TİYATRO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TİYATRO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2022 Cumartesi

TÖRE

 


TÖRE

Turgut Özakman


Bir tiyatro oyunu. Tiyatroda izlemedim. Metni okudum şu siteden: 

https://elcinkiray.blogspot.com/2011/08/tore-tiyatro-metni-turgut-ozakman.html

Konusu; kan davası.

Düşman aileler sırayla birbirlerini öldürüyorlar. Ölen mezara, öldüren hapse, geride gözü yaşlı bir sürü insan. Bravo size, çok mantıklı gerçekten. 

Bu kanlı törenin bitmesi mümkünken ve çok yakınken hiç beklemiyordum sonunun böyle olacağını. O yüzden yazara da bravo yani, çok mu iyi oldu şimdi böyle?

*

O onu öldürmüş, bu bunu öldürmüş derken sıradaki öldürülecek kişi Mustafa, kendisini öldürmek için arayan insanların evine sığınıyor. Af diliyor. 

Evin sözü geçen yaşlı ninesi, evimize sığındı, af diledi, burada öldürmek olmaz diyor. 

Evin diğer üyeleri şiddetle karşı çıkıyor ama Nene'ye boyun eğiyorlar. Ancak evden dışarı çıkarsa ya da evdeki kadınlara yan gözle bakarsa öldürecekler.

*

Hemen burada araya giriyorum. Bu kısım şu filme benziyor:

Bkz: Mandalina Bahçesi (Tangerines)

Film Gürcü ve Çeçen çatışmalarında yaralanan iki düşmanı ele alıyor. 

Gürcistan'ın Abhazya bölgesinde Çeçenler ve Gürcüler arasında savaş çıkıyor. Bölgedeki köyler boşalıyor. Bir köy var, daha çok Estonyalılar yaşıyormuş o köyde, ama onlar da çatışmalar yüzünden gitmiş. Sadece iki yaşlı Estonyalı adam kalmış. Birinin mandalina bahçesi var, bırakamıyor mandalinalarını, diğeri de marangoz, mandalinalar için kasa yapıyor.

Bir gün köyün yakınındaki bir çatışmada bir Gürcü ve bir Çeçen yaralanıyor. Marangoz adam bu ikisini evine alıyor, yaralarına bakıyor. Bu ikisi birbirini öldürmek istiyor, marangoz adam karşı çıkıyor, benim evimde öldüremezsiniz diye. Adama olan saygılarından kabul ediyorlar, ama biri dışarı çıksın, diğeri onu öldürecek, kararlılar. 

Yaraları iyileşsin diye evde dururlarken konuşuyorlar, muhabbet ediyorlar ve doğal olarak birbirlerini tanımaya ve hatta sempati duymaya başlıyorlar. 

Bir gün Çeçenler geliyor. Gürcü evde saklanıyor, Çeçen dışarı çıkıyor. Ama inanmıyorlar onun Çeçen olduğuna ve öldürmeye kalkıyorlar. Evden dışarıyı seyreden Gürcü, Çeçen'i korumak için diğerlerini öldürüyor. Sonra o da dışarı çıkıyor. İkisi de dışarıda. Ama ikisi de birbirini öldürmüyor. Ne güzel, demeye kalmıyor... Yerde yatanlardan biri ölmemiş, kalkıp Gürcü'yü öldürüyor. Çatışma sırasında mandalina bahçesi sahibi adam da ölüyor. Onu mandalina bahçesine gömüyorlar. Gürcü'yü de marangozun oğlunun mezarının yanına. Marangozun oğlunu da zamanında bir Gürcü öldürmüş bu arada. 

*

Töre'ye devam edelim. 

Mustafa, düşman ailenin evine sığındı, af diledi. Erkekler affetmedi, ama evin çatısı altında bir şey yapamıyorlar Nene izin vermediği için. 

Beklenmedik bir şey oluyor. 

Nene'nin torununun kızı Zühre, dayısını öldüren bu Mustafa'ya aşık oluyor. Bu aşkını o kadar tatlı dile getiriyor ki:

"Tay mıdır bu, buzağı mıdır, görünce içimden sarılmak geliyor." 

Kıyamam yaaaa!

Mustafa da Zühre'ye aşık.

Hadi bakalım.

Düşman ailelerin çocuklarının aşkı. Bkz: Romeo ve Juliet

Juliet nasıl dert yanıyordu bu düşmanlıktan:

"Ah Romeo neden Romeosun sen.

"İnkar et babanı, kendi adını reddet;

Bu elinden gelmezse, yemin et beni sevdiğine,

Vazgeçeyim ben Capulet olmaktan"

Orada Capulet ve Montague ailesi vardı. Burada da Çolakgiller ile Karagiller. 

Çolakgillerin Mustafa da şöyle dert yanıyor:

"Yüreğim kayıp kayıp gidiyor. Bir el atımı uzağımdadır, saçının teline bile dokunamam. Gözümün önünde salınır, bakmama izin yoktur. Konuşmaya can atmaktayım, birlikte susmamız bile suç. Ne edeyim ben böyle yaşamayı?"

Nene bilge kadın. "Siz sevgiyi şımartmaya, sevinci azdırmaya bakın!" diyor. Herkesi iyi kötü razı ediyor. Ama görünür bir rıza değil, üstü kapalı bir rıza bu ve Mustafa ile Zühre'nin kaçmasına göz yumuyorlar.

Gelgelelim...

Çocukluğundan beri Çolakgillerin oğlunu vurmayı kafaya koymuş, babası tarafından hep bununla işlenmiş olan Oğul, Mustafa'yı dışarıda görünce...

Ay dilim varmıyor söylemeye... Öldürüyor Mustafa'yı.

Offfff!

Çok mu lazımdı böyle bitmesi.


12 Haziran 2021 Cumartesi

GODOT'YU BEKLERKEN

 


GODOT'YU BEKLERKEN

(En Attendant Godot)

Samuel Beckett

1949

Çeviren: Tuncay Birkan

Kabalcı Yayınları

1. Basım - 1990

57 Sayfa


Estragon ve Vladimir. İki sersefil adamcağız. Godot'yu bekliyorlar. Godot kimdir? Neden onu bekliyorlar? Bilemiyorum. Burada Godot metafor mu? Bir umut mu bekliyorlar? Bir yenilik mi bekliyorlar? Godot tüm bu beklentilerinin genel adı mı?

Godot gelmiyor ama habercisi geliyor. Daha da bekleyin, demek için. Bugün gelmeyecek ama yarın gelecek. Yarın olduğunda da aynı diyalog yaşanacak.

Onlar Godot'yu beklerken gele gele Pozzo ve tasma bağladığı adam Lucky geliyor. Onu başta Godot sanıp heyecanlanıyorlar. Pozzo buraların hakimi benim havasında, Lucky de kölelikten memnun gibi. 

Estragon ve Vladimir nasıl ve ne zamandır arkadaşlar onu da bilemiyorum. Estragon sık sık bir şeyleri unutuyor, Vladimir ona hatırlatıyor. 

Vladimir: Gidemeyiz.

Estragon: Niçin?

Vladimir: Yarın dönmek zorundayız.

Estragon: Niçin?

Vladimir: Godot'yu beklemek için.

(...)

Estragon: Ya onu ekersek?

Vladimir: Cezalandırır bizi. 

*

Böylece Godot'nun metaforik olarak Tanrı olduğunu düşünüyorum. Ucunda cezalandırma korkusu varsa o iş Tanrı'ya çıkar. İnsanlar Tanrı'yı çoğunlukla cezalandırıcı buluyor. Bizim kültürümüzde de "Allah korkusu" diye insanda varlığı övülen şey de cezalandırılma korkusu. 

Tanrının varlığından şüphe etmeyerek var oluşu anlamlandırmaya çalıştığınızda kapana kısılmışlık hissedebilirsiniz. Tanrının var olduğu sizin için sarsılmaz bir gerçekse hayatı ve yaşadıklarınızı anlamlandırmak zor olabilir. Çünkü başınıza niye kötü bir şey geliyor? Ya da başkalarının başına? Tanrı size bir şeyler öğretmek için neden size acı çektiriyor? Neden cezalandırıyor? Kaldı ki zaten Tanrılığın getirdiği bilgelikle aslında her davranışınızı da biliyorken. İşte bu açmazın adı Godot bence. Gitsen gidemiyorsun (Tanrı yoktur diyemiyorsun) kalsan huzursuzsun (Tamam var ama niye böyle yapıyor?)

Vladimir: Ee? Gidiyor muyuz?

Estragon: Evet hadi gidelim.

Hikayenin sonunda bu diyalog var. Tam bu ikisi adına sevinmiş, evet gidin, evet diye mutlu olmuştum ki

"Kımıldamazlar" 

notuyla hikaye bitiyor. 

Kımıldamayarak hayatta nereye varabilirsin ki?  Her gün aynı şeyi yaşarsın işte.  Ha, bundan rahatsız değilsen ne ala. Ama hem beklemekten rahatsızsın, hem kımıldamaya cesaretin yok, nasıl olacak? 

*

Bu hikaye bana Tatar Çölü'nü anımsattı. O gidememe hali, tıkılı kalma, kapana kısılma hissi. Ve bunu yapan da dışarıdan bir güç değil. Godot'yu Beklerken'deki gibi. Dışarıdan biri zorlamıyor beklemeleri için. Kendi kendilerine yaşatıyorlar bu huzursuzluğu. Sen kendine cezalandırıcı davranırsan inandığın Tanrının da cezalandırıcı olması normal. 

7 Haziran 2021 Pazartesi

VENEDİK TACİRİ

 


VENEDİK TACİRİ

(The Merchant of Venice)

William Shakespeare

1600

Remzi Kitabevi


Antonio soylu bir tüccar. Gemilerle ticaret yapıyor. Arkadaşı Bassanio, Antonio'dan borç istiyor. Böylece Bassanio sevgilisi Portia'ya kavuşacak. 

Antonio arkadaşına yardım etmek istiyor ama o sıra parası yok. Denizdeki gemileri geldiğinde paraya kavuşacak. Ama Bassanio'nun o kadar zamanı olmadığı için Antonio, Yahudi tefeci Shylock'tan borç alıyor. Gemiler gelince borcunu ödeyecek. Shylock, borcun ödenmemesi ihtimaline karşılık Antonio'nun vücudundan et kesme şeklinde bir cezai şart koyuyor. 

Böylece Yahudi tefeci Shylock'un manyak psikopat olduğunu düşünmemiz isteniyor. Fakat adam boşuna böyle manyak psikopat bir şart koşmuyor. Adamı Yahudi diye aşağılayıp durmuşlar hep. Dışlanmış, küçük düşürülmüş. Eline böyle bir fırsat geçince de intikam hissiyle bu şartı koymuş. Şartını manyakça buluyorum Shylock ama seni anlıyorum. 

Shekespeare eserlerinin olmazsa olmaz bir özelliği olarak ters giden bir şey olmalı. İşte o ters giden şey de, hikayenin başından beri olacağı korkusunu hissettiren, gemilerin dönmemesi ihtimali. 

Antonio'nun beklediği gemiler dönmüyor, gemilerin battığı haberi geliyor. Böylece Shylock, hakkını yani Antonio'nun etini istiyor. 

Yargılama yapılıyor. Antonio'yu savunan avukat kılık değiştirmiş olan Portia. Portia, avukat kılığında şöyle bir savunma yapıyor. Anlaşmaya göre Shylock, Antonio'nun etini kesecek, ama kanı akmamalı. Çünkü anlaşmada kan yok, sadece et var. Eğer kan akarsa, bir Hristiyan'ın kanını akıttığı için Shylock'un tüm mal varlığına el konulacak.

Sonunda Shylock vazgeçiyor. Ama bir Hristiyan'ın canına kast ettiği için mallarına el konuyor, hayatı da Hristiyan olması şartıyla bağışlanıyor.

*

Portia'nın eş seçimi konusu da ayrı bir hikaye. Bizim padişahın kızı ile evlenmek isteyenlerin yarışa tutulması gibi, üç sandık varmış da, biri altın, biri gümüş, biri kurşundanmış da, doğru seçimi yapan prensesi kapacakmış da...

Yukarıdaki kısım daha ilgi çekici geldi bana. 

14 Mayıs 2013 Salı

HASTALIK HASTASI




HASTALIK HASTASI

( Le Malade Imaginaire )

Yazarı: Moliere

Fransızca Aslından Çeviren: Buket Yılmaz

Yayınevi: Antik Batı Klasikleri

Sayfa Sayısı: 157


Böyle oyunları bizzat tiyatroda izlemek isterdim. Ama kısmet olmayınca ne yapayım, kitabını alıp okuyorum. Herkes durumuna göre işte.

Moliere burada doktorları eleştirmiş tatlı tatlı. Doktor olmadan iyileşbileceğine ihtimal vermeyen hastalık hastalarına bir de.

Gerçi bugünlerde doktorları eleştirmek biraz netameli bir konu. Adamlar kendi canının derdine düşmüş. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet haberleri bitmezken, bir de üstüne eleştirmek yangına körükle gitmek gibi olur mu tedirginliğindeyim.

Doktorlardan da, hastanelerden de ezelden beri hazetmeyen bir insan olarak nane limonun, çorbanın, ballı sütün gücüne inanıyor, ancak bunlar derdime derman olmayınca doktora gözüküyorum. Ama yine de insanlara “Siz de böyle yapın” tavsiyesinde bulunmaya cüret edemem. Kendinizi iyi hissetmiyorsanız gidin tabi, ne alacağım sizin sorumluluğunuzu, ölüp kalırsınız sonra, başıma bela.

Oyundaki Argan karakteri, hastalık hastasının ta kendisi oluyor. Sağlıklı olduğunu hiçbir şekilde kabul etmeyen, saplıklı gözüktüğünü söyleyenlere adeta hakarete uğramışçasına karşılık veren bir tip. Doktorlara tapıyor adeta. İlaçsız hayatına devam edebileceğini düşünemiyor.

Kızını da bir doktorla evlendirmek istiyor. Damat adayı ile kızını tanıştırıyor ama damat adayı ezik, sönük, pısırık bir tip. Saf mı ne?

Kızın da gönlü zaten başkasında.

Kız, babasının bulduğu doktorla evlenmek istemiyor tabi. Babası da Nuh diyor peygamber demiyor. Bunun üzerine kızı çok seven evin hizmetçisi, babayı kandıracak bir oyun hazırlıyor.

Moliere, bu oyunla hayata veda etmiş. Oynadığı son oyun buymuş. Yani eserin mizahı, eleştirel gücünün yanı sıra böyle de bir özelliği var. 

20 Mayıs 2012 Pazar

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN TİYATRO TARİHİ




YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN TİYATRO TARİHİ

( Historia Del Teatro Para Principiantes)

Yazarı: Nerio Tello

Çevirmen: Deniz Eyüce

Çizer: Alejandro Ravassi

Yayınevi: Habitus Yayıncılık

Basım Yılı: 1. Baskı 2012

Sayfa Sayısı: 194


Bir isim bir kitaba ancak bu kadar uyar. Gerçekten tam anlamıyla ''yeni başlayanlar için'' niteliğinde bir kitap bu.

Hani ingilizceye yeni başlayanlar için beginner (başlangıç) seviyede ingilizce kitaplar olur ya. Aynı mantık. 

Bir de resimli. Hatta az yazılı, bol resimli. Yazıyla anlattıklarını resimle, çizgi dizi şeklinde destekliyor. İsmi geçen tiyatrocuların, yönetmen olsun, dramaturg olsun karikatürleri, bahsi geçen tiyatro terimlerinin de resimli anlatımları var. Çok lazım değilmiş aslında resimli, çizimli olması ama okuma kolaylığı sağlıyor. 

Tiyatro konusunda ana yemekten önce yenen aperatif gibi. Bununla karnınızı doyurmayınız, ana yemeği de yiyiniz. 

21 Nisan 2012 Cumartesi

MAKSİM GORKİ TOPLU OYUNLARI 3


MAKSİM GORKİ

TOPLU OYUNLARI 3

YAZLIKÇILAR

&

VASSA JELEZNOVA

Yazarı: Maksim Gorki

Türkçesi: Koray Karasulu - Tansu Akgün - Didem Ataç

Yayınevi: Mitos-Boyut Tiyatro Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım 2005

Sayfa Sayısı: 176


YAZLIKÇILAR

(Yaz Misafirleri)

Gorki, 1904'te yazdığı bu oyunda Rusların Antalya maceralarını anlatır.

Şaka.

Bir eli yağda bir eli balda Rus burjuvasının arada bir istemeyerek de olsa yaptıkları iç hesaplaşamları anlatır. Hiçbiri halinden memnun değildir. Memnun olmak için birşey yapacak kudrette de değildir. Anca yesinler, içsinler, dert yansınlar. Dans, müzik, balalayka. Acık memleket meselelerine kafa yorun. Şimdiden kafa yorun ki şurada 1917'de Ekim devrimi olacak memleketinizde. Hazır olun. Heyy kime diyorum, ohoo.


Vassa Jeleznova

1910 yapımı Maksim Gorki oyunu.

Bu Vassa var ya Vassa. Ne anasının gözü kadın. Zengin ama parasını kimseye koklatmayan, kendisi de harcamayan, cimri zenginler yok mu, onlardan işte. Para hırsı gözünü öyle bir bürümüş ki ne çocuğunu tanıyor, ne kocasını. Bu var ya, gözünü kırpmadan herkesi satar bu. Yılaaaann.

Ama çok böbürlenme Vassa Jeleznova, senden büyük Allah var.

MAKSİM GORKİ TOPLU OYUNLARI 2


DİPTE

(AYAKTAKIMI ARASINDA)

&

DOSTİGAYEV VE DİĞERLERİ



Yazarı: Maksim Gorki

Türkçesi: Koray Karasulu

Yayınevi: Mitos-Boyut Tiyatro Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım Mart 2004

Sayfa Sayısı: 160


DİPTE

(Ayaktakımı Arasında)

Maksim Gorki'nin 1902'de yazdığı bu oyun,onun en ünlü oyunuymuş.

Toplumun ezilen, dışlanan kesimi dile getiriliyor burada. Bir pansiyon dolusu fakir. Kimisi önceden zenginmiş, sonra tüm varını yoğunu kaybetmiş, kimisi ezelden beri yoksulmuş, kimisi öyle, kimisi böyle, bir dolu insan.

Okurken, sahnede nasıl canlandırılır sorusu geçti hep zihnimden. Çok karmaşık bir matematiği var oyunun. Oradan biri birşey diyor, öbür taraftan biri cevap veriyor, yandan biri giriyor, biri laf atıyor, biri gidiyor, hop o ona soru soruyor, o ona cevap veriyor falan. Zaten bir sürü insansınız, bir sırayla konuşun kardeşim.

Bir de çok konuşuyorlar zaten. Günlük konuşmalar bunlar. Bu ''toplumun en dibindeki'' insanlarının gerek kendi hayatlarına, gerek başkalarının hayatlarına, gerekse genel olarak hayatın kendisine dair günlük muhabbetleri, yaşama tutunma çabaları anlatılıyor.


DOSTİGAYEV VE DİĞERLERİ

Gorki'nin yazdığı son oyun. 1932'de yazdığı bu oyunda Dipte'nin tersine tepedekiler var. Tüccarlar, fabrikatörler... Rusya'da o dönem devir değişiyor, devrimdi, ihtilaldi ama bizim burjuvaların umrumda değil. Amaan çok da tın. Aslında adamlar ekmeğinin peşinde bir yerde.

14 Nisan 2012 Cumartesi

OLMEDO ŞÖVALYESİ


OLMEDO ŞÖVALYESİ

Yazarı: Lope De Vega

İspanyolca Aslından Çeviren: Yıldız Ersoy Canpolat

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Sayfa Sayısı: 118


İspanyol edebiyatının önemli bir ismi olan Lope de Vega'nın 1600'lerde yazdığı bu oyunda Olmedo şövalyesi Don Alonso'nun, büyük aşkı Dona İnes'e kavuşma ya da kavuşamama öyküsü var.


Zaten kavuşursan meşk olur, kavuşamazsan aşk olur

Aslında çok da kavuşulamayacak bir durum yok burada ama gençlerin başında kavak yelleri estiği için sağlıklı düşünememişler.

Babası, Dona İnes'i Don Rodrigo ile evlendirmek istiyor. Ama Dona İnes, Don Alonso'ya aşık. Don Alonso da boş beleş bir adam değil. Cesur, zengin, saygıdeğer bir soylu. Dona İnes zaten babasına dese ki ''Ben Don Alonso ile evlenmek istiyorum. Biz birbirimizi seviyoruz.'' Babası zaten karşı çıkmayacak. Ama illa bir allengirlikler, bir alicengiz oyunları, bir kumpaslar falan. İnsan gibi söyleseniz, sonuç herkes için en hayırlısı olacak ,gençler birbirini sevmiş, beğenmiş'e bağlanacak mesele ama ı -ıh. Akıllanmıyor bu gençlik mirim, akıllanmıyor.

Bu arada kitapta güzel bir söz var. Onunla bitireyim.

'' Ana rahmine düşerken,
iki gönül bir olmazsa
mükemmel olmaz yaratık.''

24 Mart 2012 Cumartesi

ROMEO VE JULİET


ROMEO VE JULİET

Yazarı: William Shakespeare

Türkçesi: Züleyha Yılmaz

Yayınevi: Ve Edebiyat Yayınları

Basım Yılı: 2. Baskı- Eylül 2009

Sayfa Sayısı: 190


1500'lü yıların sonunda yazılmış bir eser bu. 1500 yaa. 1500 diye yıl mı olur arkadaş? Yıl dediğin 2012 olur, 1993 olur, 1987 olur, 1881 olur, hadi olsun olsun 1789 falan olur. 1500 nedir ya?

Hadi 1500 diye yıl var. O tarihte yazılmış bir oyun, bugüne kadar nasıl gelir? Nasıl bir şaheserdir? Allah'ın nasıl büyük bir lütfudur bu o kuluna. Bak şimdi ben mesela tam bugün bir kitap yazıyorum diyelim. Yıl oluyor 2500, hala benim adım, benim kitabım insanların dilinde. Muazzam birşey.

Neyse konuya geliyorum.

Konuyu biliyor gerçi herkes. Romeo ve Juliet, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin...hepsi aynı. Kavuşamayan aşıklar. Kavuşsalar zaten efsane değil masal olur. Masallarda güzel prenses ile yakışıklı prens kavuşur ve sonsuza kadar mutlu yaşarlar. Eğer kavuşamazlarsa efsane olurlar, dilden dile büyür aşkları.

Romeo ve Juliet, aslında tam da dengi dengine çalan davullar. Ama aileleri arasında düşmanlık var. Bu düşmanlık da ancak bu genç aşıklar Hakkın rahmetine kavuşunca ortadan kalkıyor ama iş işten geçti ey Capulet ve Montague aileleri.

Juliet'imin Romeo düşman aileden olmayaydı diye bir dileği var ki , kıyamam ben ona:

'' Ah Romeo, Romeo!
Neden sanki Romeo'sun sen?
Reddet babanı,inkar et adını.
Ya da bunu yapmazsan,
Beni sevdiğine yemin et,
Ben olmam artık bir Capulet.

Benim düşmanım olan adındır sadece,
Sen yine sensin,b ir Montague olmasan da.
Nedir ki Montague?
Ne bir el, ne ayak, ne kol, ne yüz,
Ne de başka bir parçası bir erkeğin.
Başka bir isim olsun!
İsim dediğimiz nedir ki?
Gül dediğimiz şu şey,
Kokar başka bir isimle de ,
Aynı güzellikte.
Bu yüzden Romeo, çağrılmasa da Romeo diye,
Kaybetmez o güzel kusursuzluğunu,
İsimsiz de sahip olduğu.
Romeo,çıkarıp at parçan olmayan ismini,
Ve ona karşılık al bütünüyle beni.''

TENSİNG


TENSİNG

Yazarı: Memet Baydur

Yayınevi: Mitos Boyut Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım- Ocak 1994

Sayfa Sayısı: 80


Everest'in tepesine tırmanan ve bu başarısı nedeniyle ''Sir'' ünvanı alan Edmund Hillary'nin, bu tırmanış sırasında kendisine rehberlik eden Nepal'in yerlisi Tensing ile iç çekişmesini anlatan oyun.

Edmund burada batıyı temsil ediyor. Güçlü,hırslı, savaşçı.

Tensing de doğuyu. Sakin, dingin, ununu elemiş eleğini asmış.

Edmund, Everest'e tırmanan ilk insan olarak tarihe geçiyor. Halbuki Tensing oraya daha önce tırmanmış, hatta onun babası, hatta onun da babası daha önce zaten tırmanmış. Onlar için bu gayet sıradan bir şeyken, batılı insanlar için olağanüstü bir olay.

İşte Edmund da, Tensing ile ama aslında kendi içinde bu durumu tartışıyor.

Kitabın başında Prof. Sevda Şener'in oyun hakkında daha derin bir yorumu var. Benden bu kadar çıkıyor.

KUTU KUTU


KUTU KUTU

Yazarı: Memet Baydur

Yayınevi: Mitos Boyut Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım- Haziran 1995

Sayfa Sayısı: 59


Memet Baydur'un 1994'te yazdığı 2 perdelik bir oyun.

1990'lı yıllar Türkiye'de irtica ve şeriat korkularının doğduğu yıllardı malum. Ondan etklenmiş olsa gerek Baydur, yönetim ve zihniyet değişikiliğine değiniyor bu oyunda.

Kutular, şehrin çeşitli yerlerine konulmuş ,içlerinde insanların yaşadığı sanatsal figürler. Belediyenin bu kutu ve heykellerinden sorumlu kişisi Ayşe bunun çok çağdaş, çok modern olduğunu savunuyor ilkin.

Onun kadar savunmasa da karşı da çıkmayan Murat, iktidara geldiğinde bunların ortadan kaldırılmasını istiyor. Ayşe de yönetimdeki yerini korumak için Murat'a yaranmaya çalışıyor ve o da başta çok savunduğu bu şeylerin kaldırılmasını istiyor.

Basit ve hatta biraz çocukça bir iktidar eleştirisi ama hiç yoktan da iyidir. Bir gün bir sahnede oynarsa izlemek isterim mesela. Hani okuduğun bir kitabın sonra filmi çıkar da, aslında senin kitabı okurken zihninde canlandırdığından epey farklı olduğunu görürsün ya sinemada. İşte merak ediyorum, okuduğum bir tiyatro oyununu sonra sahnede görsem nasıl olur? Oynasa da izlesek.

16 Kasım 2011 Çarşamba

ANTİGONE


ANTİGONE

Yazarı: Sofokles


Eski Yunanca Aslından Çeviren: Güngör Dilmen


Yayınevi: Mitos Boyut
Tiyatro Yayınları


M.Ö 400'lü yıllarda yazılmış bir Eski Yunan tregedyası.

Antigone'nin iki ağabeyi ölür. Bunlardan Eteokles normal cenaze töreni ile defnedilir ama diğer ağabeyi Polüneikes, vatana karşı geldiği, yurdu yakıp yıktığı, terörist faaliyetler içerisinde olduğu gerekçesiyle gömülmeyip kurda kuşa yem edilerek ölüsü dahi cezalandırılır.

Antigone, ağabeyini gömmek ister. Bunun için Kral Kreon'un yasağına karşı gelir ve ağabeyini gömer.

Kral, emrine karşı çıkan Antigone'yi cezalandırır ve zindana atar.

Bu yaptığının yanlış olduğunu ve bu yanlıştan bir an önce dönmezse kendi ailesinden de ölü çıkacağını söyleyen kahine evvela kulak asmayan Kral, daha sonra yola gelir. Ama geç kalmıştır.

Kral'ın oğlu Haimon, nişanlısı Antigone'yi görmek için zindana gider. Ama Antigone intihar etmiştir. Buna dayanamayan Haimon da kendini öldürür.

Oğlunun öldüğünü öğrenen annesi yani Kralın karısı Eurüdike de kendini öldürür.

Ondan sonra Kral Kreon da ''Vay başıma gelenler.'' diye ah vah eder ama giden gitti kralım.