ

Hakan Günday

2011

Doğan Kitap

34. Baskı - Nisan 2015

355 sayfa




Hakan Günday'ın en korkunçlu kitabı bu.

Korkunç dediğim, en çok hayat enerjisi emikleyen kitabı bu.

Kendisinin kitapları maaşallah hepsi birbirinden depresif, umutsuz, karanlık. Ama bu... Ama bu...

Aslında bir yandan da en gerçek bulduğum kitabı.

Bundan öncekiler Kinyas ve Kayra olsun, Piç, Zargana, Malafa, Azil, Ziyan... inanmanın, içine 
girmenin zor olduğu romanlardı. Soyut ve uzak gözüküyorlardı bana. Ama bu... Bu çok gerçek.

*

"Altı yaşındaydı ve altı yaşında ölecekti." 

Bu cümleyle başlıyor kitap.

Altı yaşında bir çocuğun duvardaki çatlağı, karanlıkta böcek sanması ve bundan korkup ranzanın üst katından düşerek ölmesi ile başlıyor kitap.

Burası bir yatılı okul, öğretmenin müdür tarafından taciz edildiği.

Daha 25 sayfada ciğerimi söktü kitap. Çocuk ölümleri, çocuk gelinler, intihar, taciz, tecavüz...

Derda da bu okulda. Ama annesi onu alıp başlık parası karşılığı evlendiriyor.

Derda'nın evlendirildiği ve içine girdiği ortam dini bir cemaat ortamı. Arka planda yasadışı işlerin yapıldığı, görünürde de kadınların kapalı, erkeklerin namazlı niyazlı olduğu bir ortam. Ve yer de Londra.

Derda, insanı delirtebilecek bu ortamdan, komşusu aracılığıyla kaçıyor. Ama komşusu Stanley, Derda için epey değişik bir adam.

Kendisi sado mazo. Stanley, Derda'yı sahibi olarak görüyor. Derda'nın kendisine şiddet uygulamasından zevk alıyor. Derda da kendisini dövdürmek isteyen erkekleri dövmek ve bundan para kazanmak istediğini söylüyor Stanley'e.

Bu yolla, o camiada epey ünlü oluyor Derda. Ama kara çarşaflı olduğu için yolda kimse kendisini tanımıyor. 

Derda, yeteri kadar para biriktirdiğini düşününce evden kaçıyor. Onun kaçtığı gece, kocası öldürülüyor, karıştığı karanlık işler yüzünden.

Derda, hatırlamak istemeyeceğim şeyler yaşıyor.

(En korkuncu ve bu kitaba dair en aklımdan çıkmayanı 52 adamın -üniversiteli genç daha doğrusu- Derda'ya tecavüz etmesiydi. Neyse ki bunlar sonra cezalandırılıyor.)

Uyuşturucu ticaretine karışıp kuryelik yapıyor. Bu esnada uyuşturucuya da alışıyor.

İngiliz polisi, Derda'nın kocası ve akrabalarının içinde yer aldığı karanlık ağı çözmek üzere Derda'dan tanıklık yapmasını istiyorlar. Derda da bildiği her şeyi anlatıyor.

Eroin tedavisi görüyor. Klinikte Anne adında bir kadın ona bakıyor. Bu kadınla anne kız ilişkisi kuruyorlar. 

Derda 18 yaşına geliyor. Üniversitede İngiliz Edebiyatı okuyor. Başarıyla da mezun oluyor.

*

Şimdi kitabın ikinci Derda'sına gelelim.

Baba cezaevinde. Annesi ölüyor. Ama Derda, annesinin öldüğünü kimse söylemiyor. Duyarlarsa kendisini yurda götürürler diye. Cesedi yok etmek için annesini baltayla kesiyor ve gömüyor.

Mezarlıkta çalışıyor Derda.

Bir gün mezarlıkta bir adamın bir zarf gömdüğünü görüyor.

Sonra başka bir adam gelip bu zarfı alıyor ve başka bir zarf bırakıyor.

Derda, zarfı alıyor ve para çıkıyor içinden. Parayı cezaevindeki babasına götürüyor.

Zarfın içinde bir takım istihbarat bilgileri varmış.

Yazdıkları zarfların bu şekilde ortadan kaybolduğunu gören görevliler, Derda'ya bir ders veriyor. Derda, yine zarf içinde para bulmak umuduyla kazdığı topraktan bu defa kutu içinde annesinin elini buluyor.

Korkuyor tabi zavallım.

Aradan yıllar geçiyor, Derda büyüyor, 16 yaşına geliyor. Matbaada çalışmaya başlıyor. Matbaada çalışıyor ama okuması yazması yok.

Burada korsan kitap basıyorlar. En çok talep gören de Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar kitabı.

Derda, bu kitabı merak ediyor ve sırf onu okuyabilmek için okuma yazma öğreniyor.

Sonra da Oğuz Atay'a hayran kalıyor.

Onun hayatını da öğreniyor. Yaşarken anlaşılamamış olmasına çok içerliyor. Bütün insanlığa, Oğuz Atay'ı anlamadıkları için kızıyor. Onun adını yazıyor duvarlara. Ama tam da yazamıyor. O'nun içine A koyuyor. Böyle anarşistlerin işareti gibi oluyor ama o bunun farkında değil. Zamanla pek çok yerde bu işareti görünce insanların Oğuz Atay'dan özür dilercesine onun adını yazdıklarını düşünüyor duvarlara. Parmaklarına Oğuz Atay dövmesi yaptırıyor. Yumruk şekli verilince parmakların dışarıdan görünen yüzlerine Oğuz Atay harflerini yazdırıyor.

Derda, bir cinayet işleyip hapse giriyor. Ona, bu cinayet sayesinde hayatta kalan adam çeşitli şeyler gönderiyor. Gönderdikleri arasında telefon da var. Telefonun belleğinde çeşitli filmler bulunuyor. Bu filmlerden birinde de şu 52 gencin tecavüzüne uğrayan Derda'nın görüntüleri.

O Derda'yı izleyen hapisteki Derda, gördüklerinden çok etkileniyor. Ve ona bir mektup yazıyor. 

Mektupta ona aşık olduğunu yazıyor.

Sonra da kavuşuyorlar.

"Birbirlerine son kez bakıp uyudular.
Ölümüne.
Seksen yaşındaydı.
İkisi de.
Birlikte olabilmek için kırk yıl, 
Birlikte ölebilmek için de
Bir kırk yıl daha
Yaşamışlardı."

OHH BE!

Mutlu sonla bitmek için fazla mutsuz, fazla yoğun, fazla umut kırıcıydı.



Altını Çizdiklerim

"Köyün bütün kızları gibi, Fehime de bir çift gözden ibaretti. Doğunca açılan, ölünce kapanan bir çift göz. Ne ağzı bir işe yarayacaktı, ne de ses telleri." sf. 39

"Dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti: Umut." sf.41

"Kişinin benliğini kırmanın birinci şartı, sopalarla dövmek değil, sahip olduğu adı reddetmekti. Sonra da yeni bir ad koymak. Sahip, ad koyandı. Evcil hayvanına ad veren bir çocuk ya da sırf kendilerine göre doğuda diye koca bir coğrafyaya Doğu diyen ve bu adı orada yaşayanlara da kabul ettirmiş olan Amerikalı ve Avrupalılar gibi." sf. 112

"Hayatı boyunca kurmuş olduğu bütün hayalleri düşündü. İçlerinden sadece biri gerçek olmuştu. O da, gerçekleşmemesi gerektiği için hayal olarak kurulmuştu. Sadece hayalde kalacağı için kurmaya cesaret ettiği tek hayali gerçek olmuştu. Sonra başka bir şey düşündü: Kim seçiyor acaba, dedi içinden. Hangi hayalin gerçek olacağını? O hayali kuran mı, yoksa o hayali kurduran mı?" sf.136

"Unutmanın en kolay yolunu da anlatmak sanıyordu." sf. 202

"İçine atmak diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı?" sf. 285


*

Kitapta adı geçen şarkılar:

Peek a Boo - Siouxie and the Banshees

If It Be Your Will

The Crusher - The Cramps

Rude Boy Train

*

Bu kitabı ilk olarak 4 yıl önce okumuştum: http://birazkitap.blogspot.com.tr/2011/11/az.html

O zaman da etkilenmişim. 

ZİYAN




ZİYAN

Hakan Günday

2009

Doğan Kitap

6. Baskı - Kasım 2011

252 sayfa


Bu kitap nasıl halkı askerlikten soğutmak iddiasıyla gündeme gelmedi, merak ediyorum.

Ha bu sebeple gündeme gelsin demiyorum, gelmesin elbette ama, memlekette kitapların hangi gerekçelerle şikayete uğradığını görünce insan merak ediyor bu nasıl olmuş da bir şikayete konu olmamış diye.

*

Eksi çok derecede askerliğini yapmaya çalışan bir askerin hikayesi bu. O eksi çok derece, kitabın her sayfasında hissediliyor. Hava çok soğuk, çok.

Artık bu soğuktan mıdır, günlerin anlamsızlığından mıdır, hayal görmeye başlıyor asker. 

Tarih sayfasından çıkmış da romanımızdaki askerin karşısına gelmiş Ziya Hurşit yani Atatürk'e suikast düzenleyen adam.

Ziya Hurşit, başlarda Atatürk'ü aslında sevdiğini ve saydığını, ama sonra ona suikast düzenleyecek noktaya nasıl geldiğini anlatıyor askere. Ve sadece bu askere anlatıyor, sadece bu askere gözüküyor.

Bu askerin de kabusu Atatürk. Kabuslarında Atatürk'ü öldürdüğünü görüyor. Halbuki Atatürk ile bir alıp veremediği yok. Neden böyle kabuslar gördüğünü bir türlü anlamıyor.

İşte ta ki Ziya Hurşit'in hayaleti karşısına çıkana kadar. Ya da hayalinde bunu görene kadar. 

Ziya Hurşit ona hayatını anlatıyor. Okusun diye Berlin'e gönderildiğini, memleketi işgal edilince tutuklanan ağabeyi ve babasını kurtarmak için dönüşünü, ama onları kurtaramadan işgalin sona erdiğini, nasıl mebus olduğunu, mecliste gördüğü yolsuzlukları ve haksızca alınan kararları, devlet bütçesinin hesapsızca harcandığını, bunlara nasıl öfkelendiğini, Atatürk'ün bunlarla yeterince mücadele edemediğini ve böylece onu öldürme fikrinin nasıl aklına geldiğini.

Bir hayaletle konuştuğunu düşünen asker, ölmek istiyor. İntihar etmeye karar veriyor. Kara kaplı defterine son cümle olarak ne yazacağını düşünüyor.

"Son kelimem, 'Yoruldum' olabilirdi." sf. 92

Ölmüyor, hayaleti dinlemeye devam ediyor.

Öğreniyoruz ki Ziya Hurşit, askerin büyük büyük amcasıymış.

Buna inanmak istemeyen asker, geçmişe gidip Ziya'yı suikastten vazgeçirmeye karar veriyor. Ziya'nın gençlik dönemine gidiyor. Onu suikastten vazgeçiriyor. 

*

Bu askerin adı Azil. Kitabın sonunda söylüyor bunu.

Yine sonlarda diyor ki; "Asil'in hayatı, Azil'de anlatılana kadar bir sır olarak kaldı." 

Yazar burada Azil kitabına sesleniyor zahir.

*

Kitapta sadece bu askerin ve Ziya Hurşit'in hikayesi yok. Çarpıcı ve gayet de yerinde tespitler, değerlendirmeler ve yorumlar da var.

Askerliğini yaptığı geri kalmış doğu şehri, Kürtler, bedelli askerlik, okula gönderilmeyen ve küçük yaşta evlendirilen kızlar, taş atan çocuklar, kadın intiharları, askerlikteki saçmalıklar. Nietzche bile var bu romanda.

*

Kitabı üç sene önce okuduğumda da hayret etmişim hiçbir savcının sesini çıkarmamasına. Aman gerçekten böyle diye diye başına bir şey getireceğim kitabın, maazallah: http://birazkitap.blogspot.com.tr/2012/02/ziyan.html


Altını Çizdiklerim

"Çocuğunu okula göndermemenin cezası sadece para ödememekken, askerlik hizmetini yerine getirmemenin karşılığı hapisti. Ne demek istendiğini anlayabiliyorduk." sf. 18

"Kafamı dilimleyip, her bir dilimi kızartmak istiyordum." sf. 50

"İnsanın kullandığı ilk alet başka bir insandı." sf. 51

"Kar topunun içine sıkıştırılmış bir çakıl taşı gibiydim. Yaracak kafa arıyordum." sf. 50

"Sessizce nasıl ağlanır, bilmiyordum. Ama sessizce öğreniyordum. Sessizce haykırıyordum." sf. 57

"Peygamber ocağındaydım. Burada ısınmak için peygamber yakılıyordu." sf. 92

"Ben aşıktım, o kumraldı." sf.99

"Belki de insan kendini öldüremesin diye hayal etme gücüne sahipti." sf.103


sf.105



"Uyku deliksiz olursa, ne kabus ne de zaman geçer içinden. Bir göz kırpması kadar sürer." sf. 112

"Sahip olduğuna sahip çıkmaktan geçiyordu, huzura giden yol." sf. 118

"Benim delirmemin herhangi bir nedeni yoktu. Ben, deli doğmuştum." sf.118

"Söyleyecekleri hiçbir söz olmadığı ve kelimelerin hiçbir anlamı kalmadığı için sürekli 'Amına koyayım!' diyen çocukları görüyordum." sf. 119

"Dünyanın bütün ordularının bütün üniformaları aynı kumaştan dikilir, asker. Görünmezlik kumaşı. İçine girdiğin anda kaybolursun." sf. 119

"Belki binlerce kilometre uzaktaydım ama aptallığın kokusu o kadar çabuk yayılıyordu ki Osmanlı'da neler olup bittiğini anlamamak için insanın burnunu tıkaması gerekiyordu." sf.122

"Kumarbazların yönettiği bir devlet sürekli kazanamazdı." sf.122

"Haritanın sağı, ruhi bunalımda hepsi bu." sf.132

"Bombalı araçlara karşı tek savunma tekniğimiz şuydu:
'Bizi mi bulacak, amına koyayım?" sf.158

"Çirkin sesleriyle türkü söyledikçe güzelleşen çocuklar gibi." sf.159

"Emir ve eziyet arasında bir saç teli kadar fark vardır. O tel beyazlaştıkça, emri verenin, ere insan gibi davranma ihtimali yükselir." sf. 176

"Askeri bayramlaşmanın dört şartı da yerine getirilmiş olmalıydı: Örtülü bir masa, kolonya, çikolata ve plastik çiçek." sf.177

"Doğduğum günden beri, kafatasımın içinde, dünyadan daha hızlı dönen beynim artık durmuştu. Özgürlük buydu!" sf. 186

"Kahramansız büyümüş biri olarak, içimde birikmiş olan bütün hayranlık, dökülecek deniz arıyordu." sf.190

"Jeologlara sabır taşının sertlik derecesini sormak lazım." sf.194

"Hayatını kazanmak, onu bir yerlerde kaybetmiş olanlar içindi." sf. 211




AZİL



AZİL

Hakan Günday

2007

Doğan Kitap 

7. Baskı - Ağustos 2011

213 sayfa


Kitabın konusunu te 50. sayfada anlayabildim.

3 yaşındaki çocuk Asil, 28 yaşındaki haline mektup göndermiş.

PTT'nin o zamanki bir uygulaması. Şimdi mektubunu yaz, bundan bilmem kaç yıl sonra alıcının eline ulaşsın. Bu çerçevede 3 yaşındaki Asil, 28 yaşında eline geçmek üzere bir mektup yazmış kendisine. 

Mektubu okumaya başladığında hatırlamıyor ve inanamıyor tabi. 

Şaşırtıcı ve etkileyici.

Anne ve babası, Asil'e bunun mümkün ve gerçek olmadığını anlatmaya çalışıyor. Mektubu kendilerinin yazdığını söylüyorlar. Asil'e zihinsel engelli olduğunu, okuma yazmayı zaten çok geç öğrendiğini hatırlatmaya çalışıyorlar.

Ama Asil, mektubuna ve yazdıklarına inanıyor. Anne ve babasının, sandığı kadar iyi insanlar olmadığını düşünmeye başlıyor. Onları bağlıyor, öldüreceğini söylüyor. 

O esnada anne ve babası, bir aile içinde yaşanması ve söylenmesi hoş olmayan şeyler anlatıyorlar. 

Meğer Asil yalnız doğmamış. İkizi varmış, Asil, silahla oynarken ikizini vurmuş. Anne babası bunu örtbas etmiş. Bu olaydan sonra da Asil değişmiş.

Meğer babası, Asil'in aşık olduğu kadınla sevgiliymiş, yani babası annesini aldatıyormuş.

Yo yoo meğer Asil'in hiç ikizi olmamış. 

Anne baba, ortaya dökülen itiraflar sonucu ölmek istiyorlar. O yüzden artık Asil'e direnmiyorlar. Asil ise onları çözüp gidiyor. Bu da onları ölmekten beter ediyor.

Asil, yoluna ailesinden uzakta devam ediyor.

Gazeteye bir ilan veriyor. Bir çeşit medyumluk. Kader değiştirmek diye tanımlıyor o. Merak ettiğiniz olay ya da kişinin geçeceği noktaları anlatıyor. 

Başvuran ilk müşterisini, verdiği bilgilerle tatmin ediyor. Bu işte epey mesafe katediyor.

Ama sonra evine geri dönüyor.

Yazmaya başlıyor. Yazmak iyi geliyor, yazdıkça kurtulduğunu düşünüyor. YOKAVAR diyor buna. Zihnindeki her şeyi yazmak, yazarak yok olmak, boşalmak, saf zihne ulaşmak.

Yazdıkları sonra kitap oluyor. 

Asil, gazeteye ilan verdiğinde başvuran ilk müşterisi yeniden arıyor Asil'i. Asil, artık o işi yapmadığını söyleyince kadın zaten Asil'in bu işi hiç yapmadığını söylüyor.

Kitapta aslında olan bir olayın, sonradan öyle olmadığını okuyoruz sık sık.

Mesela Asil, sonra bu müşterisini öldürüyor. Öldürüyor diye okuyoruz.

Ama sonra bakıyoruz ki meğer ölmemiş.

Asil, kötülükle yüzleşme deneyleri yapıyor. Örneğin çıplak bir kadın ne kadar sürede tecavüze uğrayacak? Bunun için bir fahişe ve sinema-tv öğrencisi ile anlaşıyor. Sonuç 11 dakika 8 saniye. Bu sürenin ardından, çıplak kadının etrafını sırtlan gibi sarıyor tecavüz etmek isteyenler. (Neyse ki deney tecavüz gerçekleşmeden sona eriyor.)

Bunun gibi deneyler yapan Asil, "iyiliğin bir hayal, davranışa dönüşmesininse olanaksız olduğunu" kanıtladığını düşünüyor.

Yaptığı bu belgeseller internette yayılıyor. Ölüm tehditleri alıyor, hakkında kamu davası açılıyor. İyi hali nedeniyle cezası erteleniyor. Bir yıl sonra da belgesel unutuluyor.

Asil, devam ediyor.

Milletvekili satın alıyor. Onu kendi istediği şekilde konuşturuyor. Korkunç şeyler söyletiyor ona. Sonra uyuşturucudan ölüyor bu milletvekili, arkasında skandal fikirler bırakarak.

Sonunda bir pansiyona yerleşiyor Asil. Kalabalıktan uzakta.

Pansiyoncunun çocuğu Yahya ile geçiriyor günlerini.

Asil, pansiyondan ayrıldığında Yahya da peşinden geliyor. Yahya'nın babası buluyor onları. Asil'in çocuğunu kaçırdığını düşünen baba, Asil'i dövüyor.

Asil de son nefesini veriyor.

"Asil'in zihni, son kez konuştu.

'Azledildin. Her şey bitti. Bundan sonra, düşünmeyecek, bilmeyecek ve yaratmayacaksın."


*

Bu kitabı ilk olarak üç sene önce okuduğumda baygınlık geçirmişim: http://birazkitap.blogspot.com.tr/2012/02/azil.html

:)

Şimdiyse daha az baygınlık geçirerek okudum.



Altını Çizdiklerim

"Vicdanı taşıracak kadar hata ve göğüs kafesini parçalayacak kadar acı". sf. 18

"Kabul etmen gereken ilk gerçek de, doğumunda gözlerinin kapalı olduğudur. Hayata karanlıktan geldiğini bilmelisin. Anavatanın karanlıktır." sf. 20

"Her şey söylenmiş olabilir, ama ben daha söylemedim." sf. 29

"O kadar heyecanlandı ki elleri kekeledi." sf.59

"Ben bir gerizekalıysam sen de bir geri kalplisin!" sf. 68

"Güneşin söndüğünü sekiz dakika sonra anlarsın. O sekiz dakika boyunca hayatın sonsuza dek süreceğini sanırsın. Doğa yalan söyler sana." sf. 69

"Tanrı'nın Tanrısı yok. Biz ona inanıyoruz, ama o hiçbir şeye inanmıyor. Belki de tek gerçek tanrısız, Tanrı'nın kendisi. Tanrısızlık Tanrı'ya mahsus!" sf. 71

"Her ne kadar hiç kimse göründüğü gibi olmasa da, herkes göründüğü gibi olmaya çalışıyordu . Rahat gibi görünüyorsan rahat olmaya çalışıyorsundur. Görüntün, hayalindir." sf. 77

"Çamurdan bir maymun olmak, böyle bir şey olmalı." sf. 86

"Sonunda Tanrı sıkıntıdan patlamıştır. Buna da big bang denir." sf. 99

"Hava kararmıştı. Göz göre göre, ama kimseye görünmeden. Hem aniden, hem de yıllar içinde yaşlanan bir insan gibi." sf. 109

"Tanrı, insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söyleyecek kadar insanları ve kendini aşağılamak niyetinde değildi. Çünkü insan mükemmel yaratılmıştı. Ve din adında bir kullanım kılavuzuna ihtiyacı yoktu." sf. 112

"Hayat, insanın neyi bilmiyorsa onu öğrenmeye geldiği bir süreçti." sf. 113

"Gitmek, koşmak, kaçmak, yok olmak, buharlaşmak, havaya karışmak, rüzgarla savrulmak istedi." sf. 125

"Kollarını çırparak uçamayacağını anlayan ve gökyüzünde süzülen küçük kuşların ardından bakmakla yetinen ilk insan kadar sinirlendi." sf. 146

"İnsan,iyiliğe yakın olan bir kötüydü." sf. 149


sf.151

"Doğalı çok olmadığı için ölümü aklına getirmeyen bir çocuğa benziyordu, insanlık. Bu yüzden, ne cinsel gelişimini tamamlayabilmiş ne de şiddet eğiliminden vazgeçebilmişti." sf. 178

"Ayakkabıları, pantolonu ve üzerinde ne varsa hepsi uyudu. Ayakkabıları, pantolonu ve üzerinde ne varsa, hepsi sarhoştu." sf. 182

"Akıl, kelimelerle çalışır. Bu yüzden, her şeyin ve herkesin bir adı vardır." sf. 196

"Seninle buluşmak için değil, sevgilim, sensiz yaşayamadığım için kendimi öldüreceğim." sf.208