31 Aralık 2011 Cumartesi

PATASANA


PATASANA

Yazarı: Ahmet Ümit

Yayınevi: Everest Yayınları



Arkeolojik bir kazı esnasında meydana gelen sıradışı cinayetleri içeriyor kitap.

Sıradışı cinayet de ne ise? Sıradan cinayet, basit bir sebepten ötürü sokarsın bıçağı ya da çekersin tetiği. İşi bitirirsin. Buna sıradan cinayet denir. Sıradışı cinayet ise işin içine gizem girince olur. Ne diye öldürüldüğünü anlamak kolay olmaz.

Patasana, bundan yüzyıllar evvel yaşamış bir tarihi karaktermiş. Kralların yazmanı. Ama onu diğer yazmanlardan ayıran ilk gayriresmi tarih yazarı olmasıymış. İşte onun tabletlerini bulmak için işe koyulan ekip, sıradışı ve gizemli cinayetlere tanık oluyor. Olay bu.

Bu arada Patasana'nın tabletlerinde yazdıkları, aslında hiç de yüzyıllar öncesine ait gibi gözükmüyor. Bugün de aynı ölümler, savaşlar, hainlikler, alçaklıklar...İnsanlık var oldukça da var olacak şeyler bunlar.

KİNYAS VE KAYRA




KİNYAS VE KAYRA


Yazarı: Hakan Günday

Yayınevi: Doğan Kitap


Televizyondaki programlar için akıllı işaretler var ya. Bence bunlardan kitaplarda da olmalı. Bu kitabın üzerinde '' + 18 '' ve '' olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar'' ibaresi olmalı mesela.

Kinyas ve Kayra iki arkadaş. Bu ikisi hayattan, yaşamaktan bıkmış, niye varız, niye yaşıyoruz sorularının cevaplarını bulamamış, vurmuşlar kendilerini Afrika'ya. Boktan bir hayat yaşamaya başlamışlar burada. Rezillik diz boyu.

Hayatları berbat ama kitabın dili şahane. Güzel cümlelerin altını çize çize okumayı sevenler için bir hazine adeta. Her cümlenin içi dolu çünkü. Edebi bir derinliği var kitabın. Ha konusu bana çok uzak o ayrı. Kinyas ve Kayra'nın ruhi bunalımına, ergen bunalımından öte bir anlam yüklemiyorum. Çok tırtlar. Modern insan çıkmazı değil, bildiğin şımarıklık bunlarınki. Ama kitap güzel.

Hakan Günday'ın ilk olarak '' AZ '' adlı kitabını okumuştum. Adamın ilk önce son kitabını okumuşum meğer. Kinyas ve Kayra ilk kitabıymış. AZ, olay silsilesi olarak daha hareketliydi. Kinyas ve Kayra'da ise vermiş edebiyatı, vermiş bunalımı.

Kan, şiddet, ahlaksızlık...O yüzden + 18 ve olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar.
Sadece yetişkinler okusun.

16 Aralık 2011 Cuma

KALPAZAN


KALPAZAN

Yazarı: Ergün Poyraz

Yayınevi: Bilgi Yayınevi

Basım Yılı: 1-2-3. Basım Mayıs 2011

Sayfa Sayısı: 464


Daha önce '' Takunyalı Führer '' kitabında, anlattıkları doğru olsa bile dili ve üslubunu çok çirkin bulduğum Ergün Poyraz, bu kitabında bu üslubu bırakmış. Çok da iyi yapmış. Şimdi ciddiye alabiliyorum işte kendisini. Öbür türlü - benzetme için özür dilerim ama - Erol Köse gibiydi. Söyledikleri doğru olabilir ama o şekilde söyleyince insan ciddiye alamıyor ki.


Takunyalı Führer demişken. O kitabındaki bazı şeyleri yineliyor bu kitabında yazar. O kitabın ardından kendisine dava açılan noktalara açıklık getiriyor.

Başbakan ve etrafındakilerin karıştıkları suçları bir bir açıklıyor yine.


Zaten kitapta adı geçenler içinde hakkında görevi ihmal, zimmet, resmi evrak ve kayıtlarda sahtecilik gibi suçlara adı karışmayan yok.Tüm bunlar doğruysa o insanlar nasıl hiçbir şey olmamış gibi görevlerine devam edebiliyor, üstelik daha da zenginleşerek, akıl alır gibi değil. Sakin bir kafayla okuyunca insanı çileden çıkartacak kadar kabarık bir suç ve suçlular silsilesi var çünkü.

Bunları dile getirenler için de Ergenekon kılıfı uydurulup seslerinin kesilmeye çalışıldığı kanaatinde yazar. Bu nedenle kendisi de Silivri Cezaevinde.

KAYSERİ'DEN ÇANKAYA KÖŞKÜ'NE ABDULLAH GÜL


KAYSERİ'DEN ÇANKAYA KÖŞKÜ'NE
ABDULLAH GÜL

Zorlu Bir Yolculuğun Unutulmaz Öyküsü



Yazarı: Fatih Bayhan

Yayınevi: Pegasus Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı Eylül 2007

Sayfa Sayısı: 199


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün hayatını çabucak öğrenmek isteyenler için konsantre bir biyografi kitabı.

Abdullah Gül sever bir kalem tarafından yazıldığı satır aralarından hissediliyor ama yine de çok yanlı bir yorum göze çarpmıyor. Şurada doğdu, burada büyüdü, şöyle oldu, böyle oldu. Ondan sonra Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı olmasına kim ne dedi? Eski cumhurbaşkanlarının kısaca hayat hikayaleri. Sonda da birkaç Abdullah Gül fotoğrafı. Bitti gitti.

Vikipedia'dan hallice.

ANADOLU YAZARINI DİNLİYOR


ANADOLU YAZARINI DİNLİYOR

YAZARI: Nihat Genç

Yayınevi: Dama Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı Kasım 2010, 3.Baskı Şubat 2011

Sayfa Sayısı: 413


Televizyonda tartışma-yorum programlarındaki konuşmaların kitaba aktarılmasını çok mantıklı buluyorum. Bu şekilde daha kalıcı oluyor. Nihayetinde ''Söz uçar, yazı kalır.'' Gerçi artık söz de uçmuyor, bir tık'la, edilmiş bütün sözlere ulaşmak mümkün. Fakat internete , daha doğrusu internet sitelerine erişilebilirliğin sınırları arasıra zorlandığı için kitap yine en kalıcısı oluyor.

Nihat Genç'in darmadağınık konuşmalarının, yine aynı darmadağınıklılıkla bir araya getirilmiş hali bu kitap

Konu başlığı halinde toparlamaya çalışırsam;

Ermenilerden özür kampanyası. Hatırlarsınız, ''Hepimiz Ermeni'yiz'' diyen bazı gazeteci, yazar vesaire sözde Ermeni soykırımı hasebiyle Ermenilerden özür dilemeye başlamıştı.

Kürt Açılımı ile başlayan açılımlar silsilesi,

Polis kılığına bürünmüş adamların, bir müzikholden yakapaça götürdükleri kadının ardından yaşanan polise kimlik sorma gerekliliği,

Anadilde eğitim tartışmaları,

ÖSYM'den çalınmış sınav soruları, şifreler,

ve tabiki Ergenekon.

Bu konular hakkında Nihat Genç'in düşüncelerini öğrenmek isteyenler buyursun okusun.

3 Aralık 2011 Cumartesi

DENİZ KÜSTÜ


DENİZ KÜSTÜ

Yazarı: Yaşar Kemal

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Basım Yılı: 1.Baskı 1978 Milliyet Yayınları, YKY'de 4.Baskı Eylül 2007

Sayfa Sayısı: 419



Yaşar Kemal deyince aklıma İnce Memet'ten başkası gelmiyordu. Onu da okuyayım dedim ama tam 4 ciltmiş meğer. Yemedi. İleri bir tarihe erteledim onu.


Kütüphanede diğer Yaşar Kemal kitaplarına baktım. Onlar da hep cilt cilt. İlla ikinci cildini yazmış, ilk yazdığı kitabın.

Sek olarak bir bunu buldum. Devamı, 2'si yok bunun.

Marmara Denizi'ndeki balık katliamlarıyla başlıyor roman. Kısa vadede para kazanmak için insanların nasıl gözünün döndüğünü görmek, bu gidişle ileride denizde balık kalmayınca ne bok yiyeceklerini düşünmemeleri çok sinir bozucu. Selim balıkçı bu duruma çok üzülüyor ama elinden birşey de gelmiyor.Gerçi bu Selim balıkçı başlarda iyi bir tip gibi gözüküyor ama görünüşe aldanmamak lazım.

Bir de Zeynel Çelik var. Azılı gangster. Onun bir anda ülkenin en aranılan ve en korkulan ismi olması çok trajikomik bir hikaye.

Kitabı sevdiğimi pek söyleyemeyeceğim. Upuzun betimlemeler var ve bu bana fenalık getiriyor. Afakanlar basıyor bunları okurken.O yüzden bir göz gezdirip geçiyorum oraları. Yaşar Kemal'in ününü bilmesem, Deniz Küstü'yü referans alarak bir daha başka bir kitabını okumazdım ama sonuçta nerdeyse her yıl Nobel'e aday olan bir yazar. O şahane yazıyor muhakkak. Sorun bende.

BENİM ADIM KIRMIZI


BENİM ADIM KIRMIZI

Yazarı: Orhan Pamuk

Yayınevi: İletişim Yayınları

Basım Yılı: 1.Baskı Aralık 1998, 5.Baskı Aralık 1998

Sayfa Sayısı: 472


Yıl 1998. Bu kitabın piyasaya çıktığı yıl. Daha ortaokuldayım. Bir şekilde elime geçti bu kitap. Aldım okudum.

Hani Savaş ve Barış'ın özeti, ''olay Rusya'da geçiyor''dur ya. Aha işte bu kitabın da benim için özeti ''Minyatürle ilgili'' idi.

Aradan 10 yıldan fazla zaman geçti. Gene elime geçti bu kitap. Ve okumak için büyük bir heves duydum. Hiçbir şey hatırlamadığımı farkettim çünkü.

O yaşlarda okuduğumda keyfine varamamış, hatta hiç de birşey anlamamıştım. Şimdiyse çok keyif alarak okudum. Edebi bir eser okuduğunu hissettim buram buram. Dili ve üslubu çok etkileyici idi.

Gelelim konusuna. Evet minyatür ile ilgili. ( Çocukluğuma selam çaktım) Daha doğrusu nakışla ilgili.

Osmanlı zamanında, bir nakkaşhanede esrarengiz bir ölüm gerçekleşir. Bu ölümün, padişahın yapılmasını istediği çok gizli bir kitap ile ilgisi olabileceği düşünülür. Teyzesinin kızı Şeküre'ye aşık olduğu için küçük yaşlarda evi terkeden Kara, on yıl sonra geri döner ve bu cinayeti araştırmaya koyulur. Bu arada Şeküre, savaşa giden kocasını bekleyen iki çocuk sahibi bir anne olmuştur. Kara, bunca yıl geçmesine rağmen Şeküre'yi unutmadığını farkeder.

Bu konu etrafında nakış sanatının nasıl birşey olduğu, hem canlı hem cansız varlıkların dilinden anlatılıyor.Bu romanda herşey, herkes dile geliyor.

26 Kasım 2011 Cumartesi

BU BİZİM HAYATIMIZ


BU BİZİM HAYATIMIZ

Yazarı: Refik Halit Karay

Yayınevi: İnkılap Kitabevi

Basım Yılı: İnkılap Kitabevi'nden 1. Baskı 2003

Sayfa Sayısı: 238


Zengin mi zengin Mazlum Sami Bey, artık yaşını başını almış, torun torba sevecek yaşa gelmiş ama hiç çoluğu çocuğu yok.

Yaşlanıp eski hareketli günlerini geride bırakınca mziyi düşünecek çok vakti olur. Ve daha gencecik bir delikanlıyken gönlünü kaptırdığı Hüsniye'yi hatırlar. Aslında hiç unutmamıştır ki hatırlasın. Hep aklındaydı ama çok düşünecek vakti olmamıştı. Şimdi vakti var.

Hüsniye, Mazlum Sami'nin yaşadığı evde hizmetçiydi. Aslında tam olarak hizmetçi denemez. İşte yine o dönemlerde kafamı karıştıran kızlardan biri. Koca bir konak. Konakta adı cariye olmayan ama hizmetçi de denmeyen kızlar. Odalık, ahretlik bilmiyorum adlarını ve evdeki yerlerini. Ama eski Türk eserlerinde geçen konaklarda var hep bu kızlardan. Yerleri nedir bir türlü anlamıyorum. Aslında anladığım birşey var ama o da çok ahlaksız. Hesapta evin beyinin gözü dışarıda olmasın, eve bağlı olsun diye alınıyor bu kızlar ama evin beyi ile bir gönül macerası olunca da rezillik oluyor, kız uzaklaştırılıyor. Neyin peşindesiniz?

İşte Hüsniye de bu sebeple konaktan uzaklaşmış, gitmiş, kendine başka bir hayat kurmuş. 38 yıl boyunca ses seda çıkmamış. Mazlum Sami'nin de aklına gelmiş, ''Nerede bu güzel göçmen kızı şimdi? Benim onda bir çocuğum olacaktı. Arayayım bulayım. Mirasımı onlara bırakayım.''

Bu amaçla dedektif Şemsi ile anlaşır. Şemsi allem edip kallem edip Hüsniye'yi bulur. Ama hiç de Mazlum Sami'nin zannettiği gibi bir durumda değildir Hüsniye.

Sen git kendi derdine yan Mazlum Sami.

GUGUKLU SAAT


GUGUKLU SAAT

Yazarı: Refik Halit Karay

Yayınevi: İnkılap Kitabevi

Basım Yılı: İnkılap Kitabevi'nde 1.Baskı 2005

Sayfa Sayısı: 188


Refik Halit Karay 1888-1965 yılları arasında yaşamış. Bu kitabı da muhtemelen 1950'lerde yazmış olmalı. Artı eksi 10. O dönemde de insanlar ''Nerede O Eski Ramazanlar'' diyorsa, ben daha artık birşey demiyorum.

Bir öykü ve/veya deneme kitabı bu.

Kitaba adını veren Guguklu Saat öyküsünde ,bir arkadaş meclisinde guguklu saatin sanki saat başı değil de münasebetsiz her lafta ötmesi metaforu yaratılmış.

Yukarıda bahsettiğim Nerede O Ramazanlar da ''Eski Ramazanları Yad'' başlıklı kitaptaki bir deneme. Günümüzde (dikkat yazar burada 1950'lerden bahsediyor) ramazanların eski heyecanı kalmadığından dem vuruyor. Eskiden ramazanlarda türbelere, mezarlara, Hırka-i Şerif'e giderler, coşkulu teravih namazları ve kadir geceleri geçirirlemiş. Din ve ibadet ile geçirdiği huzurlu ramazalanları artık yaşayamaz olmuş. Buradan bakınca gayet de yaşanıyor tam olarak bu söyledikleri. Ama 1950'lerde bunları yaşamak konusunda sıkıntılar olmuş demek ki.

''Bir İstanbullunun Yirmi Dört Saati'' öyküsü de fena değil. Bir memurun, bir ev hanımının, eski bir zenginin ve bunun gibi çeşitli telden İstanbullunun bir gününü anlattığı öyküde ortak nokta '' ayranı yok içmeye, tahteravanla gider s.çmaya''

''Yeni Şairlere Dair'' adlı denemede ise yeni şairlere vermiş veriştirmiş. Gayet komik ama acımasız bir dille yermiş onları: ''...İşte yine şairlerden biri vapura nasıl bindiğini ve limandan nasıl çıktığını tasvir ediyor ve Anadolu'ya fedakarlığını ispat için

Fakat anamın gönlü ne heyecanlı,ne dolu!
Senin için ah, ondan ayrıldım Anadolu!

Zavallı süt kuzusu, anacığından ayrılmış,bu fedakarlığı göstermiş de Anadolu'ya öyle gitmiş.Anadolu'da ana kıtlığı mı var,adı üstünde Ana-dolu.''

Üşenmesem komple hepsini yazacağım bu denemenin ama çok üşeniyorum. Koca öykü kitabından - kütüphaneden ödünç almamış olsaydım da benim olsaydı- döne döne bunu okumak isterdim.

Aslında öykü türünü pek sevmiyorum. Bu kitap da bu kanaatimi değiştirmedi. 300 sayfalık bir roman okumayı, toplam 300 sayfalık 30 ayrı öyküye tercih ederim. Ama bulmuşken okudum işte. Öykü sevenler bunu da severler herhalde.

19 Kasım 2011 Cumartesi

BUGÜNÜN SARAYLISI


BUGÜNÜN SARAYLISI


Yazarı: Refik Halit Karay

Yayınevi: İnkılap Kitabevi

Basım Yılı: 1951, İnkılap Kitabevi'nde 1.Baskı 2002

Sayfa Sayısı: 340


Ayşen aşağı, Ayşen yukarı. Ayşen de Ayşen, Ayşen de Ayşen.

Ne Ayşen'miş arkadaş. Mahfetti milleti.

Ata Efendi, karısı Üftade Hanım, kızları Feride, damatları Atıf ve torun Çetin ile İstanbul'da kendi hallerinde yuvarlanıp giden bir aileyken uzak akrabalardan Yaşar bir mektup göndererir. Mektupta kızı Ayşen'i, oraya yollayacağını,bir süre bakmalarını rica eder.

Ata Efendi ve ailesi bu durumdan pek hoşnut kalmaz. Zaten kıt kanaat geçiniyorlar, bir boğaz daha gelecek şimdi. Üstelik uzun yıllardır görüşmedikleri Yaşar da çulsuzun tekiydi. Hem kız kaç yaşında bakalım. Onu da yazmamış mektupta.

Gelecek olanın küçük bir kız çocuğu olacağını düşünürlerken sen dal gibi genç bir kız çıkagel. Yaşar'ın da beş parasız olduğunu zannederlerken meğersem paraya para demeyecek kadar zengin olduğunu görüver.

Böylece Ata Efendi ve ailesinin hayatı da bir anda değişiyor. Artık lüks restoranlarda yemek yiyorlar, ünlü mağazalardan alışveriş yapıyorlar, zevk ve eğlenceye para harcıyorlar. Şahane vakit geçiriyorlar.

Ayşen'in de bir sürü hayırlı kısmeti var ama kızın gönlü pek yok. Her gören kıza vuruluyor. Hatta en vurulmaması gereken bile.

Dizisi de çekilmiş bu romanın. Çekilir tabi. Tam dizilik. Şatafatlı bir yaşam, güzel bir kadın, zengin ve yakışıklı adamlar, kafası karışık bir dayı, oyunlar, planlar, entrikalar,olaylar olaylar.

16 Kasım 2011 Çarşamba

ANTİGONE


ANTİGONE

Yazarı: Sofokles


Eski Yunanca Aslından Çeviren: Güngör Dilmen


Yayınevi: Mitos Boyut
Tiyatro Yayınları


M.Ö 400'lü yıllarda yazılmış bir Eski Yunan tregedyası.

Antigone'nin iki ağabeyi ölür. Bunlardan Eteokles normal cenaze töreni ile defnedilir ama diğer ağabeyi Polüneikes, vatana karşı geldiği, yurdu yakıp yıktığı, terörist faaliyetler içerisinde olduğu gerekçesiyle gömülmeyip kurda kuşa yem edilerek ölüsü dahi cezalandırılır.

Antigone, ağabeyini gömmek ister. Bunun için Kral Kreon'un yasağına karşı gelir ve ağabeyini gömer.

Kral, emrine karşı çıkan Antigone'yi cezalandırır ve zindana atar.

Bu yaptığının yanlış olduğunu ve bu yanlıştan bir an önce dönmezse kendi ailesinden de ölü çıkacağını söyleyen kahine evvela kulak asmayan Kral, daha sonra yola gelir. Ama geç kalmıştır.

Kral'ın oğlu Haimon, nişanlısı Antigone'yi görmek için zindana gider. Ama Antigone intihar etmiştir. Buna dayanamayan Haimon da kendini öldürür.

Oğlunun öldüğünü öğrenen annesi yani Kralın karısı Eurüdike de kendini öldürür.

Ondan sonra Kral Kreon da ''Vay başıma gelenler.'' diye ah vah eder ama giden gitti kralım.

SERENAD


SERENAD

Yazarı: Zülfü Livaneli

Yayınevi: Doğan Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı Mart 2011

Sayfa Sayısı: 481



Geçenlerde, kitap okumayı pek sevmeyen ama kitap okumanın bir gereklilik olduğunu düşünen bir arkadaşım benden roman tavsiyesi istemişti. Bir yandan da roman okumanın zaman kaybı olduğunu, öğretici bir roman olmasını istediğini eklemişti. Ona bu kitabı önerdim, diyeceğimi sanıyorsunuz değil mi? Hayır. Henüz bu kitabı okumamıştım o zaman. Şimdi aynı soruyu sorsa bu kitabı öneririm ama.


Yahudi soykırımı, Mavi Alay, Struma gemisi, Cumhuriyetin ilk yıllarında gelen yabancı hocalar ve bunun gibi konularda geniş kapsamlı olmasa da konuya yabancı kalmayı önleyecek miktarda bilgi sahibi olmamızı sağlıyor bu kitap. Bunu da içinde dünya tarihinin önemli ama gün yüzüne pek çıkmamış olaylarıyla bezeli acı bir aşk hikayesi içinde veriyor.

İstanbul Üniversitesi'nin halka ilişkilerinden sorumlu memuru Maya Duran ile üniversiteye konuşma yapmak üzere gelen Prof. Maximilian Wagner çerçevesinde gelişiyor olaylar. Profesör'ün geçmişindeki acının içinde buluyor kendini Maya. Bu acıyla birlikte bilmediği ne kadar çok şey olduğunu öğreniyor. Ben de aynen öyle.

Hiç kimse anlatmıyor ki bunları. Okullarda kurbağanın sindirim sistemi yerine, izohipsler, limit integraller yerine ya da hiç değilse onların yanısıra az buçuk yakın tarihten de bahsedilse ya. Anca bir yerden duyacağız, bir yerden okuyacağız ya da bir filmde izleyeceğiz, öyle.


Okuduğum ilk Zülfü Livaneli kitabı bu. Kitabı çok önyargıyla aldım. ''Zülfü Livaneli mi? Peh. Hiç de güzel yazamamıştır bence'' diye düşünmüştüm nedense. Bak bak. Ulan adamın daha önce hiçbir kitabını okumamış olduğun halde nereden bu fikre kapılıyorsun ki? Kitabın edebi bir övgüye layık olduğu söylenemez, hatta gereksiz ayrıntılarla uzatıldığı kanaatindeyim ama bunu da kitabı başkarakter Maya'nın ağzından yazarak ve Maya'nın yer yer '' Sadece başımdan geçenleri anlatıyorum. Roman olsun diye değil, bilinsin bunlar diye yazıyorum. Sonuçta ben bir yazar değilim'' gibi laflarıyla kurtarıyor. Sonuç olarak önyargım parçalandı. Bendekini parçalamak atomu parçalamaktan daha zor değil şükür ki.

AZ


AZ

Yazarı: Hakan Günday

Yayınevi: Doğan Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı Nisan 2011

Sayfa Sayısı: 355



Derda...

Daha 11 yaşında evlendirilen ve başına gelmedik kalmayan zavallı kız...Boktan bir yaşama sürüklenir yavrucak. Bu noktada ''Requiem For A Dream'' (Bir Rüya İçin Ağıt) filmini aklıma getirdi bu yaşam. Benzer bir çukura düşme hali. Fena. Çok ağır. Hatta ağzıma sıçtı bu bölüm. O kadar fena.

Derda...

Mezarlıklarda ekmek parası kazanmaya çalışan, okuma yazmayı çok geç öğrenen, Oğuz Atay sevdalısı çocuk. Bu kısım da Oğuz Atay'ın ''Tutunamayanlar''ına Övgü niteliğinde. Tutunamayanlar'ı Bitiremeyenler'den biri olduğum için tekrar bu kitabı okuma girişiminde bulunma isteğim arttı.

İşte bu iki Derda'nın hayatı kesişiyor. Hem de nasıl. Hem de ne zaman.

Tesadüfler silsilesi içinde başı dönüyor insanın bu kitabı okurken. Bir solukta da okudum zaten. Ne zaman elime aldım da ne zaman bitti hiç farketmedim. Su gibi aktı gitti. Ama kötüydü. Kitap değil, hayat kötü. Bazıları için çok da acımasız.

Kitabın adına gelince;

''Seni az tanıyorum. Az. Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında kocaman bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Söylemek isteyip de yazamadığımız sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her şeyi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuşlar gibiler. Senin ve benim gibi.''

5 Kasım 2011 Cumartesi

OTOSTOPÇUNUN GALAKSİ REHBERİ


OTOSTOPÇUNUN GALAKSİ REHBERİ

Yazarı: Douglas Adams

Yayınevi: Kabalcı Yayınevi

Basım Yılı: 1. Basım 2005, 2. Basım 2009


İnsanı manyak eden kitap.

Ben okudum kafamda huni, hebele hübele diyerek. Deli değilim ben diye de bağırmış olabilirim arada.

Komedili, bilimli kurgulu, fantastikli bir kitap.

Okuyup manyak olmak istemeyenler için özetini anlatacağım. Ama yok ben illa okumak istiyorum diyenler varsa, ki olmalarını temenni ederim, şimdi yazacaklarımı okumasınlar.


''Otostopçunun Galaksi Rehberi'' adlı kitabı güncellemek için araştırmalar yapmak üzere bir haftalığına dünyaya gelen uzaylı Ford Prefect, on beş yıl boyunca dünyada yaşamıştır. Dünyanın da sonu gelmek üzeredir. Bunu çantasındaki bir cihazdan anlamıştır. En yakın arkadaşı dünyalı Arthur Dent'e durumu anlatır ama Arthur buna bir hasstir çeker.

Derken dünyanın tepesinde dev bir uzay gemisi belirir. Vogon denilen yaratıklar, güzergahlarının üzerindeki dünyayı, kestirme yolu uzatıyor diye yok etmek isterler. Ve bumm.

Arthur ve Ford, kendilerini, az önce dünyayı yok eden uzay gemisinin içinde bulurlar. Ford, otostopçuluğun verdiği tecrübeyle son anda uzay gemisine otostop çekmiş ve geminin hizmetlileri tarafından gizlice gemiye alınmıştır. Fakat geminin kaptanı bu durumdan hoşlanmaz ve ikisini de uzay boşluğuna atar.

Arthur ve Ford tam uzay boşluğuna düşecekken başka bir gemi tarafından kurtarılmışlardır. Altın Kalp isimli bu gemi, iki kafalı, üç kollu Zaphod adındaki galaksi başkanı ve onun kız arkadaşı Trillian'a aittir. Bu başkan, sırf şuan kullandığı bu üstün donanımlı gemiyi çalabilmek ve efsane gezegene ulaşabilmek için galaksi başkanı olmuştur.

Efsane gezegene ulaşırlar. Hayat yoktur burada. En azından onlar öyle sanır.

Arthur, gezegeni kolaçan ederken yaşlı bir adamla karşılaşır. Ulan hani hayat yotu burada, sen kimsin, Where are you from? falan derken adam hikayeyi anlatır:

Biz aslında gezegencek uykuya yattık. Biz gezegen üretiriz. Ama işler kesat gitti. Ekonomik kriz oldu. Biz de kriz bitinceye kadar uyumaya karar verdik.

Arthur alır sazı eline:

İyi güzel hacı, para var mı bu işte? Bir gezegen kaça mal oluyor mesela? Hangi okulu okuyorsunuz gezegenci olmak için. Ben şimdi o bölüme yatay geçiş yapsam acaba olur mu? En son hangi gezegeni yaptınız?

Çok özel bir iş üzerinde çalışıyorduk, demiş yaşlı amca. Anlatayım:

Günün birinde iki kafadar, çok ultrakulade bir bilgisayar icat etmişler. Adı da Derin Düşünce olan bu bilgisayara sormuşlar.

- Ey Derin Düşünce Bilgisayarı. Bize şeyi söylemeni istiyoruz...Cevabı.
- Neyin cevabını?
- Hayatın, evrenin, herşeyin.

Derin Düşünce demiş ki:

- Eyvallah veririm cevabı da bana biraz süre verin.

- Ne kadar süre?

- Yedi buçuk milyon yıl.

Beklemişler beklemişler. Nesiller geçmiş tabi. Nihayet cevap vakti gelmiş. Açmışlar bilgisayarı. Cevabı istemişler. Cevabı söylemiş bilgisayar:

-42

Pardon?
42 dedik ya işte duymadın mı?

Ahali şokta tabi. Ne 42'si.

-Ama sorduğumuz Büyük Soru'ydu. Hayat, Evren ve Her şeye dair büyük soru.

-Evet, ama o aslında nedir? Sorunun tam olarak ne olduğunu bildiğiniz zaman, cevabın ne anlama geldiğini de anlayacaksınız, demiş bilgisayar.

Bunlar tabi pürtelaş. O zaman bize soruyu da bul, demişler bilgisayara.

Bilgisayar da ''Bu cevabın sorusunu bulmak için başka bir bilgisayar yapacağım. Bu bilgisayarın adı da Yerküre olacak.'' demiş.

İşte yerküre böylece meydana gelmiş. Fakat tam nihai cevabın sorusunu bulacakken sen kalk Vogonlar, Yerküreyi imha et.

İşte buradan kurtalan tek dünyalı olan Arthur'u, hayat yok sandıkları gezegendeki fareler ele geçirir. Evet fareler. Çünkü bizim yerkürenin yapılmasını isteyenler aslında farelerdir. Fareler, son dünyalı olan Arthur'un beynini satın almak isterler. Sonuçta kafatasının içinde dünyalı bilgiler olduğu ve nihai cevabın sorusunu da bilebileceği için.

Ama Arthur ve arkadaşları kaçarlar.

Olaya bak sen. Dah bunun devamı da var da o başka kitapta.

İSİM ŞEHİR HAYVAN


İSİM ŞEHİR HAYVAN

Yazarı: Yılmaz Özdil

Yayınevi: Doğan Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı- Mart 2011

Sayfa Sayısı: 473


Sevgili Yılmaz Abi,

Seni ailecek severek ve beğenerek okuyoruz. Bizim eve hergün senin yazdığın gazete giriyor. O yüzden seni hep okuyorum. Çok güzel yazıyorsun. Bence herkes senin yazdıklarını okumalı. Kitap yazmana da çok sevindim. Aldım, okudum. Herkes de okumalı bence.

3-B sınıfından Büşra


Yılmaz Özdil hayranlarının
ya
biyolojik olarak
ya da
mentalite olarak
bu yaş grubu insanlara hitap ettiğini düşünürdüm.
Sonra kitabında bir yerde açıklamış,
neden kısa ve basit yazılar yazdığını.
E bir yerde hak verdim adama.

Sonra tokat gibi çarptığı yolsuzluk, ahlaksızlık, çalma çırpma haberleri,
siyasi dalavereler,
çok önemli işler başaran ama hiç önemsemediğimiz kahramanlar...

Gazete yazılarından derlenen bir kitap olduğu için bu yazıların bir kısmını zaten okumuştum. Ama böyle hepsini birden okuyunca insan dayak yemişe dönüyor.

Bu kitapla ilgili yazar hakkında abartmış, dalga geçmiş, büyütmüş, saçmalamış ve daha bunun gibi bir sürü şey söylemek mümkün. Ama bir şey söylemek mümkün değil: yalan söylemiş. İşte bunu söyleyemezsiniz. Doğru diyor. Anlayacağınız ''adam haklı beyler''

KARDEŞLER


KARDEŞLER

(The Brethren)


Yazarı: John Grisham

Yayınevi: Remzi Kitabevi

Basım Yılı: 1. Basım, Temmuz 2010

Sayfa Sayısı: 366


Üç eski yargıç çeşitli suçlardan ötürü hapse atılır. Fakat bu yargıçlar hapiste de rahat durmaz ve para kazanmanın bir yolunu bulur. Hem de ne yol. Dışarıya yazdıkları mektuplarla kandırdıkları kişilere şantaj yaparlar ve banka hesaplarına oluk oluk para akar. Ta ki son kurbanlarına kadar.

Kitapta ayrı ayrı iki hikaye ile karşılaşıyoruz ilkin. Bir yanda bizim bu yargıç kardeşler. Beri yanda ABD başkanlığına soyunmuş bir politikacı. Bu arada ABD başkanlarının kukla olduğu, perde arkasında aslında başka yöneticilerin bulunduğu şeklindeki görüşlere ciddi bir katkı sağlıyor roman.

İşte bu iki farklı hayat nasıl kesişecek diye epey okuduktan sonra bir kesişiyorlar, pir kesişiyorlar.

Bu mahkum yargıçlara önce bir kıl kapıyor insan ama sonra o kadar emek var ortada, acaba boşa mı gidecek bunlar diye endişelenmeden de edemiyor.

AŞK COĞRAFYASINDA KONUŞMALAR


AŞK COĞRAFYASINDA KONUŞMALAR

Yazarı: Nihat Genç

Yayınevi: Destek Yayınları

Basım Yılı: 9. Basım- 2007

Sayfa Sayısı: 206



Nihat Genç'i dinlemeyi değil, okumayı tercih ediyorum. Nefret kusa kusa yaptığı saldırgan konuşmaları dinlemek hoşuma gitmiyor.


Rasim Ozan Kütahyalı denen zevatı da dinlemek hiç hoşuma gitmiyor ama bu ikisinin tartışma adabı birbirine benzediği halde Rasim Ozan Kütahyalı neredeyse her tv kanalına çıkabiliyorken Nihat Genç'in sadece küçük , kendi halinde kanallarda konuşabiliyor olmasını tuhaf buluyorum.Bağırmaksa bağırmak, nefretse nefret, kin kusmaksa kin kusmak. O zaman niye biri hergün tv'deyken diğeri değil. Demek ki bu işte bir iş var hacı. Soru işareti.

Kitaba gelirsek, Nihat Genç veriyor coşkuyu. ''Bizim milletimiz, bizim kültürümüz, bizim atalarımız, bizim tarihimiz çok güzel.''

Bence de güzel. Ben seviyorum yalnız ve güzel ülkemi de insanlarını da. Herşeye rağmen seviyorum.

Güzeliz bence biz.

29 Ekim 2011 Cumartesi

ŞEYTAN AYRINTIDA GİZLİDİR


ŞEYTAN AYRINTIDA GİZLİDİR

Yazarı: Ahmet Ümit

Yayınevi: Everest Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım 2002 Doğan Kitap, 19. Basım 2010 Everest Yayınları

Sayfa Sayısı: 192


Hepsi birbirinden heyecanlı, hepsi birbirinden sürükleyici polisiye vakalar. Okurken çok şaşıracak, akıl almaz cinayetlerin sırrına eriştikçe hayretler içinde kalacaksınız.

Yok la şaka yaptım. Arka Sokaklar'ın kitaplaşmış hali. Orada bir bölümde ,burada üç beş sayfada çözülen cinayetler işte hepsi. Basit, sade, heyecansız.

Arka Sokaklar'ı seven bunu da sevdi.

BAB-I ESRAR


BAB-I ESRAR

Yazarı: Ahmet Ümit

Yayınevi: Doğan Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı Kasım 2008

Sayfa Sayısı: 392


Polisiye özelliklerinden çok uhrevi havası ağır basıyor bu kitabın. Kitabın üstünde Ahmet Ümit yazmasa, yazarı Elif Şafak'tır diyeceğim. Elif Şafak'ın ''Aşk''ının Ahmet Ümit elinden çıkmış hali.

Sigortacı Karen Kimya Greenwood, yanan bir otelin sigorta kapsamında sayılıp sayılmayacağını araştırmak için İngiltere'den kalkıp Konya'ya gelir. İsmi de çok havalı bu arada. Yalnız babası Türk olmasına rağmen soyadı neden Türkçe değil, o kısmı anlamış değilim.

Babası Türk, annesi İngiliz olan Karen, Konya'ya geldiğinde esrarengiz olaylarla karşılaşır.

Babası bir adamla birlikte kaçıp küçük yaşta Karen'ı ve annesini terk etmiştir. Zaten babası ile kaçtığı adamın ilişkisi, Mevlana ile Şems Tebrizi arasındaki ilişkiyi andırmaktadır. Bunun travmasını atlatamamış olan Karen, babasının memleketi Konya'ya geldiğinde bir garip olur tabi. Gerçek ile rüyaları birbirine karışır. Şems Tebrizi'yi görür mesela. Onunla konuşur, onun bedenine girer. Acayip şeyler bunlar.

Allah aşkı, kendinde Yaradanı görmek, Dünya nimetlerinden uzaklaşmak falan. Özellikle bu Allah'ı kendinde görmek kısmı çok acayip. Allah, insana üflüyor ya. İşte bazıları da bu yüzden kendini Allah gibi görüyor. Üffff. Al sana üfledim. Kendini Hülya olarak görüyor musun şu an? Hayır. Allah üfleyince görüyorsun ama. Şirk olur ayrıca bu. Allah birdir, tektir düsturuna aykırı. Değişik bir yorum bunlarınki. Benim aklım almıyor.

Kitaba gelince. Otel yangınında iki kişi de hayatını kaybetmiş. Cinayet ihtimali olabilir diyeyim de Ahmet Ümit kitabı olduğu belli olsun.

SEMERKANT


SEMERKANT

( Samarcande)


Yazarı: Amin Maalouf

Çeviren: Ali Berktay

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı 1993, 50.Baskı 2009

Sayfa Sayısı: 318


Ömer Hayyam'ı hiç böyle görmediniz.

Seksi fotoğrafları için tıklayın.

Ömer Hayyam, Hasan Sabbah, Nizamülmülk. Üç tarihi şahsiyet. Üçü bir arada bir romanda. Bu üçünün aynı dönemde yaşadığını bile bilmiyordum ben. İsimlerinden öte karakter olarak nasıl olabileceklerini de hiç düşünmemiştim. Amin Maalouf düşünmüş, bu tarihi adamları tarih sayfalarından roman sayfalarına taşımış.

Bu anlamda yazarı çok başarılı, kitabı da çok sürükleyici buldum. Tarık Buğra'nın ''Osmancık'' kitabını anımsattı bana. Orada da kimsenin nasıl bir insan olduğunu düşünmediği ,sadece Osmanlı Devleti'nin kurucusu olarak bildiği Osman Bey anlatılıyordu. Bir roman karakteri olarak, bir insan olarak.

Semerkant iki ana bölümden oluşuyor. Yüzyıllar öncesinde Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah'ın yollarının nasıl kesiştiği ile başlıyor. Ki kitabın en sevdiğim bölümü de burasıydı. Hayyam'ın o dönemde nasıl karşılandığını, Nizamülmülk'ün nasıl bir devlet adamı olduğunu, Hasan Sabbah'ın asan, kesen, kelle uçuran bir adama nasıl dönüştüğünü arada Hayyam'ın dörtlükleri ile birlikte okuduktan sonra hoop ikinci bölüm.

İkinci bölüm nispeten daha yakın bir geçmiş. 1900'lü yıllar. İran. Devrimler, değişimler. Bu sırada Ömer Hayyam'ın rubailerini yazdığı el yazması kitabın peşinde bir ömür.

Hatta kitapta Titanic bile var desem.

Selçuklu sultanları da var desem mesela. Melikşah'lar, Alparslan'lar.

Bir ben eksiğim.

23 Ekim 2011 Pazar

İSTANBUL'UN BİR YÜZÜ


İSTANBUL'UN BİR YÜZÜ

Yazarı: Refik Halit Karay

Yayınevi: İnkılap Kitabevi

Basım Yılı: 1918, 4. Basılış-1997

Sayfa Sayısı: 184


İnsan ne oldum değil, ne olacağım demeli.

İşte size 184 sayfalık kitabın ana konusu, teması, sacayağı.

Meşrutiyet dönemindeki İstanbul'dan çeşitli insan manzaraları, hizmetçi kızın gözünden anlatılıyor. Gerçi hizmetçi diyorum ama o zamanlar bu hizmetçiler, bugünkü anlamda bir hizmetçi değil gibi. Tuhaf bir ev yaşamı var zaten o yıllarda. O dönemin romanlarından anlamaya çalışıyorum ama aklım pek almıyor. Kocaman bir konak var. Evin sahibi karı koca, onların anne babası ve bir sürü hizmetçi, ahretlik, odalık. İsmi farklı farklı. Genel olarak adı harem. Yeri geliyor evin beyinin karısı oluyor bu kızlar, yeri geliyor cariye gibi alınıyor satılıyor. Tuhaf gerçekten. Anlamakta zorlanıyorum.

''Nerde çokluk, orda b.kluk'' diye boşuna dememişler. Bu konak yaşamlarından bunu çıkarıyorum ben. Ahlaksızlık diz boyu. Aynı çatı altında kimin eli kimin cebinde belli değil. Ve bu bahsettiğim dönem 1900'lü yılların başı. Eminim o zamanın insanları da ''Devir çok değişti'', ''İnsanlık kalmadı artık.'' falan demiştir. Tıpkı bugünün insanlarının dedikleri ve dahi yarının insanlarının da diyecekleri gibi.

22 Ekim 2011 Cumartesi

TAZMİNAT KRALI


TAZMİNAT KRALI

( The King Of Torts)


Yazarı: John Grisham

Türkçesi: Enver Günsel

Yayınevi: Remzi Kitabevi

Basım Yılı: 1.Basım-2004

Sayfa Sayısı: 384


Amerika'da tazminat olayı almış başını yürümüş. Mesela Türkiye'de tazminatla zenginleşme yasağı var. Türk Hukuku'na göre tazminat, zenginleşme aracı olarak kullanılamaz. O yüzden de o kadar büyük tazminatlar ödenmez. Zararı karşılayacak miktarda bir tazminata hükmedilir o kadar.

Fakültede Devletler Özel Hukukunda hoca bize anlatırdı Amerika'daki tazminatları. Yok kadının biri kahve almış mesela. Kahve bardağının kapağı tam kapatılmamış. Kadının üzerine dökülmüş. Bacağı yanmış. Hooop milyon dolar tazminat almış.

Yok efendim bir fast food dükkanında eleman yerleri paspaslamış. Ama yerlerin kaygan olduğuna dair işaret koymamış. Bir müşteri de kayıp düşmüş. Hoop, yine milyon dolar tazminat.

Kitapta da buna dair örnekler var.

Baş karakter Clay, Halk Savunma Bürosu denilen yerde çalışan ve yalnızca kendisine avukat tutamayacak durumda olanların ceza davalarına bakan bir avukat. Bizdeki CMK sistemine benziyor.

Clay, yeni bir ceza davası alıyor. Bir cinayet mevzusu. Müvekkili olan sanık, cinayeti işlediğini kabul ediyor ama neden bu cinayeti işlediğine dair hiçbir şey söyleyemiyor. Çünkü neden öldürdüğünü bilmiyor. Canı istemiş o an, o yüzden öldürmüş. Mantıklı hiçbir açıklaması yok.

Clay, bu çocuğun cinayet işleme sebebini araştırırken bir ilaca ulaşıyor. Uyuşturucu bağımlılarının bu bağımlılıklarını ortadan kaldıran ama yan etki olarak insanlarda cinayet işleme isteği uyandıran bir ilaç. Vay dostlar vay.

Clay tam bu olayı yeni farketmişken bir adam çıkageliyor yanına. İlacı üreten şirketin bir adamı.Max Pace adı. Clay'i paraya boğacağını ama karşılığında bu ilacı kullanan ve cinayet işleyen insanlarla ve kurbanların aileleri ile görüşüp dava açmama konusunda anlaşmasını istiyor. Bunun için de o ailelere ciddi bir para teklif ediliyor.

Buradan da toplu tazminat denilen bir kurum olduğunu öğreniyorum Amerika'da. Yukarıda örneklerini verdiğim tazminat getirecek olaylar, eğer çok fazla insanın (binlerle ifade edilebilecek kadar çok insanın) başına gelirse avukat bu insanların vekaletini alıyor, sonra da ilgili firmaya gidip ''Ya şu kadar tazminat ver, ya da mahkemeye giderim, hakkında dava açarım.'' diyor. Firmalar da mahkemelik olurlarsa isimleri bundan olumsuz etkileneceği için tazminat ödemeyi kabul ediyor. Bu tazminatlardan belli bir miktar vekalet ücreti alan avukatlar da ihya oluyor.

Clay, bu işin tadına varınca bırakamıyor tabi. Fakir bir avukatken bir anda jeti, teknesi olan acayip zengin bir avukata dönüşüyor. Peki papaz her zaman pilav yer mi? Okuyun görün.

9 Ekim 2011 Pazar

BEYOĞLU RAPSODİSİ


BEYOĞLU RAPSODİSİ

Yazarı: Ahmet Ümit

Yayınevi: Everest Yayınları

Basım Yılı: 1-29.Basım:2003-2010 Doğan Kitap, 32-33.Basım Eylül 2010 Everest Yayınları

Sayfa Sayısı: 408



Kenan, Selim ve Nihat, Beyoğlu'lu üç yakın arkadaş. Kenan uçarı, zıpır aynı zamanda yakışıklı, zengin. Selim babadan kalma giyim markasını büyütmeye çalışan, akıllı usulu efendi bir adam. Nihat, maddi duurmu pek iyi olmayan, diğer iki arkadaşına karşı biraz boynu bükük bir tip.

Bu üç arkadaş, Kenan'ın ölümsüzlük hevesi ile kendilerini bir cinayet soruşturmasının peşinde bulurlar.

Ölümcül sonuçlar doğurabilecek bir uçak kazasından kılpayı kurtulan Kenan'ın bu olaydan sonra hayata bakışı değişir. Adını duyurabilmek, bir eser yaratıp ismini ölümsüzleştirmek ister. Bunun için de zaten uğraştığı fotoğrafçılığı geliştirip, bir fotoğraf sergisi açmaya karar verir. ''Beyoğlu Cinayetleri'' adını verdiği bu sergi hem kendisinin hem de arkadaşlarının hayatını değiştirecektir.

400 sayfalık kitap. Ama sadece son on sayfası heyecan verici. O sayfalara kadar kitap gayet sıkıcı, ağır bir tempoda ilerliyor. Adamların neyin peşinde olduğunu anlamak bile epey sürüyor. Derdiniz nedir? Rahat mı batıyor da böylesine saçma bir maceranın içine atıyorsunuz kendinizi?

Konu nereye bağlanacak, ee katil kimmiş derken bir ara kitaptan umudumu kestim. Daha fazla okumak istemedi canım. Ancak ne demişler? Sabreden derviş, muradına ermiş. Son on sayfada olayın çözülüşü ile rahatladım. Zira 400 sayfa boyunca yeme, içme, arkadaşlarla bir yerde oturma üzerine kurulu sıradan bir arkadaş muhabbeti okumaktan sıkılmıştım. Katil belli oldu da rahatladım.

Hala öğrenemedim, cinayet romanlarında katilin en ''olmaz'' denilen kişi olduğunu. O yüzden de katilin kim olduğunu öğrendiğimde hala şaşırabiliyorum her seferinde.

17 Eylül 2011 Cumartesi

CÜCE


CÜCE

Yazarı: Leyla Erbil

Yayınevi: Kanat Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı 2001 YKY, Kanat Kitap'ta 1. Baskı Nisan 2008

Sayfa Sayısı: 89



Leyla Erbil, intihar eden yazlık komşusu Zenime Hanım'ın kağıtlara yazdığı dağınık haldeki yazıları biraraya getirir ve ortaya bu kitap çıkar.

Zenime Hanım'ın dağınıklığı, kafasının karışıklığı o denli yoğundur ki kitabın kendisi de karman çorman zaten. Düzenli, sıralı bir anlatımı yok. Zaten yazar da '' Bu yazının sanki kıyılmış bir bütünün yerdeki parçalarından bitiştirildiğini okurların unutmaması gerekir. Bu yüzden daha yetenekli birinin elinden daha değişik bir metin çıkabilir.'' demiş.

Anladığım kadarıyla yazar, bu kitabı benimsememiş. Hiçbir ödüle katılmamış bu kitapla. Sanki verdiği bir sözü yerine getirmek istemiş gibi. Zenime Hanım ölmeden önce yazdıklarının basılmasını istemiş. Yazar da bu görevi yerine getirmiş. Yani Leyla Erbil'den çok Zenime Hanım'ın kitabı olmuş.

Zenime Hanım'ın kafası gidik. Yekten böyle girdiğim için üzgünüm ama öyle. Bir insanın kafası inanılmaz bir hızda konudan konuya atlıyor ve her atladığı konuda bir önceki konuyu yarım bırakıyorsa orada sağlıklı bir kafa olduğu söylenemez. Dolu ama gidik bir kafa.

Zenime Hanım, görmüş geçirmiş biri galiba. İşkenceler görmüş, insanların öldüğünü görmüş, bir sürü acı şey görmüş. Sonra insanlardan nefret etmiş. Medyaya gıcık olmuş. Ama kopamamış da bir yandan. Kınamış bir sürü şeyi, ama sonra kınadıklarını da yapmış. Mesela ''sevgili okurlarım'' diye tutturan yazarları bayağı bulduğunu söylerken, kendisini de ''sevgili okurlarım'' diye hitap ederken yakalıyor. Mesela medyaya verip veriştirirken, kendisiyle söyleşi yapsın diye bir gazetecinin yolunu gözlüyor.

Böyle bakınca kitabın adı ''Zenime Hanım'' olmalıymış diye düşünüyor insan ama niye öyle olmadığını yazar açıklıyor: '' Zenime Hanım, ad falan koymamıştı kitaba. CÜCE adını ben koydum. Bu adın plastik gücüne inanırım. Aslında ZENİME HANIM olmalıydı ama satmazdı."

SİNEKLİ BAKKAL


SİNEKLİ BAKKAL

Yazarı: Halide Edip Adıvar

Yayınevi: Can Yayınları

Sayfa Sayısı: 416



Zor okuyup anladığım '' Ateşten Gömlek'' , ve anlamayarak yarıda bıraktığım '' Türk'ün Ateşle İmtihanı''ndan sonra Halide EdipAdıvar'a karşı ciddi önyargılarım vardı. Bu kitap sayesinde kırıldı.

Sinekli Bakkal'ın televizyona aktarılmış halleri de oldu gerçi ama hiç birini izlememiştim. Sıfır bilgiyle giriştim kitaba.

Çok da güzel, çok da zevkle okuduğum bir kitap oldu.

Sinekli Bakkal, kitabın ana karakteri Rabia'nın doğup büyüdüğü, yaşadığı semtin adı. Kız Tevfik diye bilinen ve o dönemin ( 2. Abdülhamit dönemi) şartlarını zorlayan hicivleriyle dikkatleri üzerine çeken bir babanın ve buzdolabı gibi soğuk ve sevimsiz Emine adlı bir kadının kızı olarak dünyaya gelen Rabia, babasının sürgüne gönderilmesiyle annesi ve annesinin babası İmam'la başbaşa kalır. Dini nerdeyse tamamen cehennemden ibaret olarak anlatan İmam'ın ruhunda yarattığı baskıyı Vehbi Dede'nin cennetengiz aurasıyla dağıtır.

Rabia, küçük yaşta hafız olmuştur. Billur gibi bir sesi vardır. Ondaki bu ses, müzisyen Peregrini'nin de dikkatini çeker.

İşte Rabia, İmam, Vehbi Dede, Peregrini gibi insanların yanında büyür. Hem güzel, hem akıllı, hem de atılgan, cesur, şahane bir kız. Ben bile aşık oldum.

Kitaptaki eski Türkçe kelimelerin, dipnotlarla günümüz karşılıkları verilmiş. Bazılarını dağarcığıma kaydettim bile. Yeri geldikçe kullanmaya çalışacağım:

atıfetli : bağış seven
perhizkar : perhiz yapan
hilkatten :yaratılıştan
mütebessim : gülümseyen
mütereddit : kararsız

Kelimelerin güzelliğine bak.

farbala : fırfır
gunneli : genizden gelen sesle
nümayiş : gösteri

SARIŞIN GÜZEL KADIN


SARIŞIN GÜZEL KADIN

Yazarı: Yavuz Gökmen

Yayınevi: Doğan Kitapçılık

Basım Yılı: 1. Baskı Şubat 2009 , 4. Baskı Mart 2009

Sayfa Sayısı: 172



Gazeteci Yavuz Gökmen'in, Tansu Çiller'i anlattığı kitabı.


Biyografi denemez kitap için. Anı da sayılmaz pek. Yazar, tanıdığı kadarıyla Tansu Çiller'i anlatmış. Anlatırken biraz da abartmış mı ne.

Demesine göre bütün erkekler Tansu Çiller'e aşıkmış. Murat Karayalçın, Mehmet Ağar, Esat Kıratlıoğlu, Necmettin Cevheri, Doğan Güreş... '' Kitapta birçok erkeğin Tansu Çiller'e aşık olduklarını iddia ettim. Hatta unuttuklarım da oldu. Süleyman Demirel başta olmak üzere bir dolu politikacıyı es geçtim.'' demiş önsözde hatta. Dahası da var '' Kuşkusuz Tansu Çiller'e platonik bir aşkla bağlı olanların sayısı bu kadarla sınırlı değildir. Sözgelimi bürokratlar arasında Rüştü Saraçoğlu da...''

Güzelliğini anlata anlata bitirememiş Tansu Çiller'in. Hayır, görmesek inanacağız.

Dişiliğini de kullanırmış Tansu Çiller. '' Tansu Çiller'in birtakım kilit bürokratların ellerini tutup, bacaklarına temas etmesi ve bir yandan gözyaşlarına boğularak, adeta onlara yalvarmasının altında herhangi bir seks düşüncesinin olmadığını da biliyorum.'' sf 25

'' Hangi erkek böylesi güzel bir kadının bu tür bir bakışıyla karşılaşırsa en azından bir süre için etkilenecektir.'' sf 30

Valla aynı kadından mı bahsediyoruz, şüpheye düşmüştüm. Ta ki yazarın Tansu Çiller'in devlet yönetimi konusundaki bilgisizliğinden ve beceriksizliğinden bahsedene kadar.

'' Tansu Çiller başbakan olduğu zaman Türkiye ve dünya hakkında hiç ama hiçbirşey bilmiyordu. Devlet bakanlığı sırasında da pek birşey öğrenmiş değildi. Türkiye'de hangi güç odaklarının var olduğunu, iktidar kelimesinin anlamını da bilmiyor, her şeyi dişiliğiyle götürebileceğini sanıyordu.'' sf 70

Susurluk Olayı ile ilgili mesela yazarın kanaati şöyle:

'' Tansu Çiller sadece bu çetelerle ilişkinin bir devlet geleneği olduğunu sanarak, bazı gerekli emirleri imzalamış olmalıydı. Tansu Çiller'in bu konularda tam anlamıyla yarım akıllı olduğunu şiddetle tahmin ettiğimden, konunun mana ve ehemmiyetini farketmesine bile olanak bulunmaıdğı kanısındayım.'' sf 149

Yani yazara göre Tansu Çiller güzel ama bir o kadar da saf biri.

''Düşündüğüm kadarıyla ABD ve onun yurtiçindeki dost ve müttefikleri, Tansu Çiller'in denenmesi kararını almışlar ve ona çağdaş bir sağ misyon vermişlerdi. Bu misyon, Özal'ın ataklarının devamını sağlamak ama bu arada fincancı katırlarını ürkütmemek olarak özetlenebilir. (sf 71)

Tansu ve Özer Çiller Türkiye'de işkence yapılmadığını savunuyorlar ve işkence konusunun PKK ve benzeri örgütlerin Türkiye'nin imajını karalamak için udurulmış bir palavra olduğunu söylüyorlarmış. Tansu ve Özer Çiller ile bir grup gazeteci yurtdışında yemekteyken konu insan hakları ve işkenceden açılmış.Bunun üzerine Yavuz Gökmen, yaşadığı işkenceleri anlatmış. Çok duygulanan Tansu Çiller '' Türkiye'ye döndüğümüzde işkenceyi yasak edelim'' demiş.

'' Gülümsedim. Tansu Çiller işkencenin genelgeyle yasaklanacağını zannediyordu. Türkiye ve dünya hakkında hemen hiçbir şey bilmediği bundan bile belli oluyordu.'' sf 111

'' Kafasının dışı bu kadar güzel olan bir kadının kafasının içinin bu denli güdük olması, Türkiye ve dünya için talihsizliktir.'' sf 79

11 Eylül 2011 Pazar

KORKMA BU AKŞAM GELİP ÇALMAM KAPINI


KORKMA BU AKŞAM GELİP ÇALMAM KAPINI

Yazarı: Perihan Mağden


Yayınevi: Everest Yayınları


Basım Yılı: 1. Basım - Kasım 2004


Sayfa Sayısı: 144




Yazarın, basıldığı yılların popüler konuları hakkındaki köşe yazılarını barındıran deneme kitabı.


Kaynana Semra'lı, Tülin'li Caner'li Gelinim Olur musun?'u , Perihan Mağden'in izlemeye tahammül edebilip bir de üstüne yorumlar yapmasına şaşırdım açıkçası. Ben hiç izlememiştim o programı. Varsa yoksa belgesel.

Tamam belgesel kısmı biraz yalan ama, ne yapalım kardeşim, Kanal D 'de belgesel vardı da biz mi izlemedik?


Bunun dışında ayrıca yeni Türk Ceza Kanunu hazırlık sürecinde zina tartışmaları, F tipi cezaevi, bayan haltercilerin taciz iddiaları, Süreyya Ayhan-Yücel Kop ilişkisi bağlamında ilişkiler sarmalı, Popstar Yokstar falan filan.Daldan dala bir sürü konu.

İVAN İLYİÇ'İN ÖLÜMÜ


İVAN İLYİÇ'İN ÖLÜMÜ

Yazarı: Lev Tolstoy




Daha en başta spoiler veren Tolstoy eseri.

Bir yargıç olan İvan İlyiç ölmüş ve karısı, arkadaşları üzülmüş, cenaze menaze, taziye maziye tatsız konularla boğuşmaktadırlar.


Sonra İvan İlyiç'in hayatının son günlerinde düşündüklerini anlatır yazar. Ölmeyi hiç düşünmemiş. Nasıl da sonsuza kadar yaşayacağını sanmış. Fakat nedir '' Her canlı ölümü tadacaktır.''

4 Eylül 2011 Pazar

AKDENİZ


AKDENİZ

Yazarı: Panait Istrati

Çeviren: Seda Yeşildal

Yayınevi: Zambak Yayınları



Yazarın İskenderiye, Kahire, Beyrut ve Şam maceralarını Adrien adlı karaktere mal ederek yazdığı roman.


Bu kitap okuduğum üçüncü Panait Istratı romanı. Anladığım kadarıyla bu adam, bizim oraların deyişi ile '' kurtlu''. Yerinde duramıyor. Sürekli bir seyahat, bir yolculuk, bir macera. Hele bir otur, soluklan yeğenim.

Romanyalı Adrien, Mısır'a giderken gemide Musa ile tanışır. Musa, kötü yola düştüğünü duyduğu kızı Sara'yı aramaya gitmektedir. İkisi arkadaş olurlar. Sara ve erkek arkadaşını bulan Musa ile Adrien, parasızlıktan bir süre hep birlikte takılmak durumunda kalırlar. Gündelik işler yaparlar. Sara ve sevgilisinin bar açma hevesleri vardır ama kız hasta, sevgilisi tembel olunca bu iş kolay gözükmemektedir.

Kurtlu Andre, çeşitli iş teklifleri nedeniyle Beyrut ve Şam'a gider. O dönem buralar Osmanlı hakimiyetindedir. O dönemin Beyrut'u için zengin bir tacir şunları söyler:

'' Bu Abdülhamit Türkiye'sinden daha rahat bir ülke bilmiyorum. Yalnız benim gibi zengin ve mutasarrıfın dostu olan bir adam için değil, siyasetten uzak yaşayıp salt işiyle gücüyle uğraşan herhangi bir insan için de bu böyledir. Sonra burada insan ticarete başlayınca, para altın tomarları halinde gelir ve metelikler halinde gider. Hatta parayı metelik metelik kazanan en fakirler bile çoğu kez bunları altına çevirebilirler. Türkiye'de insan, az para ile krallar gibi geçinebilir. Hayat ucuzdur. Vergiler devede kulak. Herkes için her zaman, kazanılanla harcanılan arasında lehte bir fark kalır. Bunun sebebi, Doğu hayatında pahalı lüksün var olmayışıdır. O lüks ki Batı'da büyük servetler gibi işçinin gündeliğini de yutar.'' (sf 68)

O dönemin Şam'ı için de ''Yahudisi var, Hristiyanı var, zengini var, fakiri var. Ne zararı var! Başlarımızı aynı fes korur, bizi de besler. Hem biri dara düştü mü daima yardımına koşarak belini doğrultan birçok kişi bulur. Gerçi sokaklar dilenci kaynıyor; fakat eli ayağı tutan dilenci, yüzde doksan, canı çalışmak istemeyen adamdır. Görüyorsun ya, bu Asya Türkiye'sinin adı kötüye çıkmıştır; ama burada 'Doğunun Belçika'sı' diye anılmaktan hoşlanan bizim Romanya'dan daha iyi yaşanır.Orada küçük bir komiser yardımcısı kimseye hesap vermeden adamı tutuklar, evini basar, dayak atar.'' (sf 135)

Adrien'in bir Shakespeare takıntısı var ki bir bölümde, evlerden ırak. Adrien'in aklına Hamlet'in yazarının kim olduğu düşer. Adını birtürlü hatırlayamaz. Şopen, Şil... diyip durur ama bir türlü Şekspir aklına gelmez. Koca Şam'da Hamlet'in yazarı kimdi, diye sorduğu kimse de bunun cevabını bilmez. Hamlet'i de bilmez zaten kimse. Adam kafayı yiyecek. Şop, Şill neydi neydi. En sonunda biri söylüyor da rahatlıyor,. Sonra da kimse Şekspir'i tanımıyor diye şehirden tiksnip gidiyor.

Adrien'in anlamlandıramadığım bir Mihail sevgisi var bir de. Mihail diye bir arkadaşı var bunun. Nasıl seviyor, nasıl seviyor. Niçin bu kadar seviyor onu da anlamadım. Ama yok böyle bir sevgi. Kimse onun gibi değilmiş, o ne güzel bir insanmış falan. Mihail de Mihail, Mihail de Mihail. Ne yaşadınız, ne paylaştınız da bu kadar çok seviyorsun, anlamadım.

Akdeniz seyahati de kurtlu yazarı kesmiyor ve 1913 kışında Paris'e hareket ederek yeni maceralara yelken açıyor.

APTAL BİR PATRONLA NASIL ÇALIŞILIR?


APTAL BİR PATRONLA NASIL ÇALIŞILIR?

Patronunuzu Öldürmeden!


Yazarı: Tunç Erden Yakar, Dinçer Güner, Murat Çıtak

Yayınevi: Turuncu Medya

Basım Yılı: 1. Baskı - Mart 2004

Sayfa Sayısı: 178


Bu kişisel gelişim kitaplarına böyle dikkat çekici isim koyuyorlar ya. Ve ben de her seferinde yiyorum ya. Daha da kendime birşey demiyorum ben.

Aptal bir patronla başa çıkmaktan ziyade, lider olmanın yollarını, kendimizi tanımamızı falan fişmekan işte bilindik kişisel gelişim zırvalarını anlatıyor kitap.

Hayır, bir de böyle kitapları bir şekilde alıyorum. Artık kitapçıda yeterince inceleyemediğimden ya da ne bileyim fiyatının uygunluğundan falan, tamam hadi alıyorum. Sonra okuyorum. Kitabın nereye gideceğini anlıyorum. Boş bir kitap olduğunu, bana birşey katmayacağını görüyorum, ama yok, gene de bırakmıyorum. Bırak gitsin ya. At kitabı, fırlat bir kenara. Yok illa sonuna kadar okuyacağım. Hep bir umut. Belki ufkumu açacak birşey öğrenirim falan. Ama yok, öğrenmedim. Öğrenmediğim gibi, kitabın saçma sapan esprilerine maruz kaldım. '' En iyi patron olmayan patrondur.'', '' Patronlar hep haklıdır. Haklı olmadıkları zaman birinci madde geçerlidir'' öögghh.

Bir de burçlara göre patronlar ve çalışanlar nasıl olur vardı ki ben kitapçıda bu burç kısmını farketsem yemin ediyorum, almazdım da, gözümden kaçmış.

Bir de tarihte verilmiş büyük ayarlar var. Hani Diyojen yolda gidiyormuş.Dar bir sokakta kibirli bir adamla karşılaşmış. Kibirli zengin adam, hor gördüğü filozofa '' Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem'' demiş. Diyojen bu durur mu, yapıştırmış cevabı '' Ben çekilirim.'' demiş ya.Bu ve bunun gibi bilge kişilerin lafları vardı.

Bir de koçluğu anlatmış sayfalarca. Yaşam koçu, danışman falan. Nedir, nasıl olmalıdır, gibi. Tamam, hadi gönlünüz olsun, yaşam koçu çok önemli bir meslek. Hatta kutsal bir meslek. Mutlu oldunuz mu sevgili yazarlar?

Kitabın sonunda bir de ''eksisozluk.com'da patronlar hakkında yapılmış birkaç eğlenceli yorum'' diye bir bölüm var. Gerçi yorumlar hiç de eğlenceli değil ama kitabın yazarlarının eğlence ve mizah anlayışı, önceki sayfalarda yer alan esprilerinden anlaşıldığı için normal birşey bu.


CÜBBELİ AHMET HOCA GERÇEĞİ


CÜBBELİ AHMET HOCA GERÇEĞİ

Yazarı: Mustafa Şekeroğlu

Yayınevi: Destek Yayınevi

Basım Yılı: 1. Baskı - Mart 2010

Sayfa Sayısı: 196



İddia ettiği gibi ''gerçek'' namına birşey söylemeyen kitap sadece Cübbeli Ahmet Hoca hakkında bir takım ''şüphe''ler yaratıyor.


Cübbeli Ahmet Hoca'nın kasede alınan bazı vaazlarının dökümünü içeriyor kitap. Bu dökümü yaparken konuşmaları direkt olarak, aynen aktardığı için akıcı okumak çok mümkün olmuyor. Zira noktalama, imla vb yok, devrik cümle çok. Ama olsun en nihayetinde mal değiliz, anlıyoruz, sorun yok.

Özellikle 17 Ağustos 1999 depremi ile ilgili Hoca'nın söyledikleri üzerinde çok durulmuş. Hoca'nın, depremin merkez üssü olan Gölcük, Adapazarı gibi yerlerin fuhuş, zina, faiz gibi günahların kol kezdiği yerler olması nedeniyle bu afetle karşılaştığını söylemesi elbette şimşekleri üzerine çekti. Allah'ın kullarının günahlarından ötürü bazı cezaları ahirete bırakmayıp bu dünyada verdiğine ben de inanıyorum ama külliyen bir şehri, bir bölgeyi zan altında bırakmak, yekten onları günahkar olarak niteleyip adeta ''haketmişlerdi zaten''e getirmek gerçekten de maksadını aşan sözler olmuştu. Bunun yıllar sonra farkına varan Hoca, '' Her doğru her zaman söylenmez'' diyerek kendince özür dilemişti.

Depreme ilişkin bu kaset, o dönemki Arena programında da gündeme gelmiş, Uğur Dündar kasetten bazı kısımları, kendi yorumlarını da katarak '' Vurun Cübbeli'ye'', '' İrtica geliyor.'', ''Şeriat geliyor'' çığırtkanlığı yapmıştı.

Kitapta en çok üzerinde durulan diğer konu yılbaşı ile Ramazan'ın ilk gününün aynı zamana denk geldiği dönemde hocanın söyledikleri. Müslümanların o mübarek gecede yılbaşı kutlamamalarını, bol bol dua etmelerini salık veren konuşmaları yazar tarafından laiklik karşıtı olarak değerlendirilmiş.

Aslında yılbaşı kutlamalarını ben de çok anlamlı bulduğumu söyleyemem. Tamam bizim kutladığımız Noel değil, eski yıl bitti, hoşgeldi yeni yıl gibi naif bir bakış açımız var ama yine de yılbaşı kutlamanın bizim geleneklerimizde yeri olmadığı, tamamen Batı kaynaklı, hatta özentice olduğunu düşünüyorum. Ama Cübbeli Hoca gibi de sert ve keskin bir tutumum yok. Kutlayan kutlasın, banane.

Aslında Hoca'nın kızdığı da tam olarak bu bananeci tutum. Bir Müslüman olarak, diğer Müslümanları da uyarmamız, onlara da telkinlerde bulunmamız gerektiğini söylüyor.

Medya, Cübbeli Ahmet Hoca'yı 1997 yılında, kaçak külliye haberi ile tanımış. İçinde Hoca'nın da bulunduğu Fath Hak ve Hizmet Vakfı tarafından Beykoz Çavuşbaşı köyünde bir külliye yapımına başlanır. Ama inşaat alanının Hazine'ye ait olduğu ortaya çıkınca soruşturmalar, tutuklamalar söz konusu olur. En nihayetinde büyük ölçüde inşaatı tamamlanan binanın devlete bırakılmasına karar verilir. Fakat külliye civarındaki villalar yıkılır.

Benim Cübbeli Ahmet Hoca'yı tanımam Fatih Altaylı'nın sunduğu Teke Tek programına katılmasıyla olmuştu. Kitapta hocanın bu programa çıkması, sorulara verdiği cevaplar da yer alıyor. İsmailağa cemaatinin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu'nun icazetiyle programa çıktığını belirten Hoca, gayet başarılı bir performans sergilemişti. Hatta daha sonra aynı programa ikinci kez de katılmıştı.
Ondan sonra da özellikle de Ramazan ayında aranan bir yüz oldu. Ben şahsen bu Ramazan sırf Cübbeli Ahmet Hoca'nın söylediklerini dinlemek için normalde hiç bakmadığım bir kanal olan flash tv'yi izlemiştim.

Bu arada Hoca'nın Cübbeli lakabı da birden fazla Ahmet'ten kendisini ayırtetmek için küçükken takılmış. Küçüklüğünden beri cübbe giyermiş kendisi.