29 Temmuz 2022 Cuma

ÇİÇEKLERİN DÜĞÜNÜ


 

ÇİÇEKLERİN DÜĞÜNÜ

Halikarnas Balıkçısı

Derleyen: Şadan Gökovalı

Bilgi Yayınevi

İkinci Basım - Nisan 1996

184 sayfa


Tatile gidemedim, denize giremedim diye üzülme. Ege ve Akdeniz ayağına geldi. Deniz kokulu, yosun kokulu, kekik kokulu, zeytin kokulu hikayeler burada.

*

Halikarnas Balıkçısı namlı yazarın asıl adı Musa Cevat Şakir. (1890-1973)

Çocukluğu Büyükada’da geçmiş. Denizci olmak istermiş ama ailesinin ısrarı ile Oxford’da okumuş. "Yakın Çağlar Tarih" bölümünde öğrenim görmüş. Ülkeye döndüğünde bir yazısı ("Hapishanede İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmaya Nasıl Giderler?") nedeniyle 1925 yılında Bodrum’da kalebentlik yapmak üzere sürgüne gönderilmiş. Bodrum’un eski adından esinlenerek “Halikarnas Balıkçısı” adını kullanmış. Öykülerinde Bodrum esintilerini buram buram hissedersiniz zaten. 

Yazar, öyküyü "bir oturumluk yazı” diye tanımlarmış. Ona göre bir öykü bir oturuşta yazılır ve bir oturuşta okunurmuş.

Benim öykü tarifim de "dişimin kovuğunu doldurmayan ve tadı damağımda kalan yazı" O yüzden hikaye sevmiyorum. Sevmiyorum sevmiyorum deyip yine de okuyorum, çünkü merak.

*

Hepsinde deniz olan kısa kısa hikayeler içeriyor kitap. Önce denize sonra kadına aşık denizci erkeklerin hikayesi çoğu. Her hikayede deniz tatlı tatlı dalgalanıyor, rüzgar efil efil esiyor, insanlar tatlı tatlı aşık oluyor. İç ferahlatıcı. Ancak son hikayeler pek öyle değil. Sonlara doğru acılaşıyor hikayeler. Güzel insanların arasına kötüler karışıyor. Tatlar kaçıyor.

*

Kitaptaki hikayeler:

BU KITABA ÖZEL

1-Çiçeklerin Düğünü

2-Haylaz

3-Bergama Cüvarındaki, Yarısı Çınar Yarısı Ihlamur Olan Ağacın Öyküsü


MERHABA AKDENİZ

4-Koca Orfoz

5-Denizin Çağırışı

6-Denizkızı Adası

7-Deprem

8-Pazaryeri

9-Hayyam’ın Testileri

9-Hayyam’ın Testileri

10-Deniz Oğlu

11-Ay Işığı

12-Dalga Geçiyor


YAŞASIN DENİZ

13-Işık Teli

14-Gökgözlü

15-Ateşçi Süleyman

16-Alabandada

17-Geç Kalma

18-Sigorta

19-Merhaba Kaptan, Merhaba!

20-Gülen Adam

21-Kelepir Tabut

22-Öteleyen

23-Manevra

24-Ekmek İşi

25-Köy Alemi

26-Haydut Kerimoğlu

27-Dağ Kızı

28-Tahsildar



BU KİTABA ÖZEL


1-Çiçeklerin Düğünü

Çiçek çiftleşmesini anlatıyor. Tozlaşma ve döllenme. Tabii bunu nasıl edebi, nasıl şiirsel anlatıyor.

“Çünkü çiçeklerde büyük bir merhamet vardır. Kokuları, sevgi ve merhametleridir galiba.” Sf.14

(Başkası yazsa bana çiğ gelir böyle ifadeler, çünkü başkası altındaki derinliği vermeden aforizma gibi yazıyor. Burada ise yazar daha en başından istikrarlı bir dil tutturuyor ve bunun aforizma değil, tarzının bu olduğunu, içi dolu bir birikimi yansıttığını hissettiriyor.)

Ben yekten çiçeklerin çiftleşmesi dedim ama bu bir metafor da olabilir:

“Bazen gelin başka, güveyiler de başka çiçeklerde olur.” Sf.14


2-Haylaz

Davut öğretmen, öğretmenler odasında kendi öğrencilik zamanını anlatıyor, okullardan ve eğitim sisteminden yakınıyor. Okulu hapishaneye benzetiyor, hatta ondan daha kötü buluyor:

“Hapishanelerde hapishane müdürünün veya hapishane gardiyanlarının her aklına eseni kitap diye yazıp, hükümlülere papağan gibi ezberlettikleri yoktu.” Sf.17

Eğitim sistemine yönelik eleştirileri bugün de geçerli. Yıllardır aynı sorunlar. İnternette bir öğretmen tarafından dile getirilmiş bir söz var bu durumu anlatan:

“Gökkuşağı gibi çocuklar, renk körü öğretmenlerinin gözüne girmeye çalışıyor." 

Çok doğru.


3-Bergama Civarındaki, Yarısı Çınar Yarısı Ihlamur Olan Ağacın Öyküsü

Tanrı Zeus, insan suretinde yeryüzüne inmiş. Kapı kapı dolaşmış, kimse yüzüne bakmamış. Sadece fukara bir karı koca ona sofralarında yer vermiş. Zeus da onların dileğini kabul edeceğini söylemiş. Dilekleri aynı anda ölmekmiş. Aynı anda ölüp bir ağaca dönüşmüşler. Yarısı çınar, yarısı ıhlamur olan bir ağaca.



MERHABA AKDENİZ


4-Koca Orfoz

Üç kafadar balık avına çıkmış. Bir orfoz yakalamışlar güç bela. Kendilerini ve balıklarını tatlı tatlı bir övüşleri var. Krallar bile yememiştir balığın böylesini diye afiyetle tadını çıkarıyorlar başarılarının ve yemeklerinin.


5-Denizin Çağırışı

Yoksul babasının evinden ayrılan bir delikanlı denizlere açılıyor. Gemide geçirdiği vakitlerde köyünü özleyeceğini, köyünü görünce içinin cıs edeceğini sanıyor ama hiç de öyle duygulanmıyor. Gemide çalışmaya devam etme kararı alıyor.


6-Denizkızı Adası

Denizkızı görmüş bir balıkçının öyküsü anlatılıyor. Gördüm diyorsa görmüştür. Ben ikna oldum.


7-Deprem

Depreme gemide yakalanan bir gemici karaya vurmuş. Köyü depremde yıkılan bir kız bulmuş onu. Beraber ağlaşmışlar kayıplarına.


8-Pazaryeri

Fakir bir adam pazarda bir çingene kadına aşık oluyor. Adam o kadar fakir ki fakirliğini "cebinin namusu" olarak değerlendiriyor. Cebine para girerse cebinin namusu bozulurmuş. 

Aşık olduğu kadın, adamcağızın parasını çalıyor. Ama umursamıyor adam, çünkü kadın çok güzeldi.


9-Hayyam’ın Testileri

El yapımı testiler dile gelip köylü Ali’ye dert anlatıyor, nasihat veriyor. Sadece testiler değil, ay ve deniz de Ali’ye konuşuyor. Ya da herkese konuşuyorlar ama sadece Ali duyuyor.


10-Deniz Oğlu

Denizci Turgut Reis’in şiirsel, pastoral hikayesi. Küçük bir çocukken denizdeki kadırgalara hayranlıkla bakar, onların dilinden anlarmış. Ve bir gün bir kadırgaya tayfa yazılmış. Ardından tüm dünya adını öğrenmiş Turgut Reis diye.


11-Ay Işığı

İki aşığın aşkı ne hoş anlatılmış:

“İkisi birden, denizdeki ay ışığına daldılar. Deniz, bir çırpınışla ışıldadı; sonra, ay ışığında ay ışığı oldular. Ve bir daha, o bizim kurşuni renkli dünyamıza dönmediler.” Sf.80

Yolları açık olsun aşıkların.


12-Dalga Geçiyor

Gemi tayfasından bir adam, karısının hırçınlığından ve asık suratından uzaklaşmak için gemide vakit geçirmeyi daha çok sever olmuş. Arada başka kadınlara meyletmiş gibi anlatıp heyecanlandırıyor arkadaşlarını. Başka kadınlarla ilişkisi yok ama ha oldu ha olacak diye arkadaşlarına anlatışı hepsini eğlendiriyor.



YAŞASIN DENİZ


13-Işık Teli

Avaremet denilen Avare Ahmet adlı deli, bir kıza abayı yakıyor. Kız için “gökkuşağından bir duvak” yapmaya karar veriyor. Yıllarca uğraşıyor. İnsanlar onunla dalga geçiyor. Ama yılmıyor Avaremet. Öldüğünde onu yaptığı duvağa sarıp gömüyorlar.


14-Gökgözlü

Yine aşık bir denizci. “Sıfırdan tanışılıp sabaha kadar konuşulan o gece” misali konuşa konuşa seviyorlar birbirlerini.


15-Ateşçi Süleyman

Gemide ateşçilik yapan Süleyman bu işten yılmış. Evlenip çoluk çocuk sahibi olma hayali kurarmış. Bu hayaline kavuşmuş ama kızın babasının bir şartı varmış, denizciliği bırakacak, köyde yaşayacak. Bu şartı kabul etmiş Süleyman ama denizin çağrısına daha fazla karşı koyamamış. Karısını ardında bırakıp denize açılmış.


16-Alabandada

Ne güzel anlatıyor aşkı her hikayede bu kitap.

Bu hikayede de denizci Davut, gemideki bir yolcu kıza görür görmez vuruluyor. Hikayede önce gemide bir saç maşası satıcısı karşılıyor bizi. Kadınları ve sevgilisine maşa hediye etmek isteyen erkekleri tanıtıyor yazar usul usul. Sonra Davut’a ve kıza geliyor. Davut kıza bakarken kız da ona bakıyor, göz göze geliyorlar ve kız gülümsüyor. Aralarında bir sıcaklık doğuyor. Sonrasını bilmiyoruz ama güzel bitmiş olmalı.

“İnsanlar gemiye birbirlerinin yabancısı olarak binerler. Aradan bir iki gün geçince, yabancılık duygusunun çoğu ortadan kaybolur. Şehirde ise birkaç eş dost dışında insanlar yabancı olarak doğdukları gibi, yabancı olarak yaşar ve yabancı olarak da ölürler.” Sf.115


17-Geç Kalma

Acıklı bir hikaye. Oğlunu savaşta kaybeden bir baba yaşlanınca oğlunun ölmediğini sanıp kendini ziyarete gelmesini bekliyor. Gördüğü gençleri oğluna benzetiyor. Doktora sarılıyor oğlum diye. Tayfaya sarılıyor oğlum diye. Oğlum dediği gençler de üzülüyor tabii bu duruma. Oğlu giderken “Ey Gaziler!” türküsü eşliğinde gitmiş. Bir de her oğlu sandığı kişiye bu türküyü okuyor. İyice dramatik anlar yaşanıyor.


18-Sigorta

Nakliyat şirketi, sigortadan para almak için kendi gemisini batırmaya karar veriyor. Bu işi de geminin kaptanına veriyorlar. Kaptancağız yıllarca pek çok fırtınaya göğüs gerdiği gemiyi batırmaya kıyamıyor. Bu işi başkasına vermelerine de gönlü razı değil. Çünkü bu durum “kendi avradının döşeğine, kendi eliyle bir zampara getirmekten beterdi” Güç bela batırıyor gemiyi ama bunu yaparken kendisi de yaralanıyor. Geminin aksine onun sigortası yok. Artık denizcilik yapamaz duruma geliyor. Öldüğünde toprağına deniz suları dökülüyor, mezar taşına martılar konuyor.


19-Merhaba Kaptan, Merhaba!

İnsanlara hudutsuz bir sevgi besleyen, güleç bir kaptanın hikayesi:

“Ona Merhaba Kaptan adını takmışlardı, çünkü o kadar içten ve candan bir merhabayla selamlardı ki kapalı, kasvetli bir günde birdenbire güneş parlamış ve masmavi bir gök görünmüş gibi olurdu.” Sf.125

Bugünlerde böyle insanları "Ofise girerken müthiş enerjiyle günaydın diyen tip" diye yadırgıyorlar.


20-Gülen Adam

Korkunç bir hikaye bu. Dehşet.

Gülen adam gerçekten gülen, şen bir adam. Adı Memiş. Adada hayvanlarla vakit geçiriyor, kahkahaları adayı çınlatıyor.

Bir gün adaya stokçu bir adam geliyor. Savaş zamanı bazı eşyaları stoklayıp yüksek fiyata satacak. Memiş ile tanışıyor ve Memiş’in şen kahkahaları onu rahatsız ediyor. Memiş’in mutluluğunu bozmak için elinden geleni yapıyor ama Memiş hep iyi tarafları görüyor ve neşesi hiç bozulmuyor. Sonunda adam, Memiş’i vuruyor ve ayağına taş bağlayıp denize atıyor. 

Kötülük...


21-Kelepir Tabut

Bildiğiniz bütün cimrileri unutun. Efsane cimri bir adamın hikayesi. Hacı Abdullah adı. Adamın dünya kadar parası var ama asla harcamak istemiyor. O kadar ki öldüğünde tabut, imam ve benzeri cenaze merasimi için para gerekecek olmasına bile üzülüyor. Bir çocuk için yapılmış tabutu ucuz diye alıyor. Bir akşam kömürler gözüne altın gibi görünüyor ve onları avuçluyor. Sabah ölüsünü buluyorlar. Kömür gazından ölmüş. “O gün Hacının bankadaki paraları, ah zavallı Hacı bizi çok severdi, diye saçlarını başlarını yolmadılar. Sahip olduğu han, hamam ve dükkanların kılı bile kıpırdamadı.” Sf.142


22-Öteleyen

Süngercilikle geçinmeye çalışan Mehmet geçim sıkıntısından kurtulmak için kaçakçılık yapıyor. Bir gece karısının evde başka bir erkekle olduğunu görüyor. Bir şey yapmıyor. Uzaklaşıyor. Gerisin geri denize gidiyor.

Hikayenin sonu;

 “Beş yıl sonra Florida’da sünger avlamakta olan Mehmet’ten karısına bin dolar geldi.” 

Böyle bir son beklemiyordum.


23-Manevra

Balıkçılar içim bereketli bir sefer olmuş ama fırtınaya yakalanmışlar. Fırtınadaki mücadeleleri, denize düşen ve boğulma tehlikesi atlatan balıkçılar, kaybettikleri balıklar. Zorlu bir mücadele yaşıyorlar. Olsun, cana geleceğine mala gelsin.


24-Ekmek İşi

Bu öykü bir vodvil gibi.

Bucağa müfettiş gelecekmiş. Ekmeklerin gramajında hile yapan, una kum karıştıran fırıncı, müfettişle iyi geçinmek için ona güzel bir sofra hazırlamış. Müfettişi kafalarım diye düşünürken içeriye gerçek müfettiş girmiş. Fırıncının konuk ettiği kişi meğer bir sahtekarmış. Müfettişim diye bucak bucak gezer, bu şekilde karnını doyururmuş.

Beri yanda, müfettiş gelecek diye fırıncının ekmeklerinin küçük olduğunu müfettişe şikayet etmeye kararlı iri kıyım adam da, günlerdir provasını yaptığı şikayeti söylemek üzere tam bu hengamede gelip “Müfettiş efendi, bu ceviz kadar ekmeklerle bu karnı nasıl doyuracağım?” diye giriveriyor araya. Dur zaten ortalık karışık.


25-Köy Alemi

Sevmedim bu hikayeyi. Köy hikayesi ve köy hikayelerinde tedirgin oluyorum. Çünkü bir tecavüz olma ihtimali çok yüksek görünüyor. 

Bu hikayede de köylü ağanın teki yanında çalışanlara nefes aldırmıyor. Bir kızcağıza da tecavüz ediyor. Kitapta bunun adı tecavüz diye geçmiyor. “Ateş sönmek üzereyken, ağa, Güllü’yü bir köşedeki ot yığınına doğru itiyordu.” Sf.167 diye bitiyor hikaye. 

Kız, ağasına hizmet etmekten memnun. Ağasının kendisiyle ilgilenmesinden de memnun. Ama ne kadar aklı yerinde ki kızın? Sevmiyorum köy.


26-Haydut Kerimoğlu

Yine köy ve yine tecavüz.

Kızına tecavüz edilmiş ve öldürülmüş adam yargıya taşıyor olayı ama adaleti bulamıyor. Sonra da hayduta çıkıyor adı.

Kendisi ahirete inanmazken “Cennet sahiden var mı?” diye soruyor. Kızı için soruyor. “Cennet varsa kız belli oradadır.”


27-Dağ Kızı

Beğendiği erkeği sırtına atıp kaçıran bir kız var burada.

Gemide yolculuk eden bir dolu insan var. Aliş de onlardan biri. Neşesiyle, hoş sohbetiyle herkese sevdiriyor kendisini. Bir dağ kızı da onu görüp babasına “Ben onu istiyorum.” diyor. İstediğini de alıyor.

Bir gün Aliş’in neşesinden rahatsız olan bir adam Aliş’e tekme atıyor. Kız, Aliş’i kurtarıyor. Aliş’i sırtına alıp onu güvenli bir yere götürüyor. Aliş’in de canına minnet zaten. Ay mutluluklar!


28-Tahsildar

Tahsildar Mehmet Efendi’nin görevi insanların vergi borçlarını tahsil etmek ama bunu yapamıyor. Ne zaman bir borçlunun kapısını çalsa içerideki hazin durumdan etkilenip eli boş dönüyor. Hem karısından hem müdüründen azar işitiyor.

Esnaf Ahmet Efendi de kendisine veresiye yazdıranlardan alacaklarını alamıyor.

Bu ikisi bir gün bir araya geliyor ve eşkıya bunları soymaya kalkıyor. Ama ceplerinde hiç para yok. Sadece borçlu defterleri var. Eşkıya bu defterleri alıp vergileri ve borçları tahsil ediyor ve çil çil altınla dönüyor bu efendilerin yanına. Eşkıyanın adı ne olsa beğenirsiniz? "Tahsildar Davut Efe”


AKŞAM GÜNEŞİ


AKŞAM GÜNEŞİ

Reşat Nuri Güntekin

1927

İnkılap Yayınları

205 sayfa


Bunun nasıl dizisi yapılmamış, hayret! Türk televizyonlarına layık aşk, entrika, heyecan... Türlü malzeme çıkar, çok bereketli bir hikaye. Romanın özüne uyulması bile tek başına yeterli olabilecekken bizim senarist ve yapımcılar bir de güzelce allar pullar konuyu, beş sezon rahat çıkar. 

*

Ana karakter olan Nazmi, genç, çapkın, hovarda biri. 

Küçükken annesi ölmüş. Babası bir adada çiftlik alıp inziva hayatına çekilmiş. Nazmi’yi Galatasaray Sultanisi’ne göndermiş. Sonra babası da ölmüş. Nazmi'ye amcası ve yengesi bakmış.

Asker olmaya karar vermiş Nazmi. Paris’e gitmiş. Paris’te dünyanın her tarafından gönderilmiş genç zabitler varmış. Bunlardan Balkanlar’dan gelenlerin bir ortak noktası varmış: Türk düşmanlığı. Üzdü. 

Şam, Kudüs, Akka gibi yerlerde görevlendirilmiş. Buralarda çeşitli gönül maceraları olmuş.

*

Bir gün Nazmi'nin amcasının kızı Naciye’nin kocası siyasi bir cinayete kurban gidecekken kurtuluyor. Naciye atlatamıyor şoku. Kızı Jülide ile bile ilgilenemiyor. Naciye, daha fazla dayanamayıp kardeşi Şükran’a itiraf ediyor; Meğer kocasını öldürmeye kalkan kendisi imiş. Naciye, kocasının hayatında başka bir kadın olduğunu öğrenmiş ve kocasını öldürmek istemiş. Son anda vazgeçmiş ama bu durum onda büyük bir buhran yaratmış. Sonunda da ölmüş. 

Nazmi, Naciye'nin kızı Jülide ile ilgilenmiş bir süre. Çocuk da severmiş Nazmi ağabeyini. Nazmi, komşu kızı Nazan'a aşık olunca onunla görüşebilmek için zaman zaman Jülide'yi kullanmış. Jülide sizi görmek istedi, bahanesiyle. Ama Jülide'nin annesi ölünce Jülide'nin babası, kızını da alıp gitmiş. 

Neyse ki Nazan'ın da gönlü var Nazmi'ye. Ama bir gün Nazmi hastalanınca işler değişiyor. 

Nazmi'nin kalbinden rahatsızlığı oluyor. Doktorlar askerliği bırakması gerektiğini söylüyorlar. Heyecandan ve hareketten uzak durmalıymış. Yoksa maazallah uzun yaşamazmış. 

Nazmi, askerliği, o çok beğenilen üniformasını bırakınca Nazan artık ondan hoşlanmaz oluyor. Çünkü Nazan onu genç, yakışıklı, şık bir zabit olduğu için sevmişti. Nazmi de doğrusunun bu olduğunu düşünüyor ve Nazan'a olan sevdasından vazgeçerek babasının bir zamanlar çiftlik aldığı adaya gidiyor. (Bu ada kitapta M Adası diye geçiyor.) 

Nazmi, adada rahat ve huzur içinde sakin bir hayat sürecek. Ama adada yalnız kalmak istemiyor. Amca kızı Şükran’la gitmek istiyor. Çünkü Nazmi'nin amcası, yani Şükran'ın babası da öldü, Şükran da adaya gelirse ikisi de yalnız kalmamış olacak, birbirlerine yoldaş olacaklar. Yalnız Nazmi iki akraba olarak yaşamak yakışık almaz diye düşünüp Şükran'a evlilik teklif ediyor. Şükran da kabul ediyor. Zaten anaç bir kadın. Ayrıca önceden beridir de severmiş Nazmi’yi.

M adasına yerleşiyor Nazmi ve Şükran. İki çocuk evlat ediniyorlar. 

İlk defa çocukken babası ile geldiği ada Nazmi'de hayal kırıklığı yaratmış:

“Sevdiklerimiz vardır ki ayrı bulunduğumuz zamanlarda sık sık düşünürüz; ayrılığın sevgimizi artırdığını duyarız. İlk görüşeceğimiz gün için fevkalade bir şeyler hayal ederiz. Fakat vaktaki kavuşma zamanı gelir. Onlar yabancı bir tavırla, lakayt bir bakışla bizi karşılar. Anlarsınız ki sizi onlara yaklaştıran ayrılık, onları bilakis sizden uzaklaştırmıştır. Beni sisli ve yağmurlu bir günde yabancı bir çehre ile karşılayan M, bende adeta bir hayal inkisarı uyandırıyordu.” 

Öyle veya böyle karı kocanın hayatı mutlu mesut, sakin sakin ilerliyorken bir gün bir haber geliyor. Jülide’nin babası ölmüş. Annesinden sonra babasını da kaybeden Jülide, adaya Şükran Teyzesi ve Nazmi Eniştesinin yanına geliyor. Tabii aradan on yıl geçmiş, herkes değişmiş. Özellikle Nazmi. Nazmi artık eski yakışıklı, şık zabit değil. Adadaki köy hayatına uyum sağlamış, giyimi kuşamı duruşu değişmiş. Jülide ilk gördüğünde tanıyamıyor Nazmi'yi. Tanıdığında da pek sevemiyor. Nazmi de Jülide'yi sevemiyor. Çünkü soğuk yaklaşıyor teyzesi ile eniştesine, üstten bakan bir tavır sergiliyor onlara. 

Jülide hoppa, uçarı bir kız. Örneğin; bahçede kızlarla dans ediyor, evlat edindikleri yetim Ayşe’yi kendisine benzetiyor diye Nazmi Jülide’den rahatsız oluyor. 

Jülide kitap okumak istiyor, kitap soruyor Nazmi'ye. Bundan da rahatsız oluyor Nazmi. Diyor ki:

“Ben, bu adaya geldikten sonra, müthiş bir kitap düşmanı kesilmiştim. İnsanlara bütün zehrin ondan geldiğine kanaat ediyordum. Kitap, bizi hiçbir zaman hakikat olmayacak rüyalar, arzularla zehirleyip çıldırtıyordu. Etrafımızdaki sakin hayata razı olamıyor, ömürlerimizin mütevazı nasibine kanaat etmiyorduk. Benim fikrimce insanlara kitap okutmak, kanatları kesilmiş, ayakları bağlanmış kuşlara geniş ufukları göstermek nev’inden bir zulümdü.”

Kızın yaptığı her şey batıyor adama. Tamam kız köy hayatına pek uyumlu değil, laf söz oluyor, huzur kaçıyor ama kız da annesini ve babasını kaybetmiş genç bir kız, bir zahmet yetişkin bir insan olarak anlayışlı ol biraz. 

Zamanla oluyor gerçekten de. Nazmi fark etmiyor ama okuyucu şunu fark edecek ki Jülide aslında Nazmi'nin gençliği. Hoppalık, uçarılık, bir günü bir gününü tutmaması... Zamanında Nazmi için kullanılan laflardı bunlar. Üstelik Nazmi de annesiz babasız büyümüş. En çok onun anlaması lazım kızın halinden. Nitekim zamanla anlıyor. Zamanla kendisinin büyük olduğunu ve anlayışlı olması gerektiğini idrak ediyor. Bundan sonra ikisi de daha huzurlu oluyor. 

*

Bir gün Nazmi ve Jülide, Nazan ile karşılaşıyorlar. Jülide çok hassaslaşıyor. Eski aşkını gören Nazmi'nin teyzesini aldatacağını düşünüyor. Nazmi Jülide'nin bu endişesi ile dalga geçiyor. Zaten Nazmi sık sık Jülide ile alayla karışık konuşuyor. Kız da o yüzden üzülüyor. Ancak bu defa durum ciddi. Çünkü Jülide bu konuda çok hassas. Nasıl olmasın? Jülide'nin annesi niçin ölmüştü? Babası onu aldatıyor diye. Kadın kahrından ölmüştü. O yüzden Jülide, Nazmi'nin Şükran Teyzesini aldatma ihtimalini düşünüyor ve dehşetli üzülüyor. Böyle bir şey olmuyor şükür. 

*

Jülide'nin evlenmeyi düşündüğü bir bey varmış. Adı Burhan. Pek düzgün bir genç adam. Ama Nazmi, Jülide’nin Burhan’ı sevmediğinden şüpheleniyor. Aralarında bir aşk olmadığını düşünüyor. Bana da öyle gibi geldi. Kız, babasının annesini aldatması konusunda travmaya sahip olduğu için muhtemelen böyle bir şeye hiç yeltenmeyeceğini düşündüğü biri ile olmak istedi. Mantığı ona bunu söyledi. Ama kalbi, mantığı ile aynı frekansta değil. 

*

Nazmi ile Jülide'nin arası düzelince bunların arası fazla mı düzeldi sanki, diye tadımın kaçtığı anlar oldu. Mehtapta baş başa kayık sefası, baş başa atlı gezintilere çıkmalar, aman Şükran'a söylemeyelim, endişelenmesin diye saklamalar... Yoksa... Böyle bir şey de olmadı şükür. Nazmi gerçekten kızı gibi görüyor Jülide'yi. Ara ara bundan şüphe ettim ama sonra şüphe ettiğim için utandım. 

Fakat... Jülide acaba Nazmi'yi babası gibi görmüyor olabilir mi?

Her şey yolunda gözükürken, bir baloda hepsi güzel güzel eğlenirken, Jülide odasına gidiyor. Sonra odasında ölüsünü buluyorlar. İntihar etmiş. Aniden. Öylece. Sebebi neydi ki? Okuyucunun hayal gücüne mi bırakmış? Bırakma. Çünkü o zaman Jülide'nin Nazmi'ye aşık olduğunu, hassas kalbinin bu yasak aşka dayanamayıp intihar ettiğini düşünürüm ki böyle düşünmek istemiyorum. Ah be güzelim! Gençsin, olur böyle hoşlantılar. Zamanla geçerdi. Sarstı. 


23 Temmuz 2022 Cumartesi

OLAĞANÜSTÜ YAŞAMLAR İÇİN OLAĞANDIŞI KURALLAR


 

OLAĞANÜSTÜ YAŞAMLAR İÇİN OLAĞANDIŞI KURALLAR 

Mutluluğu, Farkındalığı ve Etkinliği Geliştirmek İçin On Kural

(The Code Of Extraordinary Mind: 10 Unconventional Laws to Redefine Your Life and Succeed on Your Own Terms)

Vishen Lakhiani

2016

Çeviren: Tayfun Soylu

Nova Kitap

1.Baskı - Kasım 2021

358 sayfa


Adına ve iddiasına kanıp aldığım bir kitap. Mutluluk diyor, zenginlik diyor, beni zayıf noktamdan yakaladı. Bir zararı olmaz diyerek okumaya başladım. Yararı da çok olmadı. Ama sorun kitapta değil, bende. Bir hevesle bu tarz kitapları okumaya başlıyorum, sonra daha yarısına gelmeden hevesim kaçıyor. Başta umutla ve ilgiyle okumaya başladığım kitaba bir zaman sonra eleştirel yaklaşmaya başlıyorum. Çünkü bir noktadan sonra abartı gibi geliyor yazılanlar. Gerçekleştirilebilir ve sürdürülebilir bulmuyorum. Bir de bu kitap özelinde şunu söyleyebilirim; çok Amerikan. Amerika'da "konuşmacılık" denilen bir meslek var sanırım. İnsanlar konuşmacılardan çok etkileniyor ve kendileri de konuşmacı olmak istiyor. Kitapta en büyük hayali konuşmacı olmak olan insanlardan bahsediliyor. Dünyaca ünlü konuşmacı olmak, insanları etkileyen bir konuşmacı olmak... Hayalleri bu. Ne meraklılarmış konuşmaya!  Yazar bir festival düzenlemiş. Şu konuşmacıyı, bu konuşmacıyı, en iyi konuşmacıları çağırdım, dünyaca ünlü konuşmacılar davet ettim, diye mutlu oluyor. Bu konuşmacıların psikolog, psikiyatrist, doktor gibi bir unvanı ya da eğitimi yok. Nesi var? Hitabeti. Hiç merakım yok böyle konuşmalara. Ne ben bilgece konuşup insanları etkileme arzusundayım ne de böyle motivasyon konuşmalarını dinlemekten keyif alıyorum. Sizi böyle şeyler etkiliyorsa kitap da işinize yarar muhakkak. Çünkü yazar kitabı işe yarar kılmak için her şeyi yapmış. Soru-cevap pratikleri, bazı sayfalardaki karekodlar vasıtasıyla konuyla ilgili videolara ulaşma, başarılı ve ünlü insanların sözlerine yer verme... Yazar daha ne yapsın? Bu işlerle ilgili bir merkez bile açmış. "Mindvalley" Ama işte bu noktada artık yazılanlar bana salt kişisel gelişim değil, pazarlama gibi geliyor ve tadım kaçıyor. Yazarın iyi niyetinden şüphe duyar hale geliyorum. Mutluluk, zenginlik, başarı vb konulardaki hassasiyetim sömürülmeye mi çalışıyor, endişesi geliyor. Ondan sonra da kendimi kaptırmadan okuyorum ki bu da okuma keyfimi azaltıyor. Ben de aklıma yatan kısmı alıyorum, aklıma yatmayan kısma gülüp geçiyorum. 

*

Kitabın başlıkta yer verdiği mutluluğu, farkındalığı ve etkinliği geliştirmek için öne sürdüğü on kural şunlar:

1- İnsan yapımı dogmalardan kurtulun. 

2- Saçma kuralları sorgulayın. 

3- Bilinç Mühendisliği uygulayın. 

4- Gerçeklik modellerinizi yeniden oluşturun. 

5- Yaşam sistemlerinizi güncelleyin. 

6- Gerçekliği değiştirin. 

7- Mutluluk disiplinini uygulayın. 

8- Geleceğiniz için bir vizyon oluşturun. 

9- Gamsız olun. 

10- Maceranızı yaşayın. 


Gelelim ayrıntılara;

1- İnsan yapımı dogmalardan kurtulun. 

Bazen en iyisi diye düşündüğümüz şey, bizim için en iyi değil, toplumun dayattığı ve bizim de öyle kabul ettiğimiz en iyidir. Yazar bu bölümde bunu sorguluyor. Yazarın kendisi de  zamanında dönemin popüler ve kazandıran işi diye bilgisayar mühendisi olmış, 1998’de Microsoft’ta işe başlamış. Ama bu iş onu mutlu etmemiş ve ayrılmış:

“Bilgisayar mühendisi olmamda bir şeylerin yanlış olduğuna inanıyordum. Fakat sırf içinde yaşadığımız dünyanın kuralı bu olduğu için sevmediğiniz bir işte çalışma fikrinde yanlışlık olduğuna inandım, hala da inanıyorum.” Sf.34 

Bizim için doğrusu olmayan ama doğrusu diye lanse edilen bu kuralları “Zorba kurallar” diye adlandırıyor yazar:

Bu işe girmeliyim. 

Bu tarz biriyle evlenmeliyim. 

Bu üniversiteye gitmeliyim.  

Bu alanda uzmanlaşmalıyım. 

Bu şehirde yaşamalıyım. 

Böyle görünmeliyim. 

Böyle hissetmeliyim. 

Sf.35 

Bu kuralları kim koydu, diye soruyor yazar. Bu kuralları siz koymadıysanız uymak zorunda da değilsiniz, demek istiyor. 


2- Saçma kuralları sorgulayın. 

Kararlarımızı ne kadar kendi ilgi ve düşüncelerimize ne kadar  toplumun görüşlerine dayanarak veriyoruz? Yazara göre çoğunlukla toplumun görüşlerine uyuyoruz ve çoğunlukla bunu fark etmiyoruz bile. 

"Davranışlar, duygular, inançlar ve dinler mantıksal seçimlerimiz değil, miras olarak alıp bulaşma yoluyla iletiyoruz.” Sf.55 

Burada kişinin kendisine şunları sormasını öneriyor:

Bu kurallar, inançlar seni geri bırakıyor mu? Bunları çocuğuna aktarmak istiyor musun? Bunlar mutluluğuna katkı sağlıyor mu? 


3- Bilinç Mühendisliği uygulayın. 

Yazar, maddi durumu kötüyken bir şekilde meditasyon öğrenmeye başlamış. Ardından işleri açılmış. Sezgilerine kulak vermiş ve kendini kolaylıkla iş anlaşmaları yaparken hayal etmiş. Böylece zihnin gücünü keşfetmiş ve bunu deşifre etme isteği gelişmiş. Örneğin nasıl beslendiğiniz beslenmeyle ilgili inançlarınıza dayanır, parayı nasıl değerlendirdiğiniz çok paraya sahip olmanın suçluluk ya da gurur vermesiyle ilgili inançlarınıza dayanır. Tüm bunlar üzerine titizlikle düşünülmesini öğütlüyor. 


4- Gerçeklik modellerinizi yeniden oluşturun. 

Çocukluktan gelen sınırlayıcı modeller olabilir, örneğin yeterli değilim inancı gibi. Yazarın da gençken görünüşü ile ilgili sorunu varmış. Bir kız onu beğendiğini söyleyince zannettiği kadar çirkin olmadığını düşünmeye başlamış. Böylece zihnindeki çirkinim algısını değiştirmiş.

Yazar ayrıca para tutma konusunda iyi değilmiş. Hipnoterapiste gitmiş bir gün. Orada çocukluğundaki fakir öğretmeni hatırlamış. Çok iyi bir öğretmenmiş ve çocuk aklıyla şöyle bir inanç geliştirmiş;  iyi olmak için fakir olmak gerek. 

Bu inançlarından kurtulunca hayatında değişiklikler olmuş.  

Bu sınırlayıcı inançlardan kurtulmak için bu inancı ilk benimsediğin ana gitmeyi öneriyor yazar. İlk ne zaman böyle düşündün?  

Sonra da minnettarlık ve kendimle ilgili neyi seviyorum  egzersizi yapılmasını öneriyor. Çocukken sevgi ve takdir görmediyseniz, geçmişi düzeltmek mümkün olmadığında göre şimdi kendiniz kendinize sevgi ve takdir vereceksiniz. 

Beynin, gerçek ile hayali tecrübeyi ayırt edemediğini anlatan yazar hayal edildiğinde beynin hayalini gerçek sanacağını belirtiyor ve "Hayatını olmasını istediğin şekilde hayal et." diyor.  Yazar kendi sivilce sorununda böyle kurtulmuş, cildinin güzel olduğunu hayal ederek. 


5- Yaşam sistemlerinizi güncelleyin. 

Disiplinle gerçekleştirilen küçük hedeflerin iyi geleceğini anlatıyor yazar.  Örneğin her ay şu kadar kitap okuyacağım, kullandıktan sonra havlumu her zaman kuruması için asacağım, kariyerim için her yıl en az bir seminere katılacağım... gibi. Bunlara sorunsuzca uyduktan  yavaş yavaş artırmayı öneriyor. Bunun gibi kolayca ulaşılabilecek yeni hedefler ile başarı hissi kazanmaktan bahsediyor. 


6- Gerçekliği değiştirin. 

Mutluluğu hedeflere bağlama, diyor yazar. Şu olursa mutlu olurum, bu olursa eğlenirim... Değil. Şu an mutlu ol. Böylece hayattaki her şey hedefine doğru döner, zahmetsizce gerçekleşir, diyor.  


7- Mutluluk disiplinini uygulayın. 

Mutluluk başarıyı artırır. Çünkü kişiyi daha enerjik kılar ve performansı artırır. Gün içinde minnettar olduğu beş şey yazma pratiği öneriyor yazar ve bunu yapanların mutluluk seviyesinin arttığını söylüyor. 

Bir başka öneri olarak sunduğu; affetme egzersizi. Affetmenin kişiyi rahatlattığını anlatıyor.  Öfke duyduğunuz birini “sevecek kadar affetmek” bana zor geliyor. Neticesi iyidir muhakkak ama zor bir süreç olduğu kesin. Çok da içime sinmiyor bu benim.   

Can sıkıcı bir olay yaşadığınızda “Bundan ne öğrendim?” diye sormanızı tavsiye ediyor. 

Son olarak; verme pratiği uygulanmasını söylüyor. Başkalarına para vermek, gülümsemek, hoşluk yapmak... gibi.


8- Geleceğiniz için bir vizyon oluşturun. 

Nihai hedefler belirlemenin önemini anlatıyor yazar. Ancak nihai hedeflerle araç hedeflerin karıştırılmamasına dikkat çekiyor.  Örneğin; iyi bir işiniz olmasını istiyorsunuz. Bunun için de iyi bir üniversite mezunu olmanız gerektiğini düşünüyorsunuz. Üniversite burada araç hedef. Ana hedef, iyi iş. Bu iyi iş için üniversite mezunu olmak şart bile olmayabilir.  

Nihai hedefle araç hedefi ayırt etmek için duygulara bakılmasını öneriyor. Çünkü nihai hedef genelde duygulandırır, ona ulaşmak için sarf ettiğiniz çaba zor gelmez.  

Hedef belirlemek için şu soruların sorulmasını öneriyor: 

“Para ve zaman sorun olmasa ve kimseden izin almak zorunda kalmasam ruhum ne tür deneyimler için can atardı?” sf.239 

“Yukarıdaki deneyimleri yaşamak için nasıl gelişmek zorundayım? Ne tür bir kadın ya da erkek olmam gerekir?” sf.241 

“Eğer yukarıdaki deneyimleri yaşasam ve olağanüstü bir şekilde gelişsem o zaman karşılığında dünyaya ne verebilirim?” sf.242 


9- Gamsız olun. 

Gamsız olmayı önemsiyor yazar. Huzur içinde ve kendinizle barışık olun, diyor. Çünkü olağanüstü akıllar başkalarının söylediklerine ya da onay aramaya ihtiyaç duymazlar. Kendileriyle ve çevresindekilerle barış içindedirler. 

Bu konuda önerdiği egzersiz; düzenli olarak aynada kendine bak ve seni seviyorum de.  Ayrıca kendine kendimle ilgili neyi seviyorum, diye sor. 


10- Maceranızı yaşayın. 

Kariyer diye tutturmanın iyi bir fikir olmadığını anlatıyor yazar.

“En olağanüstü insanların kariyerleri yoktur. Sahip oldukları şey tutkudur.” Sf.280 

Yapılan iş için tutku duyulmasını önemsiyor. Bu şekilde motive olunur ve zaten ortaya güzel işler çıkar kanaatinde. 

Tutkuyu bulmak için şu soruların sorulmasını öneriyor:

1-Dünyada cenneti yaşadığınız bir anı hatırlayın. Neler oluyordu?

2- Sihirli bir değneğiniz olduğunu ve bu değnekle dünyada cenneti yaratabildiğinizi düşünün. Size göre dünyadaki cennet nedir?

3-Dünyadaki cenneti gerçekleştirmek için önünüzdeki yirmi dört saat içinde hangi basit, kolay, somut adımları atacaksınız? 

sf.297

*

Bu kitabın iddia ettiği gibi mutluluğum, farkındalığım ve etkinliğim gelişirse haber veririm. 

20 Temmuz 2022 Çarşamba

DAVID COPPERFIELD


 DAVID COPPERFIELD

Charles Dickens

1849

İngilizce aslından çeviren: Gönül Suveren

Altın Kitaplar Yayınevi

527 sayfa


Çok acıklı başladı roman. Hep öyle devam edecek sandım. Hep öyle devam etseydi ben devam edemezdim. Gam keder, okumak isteyeceğim son şey. Şurada bir kitap okuma keyfim var, onda da kasvete boğulmak istemiyorum. Gerçi böyle diyorum ama yine de sonuna kadar okurdum muhtemelen. Merak ediyorum çünkü, belki sonradan karakterin talihi düzelir, işleri yoluna girer ya da bu dert tasa nereye kadar, daha ne kadar sürecek diye. Hem umut hem merak, okumaya devam etmeme sebep oluyor. Bir kitabı yarım bırakmak biraz içimi buruyor da. 

Bu romanda da merakıma ve umuduma sığındım, okumayı sürdürdüm. Buna değdi. David Copperfield'in acıklı başlayan yaşamı, dram yüklü çocukluğu öyle sürmedi, sonradan bahtı güldü yavrucağın.

*

David'in babası daha David doğmadan ölmüş. Annesi genç yaşta yalnız kalmış. 

David'in annesi, kilisede tanıştığı bir adamla evleniyor. Adam, kadıncağızın çekingenliğinden ve yumuşak huyluluğundan faydalanıp kadıncağızı ezdikçe eziyor. Kadıncağızın da özgüveni gittikçe yok oluyor. Bunun ceremesini de yavrucak David çekiyor. 

Zalim üvey babası, David'e kötü davranıyor. Aşağılıyor, küçümsüyor, dövüyor. O yetmezmiş gibi bir de üvey babanın kız kardeşi de yanlarına taşınıyor. Üvey hala da üvey baba kadar acımasız. Yavrucağın evi cehenneme dönüyor. 

Çocuğu her hareketinde aşağılıyorlar. Sonra da ne kadar somurtkan bir çocuksun diye eleştiriyorlar. Çocuğa zor sorular sorup bilemeyince kızıyorlar. Sonra ne kadar aptal bir çocuksun diye eleştiriyorlar. Üvey baba çocuğu dövmeye kalkıyor, çocuk da kendini korumak için can havliyle adamın elini ısırıyor, sonra çocuk kötü oluyor. Özür dilemek zorunda kalıyor. 

Annesinin ise kendine hayrı yok. Üvey baba ve hala, anneyi manipüle ettikleri için anne de bir şey diyemiyor. Kadıncağızın tek suçu saf ve zayıf olmak. koruyamıyor çocuğunu. 

Bu kısımları okumak çok zorlu oldu. İşte bu kısımlarda okumaya devam etmesem mi diye düşündüm. Hep böyle kahır bela mı devam edecek bu yavrucağın hayatı? Yavrum, büyü de kurtul şunlardan.

*

David'i yatılı okula gönderiyorlar. Okulda da şiddet görüyor çocuk. 

David'in annesinin bir çocuğu daha oluyor. Ancak kısa bir zaman sonra annesi ve kardeşi ölüyor. 

David'i okuldan alıyorlar, ilgilenmiyorlar. Çocuk sözde evine geldi, ev annesinin, üvey baba bu eve iç güveyi geldi ama çocukcağız kendisini evinde hissetmiyor ki... 

Çocukla ilgilenen tek kişi hizmetçi Peggoty. Öteden beri çocuğu da annesini de seven Peggoty'i kovuyor üvey baba ile hala. 

Peggoty, ağabeyinin yanına gidiyor. David’i de götürmeyi teklif ediyor. Karşı çıkan olmuyor. Peggoty'nin ailesinin yanında biraz huzur buluyor çocuk. Peggoty'nin ağabeyi Mr. Peggoty'nin evlat edindiği bir kız var, adı Emily. David ondan çok hoşlanıyor. 

Peggoty daha sonra evleniyor. Arabacı (şoför) Mr.Barkis ile. Yine de David ile uzaktan da olsa ilgilenmeyi sürdürüyor. 

Çocuk Peggotty'lerin evinden kendi evine geri döndüğünde ilgisizlik devam ediyor. Çocukla ilgilenmiyorlar, Peggoty’nin yanına tekrar gitmesine de izin vermiyorlar. Çocuk ilgisizlikten o kadar bunalıyor ki sert yatılı okuluna gitmeye bile razı. Ama üvey baba ve hala çocuğu okula değil, Londra’ya bir şarap fabrikasında çalışmaya gönderiyor. Yarı aç yarı tok yaşıyor çocuk orada. Elbiselerinin pejmürdeleştiğini fark ediyor. Hırsız olması an meselesi ama olmuyor ve bu durumu Allah'ın hikmetine bağlıyor:

 “Şunu da gayet iyi anlıyorum: bana Allah acıdı. Yoksa… küçük bir hırsız, ufak bir serseri olmam işten bile değildi.” Sf.134

Londra'da çalıştığı süre içinde Mr. Micawber adlı bir adamın pansiyonunda kalıyor. Adam ve karısı ile iyi anlaşıyor, hatta kendi derdi yetmezmiş gibi bir de bu ailenin dertleriyle dertleniyor. 

Mr. Micawber, borçları yüzünden hapse giriyor. Hapisten çıktığında karısını da alıp başka bir yere taşınıyor. Kalacak yeri kalmayan çocuk, zaten işinden de memnun değil, kaçıyor.

David'in bir halası var. Özbeöz halası. En son bebekken görmüş onu, sonra yolları ayrılmış aile ile. David, işten ve Londra'dan kaçıp halası Miss Betsy’nin yanına gitmeye karar veriyor. Yolda parasını çaldırıyor, onlarca kilometre aç susuz yol yürüyor. Sonunda buluyor halasını. 

Halası insan çıkıyor çok şükür. David'i bağrına basıyor. Ama neticede üvey de olsa babası diye David'in üvey babasına haber veriyor durumu. Üvey baba ve üvey hala geliyor. Öz hala, üvey baba ve üvey halanın ağzına sıçıyor, kötülüklerini yüzlerine vuruyor. Oh be! İçimin yağları eridi. Karşılaştıkları bu muamele yüzünden üvey baba ve hala orayı terk ediyor ve David'in hayatından çıkıyor.

*

Miss Betsy’nin yanında Mr.Dick adında uzaktan bir akrabası var. Aklı gidik ama Miss Betsy ona güveniyor. Böylece David, halası ve Mr.Dick ile yaşamaya başlıyor. 

Yeni bir okula yazdırıyorlar David'i. Öğretmen, öğrenciler, okul... hepsinden memnun David. Oh be! Sonunda yüzü güldü çocuğun.

*

Okul bitiyor. David ne yapacağını düşünüyor. Halası ona Pegotty’e gitmesini öneriyor. Yolculuk iyi gelir, düşünür diye. 

David, daha önce fakir olarak geçtiği yollardan şimdi iyi bir durumda geçiyor.

Yolda kaldığı handa eski okulundan arkadaşı Steerforth’u görüyor. Yolculuğa onunla birlikte devam ediyor ve birlikte Peggotty’ye gidiyorlar. Mr.Peggoty’nin evlatlık aldığı ve  David’in de çocukken aşık olduğu Emily evlenecekmiş. Evleneceği adam Ham, dünya iyisi bir adamcağız. David büyürken bir sürü kıza aşık olduğu için Emily'nin evleneceği haberinden etkilenmiyor.

Bu kısa yolculuk David'e iyi geliyor ve ne yapacağına karar veriyor. Halasının tavsiyesiyle dava vekili olacak. Staj için bin İngiliz lirası veriyor. Staj için üste para verme olayı varmış orada. Bunu daha önce bir kitapta okumuştum:

 Bkz: Kraliçenin Avukatı. 

Halası David'i bir avukatla tanıştırıyor. Adı Mr.Wilkins. Mr. Wilkins'in bir çalışanı var, adı Uriah Heep. Çirkin karakterli, içten pazarlıklı bir adam. Heep,Wilkins’in zayıflıklarından yararlanıp ona ortak oluyor. Wilkins’in kızı Agnes ile de evlenmeyi planlıyor. Bu planlarını David ile paylaşıyor. David sinirleniyor ama bir şey yapamıyor. Ne yapabilir ki? 

*

David, iş arkadaşı olan Mr. Spenlow’un kızı Dora’ya aşık oluyor. Dora’nın en yakın arkadaşı ise kim? Miss Murdstone, yani David'in üvey halası. Gerçi Dora sevmiyor bu kadını ama bir şekilde arkadaş olmuşlar. David, etkilenmiyor üvey halası ile karşılaşmaktan. Zira gözü Dora’dan başkasını görmüyor. Zaten Dora da bir zaman sonra bu kadınla arkadaşlığını sonlandırıyor.  

*

Peggoty’nin kocası ağır hastaymış, ölmek üzereymiş. David, dadısı Peggoty’nin yanına gidiyor. Peggotty’nin kocası ölüyor. Cenazeden on beş gün sonra Mr. Peggoty’nin büyüttüğü yeğeni Emily, kuzeni Ham ile evlenecek. Ama Emily’nin pek gönlü yok evliliğe. Mektup bırakıp kaçıyor. Kaçtığı kişi kim? Steerfort. David'in en yakın arkadaşı. David şok! Herkes şok!

Emily’e gerçek babasıymış gibi bakan Mr. Peggotty, ömrünü kızı aramaya vakfediyor.

*

David, Dora’ya aşkını ilan ediyor. Nişanlanıyorlar.

Dora’nın babası Mr.Spenlow öğreniyor David ile Dora ilişkisini. Rızası yok bu ilişkiye. Bu rızasızlıkla ölüyor adam. Dora, babası kendisine kırgın öldü diye üzülüyor. 

Halaları Dora’yı alıp götürüyor. Halalarının izniyle Dora, David ile görüşmeye devam ediyor. 

Dora çok saf bir kızcağız. Alışveriş yapmayı bile bilmiyor. David öğretmeye çalışıyor. Alıngan da bir kız. David, sık sık onu teselli ediyor öyle demek istemedim, seni seviyorum... diye.

Evlendiklerinde David katiplik işi yapıyor, meclis konuşmalarını yazıyor. Dora ev idaresini bir türlü beceremiyor, çok saf ve masum. Ama yine de sevgi dolu mutlu bir evlilikleri oluyor.

*

David’in halası aniden fakirleşiyor. David, halasına yardım etmek için zamanında staj için verdiği parayı geri istiyor ama mümkün değilmiş. Para kazanmak için eski öğretmeni Dr.Strong’un yanında sekreterlik işi yapmaya başlıyor.

Uriah Heep, Dr. Strong’un kendisini küçümsediğini düşünüp Strong’un karısına iftira atıyor, karısı onu aldatıyor diye. Çok sinsi ve pis bir adam Uriah.

*

Emily dönüyor. Steerforth onu terk etmiş. 

Mr.Peggoty, Emily'i  alıp Avustralya’ya gitmeye karar veriyor. Orada kimse tanımaz, yeni bir hayat kurarız kızımla diyor.

*

David'in zamanında pansiyonunda kaldığı ve sonra da dostluğunu sürdürdüğü Mr. Micawber, Uriah Heep’in düzenbazlıklarını ortaya çıkarıyor. David'in halasının fakirleşmesi de Uriah'ın işiymiş meğer. Hala yeniden zenginliğine kavuşuyor. Bu arada David'in halası çok sert görünümlü ve aşka uzak bir kadın. Ama meğer o da zamanında bir evlilik yapmış, hem de serseri bir adamın tekiyle. Adam zaman zaman para istemeye geliyormuş. Halası da veriyormuş. Sonra bu adam ölüyor. 

*

Biri daha ölüyor. Dora! Hasta olup ölüyor.

Ölen birileri daha var: Ham (Emily'nin evleneceği adamdı) ve Streetfort (Emily'nin kaçtığı adamdı) ölüyor denizde çıkan bir fırtına yüzünden.

*

Romanın sonunda David, Agnes ile evleniyor. Uriah Heep'in babasını mahvedip evlenmeyi düşlediği Agnes ile. Üç çocukları oluyor. Mutlu mesut yaşıyorlar.

*

Hikayenin mutlu sonla bitmesine çok sevindim. Kitabın başındaki hüzünden ötürü az kalsın bırakacaktım ama iyi ki bırakmamışım dedim kitabı bitirince. Zaman zaman yaşattığı beklenmedik şoklar da yanıma kar kaldı. 

*

Yazarın çocukluğu  yoksullukla geçmiş. Romana da bunun izi yansımış herhalde. David Copperfield, yazarın “en iyi romanım” diye nitelendirdiği bir romanmış. Tolstoy da çok sevmiş bu romanı.

Kitabın önsözünde deniyor ki:

“Kahramanları bugünün kahramanları kadar canlıdır. Gerçek hayatın roman ülkesinde dolaşan temsilcileridir adeta.” Sf.8 

Çok güzel ve doğru bir tanım olmuş. Müthiş bir karakter zenginliği var. Hepsi de çok gerçek. Kurgu da öyle. Yaşanan her şey çok mümkün. Çok severek okudum. 


30 Haziran 2022 Perşembe

ZEO KİO VE MEHPARE


 

ZEO KİO VE MEHPARE

Şen Sevgi Erişen

2022

Yeni İnsan Yayınevi

1.Baskı – Mayıs 2022

270 Sayfa

 

“Evli kadın buhranı” olarak gördüğüm bir kitap.

Mehpare okulunu bırakarak evlenmiş, iki çocuğu olmuş, baba sorunları yaşamış, şimdi de “Ben neyim? Hayatım nereye gidiyor?” buhranları yaşayan, bu buhranlarına da spiritüel öğeler eşlik eden bir kadın. Kendisini gerçekleştiremeden evlenip çoluk çocuğa karışan her kadında bu bunalımları gözlemlemek mümkün.

Holywood’un da gözlemlediği bu konuyla ilgili filmler için:

Bkz: Revolutionary Road

Bkz: Marriage Story

Evlilikte kendini kaybetmiş tipik kadın mutsuzluğu. Halbuki ne gerek var? Boşan kurtul. Neyi zorluyor bu kadınlar? Madem evliliğinden memnun değilsin, madem kendini yalnız hissediyorsun, boşan kurtul yahu. “O kadar kolay değil” mi diyorsunuz? E bu yaşadığınız hayat daha mı kolay?

Mutsuz eden; görünürdeki hâlin ile iç dünyandaki hâlin uyumsuz olması. Evlilikte görünürde yalnız değilsin ama kendini yalnız hissediyorsun. İşte mutsuzluğun sebebi bu ikilik. Bunu sona erdirmenin yolu ya zihnini susturmak ya da kocanı hayatından çıkarıp zihnini ve görünür dünyanı aynı yapmak. Böylece zihin dünyandaki yalnızlık ile fizik dünyandaki yalnızlık uyumlu olacağı için mutsuzluktan kurtulursun. Bitti gitti.



Bunun gibi evli bir kadının kendini arayışı ile ilgili bir kitap için:
Bkz: Uyanış 

 

*



Mehpare, daldığı iç dünyasında önce kendi anne babasını düşünüyor. Annesi Fatma, babası Ali. Ali evle çok ilgili değil, uçarı bir tip. Mehpare içleniyor bu duruma ve babasının bu hâlinden annesini sorumlu tutuyor. Bu durum kitapta şöyle ifade ediliyor:

“…keşke böyle olmasaydı da babasını eve bağlayıp ailedeki ahenk çıtasını yükselterek ona daha sağlıklı bir çocukluk ve genç kızlık yaşatabilseydi annesi!”

Babayı eve bağlamak mı? Babanın evine bağlı olmaması annenin suçu mu? Babayı eve bağlamak annenin görevi mi? Babanın yetişkin bir insan ve baba olarak kendi başına anlaması ve alması gereken bir yükümlülük değil mi evine bağlı olmak?

Mehpare her seferinde babasını yüceltip annesini suçluyor. Babasının eve gelmemesinden de annesini sorumlu tutuyor:

“İsterdi ki annesi babasının gidişlerinin sebebini arasın, bir şeyler yapsın!”

Niye annesi bir şeyler yapsın? Bir şeyler yapma görevini niye annesine yüklüyor? Babam bir şeyler yapsın, demiyor. Babamın da şöyle şöyle hataları var, demiyor. Babası rahat rahat takılırken niye anneye görev yüklüyor?

“Babasıyla yaşayacağı sevinçli anlar da perdeleniyordu annesinin bu incinmiş halleri yüzünden.”

Pardon Mehpare, kadın incinmiş olduğu için. Babası, annesini incitiyor; Mehpare annesini suçluyor neden incinik gözüküyorsun, babamla keyfimi bozuyorsun, diye.

“Annemin içinde büyüyen bunalımlarını birebir hissediyordum. Kim bilir, belki de bendeki anlam veremediğim iç sıkıntıları onun bu ketumluğundan kaynaklanıyordu. Onu konuşturmak için her çaba harcadığımda lafı değiştirmiş, konuyu geçiştirmişti. Böyle olunca ben de zaman içinde kendimi ifade edemez olmuştum.”

Mehpareciğim, annen konuşmak zorunda mı? Kadının konuşmak istememe ve bundan memnun olma hakkı yok mu? Hukukta vardır: Susma hakkı. Ama Mehpare’nin annesinin susma hakkı yok. Mehpare konuşulması gerektiğini düşünüyorsa konuşulmalı.

Babası terk ediyor annesini, başka bir kadın için. Mehpare hâlâ “Bizi terk ettiğine hiçbir zaman inanmamıştım zaten” diyor. “Bir süreliğine kaçış olduğunu düşünmüştüm.” Aynısını annen yapsa annenin ağzına sıçardın.

Babası Mehpare’ye önce; kadın falan bahane, annenin düzenli olmasından bıktım, diye annesini çekiştiriyor. Sonra da hayatında başka bir kadın olduğunu açıklıyor: “Bu kadın benim fırtınalı denizde parçalanmak üzere olan gemimin oturduğu bir kara parçası gibi çıktı karşıma!” diyor. Karısı içinse “Hiçbir zaman kendisi için yaşamadı, kendi için bir şey yapmadı; bir seyahate çıkmadı, bir yerleri keşfetmeye çalışmadı, hiç bilim-kurgu okumadı…” diye veryansın ediyor.

Zorunda mı? Herkes kadının hayatını eleştiriyor, kendi doğru bildiği bakış açısıyla. Bu kadın seyahate çıkmayı sevmiyor, bilim kurgu okumayı sevmiyor, sizinle buhranlarınızı konuşmak istemiyor… olamaz mı?

Babası diyor ki: “Annen her şeyi hallediyordu. Bana ihtiyaç olduğu zamanlar gelmek haftada üç, dört gün, yeterli oluyordu.”

Kadın yardıma muhtaç kedi yavrusu gibi davranmadığı için adam işe yaramadığını düşünüp başka bir kadına gitmiş. Kızı Mehpare de hâlâ babam da babam.

Mehpare beni çıldırttı.

*

Kitabın adında yer alan Zeo ve Kio göksel görevliler imiş. Üst boyutta bedensiz frekans varlıklarmış. Dünyada iken adları Zeki ve Kite imiş. İlona gezegeninde artık isimleri Zeo ve Kio olmuş. Görevleri, oluşturulacak yeni yazılım planları için gözlem yapmakmış. İnsan formunun yenilenmiş olarak yaşayacağı dünyaların koşullarını hazırlayacak verileri oluşturuyorlarmış. Bir de İlona’dan bedenlenen bazı insanları ve kayıtlarını izliyorlarmış.

Koptum tabii burada kitaptan. Bu kısımları ciddiye alarak okuyabilmeme imkân yok. Ama buna benzer şeyleri ciddiye alarak okumuşluğum var:

Bkz: Ruhların Yolculuğu
Bkz: Ruhların Kaderi

Başka bir boyut, yeniden bedenlenme vb konularla ilgili bu iki kitap beni etkilemişti. “Olabilir mi böyle bir şey?” diye düşündürmüştü.

Bu kitapta ise Zeo ve Kio benim için düşündürücü olmaktan çok uzakta. Hele uzay gemisindeki gibi konuşmaları:

"– Zeo denetlenmemiş frekansların kanallarını açmak işe yarayacak mı?
– Ben renklerin frekanslarını düşürdüm, bu işe yarar!"

 Güç kalkanlarını devreye sokun bence.

Zeo ve Kio’nun “göksel varlık” hâli ve görevi bana, uzaylılar tarafından kaçırıldığını söyleyen insanların anlatımlarına yer veren şu kitabı hatırlattı:

Bkz: Kozmik Dokunuş

Orada da insanlar aslında bu kitapta bahsedilen Zeo ve Kio’yu anlatıyor olabilirler. Ama o kitaptaki Zeo ve Kio’lar daha korkunç.

*

Mehpare’nin kişisel gelişim yolculuğu denebilir bu kitaba. Böyle yolculukları sevenlerin hoşuna gidebilir. Spiritüel açıklamalar, özlü sözler, kafamda bir yere oturmayan soyut laflar bolca yer alıyor kitapta:

“Zamanla hiç ilgilenmemek ve zamanı fark edememek. İçine öyle bir girmek ki zamanın içindeki zaman olmak! Zamana tanıklık etmek!”

“Derinden bir iç geçirir gibi sessiz ve etkili bir manyetik alan yardımıyla her bir rengin ışınımını etrafındaki tozcuklara çarpıp dağılmalarına izin vermeden…”

Ne anlama geliyor bu sözler, anlamıyorum. Bu anlamamazlığım bana şu kitabı hatırlattı:

Bkz: Yakın

Orada da bu tarz ifadeler daha yoğun bir şekilde var.

Bana hitap etmiyor bunlar. Örneğin:

“Şimdi tüm bildiklerini unutup bir nefes çek içine, arkana yaslan ve sadece göklerin sesini dinle! Nöronlarında yanıp sönen ışık cümbüşünden doğan güneşlerin sesini…”

Bu cümleyi okuyunca benim aklımda şu canlanıyor: https://www.youtube.com/watch?v=sGkShyoxH3c

 


Böyle anlatımlar beni çok yoruyor. Basit bir insanım ben. Basit konuşmayı ve basit konuşulmasını seviyorum. Basit, yalın, net, sade, öz.

*

Ben de tam Mevlana nerede kaldı, diyordum ki çıktı ortaya. Bu tarz bir hikayede Mevlana’dan ve Mesnevi’sinden bahsetmemek olmaz. Yazar da bahsetmiş.

Mesnevi, tasavvuf… Hiç sevmediğim şeyler. Kitabın bir de hafif uzaysı içeriği nedeniyle adı olmuş “Mevlana Manyetik Alanı” ya da “Mevlana Birleşik Alanı” Lütfeeen! Şöyle tanımlanıyor bu: “Tüm insanlığı bir çatı altında toplayan manyetik bir alandır. Mesnevi’ye Kuran’ın…” Devam edemeyeceğim daha fazla.

Mevlana’yı sevmem. Bir dünya erkeğin dünyadan izole bir mekana çekilip dilencilikle geçimlerini sağlamaları ilgimi çekmiyor. Benim için önemli olan hayatın içinde olup da güzel düşünebilmek, olumlu konuşabilmek. Mevlana, mevlevihanesinden çıkıp Türkiye’de avukatlık yapsın, ondan sonra desin kusurları örtmede gece gibi ol, hoşgörülükte deniz gibi ol… bıdı bıdı. İnzivaya çekilince herkes öyle söyler. Ben de çekileyim inzivaya, insan içine çıkmayayım, çalışmayayım, onun bunun yardımı ile geçineyim, ben de derim çiçek böcek dünya ne güzel diye. Hepimiz böyle mi yaşayalım yani? Hepimiz inzivaya çekilip boynumuza astığımız çanaklara insanların koyacağı paralarla mı geçinelim? Hayatın koşturmacası içinde bir mücadele veriyoruz. Mevlana bu mücadeleyi vermiş mi? Versin, ondan sonra konuşsun.

Benim hayatımda Mevlana’nın bir karşılığı yok. Mevlana’yı yerlere göklere sığdıramayanların hayatında da bunun yer ettiğini sanmıyorum. Öyle olsaydı Mehpare, mutsuzluğunun sebebini anlardı. Benim ilk paragrafta anlattığım neydi? Mehpare’yi mutsuz eden; görünürdeki hâli ile iç dünyasındaki hâlinin uyumsuz olması. Görünürde evli yani yalnız değil ama iç dünyasında yalnız. Mevlana’nın ünlü sözü ne? “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol!” Mehpare işte bu yüzden mutsuz, göründüğü gibi değil. Bunu ben söyleyince re re rö, Mevlana söyleyince uuuu.

*

Kitapta 12 Eylül dönemine de değinilmiş. Bu dönemin Mehpare’nin hayatına etkilerini görüyoruz. Yine babası üzerinden bir etkisi oluyor. Mehpare’nin babası siyasi konjonktür nedeniyle hapse girebilir. Mehpare,  babasının yurt dışına kaçmasını sağlıyor. Babası orada kadın arkadaşı ile beraber yaşayacak.

Kitabın arka planındaki 12 Eylül atmosferi ve ön planındaki Mehpare’nin özel ilişkisi kısmı bana şu romanı anımsattı:

Bkz: Bir Gün Tek Başına 

Orada da siyasi bir atmosfer eşliğinde bir gönül ilişkisi anlatılıyordu ki onu da sevmemiştim zaten.

*

İmla ve noktalama hataları nedeniyle çok üzülüyorum ve çok endişeleniyorum artık bir şey okumaya. Gerek kitap, gerek dışarıdaki reklamlar, gerek internetteki yazılar… Gözüme bir yanlış çarpacak diye endişeleniyor ve görünce de üzülüyorum.

Bu kitapta da bolca vardı.

Aşk, dünya, ay… Bu kelimeler kitapta sık sık geçiyor. Ama kimi yerde baş harfleri büyük, kimi yerde küçük, kimi yerde baş harfi büyük ve gelen ek kesme işareti ile ayrılmış, kimi yerde ise baş harfi büyük ama gelen ek bitişik yazılmış. Neden?

Sonra de ve ki problemi. Ayrı yazılması gerekirken bitişik, bitişik yazılması gerekirken ayrı yazılmış.

“Ağabey” yerine “abi” yazılmış. TDK bir değişikliğe gittiyse bilmiyorum, bildiğim kadarıyla “abi” değil “ağabey” diye yazılmalı.

Yurt dışı bitişik yazılmış. Ayrı yazılmalı. Kitapta hep “yurtdışı” diye bitişik ve yanlış yazılmış iken sonra bir yerde bir kere ayrı yazılmış niyeyse. Bu da anlamadığım bir şeydir. Bazen öyle bazen böyle yazmak. Yukarıda verdiğim örneklerde de bazen doğru bazen yanlış şekilde yazılmış. Bu ne anlama geliyor, bilmiyorum.

Şu var ki; gözümü kanatıyor bu hatalar. Madem kitap yazarak kendimizi ifade etmek istiyoruz, asla yazım yanlışı olmamalı kitapta. Örneğin piyano çalarak kendimizi ifade etmek istiyorsak, notaları ve piyanodaki yerlerini öğrenir, yanlış notaya basmayız değil mi? Yazmak da bunun gibi değil mi? Noktalama işaretleri ve yazım kuralları da bu işin notası değil mi? Gerisi de sanatçı ruhu denilen şey.
 

*

Bu arada kitabın sonunu söyleyeyim. Spoiler:

Mehpare’nin kocası Turan ölüyor.

Mehpare, kocasının ölümünün ardından babasının arkadaşı Nevzat ile tanışıyor. Nevzat evli bir adam. Nevzat’ın karısı Canan başka birine aşık olmuş. Bunu Nevzat’a da söylemiş. Ama ayrılmamışlar. Fiilen ayrılar ama resmiyette evlilik devam. Neden? Çünkü mallar bence.

Nevzat ile Mehpare sevişiyorlar. Sonraki günlerde Nevzat’ın karısı yeniden deneyelim mi diyor. Nevzat da evet diyor. Mehpare, yine yangınlar yine sen! Yok, Mehpare drama kraliçesi olmuyor bu defa. Şükür. 

Mehpare’nin kızı İdil, büyüyünce yurt dışına dedesinin yanına resim okumaya gidiyor. İdil orada Mesnevi bilen Uzak doğulu iki arkadaş edinmiş. Adları Zeo ve Kio.

 Mehpare’nin oğlu Semih büyüyüp denizcilik ile müzisyenlik arasında gidip geliyor.

 Mehpare’nin annesi Fatma yataklara düşüyor.


12 Haziran 2022 Pazar

SİYAH LALE



SİYAH LALE

(La Tulipe Noire)

Alexandre Dumas

Çeviren: Volkan Yalçıntoklu

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

5.Basım-Haziran 2013

245 sayfa


Soluksuz okudum. Müthiş bir macera. 

Yazarın bir diğer eseri Monte Cristo Kontu'nu da çok sevmiştim. Aynı heyecanla okumuştum onu da. 

*

Olaylar 1670’li yıllarda Hollanda'da geçiyor. Lale çılgınlığı var. Lalenin borsası ve kara borsası var. Hobi olarak lalecilik yapan da var, bundan gelir elde eden de. 

Bununla ilgili bir film olarak;

Bkz: Tulip Fever

Cornelius Van Baerle, laleleri ile meşhur olmuş, aileden zengin bir beyefendi.

Onu tanıtmadan önce ortamın siyasi atmosferini anlatıyor yazar. Monte Cristo Kontu'nda da böyle ama ben kurgunun enfesliğine o kadar takılmıştım ki siyasi atmosferi artık kitabı bir daha okursam o zaman özümserim.

*

Kitapta eski Hollanda başbakanı Jean Witt ve kardeşi Cornelius Witt idam ediliyor. 

Witt kardeşler cumhuriyetçi imiş ama Hollanda halkı cumhuriyet rejiminden sıkılmış, krallık istiyormuş. O yüzden Cumhuriyetçiler ve krallık taraftarları karşı karşıya gelmiş. 

Cornelius Witt, krallık taraftarı Suskun lakaplı Guillaume d’Orange'ı öldürmesi için cerrah Tyckelaer’ı tutuyor. Tyckelaer cinayet işlemek yerine bu planı açıklıyor. Cornelius Witt hapse atılıyor ve sürgün kararı veriliyor. Jean Witt istifa ediyor.

Fransa kralı XIV.Louis (Güneş Kral) Hollanda'ya düşman.

Guillaume yandaşları, Witt kardeşleri Fransa’yla görüşmek ile suçluyorlar. Witt kardeşler, Hollandalılara düşman Fransa kralı 14.Louis ile mektuplaştıkları iddiası nedeniyle vatan haini ilan ediliyor, bu yüzden idama mahkum oluyorlar. 

Cornelius’ta bu mektuplar var. Cornelius, mektupları vaftiz oğlu Cornelius Van Baerle’ye emanet ediyor. Baerle mektupların içeriğini bilmiyor, hiç de açıp bakmıyor mektuplara. Öylece çekmeceye koyuyor. 

Cornelius Witt, idama mahkum olunca, vaftiz oğluna bir mektup göndererek ona emanet ettiği mektupları yakmasını istiyor.

Ancak Cornelius Van Baerle, bu mektup eline geçmeden, vaftiz babasının yazışmalarını saklıyor diye mahkum ediliyor. Onu ihbar eden ise kıskanç komşusu Isaac Boxtel.

*

Komşusu Isaac Boxtel de lalecilik yapıyor ve geçimini bundan sağlıyor. Ama Van Baerle’nin laleleri daha güzel ve Boxtel bu lalelerin güzelliğini kıskanıyor.

Lale üreticileri derneği bir gün bir siyah lale yarışması düzenliyor. Pürüzsüz bir siyah lale üretene yüz bin florin ödül verilecek.

Boxtel, zamanında vaftiz babasının Van Baerle’ye mektup verdiğini görüyor. Van Baerle’nin evini teleskopla izliyor çünkü. O mektupların tehlikeli olacağını tahmin edip onu ihbar ediyor. Tam da Cornelius Witt’in adamı geldikten kısa bir süre sonra muhafızlar da eve gelip mektupları buluyor. Baerle’nin aklı fikri sadece siyah lale soğanlarında olduğu için vaftiz babasının mektupları yakması için gönderdiği kutsal kitap sayfasına yazılı mektuba, lale soğanlarını sarıp cebine sokuyor. La Haye’de hapishaneye götürüyorlar Baerle’yi. Boxtel de siyah lale soğanlarının peşinden La Haye’e gidiyor.

Baerle, kapatıldığı zindanda bir yere saklıyor soğanları. Ama soğanlar da kendisi gibi ölüme mahkum, çünkü toprak yok, güneş yok, su yok.

İdam kararı veriyorlar Baerle hakkında. İnfazdan önce Baerle, lale soğanlarını zindancının kızı Rosa’ya veriyor. Soğanlara nasıl bakması gerektiğini anlatıp yarışmaya girmesini söylüyor.

Baerle’nin idamından son anda vazgeçiliyor. İdam edilecek kadar suçlu olmadığına karar veriliyor. Ama cezası müebbet hapse çevriliyor.

Boxtel hâlâ soğanların peşinde. Onların hücrede ya da Baerle’nin üstünde olduğunu sanıyor. Hücrede bulamıyor. İdamdan vazgeçilince Baerle’nin üstünden de alamıyor.

Baerle zindana atılıyor. Rosa ve babası zindancı. Rosa, Baerle’nin talimatları doğrultusunda bir lale soğanını ekiyor. Birini saklıyor. Birini de Baerle, zindandaki hücresinde Rosa’nın getirdiği toprağa ekiyor.

Zindancı, Baerle’nin hücredeki soğanını görüp eziyor.

Boxtel, zindancıyla ahbaplık kuruyor. Zindancının soğanı bulup ezdiğini öğrenince çok kızıyor. Ama başka soğanlar vardır, diyor.

Rosa’daki soğandan siyah lale yetişiyor. Fakat Boxtel lalenin izini sürüp çalıyor. Ödül komitesine götürüyor.

Rosa lalenin çalındığını anlayıp peşinden gidiyor, prense olanları anlatıyor. Sakladığı üçüncü soğanı prense veriyor. Fark ediliyor ki üçüncü soğanın sarılı olduğu kağıt, Van Baerle'ye vaftiz babasının kağıda yazıp verdiği "mektupları yak" notu. Böylece Van Baerle'nin bu yazışmalardan haberi olmadığı, dolayısıyla suçsuz olduğu anlaşılıyor.

Sonunda hem Baerle hapisten çıkıyor, hem de Rosa ödül kazanıyor. Boxtel ise kalp krizi geçirip ölüyor.

Rosa ve Baerle de elbette evleniyor.

Ay mutlu son.

Kalp.

Ne maceraydı be!

Bayıldım. 

Bir de kitapta şu cümlelere bayıldım.

“Gerekli zamanlarda Tanrı’nın elinin altında büyük bir eylemi gerçekleştirecek büyük bir adam bulunmasına nadiren rastlanırdı, işte bu yüzden bu ilahi rastlantı gerçekleştiğinde tarih hemen bu seçilmiş adamı kaydederek gelecek kuşakların hayranlığına sunardı.” Sf.3

"Oysa şeytan bir kişiyi mahvetmek ya da bir imparatorluğu devirmek üzere insanoğlunun işine karıştığında, görevini yerine getirmesi için kulağına bir şeyler fısıldanması yeterli olan bir alçağı bulması hiç de zor değildi.” Sf.3


3 Haziran 2022 Cuma

DEMOKRASİLER NASIL ÖLÜR?


 

DEMOKRASİLER NASIL ÖLÜR? 

(How Democracies Die) 

Steven Levitsky – Daniel Ziblatt 

2018 

Çeviren: Derya Dinç 

Salon Yayınları 

3.Baskı – Eylül 2020 

352 sayfa 


Türkiye'nin adının sık sık geçtiği bir kitap. Türkiye'den bol bol örnekler yer alıyor. A-aa, neden acaba!

*

ABD'de 2017'de Donald Trump'ın başkan olmasının ardından işin uzmanı olan Amerikalılar “Demokrasimiz tehlike altında mı?” diye sormaya başlamışlar. 

“Amerikan siyasetçileri artık rakiplerine düşmanlarmış gibi davranıyor, özgür basını korkutuyor ve seçim sonuçlarını reddetmekle tehdit ediyorlar. Mahkemeler, istihbarat teşkilatları ve etik büroları dahil demokrasimizin kurumsal korumalarını zayıflatmayı deniyorlar.” Sf.8 

Yazarlar bu tespiti yaptıktan sonra diğer ülkelerdeki benzer yönetimleri inceleyerek ders alma yoluna gitmişler. Başka ülkelerde demokrasinin tehlike çanları nasıl çaldı, o ülkelerdeki yöneticiler nasıl davrandı, süreç nasıl ilerledi... Bu konularla ilgili pek çok ülkeyi ele almışlar. Çok akıllıca bir yöntem. Bir söz vardır: “Akıllı insanlar kendi tecrübelerinden, daha akıllı insanlar başkalarının da tecrübelerinden yararlanır." Yazarlar da bunu yapmaya çalışmış. Kendi halklarını, başka ülkeleri örnek vererek gidişat hakkında uyarmışlar. 

*

Amerika’nın denetim ve denge sistemini iki temel standart belirliyormuş: Partilerin birbirini yasal rakipler olarak görmesi ve kurumlar üzerinde kendi partilerinin avantajlarına olacak şekilde güç kullanmamaları. Buna kısaca "tolerans ve kısıtlama" diyorlar.  

Tehlike çanı olarak gördükleri ilk şey, aşırı kutuplaşma olmuş. “Tarihteki demokrasi çöküşlerini araştırmanın ortaya koyduğu en kesin neden, aşırı kutuplaşmanın demokrasileri öldürebileceğidir.” Sf.17 

Kimi demokrasiler silahla, kimi demokrasiler seçilmiş lider ile yıkılır, diyen yazarlara göre “Daha sık karşılaşılan versiyonu ise demokrasinin yavaşça erozyona uğrayarak, fark edilmesi zor adımlar sonucu yok edilmesidir.” Sf.10 

İşte bu adımların fark edilmesi için bir diktatörü gördüğümüz zaman tanımamıza yardımcı olacak uyarı işaretleri sıralamış yazarlar:

1-Hareket ya da sözleri ile oyunun demokratik kurallarını reddediyorsa 

(Anayasayı reddetmek, seçimleri iptal etmek, bazı organizasyonları yasaklamak…vb gibi) 

2-Rakiplerinin meşruiyetini kabul etmiyorsa 

(Rakiplerini yıkıcı olarak tanımlamak, elinde delil olmadan rakiplerinin kanuna karşı çıktığını, yabancı bir hükümetle iş birliği yaptığını vb öne sürmek gibi) 

3-Şiddete göz yumuyor ya da şiddet için cesaretlendiriyorsa 

(Silahlı çetelerle bağlantısı olması, taraftarlarının uyguladığı şiddeti desteklemek, dünyanın başka bir yerindeki şiddet olayını övmek vb gibi.) 

4-Medya dahil muhalefetin sivil özgürlüklerini kısmak konusunda isteklilik gösteriyorsa 

(Karalama, sivil halk ya da basındaki eleştirileri cezalandırma tehditi, dünyanın başka bir yerindeki baskılayıcı önlemleri övme…vb gibi) 

Bu temel maddeleri yargı sistemini kendi yandaşları ile doldurmak, basını susturmak için hapis korkusu salmak, medyayı satın almak, rakipleri karalamak veya hapse attırmak, oyunun kurallarını baştan yazmak, güçten düşülmek üzereyken bir kriz ya da saldırı ortaya çıkarmak... gibi örneklerle destekliyor yazarlar. 

İşte bunlardan biri ya da birkaçı varsa demokrasi konusunda endişelenmek gerektiğini anlatıyorlar. 

Yazarlar ABD'nin anayasasına, özgürlük ve eşitlik inançlarına, güçlü orta sınıfa, eğitim ve sağlıktaki yüksek seviyelerine, büyük ve farklı alanlardaki özel sektöre güvenerek “burada işler bu kadar kötü olamaz” diye düşünürlermiş. Ama Donald Trump onları düşünmeye sevk etmiş. 

Yazarlara göre Donald Trump yukarıdaki dört kriteri de gerçekleştirmiş. Böyle bir durumda demokrasiyi tehdit eden lidere karşı diğer siyasiler hırslarına yenik düşmeden birlik olmalı, demokratik kurumları savunmak için mümkün olan her şeyi yapmalı. Yazarlar, bu durumdaki bir liderin karşısında kim varsa ona oy verilmesini öneriyor. Kendi ülkelerinde Donald Trump'ın karşısında Hilary Clinton olduğu için onu desteklemek gerektiğini tavsiye etmişler.

*

Kitapta demokratik yönetim ile ilgili tehlikeli adımların atıldığı ülkelere örnek olarak: Peru, Venezuela, Rusya, Türkiye...vb. var. Kötü örnek olarak gösterilmek çok acı. 

Türkiye’nin adı da sık sık geçiyor kitapta: 

“…Rusya, Sri Lanka, Türkiye ve Ukrayna’da seçilmiş olan liderler demokratik kurumları yıkıyor.” Sf.12 


“Bizim demokrasimiz kesinlikle Venezuela, Türkiye ya da Macaristan’da olduğundan daha güçlü fakat yeterince güçlü mü?” sf.13 


“Türkiye’nin Recep Tayyip Erdoğan’ı ise gazetecileri terörizm propagandası yapmakla suçlamıştır.” Sf.97 


“Erdoğan ve Putin hükümetleri de yasayı korkunç sonuçlar doğuracak şekilde kullanmışlardır. Türkiye’nin en büyük kurbanı, ülkenin en çok okunan gazetesi Hürriyet ve pek çok televizyon kanalı dahil Türk medyasının neredeyse %50’sini kontrol etmekte olan güçlü Doğan Yayın medya grubuydu. Doğan grup medya ailesinin pek çok üyesi laik ve liberaldi ve bu da onları AKP hükümeti ile karşı karşıya getiriyordu. 2009 yılında hükümet karşı saldırıya geçti ve Doğan’a vergi kaçırma nedeniyle neredeyse 2,5 milyar dolarlık bir ceza kesti. Bu, neredeyse şirketin net değerini aşmaktaydı. Sakatlanan doğan iki büyük gazete ve televizyon kanalı olmak üzere imparatorluğunun büyük bir kısmını satmak zorunda kaldı. Bunlar hükümet yanlısı iş adamları tarafından satın alındı.” Sf.107 


“Erdoğan hükümeti de iş adamlarını siyasetin sınırlarına itti. 2004 yılında ciddi bir rakip olarak ortaya çıkan zengin iş adamı Cem Uzan, Genç Partiyi kurarak finanse ettiğinde finansal kurumlar Uzan’ın iş imparatorluğuna el koydular ve onu para koparma ile suçladılar. Uzan’ın Fransa’ya kaçması ile GP kısa sürede yıkıldı. Birkaç yıl sonra Türkiye’nin en büyük endüstriyel holdingi olan Koç Grup 2013 yılındaki devasa Gezi Parkı protestolarını desteklemekle (Koç Grup’un park yakınlarında sahip olduğu bir otel polis baskısına karşı sığınak ve geçici bir hastane olarak kullanılmıştı.) suçlandı. O sene vergi yetkilileri bir çok Koç şirketini denetledi ve şirketin yan kuruluşunun sahip olduğu devasa bir savunma bakanlığı kontratı iptal edildi. Koç ailesi dersini almıştı. 2013 yılından sonra muhalefet ile olan mesafesini korudular.” Sf.110 


“En yakın dönemli örnek Türkiye’deki Erdoğan hükümetinin güvenlik krizini Erdoğan’ın güce daha sıkı sarılması için kullanmasıdır. AKP Haziran 2015 tarihinde meclisteki çoğunluğu kaybettikten sonra IŞİD tarafından gerçekleştirilen bir dizi terör saldırısı Erdoğan’ın bayrak çevresinde toplanma etkisini kullanarak hızlı bir seçim çağrısı yapmasına ve sadece beş ay sonra meclisin kontrolünü geri kazanmasına neden olmuştur. Daha da önemlisi ise Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe girişiminin geniş bir baskıyı haklı çıkarmak için kullanılmasıdır. Erdoğan bu darbeye OHAL ilan ettiği devasa bir baskı dalgası ile cevap vermiş ve 100.000 kamu memurunu tasfiye etmiş, birkaç gazeteyi kapatmış, yüzlerce hakim ile savcının, 144 gazetecinin ve hatta Anayasa Mahkemesinin iki yargıcının dahil olduğu 50.000 kişiyi tutuklatmıştır. Erdoğan ayrıca darbe girişimini geniş kapsamlı yeni yönetici güçleri edinmek için bir fırsat olarak kullanmıştır. Güç kapma Nisan 2017 tarihinde başkanlık otoritesini kontrol eden sistemi yıkan anayasal düzenleme ile zirve yapmıştır.” Sf.122 


“Donald Trump’ın başkanlıktaki ilk yılı tanıdık bir senaryoyu takip etti. Tıpkı Alberto Fujimori, Hugo Chavez ve Recep Tayyip Erdoğan gibi Amerika’nın yeni başkanı da görevine rakiplerine yaptığı yakıcı sözlü saldırılar ile başladı.” Sf.215 


“Dışarıdan gelen bu başkan kendisini Peru ve Türkiye’de olduğu gibi nedensiz bir saldırı altında hissedip karşı saldırıya mı geçecekti?” sf.216  


Türkiye'nin bu kitapta yer alacak kadar bol örneğe sahip olması üzüyor.