16 Temmuz 2019 Salı

KİTAPLARDAN KURTULABİLECEĞİNİZİ SANMAYIN





KİTAPLARDAN KURTULABİLECEĞİNİZİ SANMAYIN

Umberto Eco – J.C.Carriere

Söyleşiyi yöneten: Jean-Philippe de Tonnac

2010

Fransızca aslından çeviren: Sosi Dolanoğlu

Can Yayınları

204 sayfa


Çok kaliteli bir sohbet kitabı.

Umberto Eco ve J.C.Carriere, kitaplar ve sinema başta olmak üzere genel olarak kültür ve hayat üzerine söyleşmişler.

E-Kitap 

E-kitaplar hakkında görüşlerini merak ettim. Ben e-kitabı çok pratik buluyorum. Yer kaplamıyor ve taşınabilme kolaylığı var. Şu an e-kitap okuyucumda 400’den fazla kitap var. Çantamda en az 400 kitap taşıyorum yani aslında. Mükemmel bir kolaylık.

Kimisi kitabın fiziki halini, kokusunu, kitaplıkta dizili olmasını… vb sever. Onu da anlayabiliyorum.

Umberto Eco da bu konuda benimle aynı fikirde. E-kitabın pratikliğinden bahsediyor. Ayrıca fiziki kitapların yıpranmasından dert yanıyor. Yani e-kitap kitabı öldürmeyecek.

“Kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. Bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız.” Sf.13

 E-kitabın dezavantajı olarak ise şunu söylüyor, teknoloji gelişip e-kitap okuyucular da kullanılamaz hale gelirse ne olacak?

“Beş yüz yıl önce basılmış bir metni okuyabiliyoruz hala. Ama topu topu birkaç yıllık bir elektronik kaseti veya bir CD-ROM’u artık okuyamıyor, seyredemiyoruz.” Sd.19

Teknoloji gelişiyor, iyi güzel, ama eskiden kullandığımız şeyleri artık kullanamaz hale geliyoruz aynı zamanda. Eskiden diskete kaydettiğimiz veriler artık disketin kullanılabileceği bir alet olmadığından başka bir şeye aktarma zorunluluğu doğuruyor. Bu yüzden evinde 8-10 tane bilgisayar olan birinden bahsediyorlar kitapta. Eski teknoloji aletlere kaydedilmiş verileri açabilsin diye.

“Kalıcı veri depolama ortamlarından daha geçici bir şey yok.” Sf.19

Gelişen Teknoloji ve Uyum

Çok güzel bir konuya da değiniyorlar. Teknoloji gelişiyor, tam yeni teknolojiye uyum sağladım diyorsunuz, hop bir yenilik ve bir değişim daha.

“Ömrünüzün birkaç ayını bisiklet öğrenmeye ayırırdınız, bunu dağarcığınıza bir kere attınız mı geçerliliğini ömür boyu korurdu. Şimdiyse yeni bir bilişim programını anlamak için iki haftanızı ayırıyorsunuz ve bu programa aşağı yukarı hakim olduğunuzda bir yenisi satışa sunuluyor, dayatılıyor.” Sf.42

Yani artık bilgilerimizi devamlı güncellemek zorundayız. “Ebedi öğrenciler olmaya mahkum edildik.”

“İlkel dediğimiz, değişmeyen dünyalarda, ihtiyarlar iktidar sahibidir çünkü bilgi birikimini çocuklarına aktaran onlardır. Dünya devamlı devrim halindeyken, elektroniği anne babalarına öğreten çocuklar oluyor. Peki ya kendi çocukları, ne öğretecek onlara?” sf.42

Böyle düşünmek biraz ürkünç geliyor. Bu ürkünçlükler hakkında daha fazla bilgi için



İnternet

İnternet bir bilgi deryası ama aynı zamanda da bir bilgi çöplüğü. Bu bilgi yığınından doğruyu yanlışı nasıl eleyeceğiz?

Elemek için görevliler olsun diye bir fikir atıyorlar ortaya ama tutmuyor tabii, çünkü o zaman onu da denetleyecek biri gerekiyor.

Kendi eleme yönteminizi kendiniz bulacak, kendi hafızanızı besleyeceksiniz.

Büyüyen Kitaplar

Bazı kitapların aslında şaheser olmadığına, haklarında yapılan araştırma ve yorumlar nedeniyle büyüdüklerine değiniyorlar.

“Hamlet edebi nitelikleri bakımından bir şaheser değildir; yorumlarımıza direndiği için bir şaheser olmuştur.” Sf.99

Kitap Koleksiyonu

Eco’nun kitap koleksiyonu ilginçmiş. “Yalnızca hakikate aykırı, sahte ve hatalı şeylerle ilişkisi olan kitapların koleksiyonunu yapıyorum.” diyor.

O yüzden, kitaplığınız sizi ne kadar yansıtır, şeklindeki bir soruda biraz afallıyor. Kitaplığı, onun ilgi alanına ters ve hatta hiç ilgilenmediği kitapları da barındırıyormuş çünkü.

Bir de çeşitli dillere çevrilen kitapları var. O dillerdeki basımları da kendisine veriliyor, yeni yazarlar da ona kitaplarını hediye ediyor. Bu nedenle bazen kitaplığından eksiltmeler yapmak durumunda kalıyormuş.

Okumuş Gibi Okumak

Bazı kitapları okumadan bilgi sahibi olabiliriz. Bunu Umberto Eco da kabul ediyor.

“Savaş ve Barış’ı ancak kırk yaşımda okuduğumu itiraf edeyim. Ama daha önce okumadan özünü biliyordum.(…) Binbir Gece Masalları’nı ilk sayfasından son sayfasına kadar kim okudu? Kama-Sutra’yı gerçekten kim okudu? Oysa herkes ondan söz edebiliyor, hatta bazıları uygulayabiliyor da. Diyeceğim, dünya okumadığımız ama hakkında aşağı yukarı her şeyi bildiğimiz kitaplarla dolu.” Sf.160

Hepsini Okudun mu?

Evinde zengin bir kitaplığı olan insanlar, eve yeni gelen misafirlerinin şu sorusunu duymuşlardır: “Hepsini okudun mu?”

Umberto Eco da bu soruyu duyuyormuş. Buna cevabı şuymuş:

“Kendi adıma iki cevabım var. İlki: ‘Hayır. Bu kitaplar yalnızca önümüzdeki hafta okumam gerekenler.’
İkinci cevap da şu:’Bu kitapların hiçbirin okumadım. Yoksa niye tutayım ki?”

Muzip bir cevap.

Bir de şu soruya cevabına bakın:

“Bana şu ya da bu kitabı okudunuz mu diye sorduklarında, temkini elden bırakmadan hep şu cevabı veririm. ‘Biliyor musunuz, ben okumam, yazarım.”

Uffff, çok havalı.

Atlayarak Okumak

Çocukken okuduğum kitaplarda betimlemelerden çok sıkılır, direkt diyaloglu kısımları okurdum. Umberto Eco da aynısını yapıyormuş:

“Tıpkı bir romanda, bir diyaloğun habercisi olan tırnak işaretlerini arayanlar gibi. Gençliğimde, macera öyküleri okurken, sonraki diyaloglara gelmek için bazı bölümleri atladığım olmuştur.” Sf.167


Tez Yazmak

Umberto Eco, kendi eserleri hakkında tez yazılmasını çok anlamlı bulmuyormuş. Ona göre tez yazmak için daima klasik bir konu seçmek gerekirmiş.

“Ne var ki günümüzde tezlerin çoğunluğu çağdaş konular üzerine. Eserimi konu alan böyle sayısız tez geliyor önüme. Delilik! Hala hayatta olan biri hakkında nasıl tez yazılır ki?”

(Umberto Eco, 2016’da öldü. Demek ki artık onun hakkında tez yazılabilir.)

Öldükten sonra

Umberto Eco'ya öldükten sonra kitaplığına ne olacağını soruyorlar. Halk kütüphanesine verilebileceğini ya da müzayedede satılabileceğini söylüyor.

Sahi ne oldu acaba kitaplığına? Şöyle bir kitaplığı vardı çünkü: https://www.youtube.com/watch?v=UoEuvgT1wBs



Kitaplar, genel kültür ve yaşam hakkında bir başka söyleşi olarak ilginizi çekerse İlber Ortaylı’nın şu kitabını önerebilirim: 


SHANTARAM



SHANTARAM

Gregory David Roberts

2003

Türkçesi: Banu Taylan Öğüdücü

Artemis Yayınları

884 sayfa


Bir Yeni Zelandalının Hindistan’da geçen yaşamını anlatıyor kitap. Macera, aşk ve dostluk içerikli bir yaşam.

*

Ülkesi Yeni Zelanda’da uyuşturucu bağımlısı ve soyguncu olan adam, hapisten kaçıp Hindistan’a gidiyor.

Te dünyanın bir ucu. Bilmediği bir kültür.

Bu kültürü zamanla öğreniyor ve hatta seviyor. İnsanlar da onu seviyor ve ona “Shantaram” ismini veriyor. “Sakin adam” demekmiş.

*

Hindistan’da önce bir rehber ediniyor. Bu rehber de ona “Lin” ismini veriyor.

Lin, Hindistan’daki yeni yaşamında yazar olarak tanıtıyor kendisini. Başlangıçta turist gibi geziyor. Sonra rehberinin köyüne gidiyor, orada onların konuştukları yerel dili öğreniyor. Zamanla Hindistan yaşamına ve Hintlilere alışıyor.

Bir gün Lin bir soyguna maruz kalıyor ve tüm parasını kaybediyor. Bunun üzerine bir gecekondu mahallesinde yaşamaya başlıyor. Ortam çok pis, çok sefil ama mesele etmiyor bunu. Biraz ilk yardım bilen Lin, birden kendisini mahallenin doktoru olarak buluyor. İnsanlar ona geliyor hastalıkları için.

Lin, aynı zamanda Bombay mafyasına da bulaşıyor.

Yasa dışı işler yapıyor. Baba gibi sevdiği Kadir’in örgütüne dahil olup turistlere uyuşturucu ayarlıyor, sahte pasaport basıyor. Kadir ile derin felsefik sohbetler de ediyorlar. 

Bu arada kendisi gibi yabancı olan ama yine kendisi gibi ülkeye alışmış Karla ile tanışıyor, ona aşık oluyor. Ancak Karla değişik bir kadın. Soğuk görünümlü ve gizemli.

Sonunda Karla ile kavuşamıyorlar, zaten de Lin, Karla’ya o kadar da aşık olmadığını anlıyor. Karla’nın da hayatında başka biri var.

Lin başka ülkelere de gidiyor iş için. İş dediğim yasa dışı işler. Ama nihayetinde Hindistan’da kalıyor.

*

Lin, kitap boyu okuması bana pek keyifli gelen bir yaşam sürüyor.

Okuması keyifli ama yaşaması asla keyifli olmazdı.

Çünkü ortam çok pis. Hem fiziken hem mecazen pis.

Örneğin tuvaleti ortalığa yapıyorlar, okyanusa doğru.

Banyo yaparken kıyafetlerini çıkarmıyorlar.

Eşler bile birbirini çıplak görmezmiş.

Açlık ve hastalık had safhada zaten.

Polis teşkilatında korkunç rüşvetler dönüyor. Hatta rüşvet her yerde dönüyor.

Kadının adı yok tabii.

*

Hindistan hakkında iyi bir izlenimim yok. Gidip gördüğümden değil, orada burada okuyup görüp duyduklarımdan.

Bu roman da bunu pekiştirmiş oldu.

Roman olduğu için gerçek gibi düşünmek yanlış olur ama Hindistan hakkındaki mevcut ön yargılarımı pekiştirdi.

*

Buna benzer şekilde başka ülkeler hakkında bilgi içeren roman olarak Khaled Hosseini’nin romanlarını örnek verebilirim. Onun romanları Afganistan’da geçiyor ve Afganistan hakkındaki –özellikle kadınlar için dehşet bir ülke olduğu- ön yargımı pekiştirdi:

Bkz:




*

Pakistan hakkında da benzer bir önyargım var. O da “Ben Malala” kitabıyla pekişti. Yine zulüm, yine acı, yine korku.


*

Bir de iyi bir örnek vereyim. Finlandiya hakkında hiçbir fikrim yoktu. “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”yi okuduktan sonra “Ne kadar güzel bir ülkeymiş” dedim, gözlerimden kalp çıktı. Gerçekten öyle mi bilemiyorum tabi.


*
Shantaram bana aynı zamanda “Bir Çift Yürek”i anımsattı. O kitapta da Avustralya yerlileri olan Aborjinlerden bahsediliyordu.





1 Temmuz 2019 Pazartesi

STARBUCKS GÖNLÜNÜ İŞE VERMEK



STARBUCKS

Gönlünü İşe Vermek

(Pour Your Heart Into It)

Howard Schultz – Dori Jones Yang

1997

Türkçesi: Ömer Faruk Birpınar

Babıali Kültür Yayıncılığı 

9. Baskı - Kasım 2016

363 sayfa


Starbucks’ın büyüme sürecini anlatıyor kitap.

Başlangıçta Seatle’da (ABD) beş mağazada hizmet veriyormuş. Verdiği hizmet ise yalnızca kavrulmuş kahveyi torbaya koyup vermekmiş. Kahve hazırlayıp insanlara sunan bir kafe formatında değilmiş.

Şimdilerde Starbucks İcra Kurulu Başkanı olan Howard Schultz, o zamanlar genç bir girişimciymiş ve Starbucks’ın kahvesini fincanlara koyup satma ve bunu marka haline getirme fikrini ortaya atmış.

O zamanlar  Starbucks’ın üç ortağı varmış. Howard Schultz, bu ortakları ikna edememiş.

O yıllar (80’ler başı) ABD’de insanların iyi kahve içemediğini düşünüyormuş Howard Schultz. Güzel kahve içilen bir mekanın iş yapacağını öngörmüş. Aslında kahveyi yeniden keşfetmiş denebilir.

(Kahvenin ve diğer içeceklerin gerçek keşif ve yayılma hikayeleri için bkz: AltıBardakta Dünya Tarihi / Tom Standage )

Starbucks yönetimini bu konuda ikna edemeyince kendisi kafe açmış. İtalya’da görüp çok beğendiği kafe kültüründen etkilenerek açtığı "Giornale" adlı kafe kısa sürede 4-5 mağazaya ulaşmış.
  

1987’de Starbucks yöneticileri Starbucks’ı satmaya karar vermiş.

Howard Schultz da durur mu? Hemen almış Starbucks’ı, Kendi açtığı Giornale'yi de Starbucks’a dönüştürmüş.

Sonra da alıp başını yürümüş.

*

İşte bu alıp başını yürüme hikayesinin çok da basit olmadığını anlatıyor kitap.

Başlangıçta para bulma meselesi var.

Howard Schultz bu parayı bulabilmek için pek çok yatırımcının kapısını çalmış. Bu esnada özgüvenin nasıl sarsıldığından, ama nasıl pes etmediğinden, fikrine duyduğu inançtan bahsediyor.

O yıllarda yatırımcılar genellikle teknoloji alanlarına yatırım yapmayı tercih ediyorlarmış. Bir kahvecinin yatırım yapmaya değer olduğunu düşünmüyorlarmış.

Howard Schultz’ın kitapta anlattığına göre büyüme sürecinde en önem verdiği şey personel. Personelin mekanın dışa açılan yüzü olduğunu düşündüğünden onların eğitimini ve şirketleriyle bağ kurmasını çok önemsiyormuş. O yüzden her personele eğitiminin yanı sıra hisse veriliyormuş. O kadar ki Amerika’da Starbucks çalışanları sendikalı olmaktan vazgeçmişler, şirketimiz bizi düşünüyor diye.

Başlangıçta henüz bu kadar büyümemişken Howard Schultz her çalışanı bizzat tanıyormuş, doğum günlerinde kartlar gönderiyormuş. Çalışanlar da müşterileri tanır, onlarla sohbet eder, onlara kahveleri hakkında bilgi verirmiş. Sonra tabi on binlerce çalışan olunca o ip biraz kopmuş.

Personeline verdiğini belirttiği önemle birlikte bir de ilkelerinden taviz vermezmiş. O ilke de müşteriye en iyi kahveyi sunmakmış. Bir ara Brezilya’da kriz olduğunda kahve fiyatları çok artmış. Bu nedenle daha ucuz ürüne yönelip yönelmemeyi tartışmışlar ama kabul edilmemiş.

*

Çok güleceksiniz ama Starbucks’ın yaşadığı ilk büyük sorun neymiş biliyor musunuz?

Yağsız süt olsun mu olmasın mı?

Müşteriler yağsız sütle yapılan kahve talep ediyormuş. Yönetim, bunun kahvelerin tadını bozabileceğinden endişe ediyormuş. O yüzden bir süre kabul etmemişler. Sonra bakmışlar müşteriler yağsız süt satan mekanlara gidiyor, bir de yönetim kadrosuna alınan yeni yetkililer ısrarcı olunca kabul edilmiş ve yağsız süt kullanılmaya başlanmış.

İkinci büyük sorunları da frappiçino olmuş.

Frappiçino satalım mı satmayalım mı diye uzun uzun tartışmışlar.

Kahve sayılmayacağı için satılmasını uygun görmüyormuş Howard Schultz. Ama sonra uzmanların iknalarına boyun eğmiş. İyi ki de öyle yaptım diyor, çünkü frappiçino hem sıcak havalarda insanların çok tercih ettiği bir ürün olmuş, hem de kahve içmeyenlerin de Starbucks'a gelmesini sağlamış.

*

Buradan uzmanların önemine bağlıyor konuyu Howard Schultz.

Her şeyi kendi yapmak üzere çıktığı yolda kısa sürede fark etmiş ki her işi onu iyi bilene paslamak lazım. Mekanlardaki mobilya seçiminden kahvelerin tadına, çalacak müziklerden paketlerdeki tasarımlara her konuda bir uzman kadrosu oluşturmuşlar. Kendi kahve kavurma tesislerini ve kendi laboratuvarlarını kurmuşlar.

Hatta başlangıçta franchising denilen temsilcilikleri bile kabul etmemişler. Uzun yıllar buna direndikten sonra sonunda kaliteden ödün vermeden temsilcilik anlaşmaları yapmayı uygun görmüşler.

*

Yazar Howard Schultz, insanların üstlerine fazla geldiğinden yakınmış. Kendisinin "kahve kodamanı" diye görülmesinden üzülmüş. 

Kahve çiftliklerinde insanların kötü şartlarda çalışmasının faturasının Starbucks’a çıkarılmasından dert yanmış. Biz en büyük kahve tedarikçisi bile değiliz, ayrıca her ülkenin iç meselesi bu, diyor. Ama en azından tedarikçilerle bir anlaşma yapma yoluna gitmişler. Birtakım şartları yerine getirmesini istemişler tedarikçilerden. Bunun yanı sıra çeşitli yardım kuruluşlarına bağışlarda bulunuyorlarmış.

*

Gittikleri yeni yerlerde bazen yerel kafeleri olumsuz etkiledikleri iddiasıyla protestolarla karşılaşıyorlarmış. Buna da yazar diyor ki, biz küçük işletmeleri zaten rakip olarak görmüyoruz saygı duyuyoruz onlara. Starbucks’ın olması onlar için de iyi, çünkü Starbucks açıldığı yere kalabalığı getiriyor, o kalabalıktan çevredeki esnaflar da yararlanıyor.

*

Şu hikaye de ilginçmiş: Starbucks önceleri çok sıcak kahveleri iki bardak içine koyup veriyormuş. Tek bardakta tutmak zor diye. Ama iki bardağa koyunca da iki bardak çöp oluyor. Çevre meselelerine hassas olduğunu ifade eden yazar, bu süreçte nasıl bir bardak yapalım da sıcak kahveyi kolay tutmayı sağlasın ve çevre dostu olsun diye bir sürü çalışmalar, deneyler, araştırmalar yapmışlar. Sonra buldukları çözüm: Bardak bileziği J İki bardak yerine bardağın ortasını kuşatan mukavvadan yapılmış bilezik. Bu bilezik kısmen geri dönüştürülmüş kağıt olduğu için bir nebze işe yaramış.

*

Starbucks’ın isim babası Moby Dick romanındaki Kaptan Starbuck karakteri imiş. Denizkızı logosu da yine aynı romanın denizlerde geçmesinden ve deniz kızlarının gizeminden ilham alınarak seçilmiş.


*

Howard Schultz fakir bir aileden geliyormuş. Çocukken fakirliğinden epey utanmış hatta. Babasını başarısız ve yılgın buluyormuş.

Kendi Starbucks hikayesinden yola çıkarak da girişimcilere yılmayın, pes etmeyin, risk alın... içerikli tipik önerilerde bulunuyor.

Bu şekilde başka büyüme hikayeleri için bkz: DeliMisin Sen? / Ceyhun Kuburlu

*

Ben kitaptaki şu cümleden çok etkilendim:

“Yapılamayacağını bilmiyorduk, bu yüzden yaptık.”

Her şeyin derin araştırmalarla değil bazen içgüdülerle yapılabileceğini anlatıyor.

18 Haziran 2019 Salı

MOBY DICK



MOBY DICK

BEYAZ BALİNA

Herman Melville

1851

Türkçesi: Sabahattin Eyuboğlu – Mina Urgan

Cem Yayınevi

3. Basım – 1987

706 sayfa


İçim dışım balina oldu yemin ediyorum.

Kitap romandan ziyade ansiklopedi gibi. Balinalara dair bilmeniz gereken her şey ve dahi bilmeseniz de olur her şey: Balina sözcüğünün kaynakları, balina resimlerinin doğruluğu, balina yemeği, kuzey balinaları ve güney balinalarının karşılaştırılması, çeşitli balina avcılarının ve balinaların hikayeleri, balina avının geçmişi, balinanın başı ve kuyruğu, durun bitmedi, balina iskeletinin ölçüleri, balina fosili…

Eeeh eytere bea!

Balinaya doydum.

Zaten kitap "balinagillerle ilgili bir inceleme, bir taslak" olarak tanımlanıyor, kitabı kendisinin gözünden okuduğumuz Ishmael tarafından.

*

Ishmael, Kızılderili arkadaşı Queequeq ile bir balina gemisinde işe başlıyor.

Bu ikisinin tanışma hikayesi çok eğlenceli. Aynı yatakta yatıyorlar, bu vesileyle tanışmış oluyorlar. J

Kalacak oda ve yatak arayan Ishmael, yatağını biriyle paylaşması gerektiğini öğreniyor. Bu kişi konuşmayı pek bilmeyen ve putlara tapan, taptığı putları da yanında taşıyan Queequeq. Başta ondan korkuyor ama sonra yakın arkadaş oluyorlar.

Bu ikisi Kaptan Ahab’ın gemisinde balina avlamak üzere işe başlıyorlar.

Kaptan Ahab, insanların Moby Dick adını verdiği beyaz balinaya bacağını kaptırmış. Sonra da hınç yapmış. O balinayı ne pahasına olursa olsun bulacak ve öldürecek.

Bu kini bence yersiz. Gemideki diğer kaptan Starbuck’ın da dediği gibi:

“Akılsız bir hayvandan, sana ancak içgüdüsüyle körü körüne saldıran bir hayvandan öç almak ha! Delilik bu!” sf.221

Ama Kaptan Ahab kafaya takmış. Aslında beyaz balinanın kendisinden ziyade onun tetiklediği duygulara takmış:

“Eziyor bu balina, kemiriyor içimi, insanı küçük düşüren bir güç görüyorum onda, anlaşılmaz bir kötülük görüyorum onda, işte bu anlaşılmaz şeyden nefret ediyorum asıl. Beyaz balina ister kötülüğün bir aracı olsun, ister kötülüğün ta kendisi, ondan alacağım öcümü.” Sf.222

*

Bu esnada başka balinalar da avlıyorlar. Balina avcılığı nasıl oluyormuş onu da okuyoruz.

Buralarda biraz içim acıdı benim. Yazık balinacıklara. Denizciler balinalara av gözüyle baktıkları için onları bir yandan da düşman gibi görüyorlar. Halbuki hayvancıkların doğal yaşam ortamına hunharca girip onları öldürmeye kalkan sizsiniz. Hayvancıkların ne suçu var? Bu avlanmalar nedeniyle balinaların yaşam şeklinde değişiklikler bile olmuş. Örneğin önceden yalnız gezen bir balina türü, kendilerini avlayan insanlara karşı birlik olmak adına sürü halinde gezer olmuş.

*

Balinalarla ilgili verilen tonlarca bilgiden biri de balina avcılığı. Balina avcılarının kasap gibi görülmesini kabul etmekle birlikte şan şeref sahibi komutanların da aslında birer kasap olduğunu söylüyor Ishmael:

"Balina avcılığı, birçoklarına göre, iyi okumuş özgür insanların seçebileceği uğraşlar arasına girmez. Herhangi büyük bir kentin kibar çevrelerinde, bir yabancı, kendini örneğin zıpkıncı diye tanıtsa, kimse değer vermez ona. Bu yabancı tutup da, deniz subaylarına özenerek, kartvizitler bastırıp üstüne İ.B.A (İspermeçet Balinaları Avcıları) yazdırsa kendini beğenmiş, gülünç bir adam sayılacağının resmidir.

Dünyanın bizi adam yerine koymamasının başlıca nedenlerinden biri, bizi mesleğimizi bir çeşit kasaplık görmesi; bizi iş başında, türlü pislikler içinde çalışır bilmesidir. Doğru, kasaplıktır bizimki. Ama dünyanın her yerde ve her zaman şana şerefe boğduğu komutanlar da birer kasaptır, hem de en kanlı türünden." sf.159

Sen de haklısın!

*

Yabancı romanlarda bizim bahsimiz geçince bir miktar heyecanlanıyorum ben.

Burada da müsaadenizle o kısımları paylaşmak isterim:

"Bu balina beyaz sakallı İstanbul Müftüsü mü ki, hıncahınç sokaklarda bile kolayca bulunsun." sf.264

"Dişi balina okullarına kavalyelik yapan, tam gelişmiş, ama yaşlı da olmayan bir erkek balina vardır her zaman. Bir tehlike karşısında bu erkek balina, geride kalıp bayanlarının kaçmasını sağlayarak yiğitliğini gösterir. Aslında bu sayın bay, keyfine düşkün bir Osmanlı'dır. Bir haremin gönül eğlenceleri ve cilveleri arasında, dünya okyanuslarını gezer durur." sf.484

Bunun dışında Türk sarığı, Osmanlı celladı... gibi ifadeler yer alıyor.

*

Kitabın sonunu yazacağım şimdi.

Öğrenmek istemeyenler gitsin. 


Gitmeden önce eğer bu kitabı sevdilerse şu kitaplar da ilgilerini çekebilir:

- İhtiyar Balıkçı / Ernest Hemingway: http://birazkitap.blogspot.com/2018/04/ihtiyar-balikci.html


Şimdi gidin.

*

Kitabın sonunda Kaptan Ahab Moby Dick’i buluyor. Balinaya zıpkın atıyor ama sonra kaptanın boynuna ip dolanıyor ve gemiden denize doğru çekiliyor. Gemisi batıyor, adamları da ölüyor. Ishmael hariç tabii. O ölmeyip bize hikayeyi anlatıyor işte.