26 Ekim 2021 Salı

ÇARESAZ

 


ÇARESAZ

Halide Edip Adıvar

1961

Can Yayınları

3.Basım - Şubat 2014

88 sayfa

 

Kitap 1961’de Cumhuriyet gazetesinde dizi halinde yayımlanmış. 1971’de de kitap olarak basılmış.

Çaresaz, asıl adı Mediha olan herkese yardıma koşan bir öğretmen hanım. Ayrıca hikayeler yazıyor. Başarılı, çalışkan, örnek bir insan.

Karşı eve taşınan komşusu Münir ile değişik bir ilişki yaşıyor Mediha. Münir hastayken Mediha ona bakıyor, bu sırada yakınlaşıyorlar. Aşk var gibi ama yok gibi de. Anlaşılmıyor açıkçası. Özellikle Mediha’nın ne hissettiğini ben anlayamadım.

İkili arasındaki ilişkinin bir nikahla taçlanması gerektiğini düşünüyor Münir’in arkadaşı Sami Selçuk. (Münir hakim, Sami Selçuk da onun arkadaşı. Hukukçu olarak bildiğimiz gerçek Sami Selçuk galiba.)

Nikah konusunda Münir şöyle düşünüyor:

“Bizim nikahımızı ruhlarımız kıydı, ondan artık ayrılamam. Fakat ben bir başka aşka tutulursam… O zaman bizim Çaresaz’ı boşamak lazım. Halbuki bu vaziyeti muhafaza edeceğimi, benimle evlenmeye razı olan kızcağıza açıkça söylerim…” Sf.28

Böyle bok bok konuşuyor. Ama "Ya Çaresaz başkasıyla evlenirse" deyince arkadaşı, küplere biniyor Münir. 

İmam nikahı kıyıyorlar. O kadar hakim, okumuş, eğitimli ama eski usul adetle evleniyor hıyar.

Şehnaz diye bir kadına aşık oluyor Münir. Şehnaz ile evleniyor. Öyle olması gerekirmiş. Şehnaz ile ancak evlenilirmiş. Evlenilecek kadınmış.

Mediha’nın ne hissettiğini anlamadım hiç. Üzülmüyor, sevinmiyor, kızmıyor… Akışına mı bırakmış, umurunda mı değil, anlaşılmıyor. Takmıyor gibi.

Ama Şehnaz takıyor. Mediha’nın varlığı huzursuz ediyor onu. Doğal olarak. Çok huzursuz edici bir ilişki çünkü.

Şehnaz ilk çocuğuna hamileyken düşük yapıyor. Mediha’dan biliyor bunu.

Mediha da artık aynı evde yaşamanın tatsızlığını fark ediyor. E bir zahmet.

Ama Münir, Mediha’nın gitmesini istemiyor. Mediha giderse kendimi öldürürüm diyor. Ne salak salak haller.

Ay neyse ki sonunda Şehnaz ile boşanıyor, Münire ile devam ediyor. İyi kötü bir karar veriyor hiç değilse.

*

Değişik bir hikaye. Ben hiç sevmem böyle kafa karıştırıcı ilişkileri. Kararsız insanları da. Şehnaz da Mediha da daha iyilerine layık, Münir’in tavırlar ne öyle, koca adam, girdiği şekiller, ettiği laflar… Iykk, evlerden ırak.

 


ÇOCUKLARI ANLAMA KILAVUZU

 



 

ÇOCUKLARI ANLAMA KILAVUZU

 Yaşanmış Örnekler

Etkili Yaklaşımlar

Uzm. Psk. Özgün Kızıldağ

2012

Elma Yayınevi

1. Baskı - Mart 2012

248 sayfa


Çocuğunuzla yaşayabileceğiniz çeşitli olayları örnek alıp o olaylarda nasıl davranmak gerektiğini anlatıyor kitap.

Ben sıkıldım, yarısında bıraktım okumayı. Teyze olarak anne yarısı olduğum için yarısına kadar okumam yeterli bence. Tamamını annesi okusun.

 *

Kitaptaki vakalardan örnek vereyim;

 Örneğin;

Süpermarkette alışveriş arabasında bir buçuk yaşındaki çocuğunuz, çikolata, oyuncak vb almak istiyor. Annesi hayır derse ağlıyor, bağırıyor. Annesi de sussun diye alıyor.

Kitap da yapıştırıyor “hata” diye.

“Kaç yaşında olursa olsun, bir çocuğa önce hayır denip sonrasında vazgeçilerek yapılan her şey çocuğa ve aileye olumsuz bir sonuç olarak geri döner.”

Yani hayırın anlamı hayır olmalı. Çocuk annesinin “hayır”ının, kendisinin ağlama ve üzülme tehditleri ile “evet”e döndürülebilir olduğunu” düşünmemeli.


Bu konuya “Doğumdanİtibaren Montessori” kitabında da değiniliyor. Çocuklara yerli yersiz hayır dememeyi, hayırın gerçekten hayır anlamına gelmesini öğütlüyordü o kitap da:


“Hayır her zaman hayır anlamına gelmelidir. Hayırın anlamı, ‘Bir kere daha sorarsan belki yumuşarım,’ olmamalıdır. Ya da “Yeterince çığlık atar, bana vurur, bir şeyleri kırar ve bana herkesin ya da yakınlarımın yanında, ‘Senden nefret ediyorum, sen kötüsün,’ diyerek beni utandırırsan, ben de sana istediğini veririm,’ olmamalıdır.” 

 Bu kitap da hayırın ne anlama geldiğini sıfırdan anlatıyor:

“Çocuklarımıza öğretmemiz gereken en temel noktalardan biri “hayır” dediğimiz zaman, bunun değiştirilebilir bir şey olmadığıdır. Bunun için yapılması gereken, sonrasında izin verecek kadar önemsiz bulduğumuz isteklere daha baştan “hayır” dememek olacaktır. Öncelikli olarak, “hayır” dediğimiz şeylerin sayısını azaltmalı, “hayır” dediklerimizin ise arkasında durmalıyız.”

 

Yani ota bota hayır demeyin işte. Hayırı bir refleks haline getirmeyin. Ufak tefek şeyler için hayır diyip sonra karar değiştirirseniz çocuğunuz bu defektinizi anlar.

Bu bilgilerin ardından çocuğa hayırın anlamını öğretmeye karar verdiniz diyelim. Bunu öğretme yeri market değil tabii.

Market, toplu ulaşım araçları, misafirlik gibi yerler özellikle “hayır”ları öğrenmemiş çocukların aileleri için daha zor yerlerdir. “Hayır”ı öğretmeye başlamanın yeri asla bu tür mekânlar değildir. Çünkü çocuk, arkasına seyircilerin desteğini de alacaktır.”

Sakin bir ortamda, zamanla, kararlı duruşunuzla olacak.

*

Bir başka örnek; bizim annelerimizin sıklıkla sorun haline getirdiği yemek savaşı.

Çocuk, yemek saatinde sevdiği yemek yok diye yemek yemek istemiyor. Annesi de yesin diye patates kızartması yapıyor.

Yanlış, diyor kitap:

İdeal tutum, öğün saatlerinin önceden belirlenmesi, öğün saatinde çocuk o yemeği yemeyi reddediyorsa buna hiç itiraz edilmemesi, sadece bir sonraki öğüne kadar bir şey yiyemeyeceğinin kendisine tatlılıkla hatırlatılması olacaktır.”

Çocuğun ağzına zorla yemek sokuşturmanın yanlışlığını ise anlatmaya gerek yok herhalde değil mi? Ya da çocuğun peşinde elinde kaşıkla koşmanın?..

*

Bir başka vaka olarak anne babasıyla beraber yatan çocuk gösteriliyor. Artık kendi başına yatması gerektiği söylenen çocuğun ağlama krizleri, ailenin vicdanının sızlaması… vb

Kitabın bu konuda tavsiyesi şu:

Çocuğun yaşı itibarıyla da ideal olabilecek uygulama, öncelikli olarak takvim çalışması şeklinde haftanın belirli günlerinin yalnız uyuma, belirli günlerinin ise birlikte uyuma günleri olarak belirlenmesi, bunun takibinin birlikte yapılması ve hatta bu uygulamaya da hep beraber karar verilecek, aile için özelliği olan bir günde başlanması olabilir. Bu şekilde hem anne-babanın kuralları uygulayabilecek tutarlılık için güç kazanması hem de Eda’nın değişiklik ile ilgili zihninde bir şema oturtması ve geçişin güvenli olması sağlanabilecekti.”

*

Bunun gibi onlarca vaka üzerinden ebeveynlerin çocuklarına yaklaşım tarzlarının nasıl olması gerektiğini anlatıyor kitap. Ben teyze olarak üç vaka okudum, yetti. Devamını anne babalar okusun. Faydalı olacaktır. 

10 Ekim 2021 Pazar

İMKANSIZIN ŞARKISI

 



İMKANSIZIN ŞARKISI

(Noruvei no mori)

Haruki Murakami

Fransızcadan çeviren: Nihal Önal

Doğan Kitap

348 sayfa


Yaaaa.

Canım gençler...

Gençlik kitabı bu. Genç insanlar, aşklar, intiharlar, dersler, acılar... 

Kitabın arka kapağında “Sonsuz bir sevecenlik ve şiirsellik, yoğun bir erotizm” yazıyor. Yuoo bana yoğun gelmedi kitaptaki erotizm. Erotizm gibi bile gelmedi. O kadar doğal gelişiyor ki erotizmden beklenen heyecanı yaratmadı bende.

*

Vatanabe, Almanya uçağında geçmişi düşünüyor. 

Çünkü ben, olayları, sözcüklere dönmedikçe anlayamayan o yeteneksiz insan türündenim.”Sf.10 diyerek.

Tokyo'da üniversite kazanmış, Drama Sanatı bölümü, yurda yerleşmiş. Yurttaki oda arkadaşı haritacılık okuyor ama ne zaman harita demeye kalksa kekeliyor. Tutkusuymuş haritacılık. Her sabah atlamalı zıplamalı jimnastik yapıyor bu haritacı arkadaş. Ayrıca temizlik hastası. Vatanabe ortamlarda bu arkadaşın garipliklerinden bahsedip insanları güldürüyor. Faşist olduğu iddiası nedeniyle Faşo dediği bu oda arkadaşı, bir gün Vatanabe’ye ateş böceği hediye edip ortadan kayboluyor.

*

Vatanabe lisede Kizuki ile arkadaş oluyor. Kizuki'nin çocukluğundan beri tanıdığı ve sevdiği kız arkadaşı Naoko ile de bu vesileyle tanışıyor. Kizuki ve Naoko'nun birlikte gezmelerine Vatanabe de eşlik ediyor. Üçü birlikte güzel güzel takılıyorlar. 

Liseden mezun olmaya az kala Kizuki intihar ediyor. Arabanın egzoz borusunu tıkamış, camları bantlamış... Onu son gören Vatanabe. Bilardo oynamışlar en son. Kimse intihar sebebini bilmiyor.

Bu olayın ardından uzun zaman birbirini görmüyor Vatanabe ve Naoko. Ancak Naoko bir gün çıkageliyor. Naoko'nun yirminci yaş gününü birlikte geçiriyorlar ve sevişiyorlar. 

Bu sevişme Naoko'yu çok etkiliyor. Çünkü Kizuki'yi çok sevmesine rağmen onunla hiç sevişmemişler. Çünkü Naoko hiç ıslanmamış, hep canı acımış. Halbuki Vatanabe ile bu sorunları yaşamamış. Bu duruma anlam veremiyor. Ben verebiliyorum. Çünkü benim anladığım kadarıyla, Naoko ve rahmetli Kizuki teeee üç-beş yaşından beri birbirlerini tanıyorlar. Ergenliklerinden beri de sevgililer. Birbirlerinin çocukluklarını ve tüm sırlarını, her şeylerini biliyorlar. Dolayısıyla nerdeyse kardeşleşmişler. O yüzden Naoko'nun Kizuki'den erkek elektriği aldığını sanmıyorum. Daha şefkatli, merhametli hisler besliyor ona, tutku, şehvet değil. O yüzden sevişemiyordu onunla benim tahminim. 

Naoko acısıyla baş etmekte zorlandığından akıl hastanesi gibi bir ortama gidiyor. Çünkü tek acısı Kizuki'nin intiharı değil. Naoko'nun daha önce ablası ve amcası da intihar etmiş. Naoko'nun sonunu söyleyeyim mi?.. O da intihar ediyor :(

*

Vatanabe üniversite Nagasava ile arkadaş oluyor. Okuduğu kitap (Muhteşem Gatsby) vasıtasıyla hukuk öğrencisi Nagasava ile tanışıyor. Yakışıklı, akıllı bir genç. Nagasava’nın amacı bir beyefendi olmakmış. Beyefendinin tanımını da şöyle yapıyor: "İstediğini yapmak değil, gerekeni yapmak.” Sf.64

Kizuki ile kıyaslıyor onu Vatanabe. Kizuki ile Nagasava karakter olarak benziyor ama Kizuki eğlenceli kişiliğini yalnızca Naoko ve Vatanabe’ye gösterirken Nagasava herkese öyle. 

Nagasava’nın sevgilisi Hatsumi. Hatsumi Nagasava’nın başka kızlarla ilişkilerini biliyor ama ses çıkarmıyor. Vatanabe’ye de birini ayarlayıp dörtlü gezmeyi istiyor ama Vatanabe geçmişte bu durumu yaşadığı için tekrar istemiyor.

Nagasava Hatsumi’ye gerçekten köpek gibi davranıyor, ama Hatsumi kuzum ses etmiyor. Nagasava arzu ettiği gibi Dış İşleri sınavını kazanıyor. Yurt dışına gidecek, ama Hatsumi umrunda değil. 

Hatsumi'ye ne oluyor, söyleyeyim mi? O da intihar ediyor, offff :( Nagasava gittikten birkaç yıl sonra evleniyor, ondan birkaç yıl sonra da intihar.)

*

Midori diye bir kızla tanışıyor Vatanabe. 

Midori fakir ama başarılı bir öğrenci olduğu için üst düzey bir okula gitmiş lisede. Herkes zenginmiş, kendisi hariç.

“Zenginliğin en büyük üstünlüğü nedir biliyor musun? Paran olmadığını söyleyebilmektir. Örneğin, sınıf arkadaşlarımdan birine bir şey öneriyorum. Bilir misin ne yanıt verir bana: 'Mümkün değil şu sıralar param yok' Eğer durum tersine olsaydı ben ona bu yanıtı veremezdim. Tıpkı güzel bir kızın, kendini çirkin bulduğu için çıkmak istemediğini söylemesi gibi. Bunu çirkin bir kıza söyletmeye kalkış bakalım, nasıl alay konusu olacaktır." (sf 83)

Aşk konusundaki düşüncesi de değişik. Ona göre aşk şımarıklık yapabilmek hakkının olması. Sevgilinden çilekli pasta getirmesini istemek, sevgilinin hemen getirmesi, ama sonra canının çilekli pasta istemediğini söylemek, sevgilinin çilekli pastayı camdan atıp özür dilerim aşkım, düşünemedim, çikolatalı ister misin, diye sorması. Aşkı böyle tanımlıyor. Kuzum Midori yaaa. 

Midori'nin erkek arkadaşı var ama öküzün tekiymiş anlattığına göre. Zaten sonra terk edecek onu. 

Midori’nin annesi ölmüş, babası evi terk etmiş. Hiç üzülmemiş Midori bu olanlara. (Bkz: Yabancı/Albert Camus Bazen üzülünmeyebilir.)

Midori’nin ailesinin küçük bir kitapçısı var. Babası öldükten sonra Midori ve ablası bu kitapçı dükkanını satıp bir güzel yiyorlar.

Babası ölmeden önce Midori hastanede sık sık hasta babasını ziyaret ediyor. Babasının beyninde ur var, ameliyat olmuş. Midori ilgileniyor. Vatanabe de yardım ediyor.

Midori babasının bakımını sağlıyor. Ara sıra görmeye gelen akrabalar, Midori'yi güçlü görünce onun hiç üzülmediğini zannediyorlar. Halbuki Midori artık babasının bu durumuna alıştı, ne yapsın, üzül üzül nereye kadar. Cenazesinde de hiç ağlamayınca akrabalar Midori'nin duygusuz olduğunu düşünüyorlar. Akrabalar... Her yerde aynı. 

Midori’nin cinsellikle ilgili çok merakı var. Vatanabe ile porno filmlerin olduğu sinemalara gidiyorlar. Fantezilerini anlatıyor Vatanabe'ye, elbiselerimi yırtmışsın, seninki çok büyükmüş... gibi. Vatanabe de akıllı çocuk, gaza gelmiyor, aferin. 

Midori, Vatanabe'den hoşlanıyor. Vatanabe de Midori'ye karşı boş değil, ama kafası karışık. Kafa karışıklığının sebebi Naoko. 

*

Vatanabe, Naoko’yu ziyarete gidiyor. Kaldığı yer klasik anlamda bir hastane değil. Dinlenme evi gibi ama doktorlar da var. ( Shutter Island filmi ortamına benzettin dinlenme evini.) Gittiğinde önce Naoko’nun oda arkadaşı Reiko ile tanışıyor. 

Reiko konuşmanın, hislerini açmanın insana iyi geldiğini savunuyor:

-Peki, insan açılınca ne oluyor ki?

-İyileşiyor.

Sf.108

Reiko gençken çok iyi piyano çalarmış. Bir gün serçe parmağı işlemez olmuş, fiziksel bir sebebi yokken. O zaman ilk defa akıl hastanesine yatırılmış. Çıktığında evlenmiş, bir kızı olmuş. Piyano dersi verdiği çok güzel ama yalancı bir kız çocuğu varmış. On üç yaşındaki bu kız otuz bir yaşındaki Reiko’yu taciz etmiş ama herkese tam tersi oldu gibi anlatmış.

*

Naoko, Vatanabe ve Reiko üçü beraber takılıyorlar. Naoko ve Vatanabe yanlarında bir gözetmen olmadan yalnız kalamazmış, yasakmış. Ama neticede gözetmen Reiko aynı zamanda Naoko'nun kankası olduğu için onların yalnız kalmasına müsaade ediyor. Bu yalnızlık anlarında da yakınlaşıyor Vatanabe ile Naoko. Kitabın erotik olduğu düşünülen kısımları oluyor bu anlarda ama bana hiç erotik gelmedi. Naoko, sevişmek istemiyor, içinden gelmiyor ama Vatanabe'yi hoşnut etmek istiyor, onun hoşnutluğundan da memnun oluyor herhalde. 

Naoko'nun intihar haberi üzerine Vatanabe bir ay berduş gibi dolaşıyor. 

Bu intiharın ardından Reiko da oradan çıkmaya karar vermiş. Bir arkadaşının müzik okulunda öğretmenlik yapacakmış, giderken Vatanabe’ye uğruyor. Naoko’yu anıyorlar ve sevişmeye karar veriyorlar. Al mesela bunda da hiç erotizm yok ki bence. Duygusuzca da değil ama... Doğal bir süreçle gelişiyor gibi geliyor bana tüm bunlar. 

*

Vatanabe artık yasını sonlandırıyor. Midori’yi arıyor, onunla birlikte her şeye sıfırdan başlamak istiyor.

Neyse ki açıyor Midori telefonu. Açmayacak diye korkmuştum, çünkü hiç arayıp sormadı kızı. En son da kız saçını uzatmıştı görüşmeyeli, Vatanabe fark etmedi diye bozulmuştu Midori. Hisli bir kız. 

"Neredesin?" diye soruyor Midori. Ama Vatanabe bilmiyor nerede olduğunu, bakıyor öyle etrafına nerede olduğunu bilmeden.

*

Kitap burada bitiyor. Umarım Midori de intihar etmez. Etme ihtimali var gibi geliyor bana çünkü Vatanabe'nin böyle bir lanet var üzerinde belli ki. Halbuki nasıl da düzgün, efendi, aman kimse kırılmasın, üzülmesin diyen, etliye sütlüye karışmayan bir çocuk. Nereden kapmış bu laneti acaba?

Bu ölümlerin ardından şunu fark ediyor Vatanabe: “Ölüm yaşamın karşıtı olarak değil, parçası olarak vardır.”Sf.31

*

1960'larda geçiyor hikaye. Oranın üniversitelerinde de siyasi olaylar, ders ve yurt basmalar var. Fakat Vatanabe bu olaylarla ilgilenmediği için bilemiyoruz ayrıntıları.

*






Filmi de izledim. Filmde bir daraldım bir daraldım. Film bana çok bunalım geldi. Kitabını okurken öyle hissetmedim. Kitap bana çok nahif, saf, duru gelmişti. Hiç sıkılmadım okurken. Ama film içimi baydı. 





Daha önce de okumuşum bu kitabı: http://birazkitap.blogspot.com/2013/05/imkansizin-sarkisi.html

Ama hiç hatırlayamadım. 

8 Ekim 2021 Cuma

ÜÇ HAYAT

 


ÜÇ HAYAT

(There Lives)

Gertrude Stein

1909

İngilizce aslından çeviren: Ferit Burak Aydar

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

1.Basım - Mart 2021

254 sayfa


Canım kadınlar...

Kitapta birbiriyle maddeten alakasız ama ruhen alakalı üç kadının hayatı anlatılıyor. Boşa yaşanmış hayatlar demek istemiyorum ama yazık olmuş. Kendi benlikleri yok gibi kadınların. Ezbere bir hayat yaşıyorlar. Gerçi bundan memnunlarsa hiç sorun yok. Olabilir, kimisi öyle hayat sever, kimisi böyle. Ama bu sevmek, tercih etmek değil, öyle gelmiş öyle gidercilik. O yüzden yazık.

Kadınlar;

Anna, Melanctha ve Lena. Üçü için ayrı ayrı bölümler var kitapta.


İYİ ANNA

Anna, Bayan Mathilda’nın hizmetçisi. Mathilda’nın arkasını topluyor, yeri geliyor onu para harcamaları, eve geç gelmesi gibi konularda azarlıyor.

Anna daha önce Bayan Mary için çalışıyor. Onun kızı evlenip beraber yaşamaya başladıklarında ayrılıyor. Bayan Mary yerine onun kızının emri altında çalışmak istemiyor çünkü. 

Sonra Dr. Shonjen ile çalışmaya başlıyor.

Anna, fırıncı üvey ağabeyi aracılığıyla dul Bayan Lehnmant ile tanışıyor. Onunla dost oluyor. Lehnmant bir gün küçük bir oğlan çocuğunu evlat edinince araları açılıyor. Çünkü Anna’ya göre Lehnmant’ın zaten iki çocuğu var ve onlara bile doğru dürüst bakamazken evlat edinmek için maddi manevi gücü yok. Ama sonra araları düzeliyor.

Anna ağabeyinin karısını sevmiyor. Onların iki çocuğuna karşı da pek bir şey hissetmiyor.

Anna iyi bir kadın, iyi bir insan, iyi bir hizmetçi. Hizmeti altında olduğu insanları azarlayabiliyor ama buna rağmen insanlar ona kızmıyor. Çünkü Anna her şeyi düzene sokuyor, güzelleştiriyor, insanlara yardım ediyor, hayvanlara da yardım ediyor, her eve lazım.

Bayan Mathilda ile araları iyi. Fakat Bayan Mathilda başka bir ülkeye gidecek. Anna onunla gitmiyor, yabancı bir ülkede yalnız kalmak korkusu nedeniyle. 

Anna Bayan Mathilda’nın gidişinin ardından kendi pansiyonunu işletmeye başlıyor. Ama pek kazanamıyor. Çünkü pansiyonerlerden çok para isteyemiyor. Yemek ve hizmet konusunda da hiç tasarrufa gitmiyor. Her şeyin en iyisini, en güzelini kullanıyor. Bu yüzden de pek kazanamıyor. 

Artık yaşlanıyor ve bitap düşüyor. Ameliyat için hastaneye gidiyor, çıkamıyor.

Boşa geçmiş bir hayat mı? Bilemiyorum. Bir sürü insanın ve hayvanın hayatına dokunmuş, onlara hep iyilikler etmiş bir insan. Ama kendisine iyilik etmiş mi?..


MELANCTHA

Melanctha siyahi bir kadın.

Siyahiler konusunda yazarın dan dun lafları var. Pata küte yazmış. 

“Siyah insanlara özgü yalın, hafifmeşrep bir ahlaksızlık", “sunturlu zenci küfürleşmeleri”,”zencilere özgü tarz”, "sıcak zenci zamanlar", "zenci güneşi" Zenci aşağı zenci yukarı. Yav ne farkı var? 

Melanctha çocukluğundan beri bilgeliğin peşinde ve bu bilgeliği erkeklerde arıyor. İş makinesi izleyen dayılar gibi işçi erkekleri, ameleleri, inşaatçıları, gemicileri izlemekten zevk alıyor, onlarla konuşuyor.

Jane Harden ile tanışıyor. İçkiciliği yüzünden okuldan, işten atılan bir kadın Jane. Melanctha’ya bildiği her şeyi öğretiyor. Ama sonra araları açılıyor ve ayrılıyorlar.

Melanctha bir sürü erkekle tanışıyor ama aradığını bulamıyor. Sonunda doktor Jeff ile tanışıyor. Jeff, Melanctha ile ilgili söylentileri, onun başıboş dolaşmalarını biliyor ve onunla ilgilenmiyor. Ama Melanctha’nın annesinin hastalığı ve ölümü sürecinde yakınlaşıyorlar. Fakat doktor Melanctha’nın geçmişi ile ilgili kaygılı.

Sonunda da ayrılıyorlar zaten. Yok sen beni sevmiyorsun, sen beni anlamıyorsun diye kafa ütülüyor Jeff. Melanctha da gelemiyor böyle şeylere. Hakikaten çok yoruyor Jeff. Beni bile yordu okurken. Sürekli bik bik bik konuşuyor, öff bir sus. 

Melanctha, Rose diye bir kadınla arkadaşlık etmeye başlıyor. Rose Melanctha’ya doğru yolu göstermeye, dizginlemeye çalışıyor ama fayda etmiyor. Buna rağmen birbirlerini seviyorlar. Ta ki Rose evlenip ilk çocuğunu kaybedene kadar. Bu andan sonra Rose artık Melanctha’yı evinde istemiyor. Melanctha hakkındaki söylentilerden rahatsız oluyor. Kızı başta kullanıyordu, her ev işine koşuyordu Melanctha. Ama sonra Rose kovuyor kızı. 

Melanctha Jem Richards diye biriyle tanışıyor. Ona açık oluyor. At yarışı bahisleriyle geçinen biri Jem. Bahislerde şansı kötü geçince araları bozuluyor. Ama Melanctha’dan kaynaklı değil. O paraya önem vermediğini söylüyor ama adam oralı değil.

Bu adamla da ayrılıyor. Rose da onunla daha fazla arkadaşlık etmek istemiyor. Melanctha artık hiçbirini görmüyor. 

Melanctha çalışıyor, hastalanıyor, verem oluyor, ölünceye kadar yoksul veremliler için ayrılmış bir evde yaşıyor.

Sonunu iyi bağlayabilseydi Melanctha’nın hayatı fena değildi bence. Gerçi kitapta naif mi anlatılmış, anlayamadım. Melanctha’nın sürekli dolaştığı, sürekli erkeklerle dolandığı anlatılıyor ama sadece dolaşıyor, dolanıyor... diye anlatılıyor. Sanırım ayrıntılar hayal gücümüze kalmış. 


KİBAR LENA

Ah kuzuuuuuum, en üzüldüğüm. 

Herkes aptalsın salaksın bönsün diye azarlıyor Lena’yı. O da artık duymaz, işitmez, umursamaz hale geliyor. Bir insana etrafındaki herkes bunları söylerse ne olur?

Halası Lena’ya kendisi gibi birini buluyor. Anne babasıyla yaşayan ve onların sözünden çıkmayan Herman adlı bir adamla evlendiriyorlar. Herman, Lena, Herman’ın anne babası aynı evde yaşamaya başlıyorlar. Herman’ın annesi sürekli azarlıyor Lena’yı. Herman rahatsız bu durumdan ama ömrü boyunca anne babasına karşı gelmemiş. Lena hamile olunca Herman’a bir güç geliyor. Baba olmak için sabırsızlanıyor. Karısı umrunda değil, kötü de davranmıyor ama pek de ilgilenmiyor. Daha sonra iki çocukları daha oluyor. Herman çocuklarıyla yakından ilgileniyor. Lena ise yavaş yavaş çekiliyor. Ruhu çekiliyor, hayattan çekiliyor gibi, kendinde değil. Dördüncü çocuğunu doğururken hem Lena hem çocuk ölüyor. Herman üç çocuğuyla mutlu mesut, bir daha evlenmeden yaşıyor.

Hadi Anna ve Melanctha için bir parça kendileri seçti, başka hayat seçmeleri mümkündü denebilir ama Lenacık için ı-ıh. Kızcağızın aklı başında değil gerçekten, çünkü herkes aptal gibi muamele ediyor kıza. 

*

Canım kadınlar :(

*

Kitapta bazı cümleler tekrar tekrar kullanılıyor. İlk defa böyle bir şeye rastlayınca aynı satırı bir daha mı okuyorum diye tereddüde düştüm. Ama yok, yazarın tarzıymış bu,  “Geleneksel doğrusallığı bozan tekrarlar...” diye geçiyor bu durum kitabın arka kapağında “...yazarın edebiyattaki yerleşik kurallara karşı çıkışını gösterir.”

*

Yazar Picasso ile arkadaş.

Picasso onun bir portresini de çizmiş hatta. 


"Gertrude Stein’in Portresi (Portrait of Gertrude Stein): Kübist ressam Pablo Picasso, Amerikalı avantgarde yazar Stein’ın yüzünü bir türlü hatasız resmedememekten şikayet etmişti. Stein’ın 1905 tarihli bu tablo için 19 kez poz verdiği söyleniyor. Picasso’nun yüzü sadece bir günde bitirdiği, “Artık sana baktığımda seni göremiyorum” dediği, bu nedenle de tablonun bir nevi ‘eksik‘ bırakıldığı iddia edilir." (Kaynak: https://www.diken.com.tr/bu-yuzlere-bir-bakan-bir-daha-unutamiyor/ )



1 Ekim 2021 Cuma

TANRISIZ GENÇLİK

 

TANRISIZ GENÇLİK

(Jugend Ohne Gott)

Ödön von Horvath

1937

Almanca aslından çeviren: Gülperi Zeytinoğlu

Türkiye iş bankası Kültür Yayınları

1.Basım - Temmuz 2021

129 sayfa

 

Nazi dönemi eğitim sistemini bir öğretmenin gözünden anlatıyor kitap. Faşizan bir eğitim politikası hakim. Militarist, gammazcı, kötücül gençler yetiştiriyor sistem.

“İnsanlar umurlarında değil! Makine olmak istiyorlar; vidalar, çarklar, pistonlar, kemerler… ama makineden de çok cephane olmak isterlerdi: Bombalar, şarapneller, el bombaları. Herhangi bir savaş alanında geberip gitmeyi ne çok isterlerdi! Bir savaş anıtının üstündeki isimleri onların tek ergenlik hayali.” Sf.13

Öğretmen bu ters gidişin farkında ama bir şey yapamıyor.

*

Sınav kağıtlarını okuyor öğretmen. Neden sömürgelerimiz olmalı?” sorusuna bir cevap şöyle:

“Sömürgelere ihtiyacımız var, çünkü çok fazla hammaddeye gereksinim duyuyoruz, çünkü hammaddesi olmadan, son derece gelişmiş endüstrimizi tam kapasite çalıştıramayız, bunun yerli işçilerin yeniden işsiz kalması gibi feci bir sonucu olur.” Sf.3

*

“Bütün zenciler üçkağıtçı, korkak ve tembeldir.” yazıyor bir sınav kağıdında. Öğretmen başta bu anlamsız bir genelleme diye cevabı yanlış bulup üzerini çizecekken daha sonra bu cümlenin radyoda söylendiği aklına geliyor. Eğer radyoda söylendiyse üzeri çizilemezmiş. Radyoda ne söyleniyorsa doğruymuş. Ama öğretmen sınıfta  “Zenciler de insandır.” demekten kendini alıkoyamıyor ve bu lafı başına dert oluyor.

Bir öğrenci velisi tarafından şikayet ediliyor. “Hangi gizli yollarla ve alçak sahtekarlıklarla insan sevgisi saçmalıklarını masum çocukların ruhlarına işlemeye çalıştığınızı gayet iyi biliyorum” Sf.8 diye kızıyor öğrenci velisi öğretmene. (Aklıma “Çocuklar ölmesin” dediği için yargılanan Ayşe öğretmen geldi.) Bu yüzden uyarı alıyor öğretmen. “Gençleri, gelecekteki askeri yeteneklerini herhangi bir şekilde etkileyebilecek unsurlardan uzak tutmalıyız.” Sf.9 diyerekten. Öğrenciler de imza toplayıp onu attırmak istiyorlar.

*

Kampa gidiyorlar bir gün okulcak. Öğretmen, çocuklardan Z’nin günlüğünü okuyor. Günlüğünün okunduğunu fark eden Z,  N’den şüpheleniyor. Öğretmen bir şey diyemiyor o an. Korkuyor.

Daha sonra N’nin ölüsü bulunuyor. Z şüpheli olarak yargılanıyor. Bu yargılama sırasında öğretmen günlüğü aslında kendisinin okuduğunu ve korktuğundan söyleyemediğini itiraf ediyor. Tabii ki bu itirafının ardından öğretmenlik kariyeri sona eriyor. Herkes ondan nefret etmeye başlıyor, ama bir yandan da dürüstlüğü takdir görüyor. O dürüst davrandıkça etrafındaki insanlar da dürüst oluyor.

Z’nin sevdiği bir kız var, hırsız. Mahkeme bu kızı suçlu buluyor. Halbuki kız N’yi başkasının öldürdüğünü ama kim olduğunu görmediğini söylüyor.

Öğretmen işin peşini bırakmıyor ve N’yi öldürenin T olduğunu öğreniyor. T tamamen zevkine, ölüm nasıl bir şey merak ettiği için öldürmüş N'yi.

Daha sonra T’nin de ölüsünü buluyorlar, intihar etmiş. İntihar notunda “Öğretmen beni ölüme itti. Çünkü öğretmen N’yi benim öldürdüğümü biliyor.” yazıyor.

Öğretmen bu ölüme çok üzülmüyor. Çünkü bu çocukların hiçbirini sevmiyor. Onların gelecekte ne kadar vahşi olabileceğini öngördüğü için hiçbirine sevgi beslemiyor.  O yüzden bu çocukların ölmeleri içten içe rahatlatıyor onu.

Böyle bir ortamda öğretmen elbette Tanrı’ya inancını da yitirmiş.

*

Kitabın sonunda artık öğretmenlik yapmasına izin verilmediği için bir rahip dostunun teklifiyle Afrika’ya gidiyor. “Zenci, zencilerin yanına gider.” Sf.129 diye de şaka yapıyor kendi kendisine.

*

Kitap 1937’de yayınlanmış. Yani hala o dönem güncelken, sıcağı sıcağına çıkmış hikaye. Oranın Silivri’si soğuk değilmiş demek ki.

24 Eylül 2021 Cuma

ÇALIŞ(MA)MAK

 


ÇALIŞ(MA)MAK

Daha Ciddi Bir Mesai


(Not Working: Why We Have to Stop)


Josh Cohen


2021

Türkçesi: Burcu Halaç

Sel Yayınları

Birinci Baskı: Haziran 2021

264 sayfa

 

Kitabın adı ve tipi bende çalışmamaya övgü şeklinde bir kitap olduğu izlenimi yaratmıştı ama değil. Çalışmaya övgü de değil. Çalışmak ve çalışmamak arasındaki dengenin tutturulmasına övgü.

 Bunu bazı ünlü isimlerin hayatlarını anlatarak ve bazı hikayeleri irdeleyerek örneklendiriyor. Örneğin Andy Warhol, David Foster Wallace, Emily Dickinson, Orson Welles, Katip Bartleby, Oblomov… gibi.

*

Çok çalışmıyor ya da çok boş zamanı var gibi gözüken insanların aslında ne kadar üretken olduğunu anlatıyor yer yer. Üretkenlikleri sanat üzerine. Sanat ile meşgul olmak çalışkanlık mıdır değil midir gibi bir akıl yürütme var kitapta.

*

 Öğretilerin çalışmayı ne kadar yücelttiğini anlatıyor kitap başta. Özellikle dinler çalışın çalışın çalışın diye öğütlüyor. Kapitalist sistemde de durmaksızın çalışmaya odaklı hayatlar dikte ediliyor.

“Kapitalizm, kültürümüzde çalışmanın egemen statüsünü yerleşik kılmakta o kadar başarılı olmuştur ki söz konusu etik artık dini temellerinin desteğine ihtiyaç duymaz.” Sf.30

Motivasyon konuşmalarında da çalışmak iyidir temalı içerikler yer alıyor. Böyle böyle çalışmanın aksini düşünemez hale geliyor insanlar. Çalışmak belki o kadar da övgüye değer olmayabilir ama bir soru işaretinin bile akla gelmesi mümkün olmuyor. Çünkü insanlar içselleştiriyor artık çalışmanın gerekliliğini. Aksi bir hale düştüklerinde kendilerini kötü hissediyorlar.

“Çalışma bir kez dışarıdan dayatılan bir gereklilik yerine içeriden işitilen bir çağrı haline gelmeye görsün, artık bu sesi yetersiz ya da suçlu hissetmeden durdurmak daha da zorlaşır.” Sf.29

* 

Çalışmak bu kadar zorunlu görülünce zaman da değerli hale geliyor. Boş zaman, tatil zamanı, hafta sonu... Hep kaliteli vakit geçirme histerisi başlıyor.

“Çalışmayı kutsallaştırarak gündelik yaşama yeni bir yöntem ve amaç zorunluluğu getirmiştir ki bunun en önemli sonuçlarından biri zamana en büyük değerin verilmesi olmuştur.” Sf.29

*

İdeal uyku saati konusunda bir fikir birliği yok. Kimisi az uyku iyidir, kimisi çok iyidir derken yazar kulağıma su kaçırdı:

“Bugünün yaşam tarzı sayfalarının uyku bozukluklarına takmış olması tesadüf değildir. (…) Uyku çalıştırılamadığımız tek durumdur; şirketlerin ve askeriyenin uyku ihtiyacını asgariye indirmenin yollarını aramaya bu kadar ilgi duyması ve maddi olarak buna yatırım yapması hiç de şaşırtıcı değildir.” Sf.32

Az uyuyun, çok çalışın diyenden ben bir kıllanırım artık.

*

Meryem Uzerli sayesinde ilk defa duyduğum “tükenmişlik sendromu”ndaki tükenme  ilk kez 1974’te Alman-Amerikalı bir psikolog tarafından “giderek artmakta olan aşırı çalışma ya da stresin neden olduğu fiziksel ya da zihinsel çöküş” anlamında kullanılmış.” Sf.44

*

Korona zamanında karantina günlerini nasıl geçirdiğini paylaştı bazı insanlar. Kimisi dil öğrenmiş, kimisi bol bol kitap okumuş. Yazarın sürekli bir şey yapmak, bir şey öğrenmek gerek hissi ile ilgili de diyeceği var:

“Gerçekte ne istediğimizi keşfetmemizi öneren çok sayıda popüler kitap, makale ve TED konuşması ortaya çıktı. Bunlardan hiçbiri aslında istediğimiz şeyin hiçbir şey seçmememize izin verilmesi olduğu olasılığını akla getirmiyor.” Sf.51

Hiçbir şey yapmasak olmaz mı? Bunu düşündürüyor yazar. İlla bir şey yapmak zorunda mıyız?

Bir şey yapmayı seçiyorsak başka bir şey yapmaktan/yapmamaktan feragat ediyoruz demektir.

“Bir şey yapmak ya da bir şey olmak için diğer pek çok şeyi yapma ya da pek çok şey olma özgürlüğünden feragat etmek gerekir.” Sf.63

Yazar diyor ki bu kadar çok şey yapıp yapıp hala hiçbir şey yapmamış hissi taşıyabilirsiniz.

“Bu kadar çok şey yapmaktaki tuhaf şey, bir noktada hiçbir şey yapmıyor gibi hissetmeniz. İşi sevmeyi ya da işten nefret etmeyi bırakıyorsunuz, işi yaptığınızı pek fark etmiyorsunuz bile.” Sf.65

Ayy bu hissi çok iyi biliyorum. Bir dönem çalıştığım işle alakalı adeta ruhum çekilmişti, gözümün feri gitmişti, üzerime toprak atılası bir hale gelmiştim. Töbetanrıma.

*

Kitabı okudum bitti ama bir sorun, nasıl bitti. Kolay değildi, zevkli de değildi. Sarmadı beni. Beklediğim gibi değildi. Beklediğim, çalışmamak candır abi yaaaa’yı sağlam argümanlar üzerine oturtacağım bilgiler vermesi idi. Gerçi belki de kitapta o bilgiler var ben anlayamadım. O da mümkün.

*

Kitabın adının aklıma getirdiği bir şarkı: "Trik trak trik trak olur mu hiç çalışmamak?.." Olabilir belki, ne zorluyorsunuz? 


17 Eylül 2021 Cuma

BİLİNÇALTINIZDAN GELEN EBEVEYN

 


BİLİNÇALTINIZDAN GELEN EBEVEYN


Dr. Feride Koçak Can


2020


Cezve Yayınları


1.Baskı-Mart 2020


216 sayfa

 

Enfessssss. Bayıldım bu kitaba. Alkışlar bolca.


Ebeveynlerle olan sorunların tespiti ve çözümü için gayet açık, net, mantıklı açıklamalar yapmış.


Öncelikle kendimizdeki tetiklenmeler çok yol gösterici. Gereksiz öfkelenmelerimizi, açıklayamadığımız üzüntülerimizi biraz deşince dibinden anne babanın söz veya davranışları çıkıyor. O söz veya davranışlar da bizim bugünümüzü oluşturuyor.

 

Anne babaların çocuklarda yarattığı hasarı görmek için büyük şiddet olayları şart değil. Kitapta dendiği gibi “Şiddet deyince de aklınıza sadece fiziksel şiddet gelmesin; küsmek, görmezden gelmek, imada bulunmak, laf sokmak, söylenmek, suçlamak, manipüle etmek, zorla istediğini yaptırmak, bağırmak, hakaret etmek de şiddetin bir çeşididir.

 

Çocukcağız dünyaya bu insanların arasında geliyor. Anne babası biricik sığınağı. Ama sığınak olarak gördüğü bu insanlar tarafından kötü muameleye maruz kalırsa ne olur?

 

Olan şu. Çoğu insan bu durumu bastırıyor. Bilinçaltının derinlerine gömüyor. Yok ki öyle bir şey, olmadı ki, diyor. Gerçekten bir süre yok oluyor. Ama işte bazen manasız bir şeye öfkelendiğinizde, manasız bir şeye üzüldüğünüzde aslında derinlere gömülü o hisler kendisini gösteriyor.

 

Çocuklar, anne babalarının kötü muamelesinin kötü olduğunu idrak edemeyebilirler.

Çocuk sezgisel olarak bildiği iyi ebeveyn modeli ile gerçekte kendisinin sahip olduğu ideal olmayan ebeveyni arasında çelişkiye düştüğünde, ebeveyni­nin ideal olmadığı gerçeğinin acısına dayanamaz. Bu nedenle ebeveynin yaptığı her şeyi ideal kabul eder ve ortada bir sorun varsa bunun kendisinden kaynaklandığını düşünür.”

 

Yavrum çocuk, mesela babası onu dövdüğünde “Ödevimi yapmadım, o yüzden dövdü.” Annesi terk ettiğinde “Yaramazlık yaptım, o yüzden gitti.” diye suçu kendinde arıyor. Aksi duruma inanmak çünkü dayanamayacak kadar acı verici olabilir. Zira aksi durum düpedüz anne babanın seni sevmediği anlamına gelir ki hangi çocuk bu bilgiyle baş edebilir? O yüzden baş edebileceği şekilde idealize ediyor ebeveynini. Ebeveyninin idealize ettiği davranış artık o çocuk için normal hale gelmiş bir davranış oluyor. Dayak, kötü söz, kötü muamele artık o çocuk için  normalleştirmiş. Büyüyüp yetişkin olduğunda da çevresi bu davranışların normal karşılandığı bir çevre olacak. Kendisi ebeveyn olduğunda da çocuğuna muamelesi böyle olacak. Bilinçli aklıyla “Ben çocuğuma böyle davranmayacağım.” diyebilir. Gerçekten davranmayabilir de, ta ki bilinçaltı ses verene kadar. Bilinçaltı çocuklukta bastırılanları hatırlatan olaylarla karşılaşınca gün yüzüne çıkıveriyor.

 

Dr. David Richo'nun bir sözü var kitapta "Doğa kendi iyiliğimiz için, bizi ebeveynlerimize yönelik bir körlükle donatmıştır"

Canım çocuklar.


*

 

Çocuğa küsme, laf sokma, aşağılama, tehdit etme, bedenine saygı duymama… Bunlar da duygusal şiddet oluyor ve bunlar büyük travmalardan daha sinsi. Çünkü çocuk, yukarıda dediğimiz gibi, bunları normal sayıyor, büyüyünce de travma olduğunu kabul etmiyor. Aman bunlar herkesin başına gelir, bu da travma mı, sen travma görmemişsin… diyerek yine yok saymaya devam ediyor.

 

Anne babaya kızılmaz ve onların hakkı ödenmez, miti ile büyüdüğümüz için bazılarımızda ebeveynlerine karşı duyduğu öfke karşısında derin bir suçluluk ya da utanç duygusu oluşuyor. Bu tarz konforsuz duygularla baş etmeyi çoğu kez bilmedi­ğimiz için bize yanlış yapıldığı gerçeği ile yüzleşmek yerine ve o derin acı verici konforsuz duyguları yaşamak yerine ebeveyni idealize etmek çok daha kolay geliyor.


*


Kitapta bu sorunlarla baş edebilmek için somut öneriler var. Yazar kendisi de kişisel gelişim kitaplarını sadece okuyup geçmenin, hayatındaki sorunları tespit etmenin bir işe yaramadığını, önemli olanın bunlar üzerinde çalışmak olduğunu gözlemlemiş. Okuyucunun da derdine derman olmak istiyor. Okuyucusunu ve genel olarak içinde bulunduğu toplumu iyi tanıyor izlenimi aldım.

 

Kendi hayatından yola çıkan örnekleri var. Çocuğunun yemek yemesi ile ilgili problemi varmış. Çocuğunun yemek vakti geldiğinde geriliyor, çocuk yemek istemediği zaman çocukla arasında gerginlik yaşanıyormuş. Mantıklı bulmadığı bu gerginliği çözmek için düşünmeye başlamış. Kendisi çocukken babaannesi onu zorla yedirirmiş. O da şimdi çocuğu yemeyince öfkeleniyor, sebebi buymuş. Kendisi hatırlamasa da bedeni hatırlatıyor çocuğun yemek yeme vaktindeki tetiklenme ile. Yoksa hatırladığı bir anı yok. Sonra bu farkındalıkla elde ettiği teşhisi çözmek için çocukluk fotoğrafı ile konuşuyor, imgelem yapıyor, çocukluğuyla konuştuğunu hayal ediyor. Kendisi düzelince çocuğunun beslenmesi de düzeliyor.

 

İçindeki çocuk ne düşündü, ne hissetti, neye hasret kaldı, hangi ihtiyacı karşılanmadı? Bunları sorun kendinize diyor. Kendinize tüm bu çalışmalar için zaman ayırın, meditasyon, yoga, nefes çalışmaları yapın. “Günlük hayatınızda rutin olarak medi­tasyon, farkındalık, yoga, nefes gibi çalışmalara ne kadar yer verirseniz, amigdalanızdan kaynaklanan dürtüsel tepkileriniz üzerine hakimiyetiniz o kadar fazla olur. Öfke patlamalarının çoğunun altında giderek artan duygu yoğunluğunu fark etmemek yatar.

 

Sizi birden öfkelendiren bir olayda "Bu bana nerden tamdık?” diye sorun, bu esnada bedeninizin neresinde nasıl hisler oluyor fark edin, diyor. Aklınıza gelen anıda çocukluk halinizi hayal edin.

 

“Belki bir çocukluk fotoğrafı yardımcı olabilir. Sonra o anı ile ilgili aşa­ğıdaki soruları o güzel çocuğa sorun:

"Tüm bunlar olurken ne hissettin?"

"Tüm bunlar sana kendinle ilgili ne düşündürdü?" "Hangi ihtiyacın karşılanmadı?"

"Bu anıyı yeniden yazacak olsan olumlu versiyonu nasıl olurdu?"

Şimdi o çocuk karşında olsa ona neler söylemek isterdin?"

"Senin çocukluğunun tıpatıp aynısını yaşamış bir çocuk görsen ona ne söylemek isterdin?"

 

Diyor ve ekliyor:


“İçsel çocuğunuzun geçmişte karşılanmamış ihtiyaç­larını bugün bir yetişkin olarak nasıl karşılayabilirsiniz? Alternatifleriniz var mı? Bu hususlarda aklınıza gelen stratejileri not edin ve bunları gerçekleştirmek için bir adım atın.”

 

*

Mükemmel bir kitap, mükemmel. Tüm eşe dosta hediye edeceğim bu kitabı.

 

*

Bu kitabın bana hatırlattığı bir başka eser için;

Bkz: Seninle Başlamadı 

Aileden gelen travmaların nesiller süren etkisini anlatıyor, bu kitap da etkileyici idi.