Virginia Woolf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Virginia Woolf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2021 Çarşamba

ORLANDO

 


ORLANDO

Virginia Woolf

1928

Çeviren: İlknur Özdemir

Kırmızı Kedi Yayınevi

İkinci Basım - Mayıs 2015

257 sayfa


Erkek olarak başladığı hayatına birkaç yüzyıl sonra kadın olarak devam eden Orlando'nun  biyografisi ama mizahî. Kitabın arka kapağında yazdığı gibi  "sahte biyografi"

Biraz biyografi yazarlarına dokundurma var. Ele aldıkları insanı şekilden şekle sokma, onu ilgi çekici bir tip haline getirme gücü olan biyografi yazarlarıyla eğleniyor gibi. Ama daha çok yazarın kendisi eğlenmiş. Sık sık araya girip varlığını hatırlatıyor. Hikayeyi okurken birden "Ce-e!" diye çıkıyor ortaya.


Erkek Orlando

Orlando genç bir soylu oğlan. Kraliçe, Orlando'yu görüp beğeniyor. Onu yanına alıyor haznedar ve vekilharç olarak. 

Kraliçe bir gün Orlando’yu başka bir kızla görünce çok sinirleniyor. Yazar da o dönemin ahlak anlayışının farklılığını anlatıyor.  Elizabeth dönemiydi, her şey farklıydı, diye. “Yağmur ya bardaktan boşalırcasına yağar ya da hiç yağmazdı. Güneş ya pırıl pırıl parlardı ya da ortalık karanlık olurdu.”sf.26

Moskovalı Kazak bir prensese aşık oluyor. Adı Saşa. Fransızca anlaşıyorlar, gülüyorlar, eğleniyorlar. Kız İngilizlerle dalga geçiyor ama Orlando gülüp geçiyor.

Gelgelelim Orlando nişanlı. Fakat nişanlısıyla ilgilenmiyor. Aklı Saşa'da.

Saşa'nın aklı ise çok da Orlando'da değil. Orlando bir gün, Saşa’yı bir denizcinin kucağında görüyor. Ama Saşa onu yanlış anladığına ikna ediyor. 

Kaçmaya karar veriyorlar. Orlando bekliyor ama Saşa onu ekiyor. 

Orlando bu uygunsuz ilişkisi ve tavırları yüzünden saraydan kovuluyor. 

Bir uykuya dalıyor Orlando. Bir hafta uyanmıyor. Uyandığında ise bu olanları unutmuş gibi davranıyor. Eternal sunshine of the spotless mind oluyor.

Evinde hizmetçileriyle yalnız yaşıyor. Şiire merak sarıyor. Bir şairi evine misafir ediyor. Şair onu daha doğrusu soyluları hicveden eserler yazıyor.

Evinde eğlenceler düzenliyor Orlando. Arşidüşes Harriet Griselda Orlando’yu ölen kız kardeşine benzetip onunla tanışmak istiyor. Orlando ondan etkileniyor ama aşktan kaçıyor. 

Orlando İstanbul’a büyükelçi olarak görevlendirilmek istiyor. Biyografi yazarı burada araya girip Orlando'nun bu görevi çerçevesinde Kral Charles ile Türkler arasındaki görüşmelerde görev aldığını, ama arşiv yandığı için bunu kanıtlayan belgelere ulaşılamadığını söylüyor. Tüh! 

İstanbul tasvirini şöyle yapıyor yazar:

“Şurada Boğaz vardı; şurada da Galata Köprüsü; orada gözleri ya da burunları olmayan, dilenen yeşil türbanlı hacılar; şurada sakatatları yiyen sokak köpekleri; şurada çarşaflı kadınlar; şurada sayısız eşek; şurada da ellerinde uzun sırıklarla at sırtında giden adamlar. Çok geçmeden kırbaçların şaklaması, gong sesleri, ezanlar, katırların kamçılanması, pirinç çemberli tekerleklerin takırtısı bütün şehri harekete geçirir, mayalanan ekmeklerden ve tütsülersen ve baharatlardan gelen ve tiz sesli, rengarenk barbar halkın soluğuymuş gibi görünen ekşi kokular tepelerdeki Pera’ya kadar bile yükselirdi.” Sf.97 

Bu arada dip not, Virginia Woolf iki kez Türkiye'ye gelmiş. 

Orlando burada görevini layıkıyla yapıyor. Ama kimseyle bir yakınlık kurmuyor. Ramazan ayının son gününde büyük bir eğlence düzenliyor. Sonraki günlerde padişaha karşı isyan çıkıyor ve yabancılar da zarar görüyor. Orlando bu sırada uyuyor. Kimse uyandıramıyor. Bir gün Saffet, İffet, Terbiyeli adlı üç kadın onun yatağının etrafını sarıyor, Şekspiryen tiratlar atıp gidiyorlar. Ardından Orlando uyanıyor. A-aaa, kadın olmuş.


Kadın Orlando

Orlando, İstanbul’u terk ediyor. Bursa’ya ulaşıyor eşek sırtında ve bir çingenenin eşliğinde. Çingenelerin arasında yaşamaya başlıyor ama bir süre sonra görüş ayrılıkları oluyor. Orlando 365 odalı eski malikanesinden ve 4-5 yüzyıllık aile geçmişinden övünürken bu durum çingeneler için övünç değil utanç kaynağı. Çünkü onların binlerce yıllık geçmişi var.

Orlando İngiltere’ye dönmeye karar veriyor. İngiltere’ye giden gemideyken kadınlığının farkına varıyor. Çingenelerin arasındayken şalvar giydiğinden fark etmemiş. Kendisine kadın kıyafetleri alıyor. Şimdi namusunu korumayı düşünmeli. Çünkü “Normal koşullarda yalnız ve güzel bir genç kadın başka bir şey düşünmezdi;(…) namus kadının mücevheridir, merkezidir, onu korumak için deli olur.” Sf.122

Kıyafetlerin rahatsızlığı yüzünden bu kıyafetlerle rahat yürüyemem, rahat yüzemem diye yakınıyor. 

Giysilerin önemini keşfediyor. 

“Onlar kalplerimizi, beyinlerimizi, dillerimizi istedikleri gibi şekillendirirler."

"Erkeğin eli kılıcını kavramak üzere hazırdır, kadınsa elini saten kumaşın omuzundan kaymasını önlemek için kullanacaktır. Erkek dünyaya, sanki kendi kullanımı için ve kendi zevkine uygun biçimlenmiş gibi gözlerini kaçırmadan bakar. Kadınsa yan yan bakar, bakışları anlaşılmazdır, hatta kuşku doludur. İkisinin üzerinde aynı giysiler olsaydı, bakış açıları da aynı olabilirdi.” Sf.149

Ve aynı zamanda giysilerin yüzeyselliğini;

“Cinsler farklı olsalar da birbirine geçişlidirler. Her insan ruhunda bir cinsten öbürüne gidip gelir ve çoğunlukla sadece giysiler kadına ya da erkeğe benzetir kişiyi, oysa yüzeyin altındaki cinsiyet üstündekinin tam tersidir.”Sf.149


Burada bir parantez açıyorum, "The Danish Girl" filmi geldi aklıma. Orada da adam, ressam olan karısına poz vermek için kadın kıyafetleri giyiyor. Sonra bir şeyler açığa çıkıyor içinde. Sırf kadın kıyafeti giydi diye değil tabii, sadece içinde var olan bir şeyleri açığa çıkardı. Kapa parantez. 




Bir erkeğe muhtaç olduğunu düşünüyor Orlando.  "Bundan rahatsız mıyım?" diye soruyor kendisine. Bana pek rahatsızmış gibi gelmedi. 

Bir denizci ile tanışıyor. Saşa’yı gördüğü zamanki hisleri yaşıyor. Ancak bu defa kovalayan değil, kaçan. 

Genç bir erkekken "kadınlar uysal olmalı, iffetli, güzel kokulu ve süslü püslü olmalı” diye düşünürmüş. Ol bakalım. Giyinmek, süslenmek, saç baş makyaj saatler sürer diye yakınıyor. Ayrıca erkekken yapabildiği kılıç çekmek, geçit törenlerinde yürümek, ordunun başına geçmek, göğsünde madalyalar taşımak… gibi şeyler yerine şimdi sadece çay servisi yapmak, şeker alır mısınız diye sormak gibi şeyler yapabilecek olmasına üzülüyor.

*

İngiltere’de onu ölmüş sanıyorlar. Kadın olması ölmüş sayılmasını değiştirmiyor. 

Eski sevgilisi Harriet’i görüyor. O da erkek olmuş. Harry artık. Hahahahaha! Onunla bir süre takılıyor ama sonra ayrılıyorlar.

Zamanla kadın olarak varlığı kabul görüyor. Hatta evleniyor ve çocuğu da oluyor.

*

Orlando her iki cinsiyeti de deneyimlemiş biri olarak erkek olmayı ve kadın olmayı değerlendiriyor. Erkekken kadınlar hakkında ne kadar sert, anlayışsız düşündüğünü fark ediyor. Şu tespiti önemli: "Bir erkeği düşündüğü sürece, bir kadının düşünmesine kimse itiraz etmez."

*

Fantastik, eğlenceli bir roman. Biyografi tadı daha çok olsun diye fotoğraflar da var. Diyorlar ki bu fotoğrafların bir kısmı Virginia Woolf'un arkadaşı Vita Sackville-West'e aitmiş. Kitabın arka kapağında yazarın bu kitabı "yakın arkadaşı, karizmatik, biseksüel yazar Vita Sackville-West için yazdığı" belirtiliyor. 

*

Filmi de var. 

Bkz: Orlando 

Tilda Swinton oynuyor. İsabetli bir seçim bu rol için. 

Yalnız filmde kitaptaki gibi İstanbul, Bursa, Türkiye yok. "Doğu" diye geçiyor Orlando'nun büyükelçilik yaptığı yer. Arabik bir ortam, çöller, develer. 

Filmi bana sıkıcı geldi. 


30 Temmuz 2016 Cumartesi

VAROLMA ANLARI



VAROLMA ANLARI

(Moments of Being)

Virginia Wolf

Kırmızı Kedi Yayınevi

Çeviren: İlknur Özdemir

2. Basım - Kasım 2015

254 sayfa


Virginia Wolf'un ölümünden sonra yayınlanan kitapta yazarın otobiyografik yazıları yer alıyor.

Kendi geçmişini, çocukluğunu, ailesini düşünen yazar anımsadığı kadarıyla kaleme almış bunları.

Annesi ve ardından üvey ablası ölen Virginia Wolf'un bu ölümlerden duyduğu üzüntü, yalnız kalan otoriter babasının çocuksulaşması, kardeşleriyle ilişkileri, dönemin yaşam koşulları ve sosyal hayatı anlatılmış.

Üvey ağabey ve ablaları var yazarın. Anne ve babası birbirlerinin ikinci evliliği. İkisinin de ilk eşi ölmüş.

Annesinin ilk eşini araştıran yazar, annesinin iki evliliğinin birbirinden ne kadar zıt olduğunu görmüş.
Annesinin ilk eşi ve ailesi eğitimsiz, kaba iken yazarın babası olan ikinci eşi eğitimli, kültürlü, otoriter, ciddi bir adammış.

Virginia Wolf, babası tarafından sevgi gösterileri görmemiş. Babası genel olarak sert mizaçlı biriymiş. Zaten karısı ölünce de ona olan sevgisini yeterince göstermediğini düşünüp üzülürmüş.

"Ölülere yaptığı haksızlıkları yaşayanlara anlatmak, kişiye kuşkusuz tuhaf bir rahatlık verir; yaşayanlar, sadece kendi gözlemlerine dayanarak içinizi rahat ettirmekle kalmazlar, sizin itirafınızın hafifleteceği ve günahlarınızı nihai bağışlanmaya yakın bir konuma getiren bir güce de sahiptirler." sf.29

Annesi ölünce büyük ablasına sarmış babası. Onun evlenip ayrı eve çıkmak istemesi sancılı bir süreç olmuş.

*

Virginia Wolf'u anılarını yazmaya iten olay arkadaşının eğer anılarını yazmazsa fazla yaşlı olacağını ve unutacağını söylemesi.

Bunun ardından düşünmeye ve yazmaya koyuluyor.

"Her günün içinde, var-olmaktan çok daha fazla var-olmama var." sf.132

"Her günün büyük bir bölümü bilinçli yaşanmaz. İnsan yürür, yemek yer, bir şeyler görür, yapılacak şeylerle ilgilenir. Eğer kötü bir günse var-olmamanın yüzdesi daha fazladır. Gerçek bir romancı, bir biçimde var-olmayı da var-olmamayı da nakledebilir." sf.133

*

Kitap pek akıcı sayılmaz. Muhtemelen Virginia Wolf, bu kitabı basmaya niyetli olsaydı üzerinde değişiklikler yapar ve daha okunası hale getirirdi.

*

Aslında belki de yazarın tüm kitaplarını okuduktan sonra en son olarak bunu okumak daha iyi bir sıralama olurdu. Kitaplarından edinilen yazarın hayatı ve kişiliğine dair imge, bu kitapla doğrusunu bulurdu.


21 Temmuz 2016 Perşembe

DENİZ FENERİ




DENİZ FENERİ

(To The Lighthouse)

Virginia Wolf

1927

Kırmızı Kedi Yayınevi

Çeviren: Kıvanç Güney

8. Basım - Ocak 2016

228 sayfa

Aslında kitapta bir öykü yok. Yani klasik anlamda giriş-gelişme-sonuç yok.
Olaydan ziyade olayların insanların zihinlerinde yarattığı düşünceler var.
İlle bir olay isterseniz de;
Mrs.Ramsay'in en küçük çocuğu James, deniz fenerine gitmek istiyor. Mrs. Ramsay gidebileceklerini söyleyip çocuğu umutlandırıyor, ama sonra baba Mr. Ramsay havanın kötü olduğunu, bu yüzden de gidemeyeceklerini söylüyor.
Mrs. Ramsay, havanın şimdi kötü olsa da açabileceğini, Mr. Ramsay karısının nasıl bu kadar öngörüsüz olabildiğini düşünüyor. James ise babasına kızıyor.
Düşünce baloncukları kişiden kişiye zıplıyor kitap boyu.
*
Sekiz çocuklu Ramsay ailesi etrafında geçiyor hikaye.
Mrs. Ramsay, 50 yaşında sekiz çocuk annesi bir kadın olmasına rağmen hala güzel ve çekici. Nitekim etrafındaki bazı genç adamlar ondan etkilendiklerini gizleyemiyorlar.
Mrs. Ramsay de açıkçası beğenilmekten memnun ama gözü kocasından başkasını görmüyor.
Kocasını gözünde çok büyütüyor. Kendisini özellikle onun altında bir yere konumlandırıyor. İstiyor ki herkes onun kocasının ne kadar akıllı olduğunu bilsin, takdir etsin.
Mr. Ramsay de beğenilmekten, takdir edilmekten hoşlanıyor. Hatta bu onun için ciddi bir ihtiyaç bile denebilir.
Lily Briscoe ise Mrs.Ramsay gibi evli, çocuklu, kocasına düşkün bir kadının aksine bekar, kendi ayaklarının üzerinde duran ve evlililiği gerekli görmeyen ressam bir kadın.
Lily, Mrs. Ramsay'in yanında sık sık kendi kendini sorguya çekiyor. Mrs. Ramsay'in etrafa yaydığı ışığın farkında, bu açıdan ona imreniyor. Ama bir yandan da onun bu kadar çocukla ve kendisini kocasından daha aşağı bir yere konumlandırmasıyla kendisine yazık ettiğini düşünüyor.
Yıllardır üzerinde çalıştığı bir tablo var Lily'nin. Kitabın sonunda bitiriyor nihayet.
Mrs. Ramsay ölünce Mr. Ramsey ilgiye muhtaç hale geliyor. Otoriter, sert mizaçlı adam çocuksu tavırlar sergilemeye başlıyor.
Deniz fenerine de nihayet gidiliyor. Ama tabii her şey zamanında güzel.
*
Bu kitap otobiyografik öğeler içeriyormuş. Kitaptaki karakterler, Virginia Wolf'un ailesindenmiş. Mr ve Mrs Ramsay, anne ve babasından, Lily de kendisinden izler taşıyormuş.
 *
Kitapta bilinç akışı tekniği var ki zaten Wolf bunu çok iyi yapıyor. Ve bu akış asla düzenli, sıralı değil. Çünkü gerçekten de zihnimizden geçen düşünceler hiç de düzenli ve sıralı olmuyor. Daldan dala atlıyoruz. Bunun kitaba yansıması da okumayı biraz zorlaştırabiliyor, ama dikkatli bir okumayla keyif alınır.
Kurgusu, konusu için değil de okumanın zevki için okunabilecek enfes bir kitap.

27 Mart 2016 Pazar

KENDİNE AİT BİR ODA




KENDİNE AİT BİR ODA

( A Room of One's Own)

Virginia Woolf

1929

Çeviren: İlknur Özdemir

Kırmızı Kedi Yayınevi

9. Basım - Şubat 2016

123 sayfa


"Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa parası ve kendine ait bir odası olmalıdır." diyor Virginia Woolf ve kitap boyu da bu mevzuyu deşiyor.

Romanlarda, şiirlerde, tiyatro oyunlarında bir karakter olarak kadınlara rastlanıyor ama gerçekte bu kadınlar nerede? 

Kütüphanede yaptığı araştırmalarda bu kadınların günlük yaşamlarında neler yaptıklarına dair bir kaynak bulamıyor. 

Kadınlar, "Hayal edildiğinde çok önemli; pratikte ise tamamıyla önemsiz." 

"Şiir kitaplarını baştan sona istila etmiş, tarihte ise adı geçmiyor." 

Kadınlar okula gönderilmiyor, zorla evlendiriliyor ve onlardan ev işlerini yapmaları bekleniyor. Ayrıca dönemin sözü geçen insanları kadınları aşağılayıcı ifadeler kullanıyor. Bu da kadın olarak kendinize güvenseniz bile sürekli aşağılayan ve olumsuzlayan ithamlara maruz kalınca zamanla ister istemez güveninizin sarsılmasına yol açıyor ya da çok yıpratıcı bir mücadele sürecine girmenizi gerektiriyor.

Shakespeare'in kız kardeşi örneğini kullanıyor yazar. Mesela Shakespeare'in bir kız kardeşi olsa, Shakespeare'e tanınan imkanlar, bu kıza tanınır mı? Hayır. O halde bu kızdan nasıl bir eser yazması beklenebilir? Okuma yazma öğrenmesi bile engellenebilir. Zaten o yüzden; 

"16.yüzyılda büyük bir yetenekle doğan her kadın mutlaka delirirdi, kendini vururdu, ya da köyün dışındaki ıssız bir kulübede geçirirdi hayatının son günlerini, yarı cadı yarı büyücü sanılır, korkulur ve alay edilirdi." 

19.yüzyılda görece bir iyileşme olsa da o dönemde de "bir kadının edebiyat konusunda alabileceği bütün eğitim, kişilik gözlemi, duygu çözümlemesinden ibaretti." Okul, eğitim vb olmadığı ya da olsa bile yaygın olmadığı için ancak kendi kendisine bir takım bilgiler edinebilirdi.

Tut ki bir kadın roman yazmaya kalktı. Bunu nerede ve hangi koşullarda yapacaktı?

"Bir kadın yazacaksa, herkesin kullandığı oturma odasında yazmak zorundaydı."

"Kadınların kendilerine ayıracak yarım saatleri yoktu, yazarken araya hep bir şey giriyordu." 

O yüzden kendine ait bir oda şart. 

Para da entelektüel özgürlük için lazım. Çünkü;

"Entelektüel özgürlük maddi şeylere bağlıdır. Şiir de entelektüel özgürlüğe bağlıdır. Kadınlarsa hep yoksul olmuşlardır, sadece iki yüzyıldır değil, dünya kurulalı beri. Kadınlar Atinalı kölelerin çocukları kadar bile entelektüel özgürlüğe sahip olmadılar. O zaman kadınların şiir yazmak için en ufak bir şansları yoktu. İşte bu yüzden paranın ve kendine ait bi odanın önemini vurguladım." 


JACOB'IN ODASI



JACOB'IN ODASI

(Jacob's Room )

Virginia Woolf

1922

Çeviren: Nazan Arıbaş Erbil

İthaki Yayınları

2. Baskı - Mart 2016

212 sayfa


Hiçbir şey anlamadım ben bu kitaptan. O kadar hiçbir şey anlamadım ki bir insan ancak bu kadar hiçbir şey anlamayabilir.

Halbuki gayet güzel başlamıştı. Jacob, Cambridge Üniversite'sini kazanıyor, orada arkadaşı var Timmy, Timmy'nin ailesini ziyarete gidiyorlar. Timmy'nin kız kardeşi Clara, Jacob'tan hoşlanıyor. 

Ondan sonrası yok bende. Hiç yok hem de. 

Deneysel bir çalışmaymış ve bu anlamda edebiyatın ilk örneklerindenmiş. (Ben de diyorum niye anlamadım, deneysel olduğu üçün. Düz roman olsa niye anlamayayım?)

*

İthaki Yayınları çok çirkin bir şey yapmış. 

Kitabın başına yazar hakkında kısa bir tanıtım yazısı yazmışlar. Bu tek başına çirkin bir şey değil tabi, aksine güzel ve faydalı bir şey. Fakat seçtikleri ifadeler şöyle olduğu için son derece çirkin:

"Virginia Woolf: Küçük yaşta yazarlığa, 59 yaşında mezarlığa adım attı. Dalgalarla sörf yapıp, nehir bile denemeyecek bir kaşık suda boğuldu.Bilinç akışı mı nehrin akışı mı? Belki de Yakup'a özenip sadece kurbağalara bakmaya gitmişti oraya. Yakup mu dedim? Hayır, Jacob. Bazen karıştırıyorum. Paranoyaklığı zaten Shakespeare'in olmayan kız kardeşi üzerine saatlerce konuşmasından belliydi. Geri gelir mi? Gelirse gelsin, kim korkar bakire kurttan? Bkz. Nicole Kidman."

Komikli şakalı olmaya çalışılmış, ama bu nedir? Virginia Woolf, bakire kurt he mi? Yazarlığa, sonra mezarlığa adım atmak falan, üfff. Çok düzeysiz ama.






10 Ocak 2016 Pazar

MRS. DALLOWAY




 MRS. DALLOWAY
Virginia Woolf
1925
Çeviren: İlknur Özdemir
Kırmızı Kedi Yayınevi - 6. Basım - Mart 2015
208 sayfa

Ba-yıl-dımmmmm.
Ekşisözlük'te okuması, anlaması zor diye yorumlar var bu kitap hakkında. Ama ben gayet kolay okudum ve keyif aldım. Kendimden şüpheye düştüm hatta. Çünkü anlayışı epey kıt bir insanımdır. Ama anlayacağım ve seveceğim tuttu demek ki.
Clarissa Daloway, bir İngiliz hanımefendi. Akşama evinde büyük bir davet verecek. Onun hazırlığı içinde.
Tam da o gün Clarissa'nın eski sevgilisi Peter Walsh çıkageliyor. Yıllardır görüşmemişler. İkisi de bambaşka hayatlar kurmuş. Peter, Hindistan'a gitmiş. Orada Daisy adında bir kadınla evlenmeye karar vermiş ama kadın evli. Peter, boşanma işlemleri için Londra'ya gelmiş.
Clarissa, kocası Richard ile mutlu bir evlilik sürüyor. Ya da öyle gözüküyor. Ya da daha doğrusu bunu sorgulamıyor. Normal, düz bir evlilik işte.
Kızları var bir de, Elizabeth. Onun tarih öğretmeni ve aynı zamanda bakıcısı var. Dindar bir kadın. Clarissa endişeleniyor kızının bu kadınla çok yakın olmasından ama bir şey de yapmıyor.
Kitap, Clarissa'nın bu davet için hazırlanmasıyla başlıyor. Ve bu davetin olup bitmesiyle de bitiyor.
O süreçte insanların zihinlerinin içini okuyoruz. Mükemmel bir şey bu. Her bir insanın tepesinde bir konuşma baloncuğu varmış gibi. Hepsinin iç sesi dile gelmiş gibi.
Burada önemsediğim insanlar Peter ve Septimus oldu.
"Adı Smith olan milyonlarca genç adam yutmuştu Londra; ailelerinin çocuklarına farklı olsunlar diye taktığı Septimus gibi fantastik isimler umrunda değildi." sf. 92
Septimus, eski bir asker. Savaşa katılmış. Bu arada hikaye Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Londra'da geçiyor. Bu savaşta bir arkadaşını kaybetmiş olan Septimus, ruh sağlığı açısından biraz sorunlu dönüyor. Ağır, çok ağır bir depresyon geçiriyor. Hissizlik diye tanımlıyor bunu. Doktor görmek istemiyor. Doktoru görmemek için de pencereden atlayıp ölüyor.
Karısı Rezia, çok seviyor onu ve yardım etmek istiyor kocası Septimus'a ama elinden bir şey gelmiyor.
Peter,  aşkına karşılık bulamamış bir insan olduğu için kendimle özdeşleştirdiğim ve o yüzden önem verdiğim isimdi.
Clarissa, Peter'i kendisine pek layık bulmamış zamanında. Kendisi bir hanımefendi. İyi bir insan belki ama nobran biri. Duygularına hakim olabilen, çok akıllı sayılmasa da aptal da olmayan bir kadın.
Peter biraz havai mi sanki ne? Yakışıklı olmasına yakışıklı, akıllı da ama galiba güven vermemiş Clarissa'ya. Richard daha olgun, daha sağlam duruşlu birine benziyor.
Richard, o günün öğleninde davetli olduğu Lady Bruton'un yemeğinde Peter'in adı geçince düşüncelere dalıyor. Kıskançlık değil. Sadece Clarissa'yı ne kadar sevdiğini ama bunu ona söylemediğini farkediyor.
"Clarissa'ya açık seçik onu sevdiğini söylemek üzere Londra'da yürüyordu. Hiç söylemeyiz bunu, diye düşündü. Kısmen tembellikten, kısmen utangaçlıktan."..."Odaya girer girmez onu sevdiğini açık açık söyleyecekti. Çünkü insanın hissettiklerini söylememesi çok yazık, diye düşündü." sf. 125
Bir çiçek alıp dönüyor eve. Gene sevdiğini söyleyemiyor ama Clarissa zaten bunu biliyor ve anlıyor. Richard da onun bunu bildiğini biliyor.
Olsun be, gene de söyleyin. Seni seviyorum, deyin. Bıkmadan, usanmadan, sıkılmadan. Seni seviyorum'lara boğun birbirinizi.
Peter, Clarissa'yı hala unutamamış. Davet boyu da pek konuşamıyorlar. Sadece kitabın sonunda karşılaşıyorlar Clarissa ile. "Bu korku ne? Bu coşkunluk ne? diye düşündü. İçimi böyle olağanüstü bir heyecanla dolduran ne? Clarissa, dedi. Çünkü karşısındaydı." sf. 208
Tüm hikaye sabah Clarissa'nın davet hazırlığı ile başlıyor, ondan sonra daldan dala, insandan insana atlayarak akşam oluyor, davet vakti geliyor, sohbet muhabbet derken, davet de bitiyor, kitap da bitiyor.

*

Kitabı bana tavsiye eden, sonra da hediye eden arkadaşımla kitap üzerine muhabbet ettik. Mrs Dalloway üzerinden kiminle evlenirsin tartışması yaptık. O Peterci ben Richardçıyım.
A: Arkadaşım.
B: Ben
*
A: Peter adam gibi adam değil mi?
B: Peter güzel insan ama sanırım ben de Richard'ı seçerdim. Peter biraz havai gibi sanki. Richard daha olgun, daha güven verici gözüküyor.
A: Bütün duygularını açık ve yoğun yaşayan bir insan Peter. Richard dallamanın teki.
B: Peter eğlenilecek, Richard evlenilecek adam işte.
A: Hiçbir özelliği yok, dümdüz bir adam.
B: Aman Clarissa çok renkli biri sanki. Bulmuşlar işte Richard ile birbirlerini.
A: Clarissa da renkliymiş eskiden.
B: Ben bir rengini göremedim.
A: Peter ona "Mükemmel ev sahibesi olmak için yaratılmışsın." diyor, hakaret etmek amaçlı, ağlıyor bunun üzerine. Peter aynı ben yav.
B: Ağlıyor da ne oluyor? Gene de partim de partim. Ay davetim de davetim. Ay davetimde ölen adamı konuşuyorlar, ay olacak şey mi?
A: ahsdfgasdfasdf. Orada denyoluk yaptı. O konuda Clarissa'ya ben de çok kırgınım.
B: ahahaa
A: Peter ile evlenseydi böyle olmayabilirdi. Eğlenilecek/evlenilecek adam ayrımı mı var? Hülya beni eğit. Hiçbir şey bilmiyormuşum ben.
B: Ben çok biliyorum çünkü. Peter ile evlenilmez. Güven vermiyor ki. Sağlam bir duruşu yok. Bir gelecek vaad etmiyor. Baksana işsiz mi kalmış ne olmuş?
A: Peter sadık olur bence. Birlikte olduğu kişiyi sever, üzerine düşer. Sağlam duruşu yok o okey, evlenilecek kadar sağlam değil.
B: Richard da sadık. Richard da seviyor.
A: Richard dünyanın düz olduğuna inanıyor, boğanın boynuzlarının üzerinde döndüğüne inanıyor. Richard Konyalı. Yolda gördüğü türbanlı kızlara "Böyle kapanılır mı, başı açıklar bile sizden daha iyi." filan diyor.
B: Ay Clarissa neye inanıyor acaba? Clarissa da Konya'nın yüksek sosyetesinden.
A: İğrenç bir adam Richard.sadfasdfaag. Gerçi Clarissa da çok farklı değil. Doğru diyorsun.
B: Clarissa da ciple gezen türbanlı.
A: Cipe binen müteessir hanım. Doğru tamam. Ben kitaptaki bütün karakterler içinde birisiyle evlenecek olsam Peter'la evlenirdim. Erkek merkek n'apalım, o düştü payımıza.
B: Ben Richard ile evlenirdim. Clarissa şahane yapmış. Peter ile takılmış. Kİ ben de takılmak isterdim. Sonra da Richard ile evlenmiş. Şahane.
A: Hayallerimi yıktın şu an ama. Ben Peter'a daha çok benziyorum. Şimdi kızlar benimle takılacak ama başkalarıyla evlenecek.:(
B: Yoo Daisy var işte Peter ile evlenmek isteyen.
A: ı ıh Daisy olmaz. Clarissa olacak. O Clarissa buraya gelecek.
B: İnşallah cınım yaa
A: Mrs Dalloway üzerine kiminle evlenilir muhabbeti yaptık, cidden harika.

 Altını Çizdiklerim:
"Görünmez olduğunu hissediyordu nedense; görünmüyordu; bilinmiyordu." sf.13
"...asla tam anlamıyla tatmin olmamak ya da güvende hissetmemek." sf.15
"Sevmek insanı yalnızlaştırıyor."sf.26
"Alışkanlıklar yıkılırken insanın zihni, serseri bir alev gibi kıvrılıp bükülür ve bulunduğu kaptan fırlayacakmış gibi olur." sf.58
"Topukları kaldırıma 'Hiç farketmez' diye vuruyordu." sf. 60
"Trendeki kompartımanda uyurken başı durmadan omzuna düşen biri gibi sürekli geliyordu aklına." sf. 83
"Bazen içinden sokakta insanları durdurup, eğer iyi görünümlü, nazik insanlarsa, onlara 'Ben mutsuzum' demek geliyordu." sf. 90
"Mutsuzluk saçma, çok saçma bir rüyaydı." sf.91
"Böyle bir dünyaya çocuk doğurulur muydu? Acılar neden sürdürülsündü ki, ya da duyguları durmadan değişen, kaprislerinin, kibirlerinin elinde kah şuraya kah buraya savrulan bu şehvet düşkünü hayvanların soyu neden çoğaltılsındı ki?" sf. 97
"İnsanlar sadece yaşadıkları andan aldıkları zevki artırmaya yarayacak şeylere karşı naziktirler." sf. 97
"Yalnızlığın ayrıcalığı bu; yalnız başınayken insan ne isterse yapabilirdi. Kimse görmezken ağlayabilirdi." sf. 163