Orhan Pamuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orhan Pamuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2021 Cumartesi

VEBA GECELERİ

 


VEBA GECELERİ

Orhan Pamuk

2021

Yapı Kredi Yayınları

1.Baskı-Mart 2021

537 sayfa


Tam da koronavirüs nedeniyle karantinada olduğumuz döneme denk gelen bir kitap. Denk gelen diyorum çünkü Orhan Pamuk'un dediğine göre bu kitabı yazmaya 2016'da başlamış, o zamanlar korona morona yok, Orhan Pamuk bir salgın hastalık romanı kaleme almaya başlamış. Romanı bittiğinde ise gerçekten de dünyada salgın hastalık baş göstermiş. Ha ha. Uzaylıların dünyayı istilası konulu bir roman yazmasa bari.

*

Kitaptan "Benim Adım Kırmızı" yoğunluğunu hissettim. O kitabın da yoğun bir araştırma ve deli çılgın bir emekle yazıldığı anlaşılıyordu. 

Ayrıca bir parça da "Puslu Kıtalar Atlası" atmosferi hissettim. Puslu Kıtalar Atlası'nı okumak insanı başka bir aleme sürüklüyordu, o sürüklenme hissini burada da aldım.

*

Roman, adından anlaşılacağı üzere bir veba salgınını konu alıyor. Osmanlı vilayeti olan Minger Adasında 1901 yılında veba salgını oluyor. Osmanlı padişahı 2.Abdülhamit, bu salgını önlemesi için adaya bir heyet gönderiyor. O heyette Abdülhamit'ten önce kısa süreli padişahlık yapmış olan kardeşi 5.Murat'ın kızı Pakize Sultan, Pakize Sultan'ın kocası Damat Doktor Nuri Bey, onlara yardımcı olması için Kolağası Kamil var. Esasen de bu karakterlerin adadaki yaşamları üzerine şekilleniyor roman.

En can alıcı kısma geliyorum; Minger Adası hayali bir ada. Öyle bir yer yok, Orhan Pamuk uydurmuş, ama nasıl güzel uydurmuş. Bir ülkede ve/veya şehirde olması beklenen her şeye yer vermiş. Gerçekliğinden şüphe etmezsiniz okurken. Üstelik bu adaya bir de bağımsızlığa kavuşma hikayesi vermiş, milliyetçilik yüklemiş, tarih kazandırmış, günümüze kadar getirmiş. Minger Avrupa Birliği üyesi olmaya aday olmuş, Avrupa futbol şampiyonasına katılmış... Hayali bir ülke için ne tasavvurlar breh breh.

Bence Orhan Pamuk, "Masumiyet Müzesi"nde yaptığı gibi Minger Adası'nı da gerçeğe dönüştürebilir. Aklında böyle bir plan olduğuna yemin edebilirim ama ispat edemem. Bir ada satın alacak, adına Minger Adası diyecek, romanda anlattığı tüm sokak, ev, müze, hastane, kale, kule, zindan, vilayet binası, fırın, eczane... Her şeyi de yerleştirecek oraya. Bilet alarak gezeceğiz biz de. 

*

Kitabı anlatayım, başını-ortasını-sonunu:

Yıl 1901. Padişah 2.Abdülhamit’in emriyle Osmanlı gemisi Aziziye, Çin'e gidecek. Gemideki heyetin görevi Çin’deki Batı karşıtı isyanlara katılan Müslümanlara nasihat edip Batı karşıtı isyanlara katılmalarını önlemek.

Gemide padişahın yeğeni Pakize Sultan ve kocası Damat Doktor Nuri Bey, Kolağası Kamil, Osmanlı’nın sağlık başmüfettişi, kimyager ve eczacı Bonkowski Paşa ve yardımcısı İlias var.

Bonkowski Paşa ve İlias, İskenderiye yolu üzerindeki Minger Adasında iniyor. Oradaki veba salgınını önlemekle görevliler.

Minger Adası valisi Sami Paşa'ya göre adada salgın yok. Salgın olduğu duyulursa ekonomi çöker, dış güçler müdahale eder, Ada Osmanlı’dan alınır diye endişelendiğinden salgını başta yok sayıyor. 

Komplo teorilerine göre adadaki müslüman ve gayrimüslimler arasında çatışma çıksın diye  salgın söylentisi getirildi. Rumlar'ın inandığı teoriye göre ise Rumlar’ı adadan kaçırmak için salgın söylentisi çıkarıldı. 

Ada halkı salgına yönelik karantina ve dezenfektan önlemleri almak isteyenlere sıcak bakmıyor. Nitekim Bonkowski Paşa öldürülüyor. Kim, nasıl yaptı bilinmiyor. 

Kimyager Bonkowski Paşa’nın ölümü üzerine Damat Doktor Nuri Bey, Minger’e gitmek ve vebaya karşı mücadeleyi yönetmekle, ayrıca Bonkowski Paşa’nın ölümü suikast olabileceği için bunu araştırmakla görevlendiriliyor. Pakize Sultan karantinada, hiç dışarı çıkmayarak ablası Hatice Sultan'a mektuplar yazıyor. Roman da esasen bu mektuplardaki bilgilerden faydalanılarak yazılmış. Romanın anlatıcısı bir tarihçi. 

Pakize Sultan ve Doktor Nuri'nin yardımcısı Kolağası Kamil, aslen Mingerli. O yüzden memleketine gelmiş olmaktan memnun. Burada annesinin bulduğu bir kısmetle evleniyor. Vebadan vefat eden zindan bekçisi Bayram’ın kızı Zeynep ile.

Zeynep, adanın belalısı Ramiz'in eski nişanlısı. Ramiz'in başka kadınlarla ilişkisi olduğunu öğrenen Zeynep onu terk etmiş. Ama Ramiz'in onu unutamadığı söyleniyor.

Ramiz, adadaki tekkelerden birinin şeyhi Hamdullah'ın üvey kardeşi. Şeyh Hamdullah epey nüfuz sahibi biri. Her dinci tekkeci insan gibi bilime, teknolojiye karşı ve adadaki karantina önlemlerinden rahatsız. 

*

Bonkowski Paşa'nın katilinin Şeyh Hamdullah’ın kardeşi Ramiz olduğunu düşünen Vali Sami Paşa, Ramiz'i hapse atıyor. Doktor Nuri buna karşı çıkıyor, çünkü Ramiz'i suçlayacak bir delil yok. Doktor Nuri, katilin Sherlock Holmes gibi, önce delillerin toplanması, sonra buna göre cinayetin çözülmesi metoduyla bulunmasını istiyor. Abdülhamit'in sevdiği tarz da bu. 

Abdülhamit, biliyorsunuz polisiye hikayelerine, özellikle Sherlock Holmes hikayelerine pek düşkün. Pakize Sultan, Bonkowski Paşa’yı Abdülhamit’in öldürttüğünü düşünüyor. Çünkü Bonkowski Paşa zehir uzmanı. Abdülhamit bunu kendisine yönelik bir tehdide dönüşebileceğinden endişelenip yaptırmış olabilir diye düşünüyor. Pakize Sultan'ın bu konuda bir delili yok ama Abdülhamit ona göre “Sherlock Holmes’u tatmin edecek bir karineyi asla arkasında bırakmaz. Zaten bunun için Sherlock Holmes okuyor. Aslında amcam bütün o polisiye romanları, tıpkı dünyanın geri kalanı gibi, iz bırakmadan nasıl cinayet işlenir, bu konuda yeni Avrupai usuller nelerdir öğrenmek için okur bence.” Sf.430

(Bonkowski Paşayı öldüren tekkeden biri. Kimyageri tanıyor, evde hasta olduğunu söyleyip onu arkadaşlarının yanına götürüyor. Orada eziyet ederek öldürüyorlar.)

Bonkowski Paşa'nın ölümünün ardındaki sır perdesi kalkmamışken bu kez yardımcısı İllias öldürülüyor. Yediği bir çörekten zehirleniyor. 

Bu arada Doktor Nuri canla başla karantina için uğraşıyor. Ama halk bu konuda ona yardımcı olmuyor. İnsanlar karantina koğuşlarına gönderildiğinde oradan dönemiyorlar, dönseler bile bu defa ya ailelerini bulamıyorlar, hepsi ölmüş olduğu için ya da evlerine çeteler el koymuş oluyor. Ölülerin dini usullere uymadan kireçlenerek gömülmesi, geride kalan eşyaların yakılması insanları hastalığı gizlemeye itiyor.  Kitaptaki ifadelere göre karantina önlemlerinin başarılı olamamasının nedenleri “gelenekler, din, şeyhler, cahil halk”  Sf.229

Hal böyle olunca salgının başka ülkelere bulaşmasını önlemek için başka ülke gemileri adanın etrafını sarıyor, adadan kaçak çıkışlar olmasın diye.

Padişah, Vali Sami Paşa’nın görev yerini değiştiriyor. Halep valisi olarak atanıyor. Yeni atanan vali İbrahim Hakkı Paşa, İstanbul’dan bir yardım gemisi ile geliyor. Eski vali Sami Paşa tabii bu durumdan memnun değil. Yeni vali ve doktor ile gönüllülerden oluşan gemiyi karantinaya alıp adaya sokmuyor. 

Bonkowski Paşa'nın katil zanlısı olarak zindana atılmış olan Ramiz, Arkaz şehrine girmesi yasaklanarak serbest bırakılıyor. Ramiz, nişanlısını elinden alan Kolağası ve ona destek olan eski vali Sami Paşa’dan intikam almanın en iyi yolunun yeni valiyi bir an önce vazifesine başlatmak olduğunu düşünüyor. Valiyi ve yanındakileri karantinadan kaçırıyor. Vali Sami Paşa’nın çok önem verdiği karantina toplantısını basıyor Ramiz ve adamları. Çıkan çatışmada yeni vali ölüyor. Ramiz idam ediliyor. 

Sık sık İstanbul'dan komutlar ve yasaklar gelince ada yönetimi hareket edemez hale geliyor. Sürekli Abdülhamit’ten telgraf alarak karantina uygulayamayacaklarını anlıyorlar. İstanbul’dan telgraf beklemeden kendileri idare etmeye karar veriyorlar. Kolağası Kamil İstanbul ile iletişimi kesmek için Postaneyi kapatıyor. Telgraf iletişimi kesiliyor. Dünyayla iletişimleri kesilmiş olan Ada, bağımsızlığını ilan ediyor.  Kolağası Kamil, devletin kurucusu ve Cumhurbaşkanı, Sami Paşa da başnazır oluyor.

Kolağası Kamil artık Komutan sıfatıyla bağımsız Minger'in başkanı oluyor. Karısı Zeynep ile ada için ellerinden geleni yapıyorlar. Fakat ikisi de veba kapıp ölüyor.

Karantinanın işe yaramadığını düşünen, camilerin kapatılmasından, ezanların okunmamasından, ölülerin dini ritüellere uyulmadan kireçlenerek gömülmesinden rahatsızlık duyan dincilerden Şeyh Hamdullah iktidarı ele geçiriyor. Sami Paşa idam ediliyor. Doktor Nuri ve Pakize Sultan  rehin tutuluyor. Bu arada karantina hiçe sayılıyor. Neticede Şeyh Hamdullah da veba olup ölüyor. 

Doktor Nuri’yi devletin başına getiriyorlar ve karantina önlemlerinin yeniden alınmasını istiyorlar. Pakize Sultan kraliçe, Doktor Nuri başnazır oluyor.

Kraliçe başta çok seviliyor. Ama zamanla ibre tersine dönüyor. Çünkü kraliçe Mingerce bilmiyor ve “Minger Mingerlilerindir” diye düşünen halktan tepkiler yükselmeye başlıyor. Aynı zamanda dış güçler ile Abdülhamit’in anlaştığı söylentisi üzerine Pakize Sultan ile Nuri’yi gizlice adadan çıkartıyorlar. Adaya geldikleri Aziziye gemisine bindiriyorlar ve gemi başta planlandığı gibi Çin’e devam ediyor.

Çin’de savaş uluslararası güçlerin zaferiyle sonuçlanmış. İsyancı Çin halkı bastırılmış. Osmanlı da Çin Müslümanlarına İslam tarihi ve kültürünü tanıtmak üzere heyet yollamış. Doktor Nuri ve Pakize Sultan yirmi beş yıl Hong Kong'ta kalmışlar. İki çocukları olmuş. Biri kız biri erkek.

*

1923’te Cumhuriyetin ilanı ve hilafetin kaldırılmasından sonra Osmanlı hanedan ailesi 1924’te TC vatandaşlığından atıldı, sınır dışı edildi ve Türkiye’ye girmeleri yasaklandı. Pakize Sultan ve Doktor Nuri de diğer pek çok hanedan mensubuyla beraber Fransa’ya göç etmiş.

Kitabın anlatıcısı da kitabın sonunda kendisini tanıtıyor. Pakize Sultan ile Doktor Nuri’nin kızlarının torunuymuş, Mira imiş adı. Minger kökenini çok seviyor, bu konuda araştırmalar yapıyormuş. 

Mira Hanım'ın Minger’e girişi yasaklanmış bir dönem. Sebebi Minger’de 1980’lerdeki askeri rejime karşı çıkan bildiriler imzalaması, aydınların hapse atılmasını eleştirmesi, Minger milletini küçültücü olduğu düşünülen yazılar yazması imiş ya da büyükannesi Pakize’nin mirasçısı olarak adadaki mülk ve arazilerde hak iddia etmesini engellemekmiş. Neyse, sonra bu yasak kalkmış da memleketini bizzat gidip tanımış. 

Kitap, Mira'nın büyükannesi Pakize Sultan ve büyükbabası Nuri ile olan muhabbeti ile bitiyor. Sultan ve kocası yaşlılıklarını Fransa'da geçiriyormuş. Daha hayatta olmalarına rağmen Minger'de kraliçe ve kocasının öldüğü sanılıyormuş. Minger'in tarih kitaplarında tabii ki onlara da yer verilmiş. Ama en çok Komutan Kamil ve karısı Zeynep anlatılıyormuş. Okullarda Komutan Kamil'in fotoğrafları asılıymış. Onun Mingerceye katkıları, Minger milletinin bağımsızlığı için çabaları anlatılıyormuş. 

*

Yazar Orhan Pamuk,  kendisine de yer vermiş kitapta. Anlatıcı “tarihsever romancı Orhan Pamuk”un Harbiye’de askeri müzeye sık sık gittiğini anlatıyor. Bu Masumiyet Müzesi'nde de yer alan bir tarz. Orada da kitabın anlatıcısı "yazar Orhan Pamuk"tan bahsediyordu.  Kendi elinle yazdığın kitabı başkasının zihniyle yazıyormuş gibi yapıp bir de kendi adına yer vermek çok şizofrenik değil mi? Ha ha. 

*

Kitapta karantina ile ilgili bugün için de geçerli olabilecek bazı tespit ve eleştiriler var. Örneğin karantinanın tanımı; 

“Karantina, halka rağmen halkı eğitip, onlara kendi kendini koruma hünerini öğretme işidir.” Sf.119

İşe yaramayan tedbirlerle ilgili işe yaramadığının söylenmemesi tavsiye ediliyor. Halktaki tedbir alma şevki kırılmasın diye. 

Yakında yasakların başlayacağını, adaya giriş çıkışların yasaklanacağını öğrenenler adayı terk ediyor. Böylece salgın başka yerlere de ulaşıyor. Gidebilenler gittikten sonra yasaklar ilan ediliyor.

Hatırlayın, 10 Nisan 2020 tarihinde, iki saat sonra sokağa çıkma yasağı olacak diye ilan edilmiş ve insanlar marketlere akın etmişti.

Bkz: https://eksisozluk.com/10-nisan-2020-insanlarin-marketlere-akin-etmesi--6466483

*

Kitapta yasaklarla ilgili ilk sıkıntı Cuma namazları ile ilgili yaşanıyor. Salgının önlenmesi için camiler ve kiliseler kapatılıyor Minger'de. Ama camilerin kapatılması Müslüman halk arasında rahatsızlık yaratıyor. Hele Cuma namazlarını yasaklamak. Bugünkü salgında da bu yasak koyulamıyor. 23 Nisan 2021 Cuma günü sokağa çıkma yasağı oldu ama Cuma namazları hariç.

Kitapta, adanın Müslüman nüfusunun Hıristiyanlara göre daha fakir ve eğitimsiz olduğu anlatılıyor. Aksi olsa şaşarız zaten. 

Adada salgınla mücadele kapsamında, hastalığı yayan farelerin öldürülmesi teşvik ediliyor. Bunun için fare ölüsüne para veriliyor.  Fare ölüsüne para verilmesi, İngilizlerin Hindistan’da yılan ölüsüne para vermesi hikayesini hatırlattı bana. Hindistan'daki İngilizler yılanlardan kurtulmak için yılan ölüsü getiren Hintlilere para veriyormuş. Hintliler de öldürecek yılan kalmayınca kendileri yılan çiftliği kurup yılan yetiştirmeye başlamış. Kendi yetiştirdikleri yılanları öldürüp İngilizlerden para alıyorlarmış. 

Bkz: https://onedio.com/haber/bazen-bir-seyleri-akisina-birakmak-gerektiginin-deneysel-kaniti-kobra-etkisi-592227

Bir an kitapta da bu olur mu sandım, ama olmadı. 

*

Kitapta sağlam bir eleştiri var. “İstanbul’da yüz yıldan fazladır hâlâ süren, üstü örtülü devlet desteğiyle sokakta gazeteci-yazar öldürme gelenek ve alışkanlıklarının ‘Hürriyet’le başladığını ekleyelim.” Sf.511

*

Son olarak cümlelerime kitabın da son cümleleri olan "Yaşasın Minger! Yaşasın Mingerliler!" diyerek son veriyorum. 

Ahahaha, kur "Masumiyet Müzesi" gibi "Minger Adası"nı da insanları gerçekmiş gibi gezdir kendi hayal dünyanda Orhan Pamuk. 

28 Kasım 2016 Pazartesi

SAF VE DÜŞÜNCELİ ROMANCI


SAF VE DÜŞÜNCELİ ROMANCI

Orhan Pamuk

2011

Yapı Kredi Yayınları

1. Baskı - Haziran 2016

110 sayfa


Orhan Pamuk'un 2009 yılında Harvard Üniversitesi'nde verdiği ders notlarından oluşuyor kitap.
Konu elbette edebiyat.

"Roman okurken kafamızda neler olup biter?" sorusuyla başlıyor ilk ders. 

"Romanları gerçek sanarak okuruz." diyor Pamuk. Karakterleri, olayları bir kurgunun ötesinde gibi görürüz.

Okuyucu, romandaki kurguyla roman yazarının hayatı arasındaki farklılığı ayırt edemezmiş bazen. 

Orhan Pamuk da sık sık "Siz bunları gerçekten yaşadınız mı?" sorusuna maruz kalmış. Özellikle Masumiyet Müzesi zamanında. O kadar ki Pamuk'un yakın bir arkadaşı bile romandaki Kemal karakterini bizzat Orhan Pamuk sanıp Kemal'in yaşadığı eve gitmeye kalkmış.

Lafını da koymuş Pamuk:

"Roman sanatının temel özellikleri açısından daha ilginç olan şey, film seyircisinin saflığına gülümseyen, filmlerde kötü kahramanları canlandıran yarı ünlü oyuncuların İstanbul sokaklarında öfkeli seyirciler tarafından tanınınca azarlanmasına, dövülmesine hatta linç edilmeye çalışılmasına kahkahalar atan 'bilgili, kültürlü' okuyucuların, daha sonra bana 'Orhan Bey siz Kemal misiniz, bunları hakikaten yaşadınız mı?' diye sormadan edememeleridir." sf.29

*

Romanlar bize ne öğretir?

"Edebi romanlar bize hayatı ciddiye almayı, her şeyin elimizde olduğunu, kişisel kararlarımızın hayatımızı şekillendirdiğini göstererek öğretir. Kişisel kararın ve seçimin az olduğu kapalı, yarı kapalı geleneksel toplumlarda, roman sanatı zaten çok az gelişir." sf.37

*

Orhan Pamuk, başta resme meyletmiş. Ama sonra roman yazmaya karar vermiş. Çünkü;

"Büyük bir resme bakarken, her şeyin karşısında olmanın coşkusunu duyar, resmin içine girmek isteriz. Büyük bir romanın ortasındayken ise, bütününü göremediğimiz bir alemin içinde olmanın baş döndürücü zevkini hissederiz."(...) "Resmin karşısında dururuz, budur ilk tepkimiz. Romanın ise hemen içine girmek isteriz." sf.56

Kendisi romancılığı şöyle tanımlıyor: "Önemli şeylerden önemsizmiş gibi ve önemsiz şeylerden önemliymiş gibi bahsetme sanatı." sf.92

Tolstoy'un Anna Karenina'sından çok bahsediyor kitapta. Ağırlıklı olarak bundan örnekler vermekle birlikte başka pek çok kitaptan da bahsediyor. 

Hem bir roman okuru hem de bir roman yazarı olarak tecrübelerini anlatmış. Bu dersleri dinlemek de keyifli olurdu muhakkak.

3 Temmuz 2016 Pazar

KIRMIZI SAÇLI KADIN



KIRMIZI SAÇLI KADIN

Orhan Pamuk

2016

Yapı Kredi Yayınları

2. Baskı - Şubat 2016

195 sayfa


Cem, maddi zorluklar nedeniyle kuyucu Mahmut Usta'nın yanında çıraklığa başlar. 

Mahalleye kurulan çadır tiyatrosundaki kırmızı saçlı kadına (Gülcihan) aşık olur. Kadının davetiyle onun evine gider ve birlikte olurlar.

Gülcihan evli ve 30'lu yaşlarındadır. Cem ise 16 yaşındadır.

*

Cem, babasından görmediği ilgiyi kendisine gösteren ustası Mahmut kuyudayken onun kafasına kova düşürür. Ustasını öldürdüğinü zannedip paniğe kapılır ve kaçar.

*

Yıllarca haber alamaz ustasından da kırmızı saçlı kadından da.

*

Aradan 30 yıl geçmiştir. Cem başarılı bir iş adamı olmuştur. Karısıyla mutlu bir beraberliği vardır. Babası tarafından pek ilgi görmemiş olan Cem bu süre zarfında baba-oğul-iktidar çatışmalarını anlatan hikayeleri araştırır. ("Oidipus", "Rüstem ve Sührab")

*

Sonra bir gün kırmızı saçlı kadından bir oğlu olduğunu öğrenir. Oğlu Enver, Cem'e öfkelidir. Cem'i kendisini terk etmekle, annesini kandırmakla, Mahmut Usta'yı sakat bırakmakla suçlar. Kavga ederler ve Cem ölür.

*

Enver, babasızlığı nedeniyle öfkeli. Bu anlaşılabilir. Ama Cem'i babalık vazifelerini yerine getirmediği gerekçesiyle suçlaması haksız. Çünkü Cem bir çocuğu olduğunu bilmiyordu. Öğrendiğinde de reddetme yoluna gitmedi. Ayrıca Cem, kırmızı saçlı kadını kandırmadı. İkisi de isteyerek beraber oldular. Yani Enver'in iddia ettiği gibi bir kandırma ve terk etme durumu yok. Bu açıdan Enver'in Cem'e öfkesi aptalca. Mahmut Usta'yı bırakıp kaçması da Cem'in aptallığıydı. Gençlik aptallıkları olarak görüyorum bunları.

*

Yani kitabın üzerinde durduğu baba-oğul çatışmasının Cem ve Enver arasında sağlam bir temeli yok.

*

Orhan Pamuk'un da babası, bu romandaki babalar gibi varla yok arası. İsmen ve cismen bir baba var, var olduğu zamanlarda güler yüz gösteriyor, şımartıyor; ama çoğu zaman ortada yok. Sık sık evi terk edermiş Orhan Pamuk'un babası. Başka kadınlar da olmuş hayatında. Bu yüzden Orhan Pamuk'un babasını sevmiyorum. Ve bence kimse de sevmemeli. (Gerçi ölmüş adam ama yine de sevmeyeceğim.)

*

Burada Mahmut Usta bir kuyucu. Orhan Pamuk bu meslekleri nereden akıl ediyor acaba? Kafamda Bir Tuhaflık'ta bozacı, burada kuyucu. Sıradaki roman kahramanının mesleği ne olacak, meraktayım. Nalbur? Eskici? Ayakkabı boyacısı? 

*

Kitabın arka kapağında Independent, "Pamuk, en iyi kitaplarını Nobel'den sonra yazan eşsiz bir yazar." demiş.

Yoo, kime göre en iyi?

Benim en iyi bulduğum Orhan Pamuk kitapları Cevdet Bey ve Oğulları ile Benim Adım Kırmızı. İkisi de Nobel öncesi. 

Aksine Nobel sonrası yazdığı kitaplar, bu iki kitabının (bunlara Beyaz KaleKara Kitap ve Yeni Hayat'ı da ekleyebiliriz.) yoğunluğunun yanında basit kaçabilecek nitelikte. 

Haddimi aşıp küçük görmek değil elbette niyetim ama Nobel öncesi kitapları mesela 10 birim yoğunlukluysa Nobel sonrası kitapları sanki 8 birim gibi. 

*

Acaba şimdi aklında ne çeşit bir roman var? Bir roman üzerine çalışırken aklında sonraki romanı da olurmuş. 

Bir iki romanın ardından da muhtemelen yine ortaya karışık bir denemeler ve İstanbul konulu, son romanlarının yazım sürecini anlatan bir kitap yazar. 


2 Temmuz 2016 Cumartesi

KAFAMDA BİR TUHAFLIK



KAFAMDA BİR TUHAFLIK

Orhan Pamuk

2014

Yapı Kredi Yayınları

5. Baskı - Ocak 2016

477 sayfa


Mevlut, bir akraba düğününde gördüğü kıza aşık olur.

Amcasının oğlu Süleyman, kızın adının Rayiha olduğunu söyler.

Mevlut, Rayiha'ya aşk mektupları yazar. Bu mektupları yazarken arkadaşı Ferhat da ona yardım eder. Mektuplardaki edebiyat esasen Ferhat'ın eseridir.

Mevlut, Rayiha'yı kaçırmaya karar verir. Kızın da kendisinde gönlü olduğunu haber alır.

Süleyman'ın yardımıyla kızı kaçırır. 

Ancak...

Kız, Mevlut'ün düğünde görüp aşık olduğu kız değildir. Mevlut buna bir anlam veremez ama bozuntuya da vermez. Birbirlerini çok severler. Çok mutlu bir evlilikleri, iki de kızları olur. 

*

Çok sonra gerçeği öğrenir Mevlut.

Düğünde görüp aşık olduğu kız aslında Samiha'dır. Ama Samiha'ya Süleyman da aşık olduğu için Süleyman, Mevlut'u kandırır. 

Samiha, Süleyman'a da yar olmaz.

Sürpriz bir isme kaçar Samiha. Ferhat'a.

Ama pek mutlu bir evlilik olmaz onlarınki. Evliliklerinin ilk yıllarında maddi açıdan sıkıntı çektikleri için Samiha evlere temizliğe gider. Çok yorulur. Sonra Ferhat'ın işleri düzelir, para kazanmaya başlar, zengin olurlar, ama Ferhat işlere kendini çok kaptırdığı için Samiha ile ilgilenmez. Üstelik onu aldatır da.

Ferhat'ın hem işleri hem de siyasi görüşleri nedeniyle pek çok düşmanı vardır. Bir gün onlar tarafından öldürülür.

*

Rayiha, yıllar sonra, iki yetişkin kızın ardından yine hamile kalır. Bu sıralarda Mevlut'un o aşk mektuplarını kendisine değil de Samiha'ya yazdığını duyar. (Şerefsiz Süleyman söyler.) İnanmak istemez ama aklına kurt düşmüştür artık.

Ferhat ve Mevlut'un birlikte işlettiği boza dükkanında Mevlut ile Samiha'yı yalnız görünce kıskanır. Yalnız görmese de kıskanır. Her türlü kıskanır. 

Mevlut onu teskin etmeye çalışsa da, her zamanki gibi yine çok sevse de, Rayiha'nın kuşkuları dinmez.

Üçüncü çocuğunu doğurmak istemeyen Rayiha, kendi kendine düşük yapmaya çalışırken ölür. 

Mevlut artık hayatta yalnızdır. 

Kızlarını çok sevse de kızları evlenmiş ve gitmiştir.

Yıllarca sokaklarda boza satmış olan Mevlut artık bozacılığın eskisi gibi olmadığının da farkındadır.

*

Kızları başta olmak üzere yakın akrabalarının da teşvikiyle Samiha ile evlenir Mevlut.

Bu açıdan çok ballı bir adam. Hem yanlış kızı kaçırmasına rağmen onu çok seviyor. O kadar ki "Eve dönüp Rayiha'ya sarılıp uyursa hayattaki bütün dertlerini unutuyordu. Dünyada dert ettiği şeyler de kendi kafasının bir tuhaflığından ibaretti." sf 225 

Hem de ilk aşık olduğu kadına da kavuşuyor.

Samiha ile de mutlu oluyorlar. Birbirlerini seviyorlar. Ama bir Rayiha ile olduğu gibi değil. 

Hatta kitabın sonunda Mevlut "Ben bu alemde en çok Rayiha'yı sevdim." diyor. 

Vay anasını.

Bu çok düşündürücü aslında. Kafasına koyduğu bir kız var. Onunla evlenmeyi düşünürken şerefsiz akrabasının oyununa gelip başka bir kızı kaçırıyor. Ama buna itiraz etmiyor. Talihine boyun eğiyor. Ve bundan hiç de zararlı çıkmıyor. Aksine son derece hayırlı sonuçları oluyor. 

Yani niyet mi daha önemli bu durumda, kısmet mi? Bir şeye niyet edip olmayınca, olana yüz mü çevirmeli, yoksa olanı kabul mu etmeli?

Mevlut örneğinde kabul etmenin hayırlara vesile olduğunu görüyoruz.

Her zaman böyle olur mu ki?

Hoş, itiraz etsen n'olur? Mevlut, bu kız o kız değil deseydi... Samiha onunla evlenmezdi ki. Samiha o dönem Mevlut'le ilgilenmiyordu. Hem Mevlut'un kendisi üzülecek, hem gururu incinen Rayiha üzülecekti. 

Akışa bırakmak mı lazım yani? E o zaman isteklerimizin ne kıymeti var?

İsteyip peşinden gidip olursa ne âlâ, olmazsa pekala mı demeliyiz yani?

*

Mevlut ile Orhan Pamuk arasındaki bağlantıdan bahsedeceğim biraz.

Orhan Pamuk, bu romanı yazmak için bozacı Mevlut gibi İstanbul sokaklarında yürümüş yıllarca. Zaten yürümeyi sevdiğini daha önce bazı yazılarında da söylemişti.

Mevlut, okuldayken öğretmen bir soru sorunca cevabını bilmese de bir cevabı varmış gibi parmağını sürekli kaldırırmış. 

Bu Orhan Pamuk'un da anılarında bahsettiği bir özelliği. Öğretmenin gözüne girmek için yaparmış bunu.

Mevlut'e "Çok fazla otuz bir çekme, gözlerin bozulur, hafızan zayıflar." diyorlar. Orhan Pamuk'a da bunu söylemişler okuldayken. Bir yerde yazmıştı.

*

Kitap, Mevlut'u dışarıdan gören bir anlatıcı ile sık sık araya giren karakterlerin kendi ağzından yazılmış. Bayılıyorum bu tekniğe. Olayların, bir de o karakterlerin gözünden nasıl gözüktüğünü görmek çok hoşuma gidiyor. 

*

Kitabın arka kapağında Orhan Pamuk'a çok büyük övgüler var:

"Orhan Pamuk'un çılgınlığında deha var." Umberto Eco

"Pamuk yaşayan en büyük yazar." Le Point, Fransa

Breh breh breh.

"Yaa Mevlut çok naif, kalbi temiz bir insan. O yüzden bence bu roman çok tatlış." Hülya Erarslan

BEN BİR AĞACIM



BEN BİR AĞACIM

Orhan Pamuk

2013

Yapı Kredi Yayınları

3. Baskı - Ekim 2013

127 sayfa


Orhan Pamuk, "Manzaradan Parçalar" kitabında Alman yazar-filozof Walter Benjamin'in pek az kitabını bitirebilmesi ve kitaplarının parçalar halinde olmasından etkilenip "Bir gün ben de yalnızca parçalardan oluşan bir kitap yazacağım." demişti. 

Yazmış.







kitaplarından seçme parçalar yer alıyor bu kitapta.

("Ben Bir Ağacım" basıldığında daha "Kafamda Bir Tuhaflık" romanı ortada yoktu. Henüz basılmamış romanından bir kupleye yer vererek sürpriz yapmış yani yazar.)

Yukarıda sayılı kitapları okuduysanız bu kitabı niye alıp okuyasınız? 

Anca yazarı sevip neymiş kitaplarının en sevdiği kısımları diye merak ettiğinizden belki. Böyle bir merakınız yoksa bu kitaba da gerek yok.

Ben niye aldım? Yaparım ben öyle şeyler. Ben yaparım ama size tavsiye etmem. Çok manalı değil çünkü.

Bir çeşit koleksiyon gibi benimkisi. Yazarın bütün kitapları olsun elimde. (Gerçi iki kitabı yok şu an bende. Senaryo olarak yazdığı ve filme çekilen "Gizli Yüz" ile Harvard Üniversitesi'nde verdiği ders notlarından oluşan  "Saf ve Düşünceli Romancı". Eksikliği büyük bir kayıp değil ama denk gelirse alırım.)

Kitaptaki seçme yazılar için "Bunlar benim neredeyse kırk yılı bulan yazarlık hayatımın her biri tek başına okunabilecek en güzel sayfalarıdır." diyor.

Kitap kapağındaki ağacı da kendisi çizmiş. Ressamlığa da mahareti varmış çünkü. 

MANZARADAN PARÇALAR



MANZARADAN PARÇALAR

Hayat, Sokaklar, Edebiyat

Orhan Pamuk

2010

İletişim Yayınları

1. Baskı - 2010

563 sayfa


Sevdiğim bir yazarın, romanlarının yanı sıra yazdığı diğer her şeyi okumaktan büyük keyif alıyorum. Orhan Pamuk'un da bu kitabına kadarki 7 romanı dışında "Öteki Renkler" ve yarı otobiyografik kitabı "İstanbul Hatıralar ve Şehir" in ardından bunu okumak yazarı daha iyi tanımamı ve daha çok sevmemi sağladı.

*

Bu kitapta gördüğü şehirleri, gezdiği müzeleri, etkilendiği yazar ve kitapları, romanlarının perde arkasını, yazar olarak çalışma şeklini, siyasi görüşlerini, bu kapsamda hakkında dava açılmasına sebep olan "Bir milyon Ermeni öldürüldü." lafını, düşünce ve ifade özgürlüğünü ve İstanbul'u anlatmış.

*

Kendisiyle yapılan röportajlar da yer alıyor kitapta. Bunlardan en kapsamlısı ve doyurucusu Banu Güven ile Masumiyet Müzesi röportajı olmuş.

*

Bir aile dedikodusu da öğrendim. "İstanbul" kitabı yüzünden annesiyle görüşmüyormuş. "İstanbul annemle olan ilişkimi mahvetti-artık görüşmüyoruz." diyor. sf.540

"İstanbul" kitabı bir hayal kırıklığı olmuş Orhan Pamuk için. Çünkü anlatmak istediklerinin onda birini bile koyamamış o kitaba.

*

"Öteki Renkler" kitabında kızı Rüya'yı anlatmıştı. O kitabı okurken "E bu kızın anası nerede?" diye merak etmiştim. İnsan hatır için birkaç satır da eski karısından (kızının annesinden) bahsetmez mi? 

Bu kitapta bahsetmiş neyse ki. Aman bahsetmiş dediğim, adını lütfetmiş. "1982'de Aylin Türegün ile evlendim. (...) 1991'de kızım oldu. Kara Kitap'ın kahramanı Rüya'nın adını verdik ona." demiş sadece. sf.12

*

Annesi ve arkadaşları Orhan Pamuk'un yazar olmasını pek desteklememiş.

"Annem şefkat ve üzüntüyle 'İleride nasıl para kazanacaksın?' diye dertlenir, arkadaşlarım ise benim gibi birinin kitabını zaten hiç kimsenin okumayacağını alaycılıkla ima ederlerdi." sf. 206

O arkadaşlara nasıl kapak olmuştur Nobel ödülü? 

Pamuk'u bu konuda cesaretlendiren babası olmuş. "Onun bana verdiği güven olmasaydı, yazar olmak, bunu bir hayat olarak seçmek benim için çok daha güç olurdu." diyor. sf.16

Yani oğlu kitap yazmaya çekiniyor. Babası oğlunu cesaretlendiriyor ve dünya bir dakikalığına çok güzel oluyor. 

Hayatta yazı yazmaktan başka bir iş yapmamış Pamuk. "Hayatta hep ve yalnızca istediğini yapmış, istediği işten başka hiçbir şeyle uğraşmamış nadir mutlu insanlardan biriyim." sf.12

Ne güzel.

*

"Kara Kitap" için; kendi sesimi asıl bulduğum roman, diyor. "Hâlâ da nasıl yazmış olduğuma şaşarım." sf.13

Nasıl yazmış olduğuna annesinin şaşırdığı kitap da "Benim Adım Kırmızı"ymış. 

Genel olarak okuyucuları tarafından anlaması en zor bulunan kitabı "Yeni Hayat" olmuş. 

"Cevdet Bey ve Oğulları"ndan ise Avrupa'nın aile romanı denen şeyi taklit ettiği ve ilk romanı olduğu için yıllarca belli belirsiz bir utanma duygusu duymuş. sf.339

"Kar" romanı için Kars'a gitmiş. Romandaki Ka adlı karakterin polisle ve halkla yaşadığı sıkıntıları bizzat yaşamış. (Kitap kapağındaki fotoğraf da Kar romanı için Kars'ta takıldığı kahvehanelerden birinde çekilmiş.)

Kitaplarını "Böyle bir kitap yazılsa da okusam." duygusuyla yazıyormuş. sf. 14

Kitaplarını elle kağıda yazan Orhan Pamuk, bu şekilde yazan türünün son örneği olduğunu söylüyor. 

Yazmaya dair "İçimde tatmini zor, hırslı bir grafomanyak, yazı yazmaya doyamayan, her şeyi sürekli yazıya geçiren bir adam olduğuna, onu memnun etmek için bir şeyler yazmam gerektiğine her zaman inandım." diyor. sf.403

İstanbul, sevdiği kitaplar, yazarlar, resimler, hayat hakkında konuşmak için bir bahane olmuş ona. 

*

Kitapta kendi basit çizimleri ve basit konular (sigara böreği, sivrisinek, berber, tıraş olmak, asansör, sandviç...) hakkında yazdıkları biraz şey. Mesela gece kendisini rahatsız eden sivrisinek için "Ne kadar da umutsuzdur bazen hayat, ne kadar acımasız" demesi...Sivrisinek ayol alt tarafı.

*

Babasının zengin bir kütüphanesi varmış. 1500 kadar kitap. Kimisini anlayarak, kimisini anlamadan okumuş çocukken.

"Kitaplarla haşır neşir oldukça hayatın bir kısmını daha kaçırıyor, bunu anladıkça da kaçan hayattan intikam alır gibi kitap alıyordum." diyor. sf. 114

Sonra da zaman zaman bu kitapları atarmış. Nefret ettiği olurmuş kimisinden.

"Bir kitabı atmaya karar verirken, önce hissettiğimiz yüzeysel aşağılama zevkinin arkasında, ilk başta görülmeyen derin acılar yatar. Aşağıladığımız şey aslında, kütüphanemizde durması bile huzursuz eden bu kitap değil, bu kitaba bir zamanlar para verip onu alacak, yıllarca kütüphanede saklayacak, hatta birazını okuyacak kadar verdiğiniz önemdir. Kitaptan değil, aslında o kitabı önemseyen kendimizden utanırız." sf. 122

"Gençliğimde, ileride yazar olunca kitaplarımın önünde poz vereceğimi düşlerdim. Şimdiyse bütün bu kitaplara ömür ve para yatırmış olmanın, kitapçılardan onları hamal gibi taşımış, onları saklamış olmanın verdiği sıkıntı; en önemlisi, onlara 'bağımlı' olmanı verdiği eziklik beni mutsuz ediyor."
  
Kitaplığında 12 bin kitabı olan yazar şöyle devam ediyor:

"Aralarındaki on-on beş kitabı belki çok seviyorum; ama kütüphaneme öyle aşık maşık değilim. Bir görüntü, bir eşya olarak, bir toz yığını, maddi bir yük olarak kitaplarımı hiç sevmiyorum." sf.123

Ha ha.

Çok iyi itiraf bu.

Bu adam yakında kütüphane de açar. "Orhan Pamuk Kütüphanesi" Ne atacağım kitapları, koyarım kütüphaneme, diyerek. Mesela Nişantaşı'nda. Ya da Cihangir'de. Ya da müzesinin olduğu Çukurcuma civarında. Yakışır bence.

Kütüphanedeki gerekli gereksiz kitap yığınından haz etmeyen yazar, yanında kitap bulundurmayı ise ayrı bir yere koyuyor:

"Cebinizde, çantanızda bir kitap taşımak, özellikle mutsuzluk zamanlarında cebinizde, çantanızda sizi mutlu edecek bir dünya taşımak demektir. Zevkle okunan bir kitabın varlığı, benim için, gerginlikle geçen gençlik günlerimde, esnemekten gözlerimden yaşlar getiren okul saatlerinde ya da zorunluluktan ve ayıp olmasın diye gittiğim sıkıcı toplantılarda bana güç veren bir teselli kaynağı oldu hep." sf. 209

Sevdiği yazarlar:
Proust
Borges
Sartre
Nabokov
Camus
Faulkner
Chomsky
Dostoyevski
Virginia Wolf
Ahmet Hamdi Tanpınar

*

Kitabın son bölümünde de yazarın siyasi görüşleri var.

Mesela;


"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran modernleşmeci zenginler de ülkenin yoksul ve geri kalmış kısımları  kendilerine direnince, onları anlamak yerine üzerlerine polisiye tedbirler, yasaklar ve orduyla gittiler." sf. 487

Şimdi böyle yapmıyoruz da ne oluyor? Anlıyor muyuz kendilerini? Anlaşılması mümkün bir güruh mu var karşımızda?

"Bir milyon Ermeni öldürüldü." lafının ardından davalar açılıyor ve tehditler alıyor, biliyorsunuz.

"Bir yandan, Türklerin Batılılar gibi soykırım yapmayacak, şefkatli bir millet olduğunu söylerken, bir yandan da bana ölüm tehditleri yollayan milliyetçi siyasi grupları nasıl anlamalıydım? Türklerin dünyada pek çok düşman tarafından kötü tanıtıldığından şikayet eden bir devletin, yazarlarını sürekli hapse atarak, onları mahkemelerde süründürerek bütün dünyaya 'zalim Türk' imajını yaymasının mantığı nedir?" sf. 496

Kurallara uymamazlığımız ile ilgili:

"Bütün yasaklara, kurallara sonuna kadar boyun eğenler yeterince zeki, yaratıcı ya da karakter sahibi değilmiş gibi gelirdi bize." sf. 501

Şu da güzel:

"Alman üreticisinin bile tamir edemediği bozuk bir radyoyu bir yumrukta çalıştırmak, cızırdayan bir telefonun bir kenarına çivi sokup düzeltmek 1960'larda, 1970'lerde İstanbullu 'pratik' kişilere milli bir gurur da verirdi." sf. 501

Yukarıda ülkenin yoksul ve geri kalmış kısımlarını anlamaktan bahsetti ya. Kar romanı ile ilgili bir yazısında da dinci kesimi anlamaktan bahsediyordu. Çok naif bir adam galiba. Gerçi bu kitap 2010 tarihli. Kar romanını 2002'de yazmış. Umarım bugün hâlâ "anlamaya çalışmak"tan bahsetmiyordur. Çünkü bazı insanlarla anlamak ve anlaşmak üzerine kurulu bir iletişim kuramazsınız.

Al bunu anla: "Orhan Pamuk akıllı olsun."
Anlayamazsın.
Anlamaya çalışmak da beyhude bir çaba olur.




HATIRALARIN MASUMİYETİ



HATIRALARIN MASUMİYETİ

Orhan Pamuk

2016

Yapı Kredi Yayınları

1. Baskı Mart 2016

110 sayfa


Masumiyet Müzesi'nin belgeseli çekildi. Bu da o belgeselin kitaplaştırılmış hali.

Kurgusal bir romanın hayali karakterleri için müze yapılması yeterince delice değilmiş gibi bir de bunun belgeseli çekilmiş.

"Ben bile onların kendi kurgum olduğunu unutuyorum." diyen Orhan Pamuk, "Romanlar ve Müzeler Sanki Aynı Şeyler" başlıklı giriş yazısında Masumiyet Müzesi'nin ortaya çıkış süreci hakkında kısa bir bilgi vermiş:

"...kafamdaki kurgusal aşk hikayesinin kahramanlarının yaşayacağı ve sonra müzeye dönüşecek bir ev bulmak için İstanbul'un merkezini mahalle mahalle, sokak sokak dolaştım. (...) Çukurcuma'daki yüz yirmi yıllık binayı 1998'de satın aldım. Sonra orada yaşayan hayali kahramanlarımın kullandıkları eski kap kacağı, mutfak eşyalarını, içki şişelerini, anahtarları, saatleri, sigara ağızlıklarını ve sıradan günlük hayat fotoğraflarını bulmak için uzun uzun yürüdüm." sf.9

Belgesel filmin anlatıcısı romandan tanıyacağınız Füsun'un komşusu Ayla.

Ayla'nın romanda önemli bir etkisi yok. Ama Füsun ve Kemal'in görüşmelerine tanık diye o seçilmiş herhalde.

*
Belgesel için Orhan Pamuk'la yapılmış röportaj ve Orhan Pamuk'un yönetmen Grant Gee ile söyleşisi de var kitapta.

*

Roman karakterlerinin yazarın kendisine ne kadar benzeyip benzemediği merak edilen bir konu. 

Orhan Pamuk da Kemal'i kendisine benzetiyormuş. "Ben de onun gibi içinde büyüyüp yaşadığım Nişantaşı muhitinin dışına düştüm." diyor. Ama onun sebebi Kemal gibi bir kadına duyduğu aşk değil, edebiyat.

"Ben yirmi üç yaşında yazar olmaya karar verdiğim zaman, başta ailem olmak üzere, hep bir ağızdan -babam hariç- hepsi 'yapma, yazma, kim okuyacak senin romanlarını?' dediler. Belki de haklıydılar ama ben onları dinlemedim. Yirmi sene sonra bir müze yapmaya karar verdiğimde gene aynı insanlar 'yapma, kim gelecek senin müzene?' dediler. Gene onları dinlemedim." sf. 61

Masumiyet Müzesi romanı hakkında düşündüklerimi yazmıştım. http://birazkitap.blogspot.com.tr/2016/06/masumiyet-muzesi.html

Kemal'in tam bir şerefsiz olduğunu söylemiştim. Ama sonra ona olan öfkem azalmıştı, çünkü yeterince sefalet çekti. Yazar da Kemal'in başlangıçta çok sevilecek bir kahraman olmadığını, ama çektiği acı yüzünden onu yavaş yavaş sevmeye başladığımızı yazmış.

Orhan Pamuk'un yazarlık başarısı bu. Nasıl da usul usul sevdirdi o puştu.

*

Romanı okuduktan sonra müzeyi ziyaret edenlerin tek tek eşyaları tespit edip "ha bu o" diye heyecanlandığını da fark etmiş. Doğru, bana da öyle oldu.

*

Belgesel film fikri esasen Orhan Pamuk'a aitmiş. Filmin yönetmeni Grant Gee, İstanbul'a geldiğinde Orhan Pamuk'la muhabbet esnasında Pamuk demiş ki:"Müzem hakkında bir film yapacak olursan, bundan çok mutlu olurum." sf.96

*

"Hem son derece deneysel olmak istiyor hem de insanların deneyselliğimden keyif almasını istiyordum." diyor Orhan Pamuk.

Ben keyif aldım gayet.

27 Haziran 2016 Pazartesi

MASUMİYET MÜZESİ






MASUMİYET MÜZESİ

Orhan Pamuk

İletişim Yayınları

2008

1. Baskı - Eylül 2008

592 sayfa



Kemal, sevgilisi Sibel'i başka bir kadınla aldatır. Bu kadın Kemal'in uzak akrabası Füsun'dur. Kemal ile Sibel ayrıldıktan sonra Kemal, izini kaybettiren Füsun'u arar. Bulduğunda Füsun evlidir. Kemal yıllarca (7-8 yıl) Füsun'un annesi, babası ve kocasıyla yaşadığı eve ziyarete gider misafir sıfatıyla. Adeta aileden biri gibi olmuştur. Sonunda Füsun da kocasından ayrılır. Nihayet Kemal ile Füsun kavuşup evlenecekler derken Füsun araba kazasında ölür. 

Hikaye kabaca böyle.

İçine giriyorum yavaş yavaş.

Başlarda çok öfkelenerek okudum ben bu kitabı. Kemal'in sevgilisini aldatması cinlerimi tepeme çıkardı. (Sadakat konusunda hassasım.) Kemal, başka bir kadına aşık olduğu halde Sibel'le bir de nişanlanıyor. Nişan gününün sabahı Füsun'la sevişiyorlar. Sonra gidiyor Sibel'le nişanlanıyor. Nişana Füsun ve ailesi de geliyor. Kemal, nişanlısıyla dans ediyor ama aklında Füsun.

ŞEREFSİZLİK.

Bunu tartışmak bile söz konusu değil.

Onurlu bir adamın yapmayacağı bir şey. Adam ol, Sibel'den ayrıl, Füsun'la aşkını yaşa.

Füsun da Kemal'in sevgilisi olduğunu bile bile Kemal'in evine gidiyor. Bu açıdan Füsun da az değil ama Kemal 30 yaşında, Füsun 18. Böyle bakınca kabahatin büyüğü Kemal'de. Daha akıllı ve olgun davranmalıydı.

Neymiş efendim, aşıkmış. Göt herif. Aşıksan git aşkınla yaşa. Sibel'i niye aldatıyorsun, HAYVAN.

Bir yanda güzel, akıllı, kültürlü karısı olacak, bir yanda da genç, çekici metresi. PİS.

Kendi ifadesiyle şöyle açıklıyor bu durumu:

"Allah'ın bazı özel kullarına, babamlara, amcamlara ancak elli yaşlarında ve büyük eziyetlerden sonra birazcık bağışladığı ahlak dışı erkek mutluluğunu; yani bir yandan eğitimi, kültürü uygun, aklı başında ve güzel bir kadınla mutlu bir aile hayatını bütün zevkleriyle paylaşırken, diğer yandan güzel, çekici ve vahşi bir kızla gizli ve derin bir aşk ilişkisini yaşayabilme talihini, bana daha otuz yaşındayken ve çok da bir acı çekmeden neredeyse karşılıksız olarak bağışladığı..." sf.133

"Ahlak dışı erkek mutluluğu"!

Geber e mi? GEBER.

Ne yardan geçerim ne serden, diyor yani tıynetsiz.

Sibel'i bırakıp Füsun'a gidemiyor. Çünkü Sibel sosyal ve kültürel anlamda dengi. Ama Füsun lise mezunu, üniversite sınavını kazanamayan, tezgahtar, fakir bir kız. Kendi camiası içine Füsun'la çıkmaya çekiniyor. Böyle bok bir herif.

Kemal'e bu parçalarcasına hıncım, gerçekleri Sibel'e anlattığı an biraz yatıştı.

Ama Sibel, Kemal'in Füsun'a olan aşkını bir çeşit hastalık gibi gördü. Geçici bir şey sandı, onu iyileştirmeye, teselli etmeye çalıştı. 

O an Sibel'den de iğrendim.

Düşünsene, nişanlın aşk acısı çekiyor, sen de onu teselli etmeye çalışıyorsun.

KUSMUK.

Bu arada Kemal, hâlâ Sibel'den kopamıyor.

Evlilik öncesi cinsel ilişki yaşamışlar. Bu lafı edilmemesi gereken bir şey aslında ama hikaye 1970'ler İstanbul'unda geçiyor. Her ne kadar sosyete insanları olsalar da yani bu mevzuları aşmış olmaları beklense de bekaret hâlâ önemli bir konu. Ve insanların başka işi gücü yok, kim kimle yatmış, onu konuşuyorlar.

Kemal ile Sibel'in yattığı da biliniyor. Kemal, Sibel'e Füsun meselesini anlatınca ikisi birlikte gözlerden uzak bir yalıya geçiyorlar. Sevişemiyorlar ama baş başa olmaları bu dedikoduları doğuruyor.

Sibel, sonunda akıllanıp Kemal'in düzelmeyeceğini anlıyor.

Sitem ediyor Kemal'e:

"Madem ondan kopamayacaktın, niye nişanlandık ve sonra nişanı niye hemen bozmadın?..Sonuç bu olacaksa niye yalıya taşındık, niye davetler verip herkesin önünde, bu ülkede, evlenmeden önce evli çiftler gibi yaşadık?" sf.246

Ha? Cevap ver it herif.

Dur, ona da Sibel cevap versin:

"Yoksul ve hırslı bir kız olduğu için onunla böyle kolay bir ilişki kurabildin...Tezgahtar olmasaydı, belki de kimselerden utanmaz, onunla evlenirdin... Seni hasta eden şeyler bunlar işte... Onunla evlenememek, o kadar cesur olamamak." sf.242

Korkak Kemal.

Sibel, nişanı atıyor nihayet. Çok sonra ortak arkadaşları Zaim ile evleniyor. Oh mis.

Kemal hıyarı da fellik fellik Füsun'u arıyor.

Füsun sırra kadem basmış.

Füsun'un arkadaşı Ceyda'ya sorarak Füsun'a ulaşmaya çalışıyor ama Ceyda adres vermiyor. Ceyda aracılığıyla mektuplar yazıyor, cevap alamıyor.

En sonunda bir gün Füsun'dan cevap geliyor. Eve yemeğe davet ediyor.

Kemal, Füsun'u ailesinden isteyecek, evlenecekler. Bu planla gidiyor Füsun'ların evine. Ancak oraya gidince Füsun'un evlendiğini öğreniyor. 

Füsun'un kocası Feridun, yönetmen. Ama pek başarılı olduğu söylenemez. Esasen Feridun, çekeceği filmin bütçesi için Kemal'den yardım istiyor. Füsun'un da oyuncu olma isteği var. Karı koca Kemal'den açıkça maddi yardım istiyorlar.

Kemal, üzülüyor tabii. Aşağılandığını düşünüyor.

Ama onlarla görüşmeyi kesmiyor. Sık sık onların evine ziyarete gidiyor. Aileden biriymiş gibi oturuyor. Çay, çekirdek eşliğinde televizyon seyrediyorlar, Füsun'un babasıyla muhabbet ediyor ülke gündemiyle ilgili. Bu tuhaflık 7-8 yıl sürüyor. 

Bu zaman zarfında Füsun'u uzaktan sevmeye devam eden Kemal, Füsun'a dair eşyalar toplamaya başlıyor. İçtiği sigara izmaritleri, tarakları, tokaları, biblolar, rujlar...

Füsun ve kocasıyla sinemalara da gidiyor Kemal. Sinema dünyasıyla da tanışıyor. Ama bu dünyaya Füsun'un girmesini istemiyorlar. Çirkin şeyler dönüyor çünkü.

Feridun, Füsun'u aldatınca Füsun ile Feridun boşanıyorlar.

Artık Kemal ve Füsun'un evlenmesinin önünde bir engel kalmadı.

Füsun, evlenmeden önce Paris'e gitmek istiyor. Beraber oldukları bir gecenin sonunda Füsun arabayı kullanmak istiyor. Arabayla göz göre göre ağaca vuruyor. Düpedüz intihar ediyor. 

Kazadan sağ kurtulan Kemal, Füsun'u hiç unutamıyor. 

Ondan topladığı eşyaları sergilemek için müze müze gezip fikir topluyor. Sonra tüm olanları, yazar tanıdığı Orhan'a anlatıyor.

*

Orhan Pamuk da bu hayali karakterle oluşturduğu kurgu için müze kuruyor.

Delilik bu.

Sanki Kemal ve Füsun varmış gibi, sanki onlar yaşamış gibi bir ev tutuyor, sanki onlar kullanmış gibi eşyalar sergiliyor.

Bu deliliği yerinde gidip gördüğümde etkilenmekten kendimi alamadım. Nasıl olmuş da gerçekten yaşanmışlık sinmiş o eve ve eşyalara, aklım almadı.

Kemal, Füsun'ların evine her gittiğinde kalkamamaktan yakınıyordu. Sanki bir şey onu orada tutuyormuş gibi oluyormuş. O his oldu bana da müzede. Çıkamadım bir türlü.

Her eşyanın bir anlamı var. Bakmalara doyamadım.

İstiklal Caddesi'ne Tünel'den girip Meydan tarafına doğru yürürseniz sağda bu tabelayı göreceksiniz.


Sonra bu tabelayı

Ve kara göründü.


Füsun'un içtiği sigaraların izmaritleri. Koca bir duvarı kaplayacak kadar çoklar. Altlarında notlar da var. 




Kitap bu cümleyle başlıyor. Kemal, Füsun'la sevişmesinden bahsediyor en mutlu anım diye.




Sibel, mağazada bir çanta beğeniyor. Ertesi gün Kemal, Sibel'in beğendiği çantayı almak üzere o mağazaya gidiyor. Fusun da o mağazada tezgahtar. Böylece tanışmış oluyor Kemal ve Füsun. Bu çanta o çanta.

Füsun, güzellik yarışmasına katılmış ama kazanamamış. Bazı hileler dönmüş yarışmada.




Kemal'in şirketinin adı SAT-SAT. Burada SAT-SAT çalışanlarının fotoğraf ve bilgileri var.

Kemal'in arkadaşı Zaim, Meltem Gazozları'nın sahibi. Bir dönem reklamlarında oynattığı Alman manken sayesinde epey meşhur olan marka, zamanla Coca-Cola'ya yenik düşüyor.




O dönemde kadınlar eğer ünlü bir şarkıcı değilse ancak bu şekilde yer alırmış gazetelerde. Tecavüze uğramış, iğfal edilmiş kadın haberleri arasında, gözleri bantlanmış olarak.

Kemal'in babası da karısını aldatmış. Babadan oğula nesil bunlar. Babası, metresine bu inci küpeleri almış ama verememiş. Kadın ölmüş çünkü. Sonra Kemal de Füsun'a veriyor bu küpeleri.



Kemal, Füsun'u aradığı dönemde bir kitapta aşk acısının organlarımıza nasıl yansıdığına dair bir yazı okuyor. O yazı ve aşk acısının organlarımıza etkisini gösteren görsel. (Müze satış mağazasında bunun  posteri de var.)




Kemal, Füsun'u unutmak için İstanbul'un onu hatırlatacak sokaklarına girmemeye karar veriyor. Bunun için bir harita hazırlıyor. O harita bu.





Füsun'un kanaryası var. O kanaryanın kafesi.


Füsun'un elbisesi





Füsun'ların evinde radyo ve televizyonun üstünde duran köpek bibloları. Kemal bu bibloları alıp alıp duruyor. Sonra yerine yenilerini getiriyor, sonra onları da alıyor. (Müze satış mağazasında bunlardan satılıyor olsa alırdım.)




Füsun'ların evinde sık sık ayarlamak gereken bir saat var. Füsun'un babası çok takılıyor buna.



Füsun'un annesinin kullandığı ayva rendesi. Sokağa çıkma yasağının olduğu bir gece Kemal, polis tarafından çevriliyor. Bu rendeye de el koyuyor polis. Kemal rica minnet geri alıyor.




Füsun'un odası. Bisiklet, çocukken Kemal'in kullandığı bisikletmiş. Sonra Kemal'in  annesi, Füsun'a vermiş. Zengin çocuktan arta kalanı kullanan fakir akraba olarak. (Bu görselin magnetini aldım müze dükkanından hatıra olarak.)



*
İşte tüm bunlar delilik değil de ne? Nasıl olur da bu oradan buradan toplama şeylere yaşanmışlık atfedebiliyoruz? 

Bilemiyorum ama mükemmel bir duyguydu. Tam da romanı bitirdikten sonra sıcağı sıcağına gittim, çok etkilendim.