29 Ağustos 2017 Salı

MATMAZEL NORALİYA'NIN KOLTUĞU


MATMAZEL NORALİYA'NIN KOLTUĞU

Peyami Safa

1949

Ötüken Neşriyat

312 sayfa



Biraz fantastik mi ne?

*

Fakat öncelikle kitabın başlarındaki tatsız bir sahneden bahsetmek istiyorum.

Ferit'in kaldığı binadaki kiracılardan Fatma'nın aklı biraz gidik. Sevdiği adam olan Hüseyin'in bazı geceler yanına geldiği hayalini görüyor. 

Ferit de kadının bu zaafından faydalanıp bir gece onun yatağına giriyor, "Ben Hüseyin'im" diyerek.

Pis herif.

*

Pisliği bununla da sınırlı değil.

Ferit'in sevdiği kız var, Selma adı.

Bir gün Ferit, Selma'yı onun isteyip istemediğine aldırmadan öpmeye ve daha ilerisine yelteniyor. Neymiş, Selma bacağını açmışmış, dudağına ruj sürmüşmüş, bunun için değil miymiş?

Selma da "Ben sadece bacaktan, dudaktan mı ibaretim? Benim bir ruhum var" deyip gidiyor.

Ferit'te bir aydınlanma oluyor bu olaydan sonra.

Selma'da da.

Kitabın sonlarına doğru, Selma Ferit'in yatağına uzanıyor ona hak vererek, bu defa da Ferit ona ahlak dersi veriyor. 

Yine uzaklaştırıyor kızı kendinden.

*

Yalnız oraya varmadan önce esrarengiz bir olay oluyor.

Ferit'in kız kardeşi Nilüfer, gaddar teyzesiyle birlikte yaşıyor.

Ferit, teyzesini öldürme hayali kuruyor. Bu hayalini paylaşıyor Nilüfer ile.

Ve bir gün teyze, tam da Ferit'in hayalindeki gibi öldürülüyor.

Ferit ve Nilüfer şok.

Ferit bu hayali bir de bir başka kiracı olan esrarkeş Tosun ile paylaşmıştı. Gerçekten de cinayeti Tosun işlemiş.

*

Ferit, zaman zaman uyurken bir kadının yanına geldiğini görüyor. Gerçek gibi ama rüya gibi de.

Meğer bir gün Selma, Ferit'in yatağına geldiği hayalini kurmuş. 

Hayalleri mi kapışmış, bir şey olmuş, acayip ucayip.

*

Matmazel Noraliya'ya geliyorum.

Ferit, teyzesinin ölümünün ardından başka bir eve geçiyor. Evin eski sakinlerinden rahmetli matmazel Noraliya, Ferit'e görünüyor ve onunla konuşuyor. 

Matmazel Noraliya (Nuriye de deniyor.) aziz evliya bir kadın. Allah'a adamış kendini. Hastaları iyi eden, herkesin sevgisine malik bir kadınmış.

Onun defterlerini okuyor Ferit ve yeni ufuklar açılıyor kafasında.

*

Sonu mutlu.

"Ferit ve Selma arka yoldan çamlığa doğru yürüdüler" diye bitiyor.











28 Ağustos 2017 Pazartesi

BİZ İNSANLAR


BİZ İNSANLAR

Peyami Safa

1937 (Gazetede tefrika)
1959 (Kitap olarak basım)

Ötüken Neşriyat

400 sayfa


Çok güzel kitap.

Çok beğendim.

Bayıldım.

Çok sevdim.

Kütüphaneden ödünç aldığım için geri vermek zorundayım ama kendi kitaplığımda da bulunsun isterdim.

*

Orhan bir öğretmen.

Bir gün okulda Cemil adlı çocuk, Tahsin adlı çocuğa “Eşek Türk” diye hakaret ediyor, Tahsin de Cemil’e taş atıyor.

Tahsin fakir bir çocuk. Annesi ölmüş. Babası Mustafa hapiste.

Cemil ise zengin bir çocuk.

*

Orhan, Cemil’in ailesi ile konuşmaya gidiyor.

Zengin bir konak.

O dönem İstanbul İngiliz ve Fransız işgali altında. Bu konağın hanımı Samiye Hanım’ın da bu yabancılarla yakınlığı var.

*

Orhan bu evde Vedia ile tanışıyor. Vedia, yengesi Samiye Hanım’dan farklı. Yabancı hayranlığı yok. Aklı başında bir kız. Yalnız çok hassas, çok kırılgan.

*

Orhan kendisini sevdiriyor konak halkına. Vedia’dan da hoşlanıyor.

Vedia da Orhan’dan hoşlanıyor ama bir de Rüştü var. Vedia’nın aklı zaman zaman ona da gidiyor.

*

Kitapta Orhan, arkadaşı Necati ve arkadaşı olmayan Süleyman ile materyalizm, muhafazakarlık, milliyetçilik üzerine konuşuyor.

Vedia ile de kadın-erkek ilişkileri hakkında. Ve bu konuda son derede doğru tespit ve tahlillerde bulunuyorlar.

*

Vedia Orhan ve Rüştü’yü kıyaslıyor. 

Orhan fakir, görünüşü cazip olmayan, ortamlarda sönük kalan ama konuştuğunda akıllılığı ile göz dolduran bir tip.
Daha sonra amcasından mirasa konup zengin oluyor. Zenginliği ile aldığı yeni eşyaları, yeni giyimi Vedia pek şık bulmasa da yine de seviyor Orhan'ı.

Rüştü ise tersi olarak zengin, çekici, daha aktif ama pek akıllı değil.

Neden bütün iyi özellikler tek bir erkekte olmaz ki diye düşünüyor Vedia:

"Niçin bu erkekler yarım yarımdırlar? Kimi tüccar, yahut da mirasyedidir, cebi dolu ve kafası boştur; kimi tersine..." sf.351

Vedia iyi eğitimli, görgülü ama sevme konusunda zayıf. Bunun da farkında. Hizmetçileri İclal ise eğitimsiz ve görgüsüz olmasına rağmen sevmeyi becerebiliyor. Vedia takdir ediyor bunu:

"İclal gidiyor. İşte, Vediacığım, sevmesini bunlar biliyorlar. Susarak sevmesini. Erkek susar, kadın da. 'Beni seviyor musun'lar yok. 'Daha az mı, çok mu?'lar yok. Maziden ve istikbalden şüpheler yok. Emniyet yüzde yüz. Fedakarlık bitirmiş. 'Ben seninim, sen benimsin.' O kadar: 'Sözlüyüm' diyorlar. Bitti. İki taraf da ölünceye kadar öteki için parçalanmayı göze alıyor. Sessiz. Aşk mektupları, sitemler ve tehditler yok. (...) Sessiz. Dil dökmüyor. Dil olmayan yerde yalan olur mu?

"Sevmesini bunlar biliyorlar. Bunlar olmasa dünya ne kadar tenha ve hazin olur. Anladın mı Vedia Hanım? Günde on defa Chopin çalsan bunu onlar kadar anlayamazsın.

Bizim aşklarımız tam sevgi olamadığı için, manilere rastladığı için, taşlara çarpan su gibi kabarıyor, sıçrıyor, dağılıyor, gideceği yere rahat gidemiyor. Bütün tereddütlerimiz, şüphelerimiz, korkularımız, itimatsızlıklarımız, küçük görüşlerimiz, kendimize güvenemeyişlerimiz, iç çekişmelerimiz, öfkelerimiz, isyanlarımız, hepsi, hepsi, aşkımızın tam aşk olamamasından, yolunu bulamamasından. Bizimkisi aşk değil, aşk hastalığı; onlarınki aşk hastalığı değil, aşk."

sf.364


*

Orhan Vedia’nın bu kıyaslamalarını Vedia’nın defterinden okuyor, kız hastanede yatarken.

Neticede Vedia, Orhan’ı sevmiş.

Fakat

---SONUNU SÖYLÜYORUM---

Hastanede Vedia’nın öleceği düşünülürken iyileşiveriyor.

Gelgelelim Orhan ölüyor. Çarpıntı yakalayıveriyor onu.


----SON---

BİR TEREDDÜDÜN ROMANI


BİR TEREDDÜDÜN ROMANI

Peyami Safa

1933

Ötüken Neşriyat

200 sayfa

Mualla bir kitap okuyor. Okuduğu kitapta ölümden bahseden bir adam var. Mualla’nın içi kıyılıyor bu kitabı okurken ama bir yandan da merak ediyor sonunu, okumaya devam ediyor. İştahı falan kesiliyor okurken, öyle hafakanlar basıyor kıza.


Sonra bu kitabın yazarı ile tanışıyor. Raif adı.

Raif bohem bir adam. Fakat bohem mohem, Mualla gibi eli yüzü düzgün bir kız bulunca evlenmek istiyor onunla.

*

Bu arada Raif’in Vildan adında bir hayranı var.

Vildan ağır depresyonda. İki lafından biri intihar. Raif’e de fena sarıyor. Tutunacak bir dal arıyor ama Raif o insan değil.

Umutsuz, bedbaht Vildan bir gün yatakta uzanıp kendi kendine konuşurken Raif gidiyor yanından ve bir daha da onu bulamıyor. Vildan gitmiş.

Ki gerçek adı Vildan değil. Kimliğini gizlemişti. Sırra kadem basıyor.

*

Kitabın basıldığı yıl 1933.

O yıllarda da insanlar depresyona giriyormuş demek. Kitap çünkü çok yeni zaman sarsıntılarından bahsediyormuş gibiydi.


23 Ağustos 2017 Çarşamba

ÖTELERİN ÇOCUKLARI




ÖTELERİN ÇOCUKLARI

Halikarnas Balıkçısı

1950

Bilgi Yayınevi

8. Basım - Şubat 2010

303 sayfa


Halikarnas Balıkçısı'nın asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı. Bodrum'la özdeşleşmiş bir yazar.  

Bodrum'un eski adı olan Halikarnassos'tan kaynaklı Halikarnas Balıkçısı adıyla anılıyor.

*

Kitap ilkin "Ötelerin Çocuğu" adıyla basılmış. Halbuki yazarın koyduğu asıl isim "Ötelerin Çocukları" imiş.

*
Dr. Şadan Gökovalı, önsözde diyor ki:

"Egenin Dibi de öyledir. Balıkçı o öyküler toplamına 'Ege Diplerinde' demişti. 'Egenin Dibi' adının, kendisine 'Elinin körü' sözünü anımsattığını söylerdi.

Biz bu kitabı baskıya hazırlarken, Balıkçı'nın koyduğu özgün adı yeğledik."

*

Kitapta bir sürü karakter var. Ben özellikle Tiycan üzerinde durmak istiyorum.

Aslında adı Elif ama Tiycan diyorlar. 

Annesi babası yok, ölmüş. Üç ablasıyla birlikte yaşıyor.

Köyün kurallarından ayrı, kimseye zararı olmadan kendi halinde yaşayan, başına buyruk bir kız.

Tam olarak bu yüzden de köyün tepkisini çekiyor. Özellikle Hacı Resul denen kötülük ve sevimsizlik timsali çamur kılıklı herifin. 

Hacı Resul, mal ve mülk sahibi, bu yüzden de sözü geçer akçe kabul edilen, köylünün karşı çık(a)madığı ağa.

Hacı Resul, Tiycan'a göz koyuyor.

Tiycan oralı değil.

*

Tiycan'ın ablaları bekar. Dört kız aynı evde yaşıyorlar. Ablalarının yaşayışını boş buluyor Tiycan. Üzülüyor onlar adına.

Bir gün köye gelen Şefik Ulvi Bey'den etkileniyor. Onunla kendi isteğiyle birlikte oluyor. Ve ondan hamile kalıyor.

Şefik Ulvi Bey, şehre döndüğünde bir mektup yazıyor. Yaptığı için pişmanmış, üzgünmüş, isterse çocuğu aldırabilirmiş, maddi yardımda bulunabilirmiş.

Tiycan, bu mektuba anlam veremiyor. Kendi isteğiyle onunla birlikte oldu ve çocuğunu doğurmayı da istiyor. Bunun ayıp olduğunu düşünmüyor.

Her ne kadar o ayıp olduğunu düşünmese de köyde bunun yadırganacağını bildiği için evini terk ediyor. Dağ başında kendi hallerinde yaşayan Adem Dayı ile Nefise Bacı'nın yanına gidiyor. Orada çocuğunu doğuruyor, kendi yağlarında kavruluyorlar.

Bir gün Şefik Ulvi Bey çıkageliyor. Ama Tiycan ona yüz vermiyor. Şefik Ulvi Bey'in korkak bir adam olduğunu düşündüğü için ona bir sevgi hissetmiyor ve kovuyor onu.

*

Bu arada Hacı Resul'ün aklı hala Tiycan'da.

Adamlarına Tiycan'ı kaçırıp dağa kaldırmalarını söylüyor. Bu sırada oraya kaymakam olarak atanan Şefik Ulvi Bey'e haber vererek Tiycan'ın cezalandırılacağını umuyor.

Adamlar evi basıyor. Müdahale etmeye çalışan Adem Dayı'yı öldürüyorlar.

Karşı koyan Tiycan da ölüyor.

Geriye çocukcağız ve Nefise Bacı kalıyor.

*

Olayı araştırmaya gelen devlet yetkilileri pek ilgili davranmıyorlar. 

Çünkü o sırada dünya savaşı çıkmak üzere. Avusturya-Macaristan veliaht prensi Fransuva Ferdinand öldürülmüş. Üzerine düşünülecek çok daha önemli olaylar çıkmış.

*

Yazar da burada yapıştırıyor kapağı:

"Oysa, yüzyıllardan beri hal yolu bekleyen kaba saba haksızlıklar, artık dağ başlarını aşmıştı. Bunların düzeltilmesi için, şimdi birinci dünya savaşı başlayacaktı. Bu kaba saba haksızlıklar arasında Tiycan ve Adem Dayı'nın öldürülmeleri de vardı; Fransuva Ferdinand'la karısının öldürülmesi yalnız bir bahaneydi. 

Haksızlıklar birincisinde düzeltilmezse ikincisinde, ikincisinde olmazsa üçüncüsünde... Dördüncüsünde... Beşincisinde... Altıncısında... Sürer giderdi."

21 Ağustos 2017 Pazartesi

KUŞLAR DA GİTTİ


KUŞLAR DA GİTTİ

Yaşar Kemal

1978

Yapı Kredi Yayınları

8. Baskı - Şubat 2008

79 sayfa


Eskiden İstanbul'da çocuklar kuşları yakalar, bir kafese koyar, "Azat, buzat, cennet kapısında gözet" diyerek satarlarmış.

Satın alanlar da bu kuşları salar, özgürlüğüne kavuştururlarmış. Adak adamak, sevap kazanmak için.

Zamanla İstanbullular bu kuşları almayı bırakmışlar.

Ellerinde kafes dolusu kuş kalan çocuklar, insanların kötülüğünden, zavallı kuşların öleceğinden dertlenmeye başlıyorlar sonra, o kuşları yakalayıp kafeslere tıkan kendileri değilmiş gibi.

Parasız ve aç biilaç kalan çocuklar küçücük kuşları yiyorlar sonunda.

KUMARBAZ



KUMARBAZ

(Igrok)

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

1867

Rusça Aslından Çeviren: Koray Karasulu

Türkiye İş Bankası Yayınları

11. Basım - Mart 2013

187 sayfa


Çok eğlenceli bir kitaptı.

*

Kumarbaz Aleksey İvanoviç ama ondan önce Antonida Vasilyevna Taraseviçeva hanımefendiden bahsetmek istiyorum.

Kendisi, ölse de mirası kalsa diye dört gözle beklenen bir büyükanne. Fakat ölmediği gibi gayet dinç bir şekilde çıkıyor müstakbel mirasçılarının karşısına ve kumar oynuyor. Çılgınlar gibi oynuyor. Serde delilik var, durduramıyorlar kadını. Kaybediyor elindeki tüm parayı.

*
Aleksey İvanoviç'e gelelim. Polina'ya aşık. Polina da ona aşık ama Aleksey bilmiyor.

Polina'nın borcu var. 

Aleksey, Polina'nın borç miktarı kadar parayı bulup kıza vermek istiyor. Bu parayı bulmanın yolu olarak da aklına kumar oynamak geliyor.

Kızın borcundan daha fazla parayı kazanıyor. Döküyor kızın önüne paraları, "Al" diyor, "Kapa borcunu."

Zannediyor ki kız çok sevinecek, atılacak boynuna.

Fakat Polina, parayı almıyor. "Beni bu parayla satın alabileceğinizi mi düşündünüz?" diyor, çekiyor kapıyı gidiyor.

Aleksey İvanoviç şok. "Aman, ölümlü dünya" deyip kazandığı onca parayla Paris'e gidiyor, karıyla kızla yiyor paraları.

Sonra geri dönüyor. Öğreniyor Polina'nın kendisini sevdiğini. Fakat çulsuz çıkmak istemiyor kızın karşısına. Yine kumar oynuyor. Kazanıyor üç beş. 

"Yarın, yarın, her şey bitecek!" diyor, kitap da burada bitiyor.

*

Çok eğlendim okurken. 

EV SAHİBESİ



EV SAHİBESİ

(Hozyayka)


Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

1847

Rusça Aslından Çeviren: Tansu Akgün

Türkiye İş Bankası Yayınları

1. Baskı - Ocak 2011

159 sayfa


İçinde:

- Ev Sahibesi

- Bay Proharçin

- Dokuz Mektupluk Roman

- Polzunkov

adlı öyküler var. 

Hiçbirini de pek sevmedim açıkçası.


Ev Sahibesi

Ordinov kiralık bir oda arıyor. Buluyor, veriyor kaporasını.

Sonra bir kadın görüyor, Katerina adı, çok etkileniyor ondan. Onun kiralık odasında kalmaya karar veriyor.

Katerina, yaşlı bir adamla birlikte, Murin adı. Bu adam biraz karanlık bir adam.

Ordinov ile Katerina arasında bir etkileşim oluyor ama ileri gidemiyorlar. Çünkü Murin fark ediyor ve Ordinov bir miktar korkuyor. 

Sonunda Ordinov orayı terk edip ilk tuttuğu odaya geri dönüyor.

Katerina ve Murin de çete midir nedir, adları karışıyor böyle bir şeye ve ortadan kayboluyorlar.


Bay Proharçin

Huysuz bir kiracı.


Dokuz Mektupluk Roman

Kavuşamayan iki adamın mektuplaşması.

- Sen nerdesin?

- Ben şuradayım.

- Ben de oradaydım, sen yoktun, beni kandırıyorsun.

- Ne kandıracağım manyak?

- Deli!

- Git be pis!
...

Polzunkov

Resmi belgeyle 1 Nisan şakası yapan bir adam Polzunkov.

Tanıdığı olan bir memurun rüşvet aldığı iddiasını ihbar etmesi için Pozunkov'a para veriyorlar.

Polzunkov tanıdığı bu memura durumu anlatınca o memur da ona beni ihbar etme diyerek para veriyor.

Polzunkov, 1 Nisanda şaka olsun diye bir dilekçe ile emekliye sevk edilmesini isteyip o memurun suçunu ihbar edeceğini söylüyor.

Sonra işler sarpa sarıyor.

Ay anlatamayacağım, çok sıkıldım.

17 Ağustos 2017 Perşembe

KARAMAZOV KARDEŞLER


KARAMAZOV KARDEŞLER

(Bratya Karamazovi)

Fyodor Dostoyevski

1880

Ötüken Yayınları

Çeviri: Ender Gürol

1.  Baskı – Şubat 2014

912 sayfa


Müthiş.

Çok sevdim.

Çok bayıldım.

2 cilt ama 1 cilt daha olsa yeridir, onu da severek okumaya devam ederdim.

*

Karamazov Kardeşler üç kardeş.

1.       Dimitri
2.       İvan
3.       Alyoşa

Baba Fiyodor Pavloviç Karamazov hayırsızın teki. Hem baba olarak hem koca olarak evlerden ırak biri.

İki kez evleniyor.

İlk karısından Dimitri, o ölünce evlendiği ikinci karısından İvan ve Alyoşa doğuyor.

İkinci karısı da ölüyor.

Annesiz kalan çocuklar baba ilgisinden ve sevgisinden yoksun olarak onun bunun yanında büyüyorlar.

*

Dimitri bir kadınla nişanlanıyor. (Katya)

Daha sonra başka bir kadın için nişanı bozuyor. (Gruşenka)

Gruşenka’yı baba Karamazov da seviyor. Olacak şey mi?

*

Eski nişanlı Katya ile de İvan arasında bir şeyler var.

*

İvan ailenin cool çocuğu bence.

Alyoşa dindar.

İvan ile Alyoşa’nın Tanrı hakkında tartışmaları oluyor zaman zaman.

*

İlk ciltte bu kardeşlerin huyunu suyunu, gelmişini geçmişini okuyoruz.

İkinci ciltte heyecan başlıyor. Çünkü bir cinayet işleniyor.

*

Baba Karamazov öldürülüyor. Sanık olarak Dimitri gösteriliyor. Çünkü tüm oklar Dimitri’yi işaret ediyor. Aynı kadına aşıklar, Dimitri babasının kendi parasını iç ettiğini düşünüyor, ortamlarda babasını öldüreceğini söylüyor. "Ben öldürmedim" diyor ama başka şüpheli de gözükmüyor.

*

Halbuki katil kimmiş?

Söylüyorum.

Bak, kitabı okuyacağım, sonunu söyleyip piç etme, diyorsanız tam şimdi gidin, uzaklaşın, kurtarın kendinizi.
.
.
.
.
.
.
.
Giden gitti mi?

Söylüyorum o halde.

Katil uşak.

Uşak Smerdiyakov.

Smerdiyakov’un da aslında Fiyodor Pavloviç’in gayrimeşru çocuğu olduğu söyleniyor.

*

Fakat bu gerçek ortaya çıkmıyor.

Smerdiyakov intihar ediyor.

Dimitri ceza alıyor.

*

İkinci cildin sonlarında mahkeme sahnesi var. Meslek itibariyle de o kısımlar daha çok ilgimi çekiyor tabii. Avukatın şöhreti, savcıyla atışması, sayın jüri üyeleri...vb 

Yalnız gerçek ortaya çıkmıyor, yazık oluyor. 



15 Ağustos 2017 Salı

TATSIZ BİR OLAY


TATSIZ BİR OLAY

(Skerniy Anektod)

Fyodor Dostoyevski

1862

Can Sanat Yayınları

Rusça aslından çeviren: Nihal Yalaza Taluy

4. Basım – Mart 2017

75 sayfa


İvan İlyiç yüksek rütbeli memurlarla aşağı rütbeli memurların iyi ilişkiler kurabileceğini, illa emir-komuta içinde olunmaması gerektiğini savunuyor.

Bu düşüncesiyle tutarlılık göstersin diye – kafası da biraz güzelken- kendinden aşağıdaki bir memurun düğününe katılıyor.

Davet edilmediği halde.

Sürpriz bir şekilde.

Damat, kendi bütçesine göre düzenlediği mütevazı düğün töreninde bu üst rütbeden misafiri ağırlayabilmek için büyük zorluklara katlanıyor.

İvan İlyiç, yanlış yaptığını fark ediyor ama gidemiyor da.


Sonuçta ortamı mahvediyor. 

YABAN


YABAN

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

1932

İletişim Yayınları

78. Baskı – 2017

214 sayfa


Ahmet Celal, savaşta kolunu kaybetmiş, bir köyde inzivaya çekilmiş.

İnzivaya çekildiği köy son derece sevimsiz.

İnsanlar cahil, çıkarcı, hep güçlüden yana- güçlü haksız olsa bile-

*

Ahmet Celal, köylülerle kaynaşmak istiyor ama ne mümkün.

Yaveri Mehmet Ali, Ahmet Celal’e köylülerle kaynaşması için şu tavsiyelerde bulunuyor:

“-Beyin her gün tıraş olmayıver.

-Beyim, bu dağın başında sabah aşkam dişlerini fırçalamak neyine gerek.

-Beyim, bizde saçlarını kadınlar tarar.

-Beyim, geceleri, sabahlara dek mırıl mırıl ne okuyup duruyorsun? Seni büyü yapar sanırlar.”

Sf.21

O yüzden de köylüler Ahmet Celal'e "yaban" diyorlar.

Ahmet Celal de bu köylüler için ”yontulmamış taş devrindeki insanlar gibi yaşıyorlar” diyor. Sf.72

*

“Köylüde mülkiyet duygusu her şeyin üstündedir.” diyor. Sf.72

Mesela Mehmet Ali askere çağırılıyor. Anası oğlunun askere gitmesine pek üzülmüyor da arazi ile ilgili bir sorun çıkınca gözyaşı döküyor. Oğlu için üzülmemişti o kadar.

*

Köyün üstünden düşman uçakları geçiyor. Ahmet Celal üzülüyor bu duruma. Köylü ise seviniyor.

“Bunların bize faydası oldu. Görmüyon mu, hiçbir yanda kargalardan iz kalmadı. Harman yerinde, tahılı hep yirlerdi.” Sf.150

*

Ahmet Celal, düşüncelere dalıyor tabii sonra. Bu savaş kimin için veriliyor diye. Hangi millet için?

Özellikle köylüyle arasında şu diyalog geçince:
-      
- İnsan Türk olur da, nasıl Kemal Paşa’dan yana olmaz?

- Biz Türk değiliz ki, beyim.

- Ya nesiniz?

- Biz İslamız, elhamdülillah.

*

“Eğer, bize zafer nasip olsa bile kurtaracağımız şey, yalnız bu ıssız toprakla, bu yalçın tepelerdir. Millet nerede?” sf.153

*

Sonunda köyü düşman basıyor ve tüm köyü ateşe veriyor. Ahmet Celal, sevdiği –ama başkasıyla evlenen- Emine ile kaçmaya çalışıyor. Emine yaralandığı için devam edemiyor. Ahmet Celal kaçıyor.

*


Yakup Kadri Karaosmanoğlu'na bu kitapla ilgili epey eleştiri gelmiş, köylüleri aşağılıyor diye.

Kitapta bu eleştirilere cevap niteliğinde satırlar da var. Köylünün bu durumundan aydınlar sorumlu diyor. 

"Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın?(...) Onu cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın."

HANDAN


HANDAN

Halide Edip Adıvar

1912

Can Sanat Yayınları

20. Basım – Ocak 2017

245 sayfa


---Baştan sona anlatıyorum---SPOILER---


Nazım Bey, Handan’ın eğitimiyle yakından ilgileniyor.

Sonra da Handan’a evlenme teklif ediyor.

Handan, Nazım’ın teklifini çok duygusuz ve soğuk bulduğu için reddediyor.

Ama sonra duygusuz ve soğuğun Allah’ı Hüsnü Paşa ile evleniyor.

Hüsnü Paşa, Handan’ı sürekli aldatıyor.

*

Handan’ın kız kardeşi gibi olan Neriman, Handan’ı çok seviyor. Sık sık onu övüyor.

Neriman’ın kocası Refik Cemal de daha sonra tanışıyor Handan ile.

*

Handan kocasının rezillikleri yüzünden hasta oluyor, yataklara düşüyor.

Refik Cemal, iyi niyetli bir şekilde ona yardım ediyor hastalığı sırasına.

Derken ikisi birbirine aşık olmaya başlıyor.

Nitekim olacağı da buydu. Daha en başta Neriman, kocası Refik Cemal’e o kadar çok övüyor ki Handan’ı, sonun nereye varacağı belli oluyor.

*

Handan hastalığına yenilip ölüyor.


Fena bir son sayılmaz. Zira mutlu bir sonu olamayacak kadar hüzün dolmuştu ortalık.

LATİFE VE FİKRİYE


LATİFE VE FİKRİYE

İki Aşk Arasında Atatürk

Atatürk’ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor…

İsmet Bozdağ

Truva Yayınları

3.Baskı – Haziran 2005

187 sayfa



Salih Bozok, Atatürk'ün yaveri, aynı zamanda hayranı. "Önümdeki uçuruma atla dese hiç düşünmez atlardım" diyecek kadar.

*


Atatürk'ün hayatına yakınen tanıklık ettiği için anıları önemli.


*


Salih Bozok'un anlattığı Latife, ortamlarda patavatsızca konuşan, eşi Mustafa Kemal'i rencide eden, huysuz bir kadın.


*


Fikriye ise uysal mizaçlı ama uzaktan akraba ve başka şeyler.


*


Atatürk'ün evlenme sebebi toplumda kadına yönelik gelişmeleri düzenlerken kendi karısının buna örnek olması. Bu açıdan Latife Hanım iyi bir örnek teşkil ediyor.


*


Ancak Salih Bozok'un Latife Hanım'ı topuklarını yere vura vura gürültü çıkartarak alt kattaki Atatürk ve arkadaşlarını rahatsız eden kadın olarak göstermesi biraz abartı olabillir mi?