30 Temmuz 2019 Salı

50 SORUDA YAPAY ZEKA





50 SORUDA YAPAY ZEKA

Cem Say

2018

Bilim ve Gelecek Kitaplığı

9. Baskı – Mart 2019

184 sayfa


Matematiğin serüvenini anlatarak başlıyor kitap. Bilim insanları, matematikçiler, teorileri, 0’lar 1’ler, hesaplamalar, formüller, teknik bilgiler...

*

“Bilgisayarlar avukatlık yapabilir mi?” sorusu 50 sorudan biri. İlgimi çekti tabii ama buna net bir cevap yok.

Şimdilik büyük ölçüde yardımcı olabilecekleri muhakkak. Son derece hızlı ve eksiksiz bir şekilde içtihat taraması yapmamızı sağlıyor. Ama tamamen elimizden alır mı? Göreceğiz.

*

“Yapay zeka doktorluk yapar mı?” sorusu da bunun gibi. Robot cerrahlar var ve kesme işlemini insan elinden daha düzgün yapabiliyorlar ama “cerrahinin yapay zekaya terk edilmesine daha uzun süre olduğunu düşünüyorum.” diyor yazar. Sf.147

“…günümüzde cerrahlar hala çoğu hastanın tüm gerçeğiyle ancak onu kesip açtıklarında karşılaşmakta ve kısa süre içinde akıl yürüterek karar verme durumuyla baş başa kalmaktadır. Bu bağlamda güncel yapay öğrenme yöntemlerinin gereksindiği boyutta veriyi toplamanın ve hakkıyla sayısallaştırmanın zorluğu nedeniyle bu süreci tümüyle emanet edebileceğimiz bir yapay zekayı henüz ufukta göremiyorum.” Sf.147

*

Bilgisayarlar bizi bizden daha iyi tanıyabilir, sanırım bunu biliyoruz artık. Sadece beğenilerimize bakarak ırkımızı, cinsel yönelimimizi, siyasi parti tercihimizi, dinimizi,  anlayabilir.

*

“Robotlar askere alınsın mı?” diye bir soru var kitapta. Ateş emri verme yetkisinin insanlardan alınıp robotlara verilmesi ile ilgili. Yazar buna karşı. Dediğine göre bilim dünyası da karşı imiş. Aklı başındaki herkes de karşı olmalı zaten.

*

Robotların insanlar gibi duyguları olabilir mi?

Aslında gerek yok gibi gözüküyor ama mesela Japonya’da yaşlılara yardım eden robotların insana benzemeleri ve bazı duygularının olması alıcılar tarafından daha çok tercih ediliyormuş. O zaman da diyor ki yazar:

“Sizin şirketinizin ürettiği sosyal robotların içlerinde bulundukları durumlara uygun duyguları rakip şirketlerinkilerden daha inanılır şekilde yansıtmaları çıkarınızadır; o yüzden de bu işi insan düzeyinde yapmalarını sağlamaya çalışmalısınız.” Sf.159

*

“Yapay zeka dünyayı ele geçirip hepimizi yok edecek mi?”

Merak edilen bu soruya şöyle bir öneri getiriyor yazar. Yapay zekalara çocuklarımıza davrandığımız gibi sevgi, özen ve saygıyla davranalım ki bir gün kötü insanlar onları kötülük için programladığında bizi savunacak yapay zekalarımız olsun.

*

Beynimizin de bir çeşit bilgisayar olduğunu anlatıyor yazar. Bu konuyla ilgili şu kitabı çok beğenmiştim:


Yapay zekalar ve gelecekle ilgili olarak da şu kitabı:




BEN DE SİZİN İÇİN ÜZGÜNÜM





BEN DE SİZİN İÇİN ÜZGÜNÜM

Kadri Gürsel

2018

Destek Yayınları

1. Baskı – Ekim 2018

320 sayfa


Gazeteci Kadri Gürsel, FETÖ’ye yardım suçlamasıyla Cumhuriyet gazetesine yapılan operasyonda tutuklanmıştı.

Aralık 2017’de, Silivri’den serbest bırakıldıktan sonra yazmaya başladığı kitapla ilgili olarak önsözde “tüm ülkeyi içine çeken genel kötü gidişatı” kişisel hikayesinin bağlamında anlatıyor.

*

2015’te Milliyet gazetesinin patronu Erdoğan Demirören, Kadri Gürsel’e seçimlere (7 Haziran 2015 Genel Seçimleri) kadar yazı yazmamasını, ama maaşını almaya devam etmesini (para karşılığı susmasını) teklif etmiş. Gürsel kabul etmemiş.

Bundan sonra olaylar gelişiyor, kovulma ve tutuklanma birbirini izliyor.

*

22 Temmuz 2015’te Milliyet’ten çıkartılıyor, attığı bir tivit gerekçe gösterilerek.

O günün sabahı attığı tivit:

“Yabancı liderlerin Türkiye’deki IŞİD terörünün bir numaralı sebebini oluşturan kişiyi arayıp Suruç için başsağlığı dilemeleri utanç verici.” Sf.69

Burada kast ettiğinin Recep Tayyip Erdoğan olmadığını anlatıyor.

Ama kovulacağını bilseydi bu tiviti atmazmış. Çünkü bu asli bir konu değil, tali bir konuymuş. Okurlarının ondan yorum beklediği bir mesele değilmiş, o yüzden tercih meselesiymiş ve yazmasa da olurmuş. Ama çok da dert etmiyor, çünkü o zaman kovmasalar başka zaman kovacaklardı diyor.

Bu tivit nedeniyle cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla şikayet ediliyor. Ancak savcı bunu ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirip Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararı veriyor.

*

Milliyet’ten sonra 2016 yılında Cumhuriyet’te yazmaya başlıyor. İlk yazısında şunu diyor:

“Bu ülkenin şimdiki zamanında işini ciddiye alan her gazeteci köşe yazarının eninde sonunda varacağı nokta, muhalif olmaktır.” Sf.98

Bence de. Görüyorum ve arttırıyorum. İşini ciddiye alan her avukat, hakim ve savcının da.

*

Daha sonra silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte, örgüt adına faaliyette bulunmak suçu iddiasıyla Cumhuriyet gazetesine düzenlenen operasyonda Kadri Gürsel de tutuklanıyor. Sonradan ortaya çıkıyor ki gazeteciler hakkında FETÖ/PDY soruşturması başlatan savcı da (Murat İnam) FETÖ sanığı.

*

Kadri Gürsel, savcılık ifadesinde en çok “Bu köşe yazısını siz mi yazdınız? Bu yazıyı yazmanız için yabancı istihbarat örgütleri ve terör örgütlerinden tavsiye ve talimat aldınız mı?” sorusuna içerlemiş.

Soğukkanlı bir cevap vermiş buna, ama sonradan geriye baktığında keşke daha agresif bir cevap verseydim diyormuş. Ama o zaman için sakin olmaya şartlandırmış kendisini. Bence de makul davranış bu.

Bahsi geçen köşe yazısı da darbe teşebbüsünden üç gün önce 12 Temmuz 2016’da yayınlanan “Erdoğan Babamız Olmak İstiyor” başlıklı yazısı.


Erdoğan’ın sigara karşıtlığının vardığı boyuttan, reşit insanlara çocuk gibi muamele etmesinden dem vurarak Erdoğan’ın otoriter baba figürü canlandırmaya çalıştığından bahsediyor.

*

11 ay tutuklu kalıyor Kadri Gürsel.

Hapisteyken, daha önce hayatın koşturmacasında ihmal ettiği romanları okumuş. Örneğin: Orhan Pamuk’un Kar adlı romanı.


Epey beğenmiş bu kitabı, uzun uzun kitap hakkında yorum yapıyor, günümüzdeki benzerliklerini anlatıyor.

*

Gazeteci Cem Küçük, Kadri Gürsel’e takmıştı bir ara. Pardon “gazeteci” dedim ama Kadri Gürsel onun “tetikçi” olduğunu, gazeteci olabilecek donanımda olmadığını, hatta akıl sağlığı problemi olduğunu ve benzeri veriyor veriştiriyor.

*
Kadri Gürsel’e en çok sorulan soru neymiş biliyor musunuz?

“Nagehan Alçı’ya nasıl tahammül ettin?” J

(2013’te Kadri Gürsel, Altan Öymen, Nagehan Alçı ve Nazlı Ilıcak CNN Türk’te “Dört Bir Taraf” adlı bir tartışma programı yapıyordu.)

Tahammül edemiyormuş aslında. Hatta bu programa katılmadan önce programı izleyemiyormuş bile, Nagehan Alçı’ya katlanamadığından. Ama diyor ki:

“Nagehan Alçı’ya haftanın iki günü tahammül etmek, benim gibi muhalif olarak sınıflandırılmış bir gazetecinin, bu en çok izlenen tartışma programında görüşlerini paylaşabilmek için Türkiye şartlarında ödeyeceği manevi bedeldi.” Sf.47

Nagehan Alçı için:

“Kendisi bir siyasi satış önerisidir ve bu hali için anlaşmaya varılmıştır” diyor. Sf.48

Onu bir cisim gibi görürmüş.

“Karşımda otururken onu iktidarın cisimleşmiş hali olarak gördüm ve iktidar nasıl davranılmayı hak ediyorsa ona da öyle davrandım.” Sf.50

Bence programa sonradan dahil olan Abdülkadir Selvi, tahammülü daha zor bir insan. Mıymıymıymıymıyıy

*

Daha önce de hapse girmiş Kadri Gürsel. 18-22 yaş arasında hapisteymiş. Yine siyasi sebeplerden ötürü. Bu yüzden üniversite okuyamamış. 1985 tarihli YÖK Öğrenci Disiplin Yönetmeliğine göre devlete karşı suç işlemiş olanların yüksek öğrenim görmesi yasak olduğu için.

*

Kadri Gürsel kendisine “Sizin için üzüldük” diyenlere “Ben de sizin için üzgünüm.” diye cevap veriyormuş. Malum otoriter gidişatın neticesinden herkes etkilendiği için.

Silivri'den tahliye olduktan sonra çekilen bu fotoğrafın hikayesi de yer alıyor kitapta.



29 Temmuz 2019 Pazartesi

BAŞARIDA TANRI PARÇACIĞI




BAŞARIDA TANRI PARÇACIĞI

+66 SIR

Baybars Altuntaş

2012

Destek Yayınları

1. Baskı – Eylül 2012

248 sayfa


İstanbul Anadolu Adliyesinin kütüphanesinde rastladım bu kitaba. Vaktim vardı (hatırlamıyorum şimdi, hakimi mi bekliyordum, savcıyı mı bekliyordum, bir şey bekliyordum. Böyle çok beklemeli zamanlarda kütüphanede vakit geçiriyorum.) Bir oturuşta bitiriverdim kitabı.

*

Yazar hakkında hiçbir bilgim yoktu. Sonradan öğrendim, televizyonda da program yapmış girişimci biriymiş.

*

Daha önce başka bir kitap yazmış, “Otobüsten İndim BMW’ye Bindim” adında. Okumadım onu, bilmiyorum. Ama genel olarak hayatını ve başarılarını anlatıyormuş o kitapta.

Bu kitapta da başarının sırrını.

Bunu anlatırken Kuran’dan da ayet örnekleri veriyor.

İçinize ne doğuyorsa bunun “Tanrı parçacığı” olduğunu söylüyor. Bunun da hep olumlu sonuçlar çıkaracağını belirtiyor. Buna örnek olarak da şu hadisi gösteriyor:

“Mümin insanın işi çok ilginçtir. Bir hayır gelip çattığında hayrını görür. Bir şer/kötülük gelip çattığında bunun da hayrını görür.” Sf.161

*

Girişimcilik ile girişkenliğin birbirine karıştırılmaması gerektiğini anlatıyor. Çok konuşan insanın daha iyi girişimci olacağı gibi bir denklem olmadığını söylüyor. Çok konuşmak değil, öz konuşmaktır önemli olan diye anlatıyor.

*

Kendisi memur bir aileden gelmiş, çocukluğundan beri çeşitli işlerde çalışmış. “Önce kazan sonra harca” diye formüle ettiği yöntemde sıfır sermaye ile de iş yapılabileceğini anlatmış. Örneğin çocukken kartpostal satmış, sattıktan sonra kartpostalı aldığı yere kartpostalların parasını vermiş.

*

İnsanlardan para değil atıl kapasitelerini isteyin diyor. Örneğin yazar, bir eğitim semineri vermek için tanıdığı birinin kullanmadığı ofisini kullanmayı rica etmiş. Zaten boşta duran bir ofis olduğu için sorun olmamış.

*

Sıfır sermayenin parayla yola çıkmaktan daha avantajlı olduğunu anlatıyor. Örneğin bir yerden miras kaldı, o parayla bir girişimde bulundun, paran var diye de muhtemelen rahat davrandın, bunun sonucunda ise para kaybetme olasılığı çok yüksekmiş.

Ancak zaten paran yoksa, daha dikkatli davranacağın gibi kaybedeceğin de bir şey olmazmış.

Zaten de finansal sermayeden önce sosyal sermaye edinmek lazımmış. Yani çevre. Bunun için zengin çocuklarıyla arkadaşlık etmeyi öğütlüyor.

*

Yazar, kendisini “melek yatırımcı” diye tanımlıyor. İlk defa duydum ben, böyle bir şey varmış. Diyelim iş fikrin var ama paran yok. Başka bir girişimci belli bir ortalık payı karşılığında sana sermaye sağlıyormuş. İşte buna “melek yatırımcılık” deniyormuş.

*

Baybars Altuntaş formülü” diyor yöntemleri için. Kendisinden üçüncü kişi gibi bahsediyor. Biraz itici bu dil. Bir de bilmiş bilmiş bir tavır var satırlarda. Hayatına biraz baktım, evet bir bilmişliği varmış J

*

66 Sır diye özetlediği maddeleri az çok kestirebilirsiniz. Gelir giderleri iyi hesaplamak, doğru çevre edinmek, gerekli yatırımlar… vb.

Bir tanesini not alacağım buraya, çünkü bence en iyisi bu:

“İnsanlara güvenin, paranoyak olmayın. Herkesin size bir yanlış yapacağı beklentisinde olan bir ruh haliniz varsa sakın girişimcilikle falan uğraşmayın. Önce gidin, tedavi olun.” Sf.161

Evet, bence bu doğru.

Avukat olunca bir dolu olayla karşılaşıyor insan ve gördüğü bu olaylar nedeniyle insanlara güveni epey sarsılıyor. Dengeyi korumak lazım.

25 Temmuz 2019 Perşembe

CEBİ DELİK



CEBİ DELİK

Özyaşamöyküsü

(Hand to Mouth)

(A Chronicle of Early Failure)

Paul Auster

1996

İngilizce aslından çeviren: Seçkin Selvi

Can Yayınları

98 sayfa

Paul Auster’ın çok kitabını okumuşum gibi hayat öyküsünü aldım, okudum.

(Paul Auster'ın okuduğum kitapları:

Merak ettim ay.

Aslında kitabın adı ilgimi çekti desem.

Onlarca kitabı olan bir yazarın nasıl cebi delikmiş?

*
Epey delikmiş.

Çeşitli işlere girmiş çıkmış. Ama pek kazanamamış.

Gemide çalışmış bir ara.

Bir ara çeviriler yapmış.

Oyun tasarladığı bir dönem var. Masa oyunu olarak oynanabilen beyzbol oyunu icat etmiş, patenti ve satışı konusunda bir sürü kişinin kapısını da çalmış, dalga bile geçilmiş, sonuç… Olumsuz. Neticede caymış ama epey zamanını ve parasını da götürmüş bu umut. Bu oyun işini de tutkusu olduğundan falan değil para kazanmak için yapmış. Oyun tutarsa eline toplu para geçer de rahatlar diye düşünmüş.

Bir de sinema deneyimi olacakmış az kalsın. Bir sinemacı onu filmde oynatmak istemiş, ama Paul Auster kabul etmemiş.

Bu sinemacıyı “Bay X” diye isimlendiriyor. Onun karısı kitap yazmak için Meksika’ya gidecekmiş. Bay X de, Paul Auster’dan karısıyla beraber gitmesini ve karısına kitap yazarken yardımcı olmasını istemiş. Bir ay kadar kalmışlar ama kadının morali yokmuş ve hiç yazmamış. Bay X de bunun üzerine Paul Auster’a peşin verdiği parayı geri istemiş. Auster vermemiş şükür ki. Bu kısmı okurken gerilmiştim parayı geri verecek mi diye. Çünkü sonuçta kadınla gitti mi gitti. Vaktini ve emeğini harcadı mı harcadı. Kadının gırtlağına mı yapışacaktı hadi kitabını yaz da ben de yardımcı olayım diye. Bay X’e de kibarca bunu söyleyip iade etmiyor.

*

Ailesinin durumu iyiymiş aslında Paul Auster'ın. Fakat babasının eli sıkıymış, annesi ise harcama yapmaktan çekinmezmiş. Aslında annesi har vurup harman savuran biri değilmiş ama babasının gözünde bu harcamalar çokmuş. Bu nedenle anne ve babasının arası bozulmuş:

“Bence önemsiz olan para konusunun nasıl olup da aralarını öylesine bozduğunu bir türlü anlayamazdım.” Sf.6

Sonra anlıyor ama. Evleniyor. Karısı ile birlikte çeviriler yapıyorlar hiç durmadan. Dışarıda başka işler yapsalar da aynı parayı kazanabilecekken bu işi yaparak kendilerini daha özgür hissettiklerini düşünüyorlar. Ama yazar bugünden bakınca o kadar da özgür olmadıklarını görüyor.

*

Jerzy Kosinski ile çalışmış bir dönem. 

(Jerzy Kosinski'nin okuduğum kitapları:
Bkz: Bir Yerde)

Kosinski'nin biraz değişik bir kafası olduğunu anlatıyor. Çok konuşuyormuş, Auster “beni etkilemek istiyor gibi görünüyordu” diyor. Kosinski, kitaplarındaki olayları kendi başından geçmiş gibi anlatıyormuş. “Dediğim dedik, tuhaf ve saplantılı” diyor Paul Auster onun için. Sf.74 Sonra Kosinski hakkında “başkalarının yapıtlarından çalıntı yaptığı, kitaplarını başkalarına yazdırdığı, geçmişinin karanlık olduğu” söylentileri çıkmış ve Paul Auster şaşırmamış. Bu arada öğrendim ki Kosinski kafasına plastik torba geçirip intihar etmiş.

 *

Gelelim Auster'ın yazarlığına.

Çok kitap okuyormuş. Aynı zamanda yayınevlerinde çalışmış. “Artık kitaplardan söz etmek değil, kitapları yazmak istiyordum” diyor. Sf.5

Bir dedektiflik romanı yazıyor. Okuduğu diğer dedektiflik romanlarını taklit ederek yazdığını da gizlemiyor. Ancak bu kitap basılmıyor. Heves ve özgüven kırıcı şekilde reddediliyor.

*

Yazarlık arzusu varmış ama bunun para kazanılabilecek bir iş olduğunu düşünmüyormuş:

“Öteden beri tek arzum yazı yazmaktı. Daha on altı-on yedi yaşlarımdayken bu hevese kapılmıştım, ama hiçbir zaman ekmeğimi bundan çıkarırım diye de kendimi aldatmamıştım. Yazar olmak, doktor ya da polis olmak gibi bir meslek seçimi değildir. Yazarlıkta seçmekten çok seçilmiş olursun ve başka bir işe yaramayacağın gerçeğini de bir kez kabullenince, ömrünün sonuna kadar uzun, çetin bir yolda yürümeye hazırlıklı olman gerekir. İlahların gözdesi durumuna gelmedikçe (vay haline bunu bekleyenin) yazdıkların hiçbir zaman geçimini sağlayacak parayı getirmez ve eğer başını sokacak bir yer, açlıktan ölmeyecek kadar aş istiyorsan, faturaları ödemek için başka işler yapman gerekir.” Sf.4

Ancak Paul Auster artık “ilahların gözdesi” durumuna geldi denebilir herhalde.

22 Temmuz 2019 Pazartesi

SUNSET PARK



SUNSET PARK

Paul Auster

2010

İngilizce aslından çeviren: Seçkin Selvi

Can Yayınları

E-kitap 1.sürüm – Ocak 2014

228 sayfa



Neden mutlu sonla bitmedi, neden?

Neden sevenlerin kavuşmasına izin verilmedi?

Böyle sonlar tadımı kaçırıyor.

*

Miles Heller, boşanmış bir anne babanın çocuğu.

Annesi çok küçük yaşta Miles’i terk etmiş.

Babası başka bir kadınla evlenmiş. Kadının da ikinci evliliği ve önceki evliliğinden Miles’tan iki-üç yaş küçük bir oğlu var.

Miles ve üvey kardeşi normal ağabey kardeş gibi görünüyorlar. Normal normal kavga ediyorlar. İç dünyaları bambaşka tabii.

Bir gün bir kavga sırasında Miles, üvey kardeşini itiyor ve o sırada geçen bir araba çocuğa çarpıyor, çocuk ölüyor. Miles, üvey kardeşinin ölümünden kendisini sorumlu tutuyor. Babası ve üvey annesi, onu suçlayıcı konuşmasalar da Miles kendisini affedemiyor. Ve evi terk ediyor.

*

Uzun yıllar boyunca haber vermiyor annesine de babasına da.

Çöpçülük yaparak geçimini sağlamaya çalışıyor.

O esnada bir kızla tanışıp aşık oluyor. Pilar, kızın adı. Daha yaşı küçük, 18 bile değil.

Pilar’ın anne babası yok. Üç tane ablası var.

Miles, çeşitli hediyelerle ablaların gönlünü kazanıyor. Ama bir tane abla, Miles’ten hediye istemeye devam ediyor. Miles bunu yapamayacağını söyleyince abla, Miles’i polise şikayet etmekle tehdit ediyor. Ne de olsa 18 yaşından küçük bir kızla beraber.

Miles bu nedenle başka bir şehre gidiyor. Birlikteliklerini riske atmak istemedikleri için Pilar, 18 yaşına gelinceye kadar görüşmeyecekler.  

*

Miles’in eski arkadaşı Bing, Miles’i Sunset Park’taki evine davet ediyor.

Bing bu evde kaçak oturuyor aslında. Terk edilmiş bir ev. Bing bu eve kendisi ve iki kız arkadaşını çağırıyor, bir de Miles. Böylece kira ödemeden yaşamaya başlıyorlar. Polisler fark edinceye kadar bu şekilde yaşamaya karar veriyorlar.

*

Bing, Miles’in anne ve babasıyla iletişim halinde. Miles’in hayatta olduğunu, nerede ne yaptığını Miles’in anne babasına haber veriyor.

*

Miles, artık anne ve babasıyla görüşmeye karar veriyor. Biraz açılıyor onlara.

*

Evi sonunda polis basıyor. Önce bir iki ihtarname geliyor, ciddiye almıyorlar. Sonunda polis geliyor. Arbede çıkıyor. Miles, kızlardan birine şiddet uygulayan polise yumruk atıyor ve diğer kızla birlikte kaçıyor.

Babası polise teslim olmasını söylüyor.

Miles da teslim olmaya karar veriyor.

Durduk yere, hiç yoktan…

Yazık oldu.

*

Kitaptaki diğer karakterler de anlatmaya değer aslında.

Miles ve Bing’in ev arkadaşları olan kızlardan biri Alice. Tez yazmaya çalışıyor. İkinci Dünya Savaşından sonra askerden dönen erkeklerin toplum hayatına adaptasyonu ile ilgili. Evi polis bastığında Alice yaralanıyor.

Diğer kız Ellen ressam. Erotik resimler yapıyor. Evi polis bastığında Miles birlikte kaçıyor.

Tam da Ellen ve Alice, kısa bir süre sonra zaten evden ayrılacaklardı, taşınmaya karar vermişlerdi.
Yazık oldu.

*

Kitapta bizim eski Türk Ceza Kanununun 301.maddesi de geçiyor. Alice PEN Yazarlar Derneği için çalışıyor aynı zamanda. Çeşitli ülkelerdeki yazarlar ve ifade özgürlüğü konusunda araştırmalar yapıyorlar. 

“Çalışmalarının yaklaşık yarısı, ülkelerini eleştiren pek çok yazar ve gazetecinin hayatını ve güvenliğini tehdit eden Türk Ceza Yasası’nın 301.maddesi gibi uluslararası sorunlara odaklanıyor.” Sf.172

*

Bir de kitapta sık sık “Hayatımızın En Güzel Yılları” (The Best Years of Our Lives) filminden bahsediliyor. Onu da izleyeyim bir ara.