GOGOL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GOGOL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2020 Salı

PALTO

 


PALTO

(Şinel)

Nikolay Vasilyeviç Gogol

1842

Rusçadan çeviren: Aslı Takanay

Ayrıntı Yayınları

54 sayfa

 

Twitter’da şu tiviti görünce aklıma geldi bu kitap.

https://twitter.com/kimbuzibidi/status/1316793209599733765


İnsanların da mağazalardaki fiyatları görünce aklıma gelmiş doğal olarak.

*

Kitapta Akakiy Akakiyeviç kendi halinde bir memurdur. İşten eve evden işe bir hayatı vardır. İşini elinden geldiğince iyi yapar. Zaten yapmayı bildiği de başka bir şey yoktur. Yıllardır yaptığı yazmanlık işinin dışında bir iş verilsin, ne yapacağını şaşırır. Kimse de ona fazladan, hariçten bir iş vermez.

Saflığı nedeniyle iş yerinde çalışanların alay konusu olur zaman zaman. Ama umursamaz bunları. Yani ölümüne sıradan bir insandır. O yüzden onun için bir hikaye yazılması bile gariptir.

Gogol’un bu açıdan yeni bir dönem başlattığı söylenir. Kahramanların, soyluların, asillerin, kralların, kraliçelerin hayatlarının anlatıldığı roman anlayışına, yanımızdan geçiveren, her gün görebildiğimiz, hayatı ilgimizi çekmeyecek birini konu etmiştir.

Akakiy Akakiyeviç, maaşıyla anca geçinmektedir. O yüzden kışı çıkaracağı yeni bir palto onun ekonomik yaşamını zorlayacaktır ama mevcut paltosunun da artık ahı gitmiş vahı kalmış. Tanıdığı terziye gidip önce eski paltosunu kullanmaya devam etmesinin imkanı olup olmadığını zorlar. Yamayla, dikerek ya da başka bir yolla. Ama terzi artık bunun imkanı kalmadığını söyler. Palto kumaşı incelmiş, dikiş tutmazmış ve de bir terzilik onuru varmış canım.

Böylece yeni bir palto yapımına girişilir. Bütçeye uygun kumaş bulunur, dikiş ücreti pazarlığı yapılır ve beklenmedik kadar kısa bir zamanda paltosuna kavuşur Akakiy Akakiyeviç.

Beklenmedik şekilde derken, benim için beklenmedik şekilde. Hikayeyi baştan sona kesin kötü bir şey olacak hissi ile okudum. Bu hissi yazar mı veriyor, yoksa ben kendi kendime bu hisse kapıldım bilmiyorum. Yazar bu hissi verebiliyorsa vallahi bravo! (Gogol’un benim tebriğime ihtiyacı vardı çünkü.) Ben kendi kendime bu hisse kapılıyorsam da bu nece bir psikolojik sorundur?

Paltosuna sağ salim kavuşuyor Akakiy. Ama bir şey olacak, kötü bir şey, hissediyorum. Hayır, psikolojik bir sorun olarak kötüyü bekliyor değilim, hikaye buna davet ediyor.

*

İş yerindeki arkadaşları Akakiy’in yeni palto almasını kutlamak istiyorlar. Akakiy’in aklı çıkıyor tabii. Benim de. Uzak durun adamdan.

Ama kötü insanlar değil iş arkadaşları. Onlar da kendi sıkıcı memuriyet hayatlarına kendilerince renk katıyorlar, bunu yaparken Akakiy ile eğleniyorlar. Ama bence dozunda bir eğlence. Akakiy’i aşağılıyorlar ya da küçümsüyorlar gibi gelmedi bana. Takılıyorlar ona, onun da biraz gülmesini, neşelenmesini isteyerek. Tabii Akakiy için beyhude bir çaba bu. Onu mutlu etmek istiyorlarsa ona hiç ilişmeseler daha iyi.

İş arkadaşlarından biri Akakiy’in paltosunu kutlama organizasyonunu üstleniyor. Başka şeyleri de kutlayacakları var, paltoyu da Akakiy gelsin diye bahane ediyorlar.

Akakiy için yepyeni bir deneyim bu. İnsanlarla bir arada, yiyor, içiyor. Ama yine de bu yeni deneyiminin suyunu çıkarmıyor, vakit geçirmeden kalkıyor.

Partide kesin paltoya bir şey olacak diye endişelenmiştim okurken. Biri onun paltosunu alıp gidecek, bir şey olacak, bir şey.

Ama bir şey olmadan çıktı partiden. Üstünde paltosu eve giderken… İşte kötü bir şey geldi… Hırsızlar çevresini sardı ve… Ay bakamayacağım!.. Hayır yaaaa! Az ileride de bekçi var halbuki.

L

Paltosunu çaldırmak yıkım oluyor Akakiy için. İş arkadaşları aralarında para toplayıp ona bir palto almayı düşünüyorlar ama başka şeyler (müdürün portresinin yapılması ve müdürün tavsiye ettiği kitabın alınması) için çok para harcadıklarından yeteri kadar para toplayamıyorlar.

Polis, emniyet, mühim adamlar… Başvurduğu hiçbir yer işe yaramıyor. Kimse ilgilenmiyor. Akakiy sonunda üzüntüden yataklara düşüp ölüyor.

*

Hikaye burada bitmiyor.

Akakiy’in paltosuna, yani bir vatandaşın mal kaybına, yani yani yıllarca kimseye kötülüğü dokunmadan yalnızca işini yapmış kendi halindeki bir memurun hak talebine kayıtsız kalan herkese hesap soruyor Akakiy’in hayaleti.

Akakiy’in paltosunu çaldırdığı köprüde hortlak olduğu söylentileri dolaşıyor halk arasında. Hortlak oradan geçenlerin paltosunu alıyormuş.

Hortlak en son Akakiy’i azarlayan mühim adamın paltosunu almış da öyle yok olmuş. O mühim adam da artık emri altında çalışanlara ve vatandaşlara daha iyi davranmaya başlamış.

Adalet be!

*

“Hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık!” diye Dostoyevski’ye mal edilen bir söz var. Bunu söyleyenin Gorki olduğunu söyleyen de var gerçi. Neticede öyle önemli bir eser yani.

Önemi sanırım, yukarıda da söylediğim gibi, o güne kadar anlatılmayan normal, sıradan insanın hayatına yer verilmesinden kaynaklanıyor. Ve/veya Gogol’un okuyucuya direkt hitap eden samimi üslubu da olabilir. Devlet görevlilerine yönelik eleştirisi de etkilemiş olabilir.

*

Akakiy Akakiyeviç bana Kürk Mantolu Madonna’daki Raif Efendi’yi anımsattı. 

Bkz: Kürk Mantolu Madonna/Sabahattin Ali

Raif Efendi de kendi halinde bir memur adam. (Gerçi onun geçmişinde aşk ve dolayısıyla bir renk olmuş. Sıradanlığının altında bir gizemi var. Akakiy Akakiyeviç ise dümdüz. Daha doğrusu bildiğimiz kadarıyla dümdüz. Yazar anlatmış olsa belki elli yaşındaki Akakiy’in de beklenmedik bir geçmişi olduğunu öğrenebilirdik.)

*

Fukaralık Rus klasiklerinde çok ele alınıyor. Dostoyevski zaten kendisi de fukara bir adam olduğu için eserlerinde bunu anlatıyor. Kirasını ödeyemeyen, rehinciye rehin eşya bırakan karakterleri var. 

Bkz: Suç ve Ceza/Dostoyevski

Bkz: İnsancıklar/Dostoyevski

Gorki’nin Ana romanında da insanlar şemsiye ve ayakkabıyı aynı anda alamıyor. Ancak ikisinden birini alabilecek durumdalar.

Bkz: Ana/Maksim Gorki

*

Of yoksulluk! Hiç sevmem.

(-Aaa biz çok severiz!)

 


10 Mart 2013 Pazar

ÖLÜ CANLAR






ÖLÜ CANLAR

(Myortviye Duşi)

Yazarı: Nikolay Vasilyeviç Gogol Yanoski

Türkçesi: Mustafa Bahar

Yayınevi: Kum Saati Yayınları

Basım Yılı: 2000

Sayfa Sayısı: 415



Gogol'un bitiremediği, daha doğrusu biritip bir kısmını yaktığı kitabı.

Kitapta Çiçikov'un Rus ileri gelenlerinden ölü olan canlarını satın almak istemesini anlatıyor. Burada "can" denilen esasen çalışan, işçi, köylü, köle. Bunların sahibi olan, onları hem çalıştırıyor, hem de onlar adına devlete vergi veriyor. 

Çiçikov, bunlardan aslında ölü olanları ama kayıtlarda öldüğü gözükmeyenleri satın almak istiyor.

Bunu neden yapmak istediğini ben tam anlayamadım. Belki ün, nam, şöhret için... Çıkaramadım.

Bu kısmı kurcalamadığım zaman keyifle okuduğum bir kitap oldu.

Kitaptaki karakter betimlemeleri şahane. Karikatür gibiler ama bir o kadar da gerçekçiler. 

Cimrinin tillahı var bir tane. Kızının getirdiği çöreği günlerdir yememiş, misafire onu ikram ediyor, hizmetçisini de uyarıyor, "bayatlamışsa bayatlayan üst kısmı al, tavuklara yem olarak verirsin"

Rahatsız bir ihtiyar kadın var. Çiçikov, ölü canlarını isteyince "Bir düşüneyim, bakayım başkaları kaça satıyor?" diyor. Sanki memlekette ölü can ticareti var, rayiç bedelini nasıl bulacaksın hanım teyze?

Dakikada milyon tane yalan söyleyebilen başka bir rahatsız var. İşin garibi herkes onun yalancı olduğunu biliyor, ama mevzubahis dedikoduysa inanmadan duramıyorlar.

Çiçikov bu tuhaf, değişik, acayip insanlarla muhatap olmaktan rahatsız oluyor tabi, ama gene de çıkarı için onlara katlanıyor.

Çiçikov'un da nasıl bir insan olduğunu anlayamadım aslında. İyi biri gibi gözüküyordu başlarda, ama sonra hayatı anlatılınca gözünü para hırsı bürümüş, zengin olmayı delicesine arzulayan biri olduğu anlaşılıyor. Bu uğurda yaptığı işlerde insanları aldatmaktan, rüşvet almaktan çekinmemiş mesela. Zaten bu rüşvet konusunda genel olarak Rusya'daki memuriyeti anlatan yazar, Çiçikov'un başkalarından farklı birşey yapmadığını hatırlatıyor. 

Yazar, ülkesi ve milleti hakkında nazikçe eleştiri yaparken bir yandan da her şeye rağmen onları sevdiği hissi uyandırıyor. Ne yaparsın, "Kederli bir mecburiyettir bir insanın ülkesini sevmesi" (Bunu da kim demiş hatırlamıyorum, bir yerden kalmış aklımda)

Rus halkı ile Türk halkını birbirine benzetmeden de edemedim kitabı okurken.

"Rus'un aklı iş işten geçtikten sonra başına gelir.",

"Bu toplantıda tek eksikliği duyulan şey halk dilinde sağ duyu denilen şeydi. Esasen biz bu gibi toplantılar için yaratılmış değiliz. Köylü toplantılarımızdan tutunuz da, en ilmi toplantılara kadar her çeşit toplantıda eğer herkesi idare edebilecek bir başkan yoksa büyük bir karışıklık hüküm sürer..."

Çok mu farklı bir toplumu anlatıyor? 

Gogol, "Kalemimden öyle canavarlar fırlıyor ki, ben de şaşıyorum. Bunu kim görse korkudan titrer." demiş. Sonra yazdığı kitabı artık tehlikeli mi bulmuş, korkunç mu bulmuş bilemiyorum, yakmış atmış.

Kurtarılan kadarıyla bile Ölü Canlar, 19. yüzyılın büyük romanlarından biri.