25 Ocak 2020 Cumartesi

BOYALI PEÇE



BOYALI PEÇE

(The Painted Weil)

W. Somerset Maugham

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

5. Basım – Ocak 2019

228 sayfa


Enfes bir kitap.

O kadar beğendim, o kadar beğendim ki, bu kadar beğenilebilir.

Bir çırpıda okudum.

*

Kitty genç, güzel, neşeli, enerjik bir kadın. Annesi Kitty için iyi bir kısmet istiyor. Ama olmuyor. Annesi Kitty’nin evde kaldığı iması yapıyor.

Kitty de tam bu esnada gelen Walter Fane’nin evlilik teklifini kabul ediyor.

Walter çekingen bir adam. Bakteriyolog.

Evlendikten sonra Walter’in işi sebebiyle Çin’e gidiyorlar.

*

Kitty hayat dolu bir kadın ama Walter sessiz sakin, işinde gücünde.

Tabii bu Kitty’nin kocasını aldatmasının bahanesi olamaz.

Kitty, Walter’ı aldatıyor Charles adında sömürgelerden sorumlu bakan yardımcısı ile.

Kitty ile Charles evde yatak odasındayken, kapının kolu açılmaya çalışılıyor. Ama kapı kilitli olduğu için açılmıyor.

Kitty korkuyla kapıyı açtığında kimseyi görmüyor.

Ama meğer Walter olanları görmüş. Görmüş, görmezlikten ve bilmezlikten gelip gitmiş.

Kitty, Walter’in bilip bilmediğini merak ediyor. Soramaz da tabii.

Bir gün Walter, kolera salgınının olduğu bölgeye gideceğini, Kitty’nin de kendisiyle gelmesini istediğini söylüyor.

Kolera salgını varsa ölüm de vardır. Kitty gitmek istemediğini söylüyor.

Walter da, o zaman boşanma dilekçesini veriyorum diyor.

Açık açık konuşuyorlar. Kitty, zaten Walter’ı sevmediğini, Charles ile birbirlerini sevdiklerini söylüyor.

Walter boşanmak için şöyle bir şart koşuyor. Charles da karısından boşanacak ve Kitty ile evlenmeyi taahhüt edecek.

Kitty, Charles’in bunu kabul edeceğinden emin. Ancak Charles bu konuda yan çiziyor.

Kitty, Charles’in kendisi için her şeyi yapacağını sanarken Charles:

“Canım, aşık bir erkeğin söylediği her lafı kelimesi kelimesine ciddiye almamak gerek.” diyor Charles. Sf68

“Bir adam hayatının geri kalanını onunla geçirmek istemeden de bir kadına aşık olabilir.” Sf.78

Demek Walter biliyormuş Charles’in böyle kaypaklık edeceğini.

*

Walter artık Kitty’nin yüzüne bakmıyor. Konuşmuyor. Karı koca hayatı yaşamıyorlar.

Komşuları, hükümet temsilcisi Waddington. Kitty bir onunla konuşabiliyor.

Bir de kilisedeki rahibelerle.

Rahibeler köydeki çocuklarla ilgileniyorlar. Kitty de orada ufak tefek işler yapıyor.

Walter’ın köyde ne kadar başarılı olduğunu Kitty, rahibelerden ve Waddington’dan öğreniyor. Walter köyde sevilen, saygı duyulan, başarılı biri oluyor.

*

İkisi de çok mutsuz. Walter mutsuzluktan ölecek kadar mutsuz. Sadece işle ilgileniyor. Onda da kendisini korumuyor.

Kitty, Walter’in hayatını böyle zehir etmesini çok üzülüyor. Anlam da veremiyor.

“Aptal bir kadının kocasını aldatması gerçekten bu kadar önemli miydi? Ve neden kusursuzluğa böylesine yakın olan kocası bu durumu dert ediyordu? Walter kadar zeki bir adamın oran duygusundan bu denli nasibini almamış olması garipti.” Sf121

Doğru. Tamam aldattıysa aldattı. Olan oldu. Boşanmadınız, madem devam ediyorsunuz, hayatınıza da devam edin.

*

Kitty hamile olduğunu öğreniyor.

Çocuğun kimden olduğunu soran Walter’a “bilmiyorum” diyor ama gayet Charles’tan çocuk. Walter yalan bile olsa çocuğun kendisinden olduğunu duymaya ve buna inanmaya hazırdı aslında.

Walter, bu haberi de soğukkanlılıkla karşılıyor.

*

Sonra da ölüyor.

Diyorlar ki Walter kendi üzerinde deneyler yapmış.

Walter ölüm döşeğindeyken Kitty, kendisini affetmesi için Walter’a yalvarıyor. Kini Walter’ı bitirdi çünkü. Affetse hafifleyecek.

Ama Walter son söz olarak “Asıl ölen köpekti” diyor.

Bir şiirden bu. Okuyucu nasıl yorumlarsa artık.

Aslında bir anlamı bile olmayabilir. Koleradan son nefesini veren bir insanın zihni sağlıklı çalışmaz, kendini kaybedermiş. Belki bu sözü Sokrates’in ölmeden önce söylediği son sözü gibidir. “Askleipos’a bir horoz adadık; onu yerine getir, unutma”

*

Kitty, kocasının ölümünün ardından baba evine dönüyor. Yoldayken annesi ölüyor.

Charles’ın karısı Dorothy, Kitty’i bir süre misafir ediyor. Kitty bence kabul etmemesi gereken bu teklifi kabul ettiği gibi bir de Charles’in kurlarına cevap veriyor ve Charles ile yatıyor. Pişman oluyor sonra.

Ah be Kitty.

Kitty, hayatının bundan sonrasını babasının yanında geçirmeyi planlıyor.


Filmini de izledim. O da güzeldi. Onu da çok beğendim.

Ama kitaptan farklılıkları vardı.

En göze çarpan farklılık filmdeki Walter’in çok ön planda olması. Kitapta Walter adeta bir konu mankeni, ön planda olan Kitty. Filmde Walter rolünde Edwart Norton var. Edwart Norton’ı kitaptaki karakter gibi geri planda tutmak mümkün olmazdı tabii. 

Okuyucu Walter’ın kolera ile mücadele kapsamında neler yaptığını bilmiyor. Üçüncü kişilerden duyuyor sadece çok başarılı olduğunu. Filmde ise Walter’ın mücadelesini izliyoruz.

Filmde Hollywood beklentilerini karşılar şekilde Walter ile Kitty yakınlaşıyor. Kitapta asla böyle bir yakınlaşma yok.

Kitty’nin hamile olduğu haberini kitapta Walter buz gibi karşılarken, filmde babasının kim olduğunun önemli olmadığı, beraber büyüteceklerini söylüyorlar.

Filmde Walter ölmeden önce Kitty’den af diliyor. Halbuki kitap tam tersi.

Filmin sonunda Kitty, yanında küçük oğlu dışarıda dolaşırken Charles’ı görüyorlar. Kitty, Charles’ın iltifatlarına kayıtsız kalıp onu umursamayarak yoluna devam ediyor. Kitapta ise yukarıda anlattığım gibi.

Kitap daha gerçek, insani zaaflara yer veriyor.
Film ise film seyircisini tatmin edecek şekilde daha yumuşak.


ZENCİLER BİRBİRİNE BENZEMEZ



ZENCİLER BİRBİRİNE BENZEMEZ

Attila İlhan

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

3. Baskı – Nisan 2011

303 sf


Ülkesinden, insanlardan aslında kendisinden sıkılan Mehmed Ali, İstanbul’dan Paris’e gider trenle.

Ama ülkenden, insanlardan kaçabilirsin de kendini de beraberinde götürdüğünden kendinden kaçamazsın. Mehmed Ali’nin de öyle oluyor.

*

Arkadaşı Mustafa güzel söylüyor bu gidişin sebebini:

“İçindeki bir şeytandan kurtulmak için”

Ama kurtulabiliyor mu?

Hayır.

*

Şu anda da ülkeden gitme isteği içinde olan gençler var. Bu isteği haklı da buluyorum. 

Ancak oraya gidince yaşayacakları hayat buradakinden daha sıkıntılı olacaksa ne anlamı var?

Mehmed Ali’ninki öyle oluyor.

İstanbul’da dükkanını, Sabiha’yı bırakmış, Paris’e gelmiş. Bir otelde kalıyor. Birikmiş parasını kullanıyor bir süre. İş arıyor ve her işi yaparım diyor ama o kadar da her işi yapmayı istemiyor. Kendine yakıştıramıyor. Açıkçası sersefil bir hayat sürüyor. Buradan bakınca da benim sorasım geliyor: Daha mı iyi oldu gitmen?

İç huzuru da yok çünkü.

Her ne kadar memleketinden uzaklaşmış ve böylece ferahlamayı ummuş olsa da hala aklında İstanbul’daki arkadaşları. Hala aklında geçmişi. Kafasında kurup duruyor, sık sık flashback okuyoruz. 
Şu anda yaşadığı bir an, geçmişteki bir anısını hatırlatıyor Mehmed Ali’ye, onu düşünüyor uzun uzun.

Sabiha’yı basit buluyormuş mesela. Sosyal düşüncesi yokmuş Sabiha'nın. Mustafa’nın bu konudaki yorumu yine çok doğru:

“Olmadığı isabet. Senin gibi yalan yanlış bellenmiş bir sürü peşin hükümle, vicdanı ve sağduyusu arasında çırpınıp duracağına; şunun şurasında yalnız sağduyusuna güvenmesi, isabet!” sf.45

Mehmed Ali bunun sağduyu olmadığını düşünüyor:

“Onunkisi sağduyu değil., mahkumluk tevekkülü. O, zamanının ve çevresinin çemberine girmiş, baş eğriyor.” Sf.121

Bak şimdi bu da doğru gibi geldi.

*

Yetimhanede büyümüş Mehmed Ali ve Mustafa.

Zorlu bir çocukluk yaşamışlar. Mustafa:”Biz toplumun tükürdüğü adamlarız.” Sf.51 diyor.

Topluma kinleri bu yüzden. Doğal.

Maddi açıdan çok zorluklar yaşamışlar. Az maaşla çalışan bir insanın yaşadığı cinsten bir zorluk değil. Çünkü onlar;

…aylığına kavuşmak gibi namussuz bir ümit büyütür içinde. Ayın birinci günü kendini eşekçe memnun ve mutlu yakalar yakalamaz; gider, bir çırpıda bir avuç dolusu para harcar, sıkıntılı geçmiş haftanın acısını çıkarır.” Sf.54

Mehmed Ali öyle değil. Daimi bir para sıkıntısı onunkisi. Bir yerden bir beklentisi olmadan.

*

Allah inancı da yok olmuş sonunda. Başta Allah’a inanır, ona dualar edermiş. Ama sonra yetimhaneden arkadaşı Saadettin’in başına gelenlerden ötürü inancı yok olmuş. Saadettin depremde ailesini yitirmiş, genelevde bir kadına aşık olmuş, veremden ölmüş.

“Allah’ı inkar ettikten sonra gördük ki, ona gece gündüz dua ederken çektiğimiz çile beterleşmedi. Çile hep aynı çile.” Sf.96

Bunu da çok iyi anlıyorum. Doğru, değişen bir şey olmuyor.

*

Mehmed Ali’nin kaldığı otelde başka milletlerden insanlar da var. Yugoslav, Arap, Çinli, Alman…

Yugoslav adam politik bir insan. “Sen neden geldin Paris’e? Senin vatanın var.” diyor.

“Var ama bizi huzursuz eden bir şey de var. Orada yaşarken etrafımızdaki her şey bizi boğuyordu. Biz galiba dengeli bir huzur peşindeyiz.” Sf.109

Alman da anlamıyor Mehmed Ali’nin depresif halini:

“Avrupa’da, hele iki dünya savaşından sonra, sizin gibi adam çok. Ama Türkiye’de?! Üstelik ikinci savaşa katılmadığınız halde?” sf.123

Anlaşılmıyor dışarıdan bakınca. Vatanın var, savaş yaşamadın, niye ülkenden kaçtın?

Niye?

Hepsi farklı milletlerden olan bu insanlar, yaşadıkları ülkenin insanları tarafından aynı görülüyor. Kitabın adı da buradan geliyor. 

Ayy şunu da anlatayım. Mehmed Ali, Paris'te arkadaşının arkadaşı birine ulaşıyor, adı Süreyya. Süreyya daha uzun zamandır Paris'te. Mehmed Ali'ye yardım eder diye bekliyoruz. Fakat yardım etmek bir yana, kazıklamaya kalkıyor. Yurt dışında bir Türk'ün başka bir Türk'ü kazıklamaya kalkması diğerlerini şaşırtıyor, bizi değil. 


16 Ocak 2020 Perşembe

NUR



NUR

Mustafa Kutlu

Dergah Yayınları

2. Baskı – Ocak 2014

207 sayfa



Ay ne baydı bu kitap beni.

Cici minnoş aslında ama bayık bir yandan.

*

Geçenlerde adliyede işim öğleden sonraya kalınca öğle arasında kütüphanede takılmıştım. Yazarın “Bu Böyledir” ve “Nur” adlı kitapları yan yana duruyordu. İkisini de aldım. Bu Böyledir’den başladım, bitti. Nur’a da başlamıştım ama bitiremeden öğle arası bitmişti.

Sonraki bir gidişimde bu defa bitirmeye vaktim oldu.

*

Nur, iç sıkıntılarında boğulan güzel ve zengin bir kadın.

İç sıkıntıları esasen sorularından kaynaklanıyor. Niye varız, niye yaratıldık, kader, din…vb varoluş sancıları.

Bunlara cevap bulabilmek ve iç huzura kavuşabilmek için şeyh meyh arıyor.

Bu zaten benim tadımı kaçıran bir şey. “Bir mürşid-i kamilin eteğine tutunma” tatavası. Bu tasavvuf ehli mi denir, ne denir, kendi başlarına bir şeyi bulabileceklerine asla ihtimal vermedikleri için sanırım, illa bir bilen, bir usta, bir “mürşid-i kamil” ihtiyacı duyuyorlar anladığım kadarıyla.

Bir insana böyle muhtaç olmak bana çok sefil gözüküyor.

Nur da böyle bir şeyh ve tekke arayışında. Kitabın bir yerinde de tekkelerin kapatılmasına eleştiri var.

“Burada faal bir tekke var mı, diye sormaya cesaret edemiyorum. Bunca yıl yasaklanmış, yer altında varlığını sürdürmüş, koca bir gelenek.” Sf.172

Kapatılmaları çok iyi olmuş, çok da güzel iyi olmuş.

İşin yukarıda anlattığım sefilliğinin yanı sıra tehlikeli boyutu da var.

Kitapta Nur akıllı biri gibi gözüküyor ama bir şeyh arayışında olup onun ağzına bakmaya hazır biri ne kadar akıllı olabilirse.

Onun içinde bulunduğu olumsuz ruh halini, kendi arzuları için kullanabilecek biri de çıkabilir.

*

Kitabı özet geçeyim;

Nur, Şeyh Vefa neslinden olup olmadığını öğrenmek istiyor. Bunun için cami çıkışında bir adama soruyor. Sorduğu adam Sinan.

Sinan, babasını çocuk yaşta kaybetmiş, annesi ve üç kardeşi olan mimar bir genç.

Ağabeyi Cemil hapiste. Yanında çalıştığı demirci ustası Salim Usta’yı vurmuşlar, Cemil de ustasını vuranları vurmuş. Kimse ölmemiş, Cemil hapse girmiş.

Kız kardeşi Çiçek. Böbrek hastası. Çiçek’in sevgilisi Cüneyt. Ciciş bir çift.

Erkek kardeşi Çetin. Futbola meraklı, mahallenin topçusu.

*

Nur, Seçkin Holding’in sahibi İskender Seçkin’in kızı.

İskender’in hayatını da okuyoruz.

Raci Bey tuhafiyeci. İşleri büyütmüş, zengin olmuş.

Zengin bir tüccar olan Mehmet Ali Türkyılmaz’ın kızı Zümrüt ile evlenmiş.

Kızları Dilber doğmuş.

Dilber şımarık bir kız. Modacılık yapıyor.

*

İskender öksüz yetim bir çocuk. İstanbul Hukuk’u kazanınca köylüsü Raci Bey’i görmesini tavsiye ediyorlar. Raci Bey gerçekten yardımcı oluyor İskender’e. İskender de bu yardımlara layık davranıyor.

Ve Dilber ile evleniyor.

Pek gerçek bir evlilik sayılmaz. Aralarında aşk yok. Sadece saygı var. Dilber kendi hayatını yaşıyor, İskender de.

Çocukları oluyor, Nur.

O dönemde Dilber’in anne babası ölünce Dilber depresyona giriyor, yurt dışına gidiyor, Nur’la ilgilenmiyor.

Nur’u İskender’in annesi büyütüyor.

Kitap kurdu olarak büyüyen Nur kıyamet, ahiret, din sorgusuna başlıyor.

*

Nur, Sinan’a da bu sorularını soruyor.

Ama Sinan ayetlerden ezbere cevaplar veriyor, “Hikmetinden sual olunmaz” diyor, bir hayrı dokunmuyor Nur’a. “İslam teslim olmaktır. Fazla eşeleme” diyor.

Böyle soruları olan bir insana verilebilecek en sinir bozucu cevaplar.


İrade hakkında:

“Allah, bir şeyi irade etti mi ol der, o da hemen oluverir. Allah kullarını dilerse hidayete erdirir, dilerse delalete sürükler; Allah dilemedikçe insanlar dileyemez; kullarından dilediğine azap eder, dilediğini affeder.”

Bu konuda verilen tipik bir cevap.

Peki Allah neden kimi kullarını hidayete erdiyor, kimisini delalete sürüklüyor? Neden kimisine azap ediyor, neden kimisini affediyor? Neden?

Çünkü hikmetinden sual olunmaz.

Hep bir gizem.

Bence bu ayeti ve benzerlerini söyleyen insanlar da buna inanmıyor. Çünkü eğer buna gerçekten inanıyorsan yeryüzündeki hiçbir insana kızamazsın. Çünkü senin inancına göre bu insan belli ki Allah’ın azabına uğramış. Neden ona kızıyorsun? Müslüman olduğunu ifade eden bazı insanların ateist olduğunu söyleyen insanlara hıncı mesela? Bu hıncın da olmaması lazım inanan bir insanda. Zira bu inanca göre belli ki ateist kişi Allah’ın hidayete erdirmediği bir kişi. Allah öyle dilemiş, sen niye kızıyorsun ona?

Bu inanca göre kimse kendi isteğiyle bir şey olamaz. Her şey Allah’ın dilemesiyle oluyorsa kimsenin herhangi bir kişiye ya da olaya asla öfkelenmemesi, kızmaması gerekir. Öyle değil mi?

Demek ki ezbere söylenilen bu cevaplara, söyleyenler de inanmıyor.

*

Ruh hakkında:

“Sana ruh hakkında sorarlar. De ki:’Ruh Rabbimin emrindedir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.”

Az bilgine tamah et ve gerçekten eşeleme deniyor.

Ondan sonra Müslümanların çok olduğu ülkeler niye gelişemiyor? Niye acaba? Sordurmuyorsun, araştırtmıyorsun, soranı başından savıyorsun.

*

Ben Nur’u bir parça anlıyorum.

Nur’un açmazı Allah inancı.

Allah var, ol der olur inancı ile sorgulamak/eleştirmek bir arada yürümüyor. Sorularına bu yüzden cevap bulamıyor. Allah inancı bir duvar çekiyor düşüncelerine. O duvarı aşamadığı için sorularının arasında çırpınıyor.

*

İskender işinde gücünde bir adam. Başka bir şeyi düşünmüyor.

Bir gün hasta oluyor, hastaneye yatıyor.

Nur, Sinan’ı çağırıyor babasının başında dua okusun diye.

Sinan dua okuyor ve İskender Bey iyileşiyor.

Lütfen ama…

İskender Bey iyileştikten sonra kendini dine veriyor. İşten elini eteğini çekiyor, hacca gidiyor, yardımlar yapıyor.

Nur ise sık sık ortalardan kayboluyor. Şehir şehir, diyar diyar mürşid-i kamilini arıyor çünkü.

Bir tane buluyor. Küçük bir köyde küçük bir evde yaşıyor. 

Sonra İstanbul’a geri dönüyor.

Sinan’ın kardeşi Çiçek’e böbreğini veriyor. Ardından hastanede ölüyor Nur.

Göğsünden ışık çıkmış. Sinan öyle diyor. “Nur, Nur olmuştur.





5 Ocak 2020 Pazar

BU BÖYLEDİR



BU BÖYLEDİR

Mustafa Kutlu

1987

Dergah Yayınları

13. Baskı - Eylül 2014

90 sayfa


Çağlayan Adliyesinin kütüphanesinde, öğle arasının bitmesini beklerken okudum bu kitabı. 

Hikayeler birbirinden kopuk değil, sevdim bunu.

1. BU BÖYLEDİR

Lunaparkta baba Süleyman Koç, karısı ve kızı. 

Adam lunaparkta ördek vururken, kızının gönlünü eğlerken kendi geçmişini düşünüyor. Başarılı bir öğrenciymiş, felsefeden kalmış, öğretmeni "Harcanmasın bu çocuk" demiş. "Bozuk para mıyım ben?" diyor. 

Kronolojisini geçiriyor aklından. "Bu böyledir" diye bitiriyor sonra.


2. BAHTIMIN YILDIZI

Zinnure'yi okuyoruz. Temizlikçi kız. Temizliğe gittiği konakta aman da aman ne güzel temizlenmiş burası, kim temizlemiş burayı diye övülmeyi hayal ediyor. 

Meğer Süleyman'ın karısıymış bu Zinnure. Ama daha karısı olmadan önceki zamana ait bu hikaye. Süleyman'ı görüyor bazen Zinnure. Felsefe diye bir şeyi de ilk ondan duyuyor.


3. SÜLEYMAN'IN SEÇİMİ

İlk iki öyküde dokunulan felsefe hocası nihayet kendini gösterdi. 

Süleyman, ailesi ile lunaparktayken felsefe hocası Şinasi Bey'i görüyor. 

"Sorbon'da okumuş derlerdi. Uzun zaman bunun Şinasi Bey'e ne gibi bir güç kazandırdığını düşünmüşümdür. Buralarda ne işi var? Beni felsefeden iki yıl üst üste bırakmakla ne kazandı?" sf.31

Yine geçmişine gidiyor Süleyman.

Yorgancı Hafız Yaşar Amcanın yanından banka memurluğuna geçişi, kravatla birlikte işe de bağlanması. O kravat geliyor aklına sonra, karısına soruyor lunaparkta o kravat neredeydi diye. Karısı da bilmiyor tabii. Kravatının bekçisi mi?

Sonra karısından yakınıyor kendi kendine:

"Kaç zamandır, ne söylesem elini şöyle bir sallayıp amaaaaan sen de deyiveriyor." sf.34

Öffff, ben de öyle derdim. Şurada lunaparka çocuğu eğlendirmeye gelmişiz, adamın kafasından geçenlere bak. Felsefene de kravatına da başlatma şimdi bee.


4. RED CEPHESİ

Hafız Yaşar'ın toprağını yok etmek istiyorlar. Dükkanını almak istiyorlar. Hafız vermek istemiyor. 

Rivayetler çıkıyor, yıkıma gelen dozerciye felç inmiş, malzemeler bozulmuş, mühendis garip rüyalar görmüş... diye.

"Bak. Sanıyorum toprak, bundan böyle toprak olmaktan çıkacak. Ağaca ağaç gibi bakmayan, toprağa toprak diyerek basmayan, adama da adam gibi muamele etmeyi bırakacak." diyor endişeli.

Haklı.

Zaman değişiyor.

Buna cevabı ise:

"Zaman... Her zaman aynı. Güneş aynı, ay aynı, ağaçlar ve insanlar aynı, sevgi ve nefret, korku ve ümit hep aynı. Dualar aynı. Kıble tek."

Bilmem.


5. MANİFATURA

Süleyman'ın dayısı manifaturacı Rafet Efendi.

Ben en çok bu hikayeyi sevdim galiba.

Rafet Efendi işinde başarılı. Süleyman'ı okutuyor. Ama okutmasa mı diye düşünüyor. Okuyunca ne olacak çünkü.

Kızı ile Süleyman'ı evlendirmeyi düşünüyor. Süleyman iyi, akıllı, dürüst çocuk. İşlerin başına Süleyman'ı geçirir, kafası rahat eder. Ama kız kardeşinden (Süleyman'ın annesinden) çekiniyor. 

İşleri düşünmekten başka bir şey yapamıyor. Namazlarını kaçırıyor bu uğurda. İmama yakalanıp "Bu cuma seni aramızda göremedik Rafet Efendi" demesinden kaçıyor. 

Namaz kılarken de aklında hep iş güç kaygıları. Kitapta bu kısım çok eğlenceli geldi bana. Namaza duruyor Rafet Efendi ama aklı hep başka yerlerde.


6. KAHKAHA ÇİÇEĞİ

Heh, felsefe hocasının hikayesi.

Kendisi de "Süleyman'ı niye bıraktım, sarhoşluğuma geldi demek." diyor.

Manyak. Senin sarhoşluğun çocuğun iki yılını yemiş.

Felsefe hocası, karısıyla boşanma sürecinde. Okuldan başka bir öğretmene aşık olmuş. O kadını gözlüyor parkta. Kadın lunaparka gidince hoca da peşinden gidiyor. Kahkaha aynalarına girip güldürüyor kendisine. 


7. SU SESİ

Zabıt katibi Sabahat. Namuslu kadın. Herkes laf atıyor ama o dönüp bakmıyor. Mahallenin namus bekçisi, laf atma ve benzeri sarkıntılıklar edip cevap vermediğini görünce Sabahat'in çok iyi kız olduğuna karar vermiş.


8. SON

Tekrar lunaparkta, Süleyman ve ailesinin yanındayız.

Süleyman bir fırın kazanıyor oyundan. İhtiyaçları da var, isabet oldu. 

Artık çıkmak istiyorlar lunaparktan.

Ama çıkamıyorlar. Çıkışı bulamıyorlar. Sordukları kimse çıkışı bilmiyor ya da yanlış biliyor. Polise soruyorlar, o da bulamıyor çıkışı. Kaldılar lunaparkta. Ay çıldırtıcı bu kısımlar, kabus gibi. 

Bir sarhoş geliyor yanlarına, buradan çıkış yok, kalabalığa karışın  diyor.

İÇİMDEKİ PSİKOPAT



İÇİMDEKİ PSİKOPAT

(The Psyhopath Inside)

James Fallon

Çeviren: Anıl Ceren Altunkanat

Yabancı Yayınları

1. Baskı - Ekim 2014

225 sayfa


Psikopat katillerin beyin taramaları üzerine çalışan uzman, kendi ailesinin de beyin taramalarını yapıyor. Ve ilginç bir durumla karşılaşıyor. Ailesindeki beyinlerden biri, psikopatlarda görülen beyin özelliklerine sahip. Bu kişi kendisi.

*

Aslında psikopatlığın net bir tanımı yokmuş. Genel itibariyle empati yoksunluğu psikopatlık olarak değerlendiriliyormuş. 

Psikopatlarda ortak olan çeşitli özellikler: mükemmellik algısı, narsisizm, benmerkezcilik, heyecan arayışı, bağımlılık, ilişkilerde yüzeysellik.

*

James Fallon genetik ile uğraşıyor. Psikopat diye adlandırılan insanların beyinlerinde ortak bazı özellikler olduğunu görüyor. Ancak kendi beyninde bu özellikleri görünce genetiğin tek başına bir cevap olmadığını anlıyor.

"Psikopatların son derece şiddete meyilli, dengesiz, empatiden yoksun, manipülasyon konusunda uzman bireyler olduklarını düşünüyordum. Beni sevin ya da sevmeyin, potansiyel ya da fiili bir suçlu değildim. Beynim, araştırdığım canilerinkine fazlasıyla benziyor olabilirdi ama kimseyi öldürmüşlüğüm, kimseye acımasızca saldırmışlığım yoktu. Şiddet içeren eylem hayalleri kurmamış, başka birine zarar verme fantezilerine kapılmamıştım. Başarılı biriydim, mutlu bir evliliğim ve üç çocuğum vardı; gayet normal bir adamdım." sf.69

Diğerlerini psikopat yapıp kendisini yapmayan şeyin ne olduğu anlamaya çalışıyor. Kitap da esasen bir yüzleşme gibi. Geçmişini değerlendiriyor yazar. Psikopat değil ama çok da düzgün biri de olmamış. İnsanları kandırmak, yerli yersiz şakalar yapmak, sorumluluklardan çılgınca şeyler yaparak uzaklaşmak... gibi. 

Bence yazar, psikopat beynine sahip olduğunu öğrendikten sonra olayları ona göre yorumlamış. Her ne kadar kendisi bu şaşırtıcı bilgiyi öğrendikten sonra korkmadığını söylese de -ki tamam korkmamıştır da ama- etkilenmiş olması kaçınılmaz. Çocukluk anılarını psikopatlık kırıntıları arayışıyla değerlendiriyor gibi geldi bana. Çocukken şöyle bir şey yapmıştım, gençken şunu yapmıştım, herkes ağlamıştı ben hiç üzülmemiştim demek bu yüzdenmiş... gibi psikopatlık özellikleri arayarak değerlendiriyor geçmişini.

Ama yazarın yaptıkları hep muzipçe bulunmuş hep. Ailesi, öğretmenleri, okulları konusunda şanslı olmuş. Eğer şiddete eğilimli bir ailede ya da çevrede büyümüş olsaydı psikopat olacaktı büyük ihtimalle. Bu da başta aile olmak üzere çevrenin ne denli önemli olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin tüm psikopatların taciz edildiğini tespit ediyor. 

Ebeveynler de aslında çocuklarındaki psikopatlığı fark edermiş:

"Fark ettikleri, çocuğun size nasıl baktığıdır. Çocuk sizi delip geçer gibi, yani arkanıza bakar, sanki orada olmanızı umursamıyordur. Böyle çocuklar çok az korku belirtisi gösterir, son derece cesur olabilirler. Sizi manipüle etmeye çok erken yaşta başlarlar." sf.104


*

Kuşaklar arası süregelen şiddetle ilgili şöyle bir görüşü var yazarın:

"Kronik olarak şiddet eğilimli bir toplulukta kızlar zaman geçirmek ve büyük olasılıkla çiftleşmek için kendilerini en iyi şekilde koruyabilecek, muhtemelen saldırganlıkla ilişkili genleri taşıyan erkekleri seçecektir. Birkaç kuşak sonra saldırganlıkla ilgili genlerin oranı yoğunlaşmaya başlayabilir. Dolayısıyla üç ya da dört kuşak sonra toplumda özellikle saldırgan bir alt grup görülmeye başlanabilir." sf.110

Bu bana insanların mağaralarda yaşadığı ilkel çağlara ait bir tez gibi göründü. Ama biraz düşününce bugünkü seçimler de çok farklı değil gibi. Ülkemizde şiddete meyil olmadığı söylenemez. Saldırganlığa yöneliyor gibiyiz.

İnsanları saldırgan yapan ya da saldırganlıktan alıkoyan tek başına genetik değil. Bunu bir deneyle ortaya koyuyorlar. Arap çöllerindeki bedevileri inceliyorlar:

"Çölün sert koşulları altında hayatta kalmak için işbirliği yapmak gerekir. Şiddete meyilliyseniz toplumdan dışlanır, tek başınıza kalır ve ölebilirsiniz. O halde bu durumda, insanların saldırganlığını engelleyen genetik değil, çevresel kültürün kabullenilmesiydi. Doğa değil yetiştirilme". sf117

*

Psikopatların nasıl olup da eş bulabildiklerine de değinmiş yazar. 

"Psikopatlar genellikle yalanlar duymak isteyen eşlerini ilgi yağmuruna tutma konusunda çok başarılı olabilirler.(...) Aile üyeleri, özellikle de anneler ve eşler, psikopatları hoş görür çünkü bir empati belirtisi ararlar ve karşılarındaki kişiyi değiştirebileceklerini düşünürler." sf.208

Öyle düşünmeyin annem! Değişmez. 

Yalnız yazar burada örnek verirken çirkinleşmiş:

"Bu, seks partisinde tanıştığı kızla evlenip iki yıl sonra onu başkasıyla sevişirken yakalayınca şaşıran adamın öyküsüne benzer." sf.208

Erkek yazarların, bilim insanı da olsalar, arınamadıkları bir bakış açısı bu. 

(Bir benzerini "Optimum Denge Modeli" adlı kitabında Tamer Dövücü yapmıştı. İğrenç eril bir dili vardı.) 


Genetik özelliklerin yüzyıllar geçmiş olsa bile aktarımına dair çarpıcı bulduğum bir örnek var kitapta.







Buradan anladığım, büyük büyük anne babalardan aldığımız genlerimiz tenhada bekliyor. Uygun bir çevresel koşul oluştuğunda pırt diye çıkıveriyorlar.