15 Mayıs 2022 Pazar

TİAMAT

 


TİAMAT

İhsan Oktay Anar

2022

Everest Yayınları

1.Basım - Şubat 2022

156 sayfa


Takibi çok zor bir kitap oldu benim için. Bir anlık dalgınlığa gelmiyor, hemen unutuyorsun ne okuduğunu.

İhsan Oktay Anar'ın tüm kitapları böyle gerçi. O yüzden ilk okumam genelde haybeye gidiyor. Bir daha okumam gerekiyor kaçan yerleri toparlayabilmek için. Bunu da belki bir daha okurum, ama belki yani, çok da ölmüyorum bir daha okumak için. 

*

Tiamat, Babil mitolojisinde su tanrıçası demekmiş. Romanda Tiamat, bir Osmanlı denizaltısının çağrı kodu: T1AMAT. Denizaltı yerine "tahtelbahir" diye geçiyor kitapta. Tahtelbahirin ne demek olduğunu bilmiyordum. Google'a yazınca öğrendim. Kitabı okurken sık sık böyle o ne demek, bu ne demek diye bakmak gerekebiliyor bazı kelimeler için. Ha ben bakmadım sık sık, ayrı. Hem okuma keyfimi kaçırıyor hem de amaaan bilmeyivereyim, dert değil. Bilmeye bilmeye ve bundan zerre rahatsızlık duymaya duymaya okudum. 

*

Okuduğum tüm Anar kitaplarından edindiğim sonuç şu ki; hikayedeki hiçbir şeyin normal olmaması gerekiyor. Mürettabatın ismi de:

Parlakçı

Baltanur

Bom

Tikibom

Tikitikibom

Daz (Dazlak yerine)

Züp (Züppe yerine)


Edilen küfürler de değişik olmak zorunda:

“Tekıçınatekme akarlı kokarlı aşiftenin cerahatli adet bezi tıkılı çeyiz sandığı seni.” Sf.30

*

Tiamat gemisi bir şilep buluyor. Buldukları şilebin içinde cesetler ve esrarengiz bir sandık var. Sandığın esrarengizliği onu aldıktan sonra yaşadıkları olaylardan geliyor. 

O sandık lanetli midir nedir, fantastik şeyler oluyor sonra denizaltıda. Yaralı bir zabit ortadan kayboluyor. Kolu var, kendisi yok. Kol sonradan canlanıyor, hareket ediyor, töbeest. Bir canavar yaratığı peyda oluyor gemide. O panikle düşmana yerini belli ediyor gemi. Defediyorlar düşman gemisini ama kendi gemilerindeki korkunç olaylar bitmiyor. Tavanda asılı duran çiviler peyda oluyor. Kendi kendisine hareket eden bu çiviler birinin kafasını deliyor, ama adam ölmüyor, zombi gibi bir şeye dönüşüyor. Acı çekmesin diye ateş ediyorlar, yine ölmüyor, bir başkasının gırtlağından tutup başını tavana çarparak öldürüyor. Zombileşen arkadaşları ve sandıkla mücadele ediyor mürettebat. Kazanıyorlar ama ölüyorlar, çünkü gemi batıyor.

*

Çok eminim ki bir sürü metafor vardır kitapta ama bunları anlayacak okuyucu nerede? Yani gerçekten nerede, bana da anlatırsa ne güzel bilgilenirim, aydınlanırım. 

*

İhsan Oktay Anar'ın tüm kitaplarını okudum. Hepsi kafamı bir milyon yaptı. Yer yer keyif alıyorum, yer yer kafam şişiyor. Bunda da öyle oldu. 

*

Kitabı okumaya başlayıp denize geçtiğini anladığımda aklıma hemen yazarın diğer kitabı geldi.

Bkz: Amat

Onu da pek sevememiştim. 




CEMİLE

 


CEMİLE

Cengiz Aytmatov

1958

Çeviren: Ülkü Tamer

Elips Yayınları

86 sayfa 



Kitapta iki hikaye var. 

1-Cemile

2- Öğretmen Duyşen

İkisinin de çevirisi çok güzel. O kadar güzel ki çeviri kitap okuyormuşum gibi bile gelmedi. Sanki Türkçe bir esermiş gibiydi. Bunda dilin enfesliğinin yanı sıra hikayelerin yakın olması da etkili olabilir. Yabancı bir kültüre ait gelmedi hikayeler. İki köy hikayesi de bizim köyler gibi.


CEMİLE

Hikayedeki Cemile, hikayeye kendi gözünden tanık olduğumuz Seyit'in yengesi.

Seyit, yengesi Cemile'yi pek seviyor, Cemile de onu. Cemile Seyit'e "kiçine bala" yani "küçük çocuk" diyor.

Cemile güçlü, kimseyle derdi olmayan, neşeli, güzel bir kadın. Kocası Sadık da diğer erkekler gibi savaşta olduğu için Cemile’yi at arabası sürücüsü olmaya ve ağır işler yapmaya çağırıyorlar. Bu işleri yaparken de neşesinden bir şey kaybetmiyor.

Daniyar, köyün öksüz ve yetim delikanlısı. Köydeki işlere dahil oluyor ama insanlarla neredeyse hiç konuşmuyor. Onun biraz deli ama zararsız bir deli olduğunu düşündükleri için köylü de onunla şakalaşmak haricinde pek muhatap olmuyor. Cemile ve tüm köylüler Daniyar'a zaman zaman takılıyor. 

Cemile ve Daniyar zamanla birbirlerini seviyorlar. 

Cemile ve Daniyar'ın birbirine olan sevgisini Seyit görüyor. Ama bir şey demiyor. Her ne kadar Cemile, abisi ile evli olsa da Seyit bu ikisi arasındaki sevgiyi yanlış bulmuyor. Hatta bu sevgiden ilhamla resimlerini yapıyor. 

Cemile ve Daniyar kaçıyorlar. Arkalarından pek çok laf işitiyorlar tabii ama onları durduran, engelleyen olmuyor. Seyit görüyor yengesi ile Daniyar’ın birlikte gittiklerini. Annesi için üzülüyor sadece. Cemile evde yaşlı kadına yardım ediyordu, şimdi evde yalnız kaldı.

Seyit büyüyüp ressam oluyor ve diploma çalışması olarak Daniyar’la Cemile’nin resmini yapıyor. 

*

Hikayeyi okurken gerildim. Her an  köyün erkekleri iki sevgiliyi durduracak ve onları öldürecek ya da yaralayacak sandım. Sonu ölümle biten bir hikaye olur diye korktum ama olmadı. 

Aldatma hikayeleri hoşuma gitmez ama bu saf sevgiye kıyamadım. Aldatma denebilir mi? Birbirlerini sevdiklerini anladılar ve anladıklarından itibaren de el ele çekip gittiler. Kimseyi kandırdılar mı? Hayır. Cemile bir yandan eşini idare edip bir yandan Daniyar ile mi birlikte oldu? Hayır. O yüzden beni ahlaki açıdan rahatsız etmedi. 

Hikayenin dallanıp budaklanmamasını da sevdim. Olaylar, yılgınlık verecek şekilde uzatılmamış. Cemile ve Daniyar'ın birbirlerine olan sevgisi, kendi karakterleri gibi net ve kararlı. Tereddütlü, ikircikli bir durum yok. Yazar da uzatmamış sağ olsun. 


ÖĞRETMEN DUYŞEN


Kurkuru köyünde "Duyşen’in Okulu" adlı bir tepe var. Köyde doğup büyüyen bir ressam bu tepeye neden bu ismin verildiğini merak ediyor. Bir gün bu merakının karşılığını alıyor. 

*

Aynı köyde yetişmiş öğretim üyesi Altınay Süleymanova, yıllar sonra bir gün aldığı davet üzerine köye geliyor. Köylüler ona sevgi saygı gösteriyor. Duyşen'in postacı olduğunu öğrenen Süleymanova duygulanıyor ve başlıyor Duyşen'i anlatmaya:

Duyşen, öğretmen olarak köye gelmiş. Ama köyde bir okul hatta bir okul kavramı bile yokmuş. Duyşen de pek donanımlı bir öğretmen değilmiş aslında. Sadece okuma yazması varmış, o kadar.

Köylüler çocukları okula göndermek istemiyormuş. Duyşen devletin gücünden, yasalardan bahsedip çocukların okula gelmesini sağlamış. Ahırdan bozma bir okulda ders anlatıyormuş. Çocukları kucağında taşıyıp dereden geçiriyormuş okula götürmek için.

İşte o öğrencilerden biri Altınay Süleymanova. Altınay'ın anne babası ölmüş, ona teyzesi bakıyormuş. Ama teyzesi hep dövüyor, aşağılıyormuş. Başından savmak için de bir adama vermiş evlensin diye. Duyşen engellemeye çalışmış, ama adam Altınay’ı kaçırmış. Tecavüz etmiş. Duyşen pes etmemiş. Jandarmaya haber verip Altınay’ı kurtarmış ve onu şehre göndermiş okuması için. Okumuş Altınay. Yıllar sonra öğretmenini görmek için köye gitmiş ama Duyşen askere gitmiş, bir daha da ondan haber alan olmamış. Köydeki anıları iyi olmadığı için bir daha da köye gitmek istememiş.

İşte yıllar sonra bu davet üzerine köye gidip Duyşen’i postacı olarak görünce duygulanmış. Onun öğrencilerinin çoğu savaşta ölmüş. O yüzden Duyşen’i anlatmak görevini üstlenmiş Altınay.

*

Güzel bir öğretmenmiş. Hayat kurtaran cinsten.

*

Yalnız hikayede yazar bir ara Altınay Hanım hakkında "Artık bir öğretim üyesi yoktu ortada; kolay sevinen, kolay üzülen, aklı bir şeye ermeyen, alıştığımız bir Kırgız kadını vardı.” diyor. Böyle demesi üzdü, aklı bir şeye ermeyen... 


12 Mayıs 2022 Perşembe

SUYU ARAYAN ADAM


 

SUYU ARAYAN ADAM

Şevket Süreyya Aydemir

 1959

 Remzi Kitabevi

 527 sayfa

 

Şevket Süreyya Aydemir epey maceralı bir hayat yaşamış ve iyi ki de bu hayatı kaleme almış.

Kitapta çocukluğundan itibaren hayatını anlatıyor. Doğduğu büyüdüğü yeri, gittiği ülkeleri, sonra Türkiye’ye dönüp gördüklerini ve düşündüklerini yazmış.

 *

1897’de doğan yazarın çocukluğu Edirne’de geçmiş. O dönem çetecilik yaygınmış, yollar tutulur, haraç kesilirmiş. Yazar da çocukluğunda bundan etkilenmiş. Çocukluk oyunlarında yol kesmecelik, haraç toplamacalık varmış.

Edirne bir ordugah olduğu için sokaklarda hep askerler varmış. O da belki bundan etkilenmiş olsa gerek, askeri okula gitmiş. Sınıfta Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Napolyon’un resimleri asılıymış. Mevcut padişahın ise hiçbir yerde resmi olmazmış. Sınıfta adı geçince çocuklar ayağa kalkarmış.

Askeri okulda Osmanlı haritasına bakar, sınırların genişlemesini arzu ederlermiş. O dönemin düşünceleri şöyle;

“Ordu vatanın bekçisiydi. Onun ayak bastığı her yer vatan oluyordu.”

“Millet bu vatanın içinde yaşayan herkesti. Bu milletin bir din, bir dilek ve bir dil birliği olması şart değildi.”

“Yemenliler, Hicazlılar, Dürziler yahut Rumlar, Bulgarlar, Arnavutlar diye bir şey yoktu. Bunların vazifeleri sadece vergi vermek ve itaat etmekti.”

Çıkan isyanların devletin idare tarzından kaynaklandığını düşünmezlermiş. Akıllarına bile gelmezmiş. “…isyanlardan daima ehemmiyetsiz, geçici şeyler olarak bahsedilirdi. Bunlar yabancı devletlere para ile satılmış bazı eşhasın çıkardıkları haksız hadiseler sayılırdı.”

Okulda öğrendiklerine göre onlar için dünyada iki güç varmış.

“Hakikatte dünyada iki kuvvet çarpışmaktaydı. Bir tarafta Osmanlı devleti, bir tarafta da Düveli-muazzama. (Düvel-i muazzama: Fransa, İtalya, Almanya, Avusturya-Macaristan, Rusya) Yani dış güçler

*

23 Temmuz 1908’de meşrûtiyet ilan edilince halkın bunun ne anlama geldiğini anlamadığını söylüyor yazar. Hürriyet, adalet, müsavat (eşitlik), uhuvvet (kardeşlik). Herkes kendince yorumlamış bunları. Ortaya bir “hürriyet sarhoşluğu” çıkmış. Ama uzun sürmemiş, ilk bozan da padişahın kendisi olmuş. “Padişahın kışkırttığını söyledikleri bir askeri ayaklanma”  diye adlandırdığı 31 mart vakası ile. 

*

Osmanlı’nın kağıt üzerinde hakim olduğu ama fiiliyatta varlık gösteremediği bölgeler hakkında da düşünmüş yazar.  Örneğin Afrika’daki topraklar ile ilgili;

“…doğrusu oraya hiçbir şey veremediğimiz, oradan da hiçbir şey alamadığımız için zaten bizim olmayan bir memleketin kaderi üstünde hiçbir değişiklik yapılamadı. Libya gitti.”

Osmanlı Afrika’sı (Trablusgarp, Bingazi) Osmanlı Avrupa’sı (Girit, Rumeli…) diye adlandırılan bölgelerde kan akıtmaktan başka ne yaptık, diye soruyor. Anadolu’ya da hor davranıldığını fark ediyor. Yazarın yaşadığı Rumeli’de (Edirne) Anadolu denince akla kıtlık, fakirlik, eşkıyalık gelirmiş.

*

Çeşitli milletlerden insanlar ayaklanırken yazar kimsenin kendisine Türk diyemediğini anlatıyor. “Türk sözü, birçok ırkları, kavimleri birleştiren bir imparatorlukta, bir kavmin diğerleri üstünde tahakkümünü hatırlatır ve onları gücendirir diye düşünülüyordu.”

Kendilerine Osmanlı derlermiş.

“Umumi kanaata göre Türk kaba, görgüsüz ve kabiliyetsiz bir varlıktı.”

“Reddedilen, inkar edilen Türk adına kimsenin sahip çıkmaması için her tedbir alınmıştı.”

Korkarım yine buna mı dönüyoruz acaba?..

*

Yazar, askeri okuldan sonra muallim mektebine gidiyor, 1914 yılında savaşa katılıyor genç yaşında kendi isteği ile. Ağabeyleri savaşta şehit olmuş. Giden gelmiyor gerçekten. Gidenden haber de alınamıyor. Zaten kimse de gidenden haber almayı ya da gidenin geri geleceğini beklemiyor.

Askerlik yaparken Anadolu’yu görüyor. Çorak topraklar, mağarada yaşayan insanlar, okuma yazma bilmeyenler… Orada düşünüyor, bin yıldır bizim olan Anadolu topraklarına ne verdik diye.

Anadoluyu bir başka açıdan daha görmek için

Bkz:Yaban/Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik, diyor ama dinini bilenin de olmadığını görüyor. Dinini bilen yok. Peygamberini bilen yok. Köyünde mektep olan yok. Hangi milletten olduklarını dahi bilmiyorlar. Türklüğü kabul etmiyorlar. Halbuki Türk ordusu olarak savaştalar. Onlara göre “Türk demek “Kızılbaş” demekmiş ama kızılbaşlığın da ne olduğu bilinmiyormuş.

 *

Sene 1917. Ruslarla karşı karşıyalar. Rusya’da ihtilal oluyor. Çar ordusu kendiliğinden dağılıyor. Ruslardan kalan silahları Ermeniler alıyor. Bundan sonra yapılanın harp olmadığını söylüyor yazar. 

“Devam eden şey, artık harp değildi. Harbin karşılıklı bütün kaideleri ortadan kalktı. Ermeni birlikleri, bir taraftan cephede savaşmaya çalışırken, bir taraftan, işgal ettikleri sahada kalan yerli sivil Türk halkı üstünde geniş bir katl ve imha işine girişmişti.”

*

Daha sonra öğretmen olarak Azerbaycan’a gidiyor. Nuha şehrine.

Turan ülküsü var yazarda o dönem, turancı diye adlandırıyor kendisini ama bunun ne anlama geldiğini tam olarak bilemiyor. Buna ilişkin kaynak bulamıyor. Bulduğu bilgiler hayalci kalıyor. Üzerine biraz düşününce somut bir temele oturtamıyor. Turan neresi bilemiyor. 

Turan/Turancılık ile ilgili bir roman için 

Bkz: Yeni Turan/Halide Edip Adıvar

Bunun gibi ideolojik düşüncelere dalıyor yazar, anlamıyor olanları, olayları. Kendine çok yükleniyor sen cahilsin anlamazsın diye. Meselelerin özünü, kaynağını yani suyu ara sen, diyor kendi kendine. İşte kitabın adının geldiği yer.

Yazar, o dönem okuduğu Aydemir adlı romandan çok etkilenmiş. Bunu isim olarak kullanmaya başlamış. Soyadı da buradan gelmiş.

 *

Bir kızı seviyor, adı Sitare. Sitare başkasıyla nişanlı, istemeden nişanlandırılmış. Nişanlısı da bir Rus kızla birlikte yaşıyor. Ama sonra iki nişanlı evleniyor, yazar da bir başkasıyla evleniyor.

Nuha’ya (Azerbaycan) Ruslar hakim. Şehirde Bolşevikler var. İhtilal mahkemeleri kuruluyor. Bir kadın öğretmen, altınlarını haciz komitesinden kaçırırken yakalanıyor. Hırsızlıkla suçlanıyor. Savcı da genç bir kadın olunca yazar, kadın kadını suçlamaz sanıyor. Yanılıyor. Savcı, “O para sizin değildir. O para, bütün dünyada yaşayan, çalışanların hakkıdır.” diyor.  Halbuki kadın kendi emeği ile biriktirmiş altınları. Casuslukla suçlanıp cezalandırılıyor.

*

İhtilal, devrim, parti, sınıf kavgası… Yazar bunların ne anlama geldiğini bilemiyor gençliğinde. Kendince yorumluyor, önemli olan insaniyettir, diye düşünüyor. Bugün bakınca bu düşüncelerini saf buluyor.

 Gençliğinde içinde bulunduğu neslin batı düşmanı olduğunu anlatıyor. Doğuya da aşık değiller. 

“Bizim neslimiz Garba düşman, Şarka ise kızgındı.” diyor.

Şöyle bir şiiri ezbere bilirmiş o dönemin gençleri:

“Garbın cebin-i zalimi, affetmedim seni,

Türküm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi.”

 *

Yazar Bakü’de toplanan Şark Milletleri Kurultayına delege seçiliyor.

Batum ve Tiflis’e gidiyor.

Şark Kadınlarının Kurtuluş Günü kutlanacak bir gün ama miting meydanında hiç kadın yok. Kürsüde de hep erkek var. Zorla dağlardan kadın getiriyorlar kamyonla. Kadınlar anlamıyor ne olduğunu, bağırış çağırış ortam. Erkekler, sizi nasıl da kurtardık diye sloganlar atıyor. 

*

Yazar Enver Paşa’yı çokça eleştiriyor. Birinci Dünya Savaşına gereksiz yere girdiğimizi ve bunda Enver Paşa’nın büyük sorumluluğu olduğunu düşünüyor. Bir de şöyle bir anekdot aktarılmış. Enver Paşa padişaha damat olmak istemiş. Fotoğrafçıda güzel güzel fotoğraflar çektirip postayla saraya göndermiş. Saraydaki adet şuymuş. “Damat namzedi kendisine bildirilen gün ve saatte sarayın bahçesinde kendisine gösterilen bir yoldan yürüyecektir. Bir balkonun altından geçecektir. Fakat başını kaldırıp yukarıya bakmayacaktır. Çünkü orada padişah, müstakbel damadı gözetlemektedir. Karar, padişahta kalan intibaa tabidir. Damatlık isteklisi, bu yüksek görücü önündeki yürüyüşünden sonra ağalar tarafından karşılanır. Mabeyin dairesine alınır. Meseleden hiç bahsedilmez. Eğer netice menfi ise damatlık talibine atlas bir kese içinde padişahın 20 altın liralık ihsanı verilir ve namzet yolcu edilir. Mesele de biter.”

 Enver Paşa’nın bir takma ismi varmış, Ali Bey diye.

*

Rusya’da çarlık 16 Mart 1917’de yıkıldı. Çarın yetine gelen oluşumu da Çar’dan farklı bulmuyor yazar. Çarlık, halkın savaştan bıkması yüzünden düşmüştü ama yeni yönetim de savaşa devam etmek istiyordu, diye açıklıyor durumu.

Stalin ve Lenin’den bahsediyor. Stalin’i canlı izlemiş, dinlemiş. Onun başka ülke ve başka dil bilmezliğini, halkın içinden yetişmişliğini, Lenin’in ölümü üzerine Stalin’in onun yerini alması ve eski kadronun tasfiyesini anlatıyor.

Rusya’nın Almanya gibi bir üstün ırk değil, bir geniş saha arzusu olduğunu anlatıyor. Ör-Asya adı verilen coğrafyaya hakim olmak isteyen bir Rusya ideali varmış Ruslarda.

 *

Sonra İstanbul’a dönüyor. Yabancı hissediyor kendisini İstanbul’da. Tanıdıkları da onu biraz dışlıyor, çünkü her konuşmayı sınıf kavgasına bağlıyor.

Aydınlık gazetesinde yazmaya başlıyor. Gazetedeki herkes gibi tevkif edileceğini bilerek yazılarını sürdürüyor ve sonunda yargılanıyor.

Yargılama sırasında “inkılap” dedi diye mahkeme başkanı kızıyor. Ona göre inkılap değil, kanun olmalıymış. “Öyle görünüyordu ki, Çankaya’da yeni bir inkılap hamlesinin saati çalınca, bu hamle Mecliste hemen bir kanun haline geliyordu. O zaman her şey kolaylaşıyordu. O zaman, başına kanundan evvel şapka giydi diye genç bir gazeteciyi merdivenlerden yuvarlayan adam, aradan kısa bir süre geçince, ünlü bir müderrisi şapka giymedi diye darağacına verebiliyordu.”

“Türkiye’de her inkılap olur. Fakat ancak kanun yoluyla!..”

Bunun sebebini asırlarca içinde yaşanılan yayla ve ordu hayatına bağlıyor. Ancak bir otoriteden gelen kanunlar nizamı değiştirir ve millet de kolayca benimser, diye düşünüyor.

On sene hapse mahkum oluyor.

Kendisi gibi “siyasi suçlu”larla birlikte cezaevindeki mahkumlara okuma yazma öğretiyorlar. Okuma yazma öğrenen çoban, kabadayı, efe… köyüne fötr şapkalı, ceketli bir fotoğrafını gönderiyor. Böylece köylerinde saygınlık uyandırıyorlar. Okuma yazma haricinde genel bilgiler de veriyor mahkumlara. Örneğin yağmurun nasıl yağdığı gibi. Bu esnada biri duygulanıp ağlıyor, bize niye böyle anlatmazlar diye.

*

Hapisten çıkınca Ankara’ya gidiyor. Ormana hasret olduğu için Bolu ormanlarında bir ilkokul öğretmenliği hayali kuruyor. Ancak kendisine Yüksek ve Teknik Öğretim Umum Müdürü muavinliği işi veriliyor. Aynı zamanda iktisatla ilgilendiği için Yüksek İktisat Meclisinde umumi katip yardımcısı oluyor.

İkinci Dünya Savaşına girmeyişimizi o dönemki hükümetin başarısına bağlıyor. “Tarihin en büyük şansı olarak bu harbi; militarist olmayan, hayalperest olmayan, harbin ne olduğunu ve sulhun değerini bilen bir hükümetin idaresinde geçirdi.”

Birinci Dünya Savaşında memleketin sefil durumunu hatırlıyor. “Ordu, meşe palamudunun avuç içi kadar ekmeğe karıştırılması için haller gösteren genelgeler yolluyordu, ama ortada orman olmadığı için, meşe palamudunu bulmak da kabil değildi.” Kötü şartlara rağmen ordunun disiplinsizlik göstermemesini takdir ediyor.

Emekli olunca da tüm bunları kaleme alıyor. Müthiş bir yaşanmışlık ve iyi ki ölümsüzleştirilmiş.


28 Nisan 2022 Perşembe

YEŞİL EVLER


 YEŞİL EVLER

(Green Mansions)

W.H. Hudson

1904

Çeviren: Şaziye Çıkrıkçı

İthaki Yayınları - 1.Baskı Mart 2021

315 sayfa


Medeni dünyadan bir insanın yerli kabileler içindeki yaşamı ve burada bulduğu aşk anlatılıyor.

Böyle söyleyince akla "Bir Çift Yürek" gelebilir. Orada da aborjinlerle geçirilen bir yaşam anlatılıyordu. Bu yapılırken de yerlilerin yaşam tarzı yüceltiliyor ve kişisel gelişim devşiriliyordu. Fakat Yeşil Evler'de yerliler hiç de doğanın içinde yaşayan görmüş geçirmiş derin insanlar olarak resmedilmiyor. Bayağı vahşi buradakiler. Ama baş karakter Abel, kendisini bir şekilde bu insanlara sevdirmiş. 

Abel, ülkesi Venezuela'daki yönetimi devirip yerine başkalarını getirmek üzere düzenlenen bir komploya sürüklenmiş. Kaçmış, yerlilerle yaşamaya başlamış. Yerliler ona saygı duyuyormuş. Zaten de silahı var Abel'in ve yerlilerin ilgisini çekecek başka şeyleri. Ama yine de diken üstünde bir yaşam. Abel'in tedirginliğini satır aralarında hissettim. Yerliler istese Abel'i öldürür. Abel de istese onları. 

Yerlilerin gitmekten korktuğu bir orman var. Orada şeytani güçleri olduğunu düşündükleri bir kız varmış. Ondan korktukları için o ormana gitmezlermiş. Abel gidiyor elbette. Kızı da görüyor. 

Önce kızın büyüleyici melodik sesini duyuyor. Sonra kendisini bir yılan sokuyor. Can havliyle koşarken ormanda kayboluyor Abel. Gözlerini açtığında bir kulübede olduğunu görüyor. Başında yaşlı bir adam ve kız var. Yerlilerin şeytani buldukları bu kız, normal bir genç kızmış aslında. Adı Rima. Rima, doğayla ve hayvanlarla o kadar iç içe ki, yerliler avlanmak için o civara geldiklerinde kız bir şekilde hayvanların kaçmasını sağlıyormuş. O yüzden de yerliler kızdan korkmaya başlamışlar. Korktukları için de  bu kız ve dedesinin yaşadığı ormana giremez olmuşlar, dede ve torun da bu sayede güvenle yaşamaya başlamış.

Rima, akıllı ve meraklı. Ama dünyası yaşadığı yer kadar. Abel, ona dünyanın büyüklüğünden bahsedince Rima anlayamıyor. Dağları denizleri değil de daha çok insanları merak ediyor aslında. Kendisi gibi olan, kendi dilinden anlayan insanlar olup olmadığını öğrenmek istiyor. Rahmetli annesi, var demiş. Rimolama diye bir yerdeymiş onun ana dilini konuşan insanların halkı. Rima'nın dedesi Nuflo ise öyle bir yer yok, demiş. Ama Abel'in anlattıklarını duyunca Rima, dedesinin yalan söylediğini anlıyor ve dedesi ile Abel'i Rimolama’ya gitmeye ikna ediyor. Nuflo, Rima'nın spiritüel güçleri olduğuna inanıyor. Rimolama'ya giderken Rima’nın dediklerini yapmamız yeter, diyor. Çünkü onu ve onun sayesinde bizi melekler korur, diye düşünüyor.

Yolda Nuflo, Abel'e Rima'yı ve annesini anlatıyor. Nuflo bir gün kayaların arasına sıkışmış bir kadın görmüş. Kadına yardım etmiş. Kadın farklı bir dil konuşuyormuş ve hamileymiş. Kadını kurtarıp Rimolama köyüne götürmüş. Kadın orada doğurmuş, bir kızı olmuş. Kızın adını köyü hatırlatsın diye Rima koymuşlar. Kadın öldüğünde küçük Rima'ya Nuflo bakmış. Rima hastaymış, Nuflo onu havası iyi diye başka bir yere götürmüş. 

Gittikleri yerde Rima, doğa ve hayvanlarla iç içe olduğu için yerliler avlanacağı zaman, hayvanların kaçmasını sağlıyormuş. Yerliler bu yüzden Rima'yı öldürmeye karar vermiş. Rima'yı öldürmek isterken yanlışlıkla birbirlerini vurmuşlar. Bu yüzden kızın şeytan olduğu sonucuna varmışlar. Onun ve dedesinin yaşadığı yere yaklaşmamaya başlamışlar. 

Nuflo’nun kadına yardım etmesi ve sonra kızı büyütmesinin nedeni iyiliğinden değil aslında. Vicdan azabından. Nuflo, arkadaş grubu ile bir keresinde bir kadını timsah dolu bir nehre atmış. Kadın lanet okumuş ölürken. Nuflo bundan çok etkilenmiş. Hemen ardından karşısına çıkan zor durumdaki kadına da bu yüzden kayıtsız kalamamış. 

Rima, hep kendi annesinden öğrendiği dili konuşan insanların yaşadığı yere gitmek istemiş. Yıllarca bunun umudunu taşımış. 

Birlikte yola çıktıktan sonra bir noktada Rima tek başına kalmak istiyor. Abel vazgeçirmek istese de fayda etmiyor. 

Ve trajik son. Yerliler öldürüyor Rima'yı. Feci şekilde hem de. Rima, yerlilerden kaçmak için ağaca tırmanıyor. Ağacı yakıyorlar...

Abel sonra yerlilerden intikam alıyor ama olan oldu. 

Abel, Rima’nın küllerini alıyor ve öylece hayatına devam etmeye çalışıyor. 

*

Kitapta doğa çok güzel yansıtılmış. Gerçekten ağaçların, yeşilliğin, savananın ortasında gibiydim okurken.

Ve aşk... Rima'nın doğal ve saf aşkı. Rima doğanın içinde doğmuş büyümüş, doğa ile iç içe bir kız. Aşık olduğundaki his de çok doğal. Abel'den kaçıyor genelde, çünkü onun yanındayken vücudundaki ve ruhundaki değişimle ne yapacağını bilemiyor. Masum. 

Bu aşk bana bir başka aşkı anımsattı.

Bkz: Silahlara Veda. 

Orada da çok güzel, yalandan dolandan uzak, güven dolu bir aşk vardı. Ama Silahlara Veda’da aslında benzer iki insan varken Yeşil Evler'de bambaşka iki insan var. Biri doğanın ta kendisi olmuş Rima, diğeri medeni dediğimiz dünyadan Abel. Ayrı dünyaların insanları ve fakat aşk onları birleştiriyor.

*

Olay, Venezuela’da geçiyor. Venezuela demişken;

Bkz: Latin Amerika’nın Kesik Damarları

Kitapta Latin Amerika ülkelerinin nasıl sömürüldüğü uzun uzun anlatılıyor. Burada da yazar bir eleştiri getiriyor ülkesinin yönetimine:

"Birinin görüşlerine göre, her ulusun, hak ettiği bir yönetimi vardır. Venezuela da şu anda böyle bir yönetime sahip ve bu yönetim tam da ona göre. Biz buna 'cumhuriyet' diyoruz, sadece tek olmadığı için değil, aynı zamanda bir şeyin bir adı olması gerektiği için; ve iyi bir isme veya güzel bir isme sahip olmak çok işe yarar - özellikle borç almak istediğinizde. Eğer Venezuelalılar, yaklaşık bir milyon kilometrelik bir yüzölçümüne dağıtılsaydı, çoğu okuma yazma bilmeyen köylüler, melezler ve Yerliler eğitilselerdi, hepsi zeki insanlar olsaydı ve yalnızca halkın refahı için istekli olsalardı; işte o zaman gerçek bir cumhuriyete sahip olurlardı." sf.21

Ben hikayedeki aşka takıldım ve orada kaldım. Size iyi okumalar.


11 Nisan 2022 Pazartesi

TATLI GELİR YAŞAMAYANA SAVAŞ

 


TATLI GELİR YAŞAMAYANA SAVAŞ

(Süss scheint der Krieg den Unerfahrenen)

Desiderus Erasmus

Çeviri: Şebnem Sunar

Can Klasik Yayınları

3.Basım - Ağustos 2021

76 sayfa


Kitabın adı çok ilgi çekici değil mi? "Tatlı Gelir Yaşamayana Savaş" 

Erasmus, bu cümleyi başka bir kitaptan alıntılamış. Orada geçen ifade şöyleymiş: "Acemi erin savaş istemesine pek itibar etmeyin; çünkü savaş, onu yaşamamış olanlara tatlı gelir." 

Yani;

"Onu yaşamamış olanlar için savaş tatlıdır; ama onu yaşayan birini, düşüncesi bile fazlasıyla ürpertir." sf.9

Benim anladığım; yazar burada oturduğu yerden savaş güzellemesi yapanlara sesleniyor. 

*

Erasmus 1466-1536 yılları arasında yaşamış. Savaşların olmazsa olmaz olduğu bir dönem. Savaş yapılması normal karşılanıyor, savaş sevmemek anormal bulunuyor. 

Erasmus, insanın barış ve iyilik için yaratıldığını, savaşın ise bu varoluşa aykırı olduğunu savunuyor. Savunusunu insanların ve hayvanların fiziksel özelliklerini karşılaştırarak anlatıyor. Boğaların boynuzları, aslanların pençeleri, kirpilerin dikenleri, yılanların zehirleri varken insanın savaşmaya yarar bir fiziksel özelliği olmamasını gösteriyor. 

"İnsanın uzuvlarında kavga ya da bir saldırı esnasında kullanabileceği hiçbir şey yoktur. Bütün bunlarla beraber diğer canlıların çoğunlukla -doğar doğmaz- kendilerini hayatta tutmaya muktedir oldukları söylenebilir; yalnızca insan, uzun süre büsbütün dış yardıma bağımlı kalacak şekilde dünyaya gelir. Ne konuşabilir, ne yürüyebilir ne de besine ulaşabilir, yalnızca ağlayıp sızlayarak yardım isteyebilir: Böylece buradan insanın tümüyle dostluk için doğan tek canlı olduğu sonucuna varılabilir." sf.12

Doğru ve bir o kadar masum.

Yazar, savaşı insana o kadar yakıştırmıyor ki savaşan insanların adeta hayvana benzediğini söylüyor. Surat ifadeleri, öfke fışkıran gözler, silahlardan çıkan sesler, gök gürültüsü gibi top patlamaları, kanlar, parçalanan uzuvlar... 

Hatta hayvanların bile dövüşürken daha az vahşi olduğunu söylüyor:

"...Hayvanlar kapışırken kendi silahlarıyla kapışırlar; oysa biz insanlar, insanı yok etmek üzere kötü şeytanlar icat etme sanatıyla doğaya karşı donanımlanırız. Kaldı ki hayvanlar gelişigüzel bir nedenle vahşileşmezler, açlık onları savaşma hiddetine ittiğinde, kendilerini tehdit altında hissettiklerinde ya da yavruları için korktuklarında vahşileşirler. Oysa biz ne sudan sebeplerle, ulu Tanrım, ne savaş tragedyaları çıkarırız! En önemsiz unvan talebi için, çocukça bir öfke yüzünden, bir kadının kaçırılmasından ötürü ve bunlardan çok daha gülünç nedenlerle." sf.19

Savaş sonrasında da dağılan aileler ve yerleşimler nedeniyle savaşın faturasının çok ağır olduğunu savunuyor. 

Savaş zamanı;

"Hayvanlar çalınır, ekinler ezilir, köylüler katledilir, köyle yakılır, inşa edilmesi yüzyıllar süren en gelişmiş kentler, tek bir baskınla yerle bir edilir." sf.32

Barış zamanı ise;

"Tarlalar işlenir, bahçeler yeşile durur, çayırlarda muhteşem sürüler otlar, köyler kurulur, şehirler inşa edilir, yıkılanlar yenilenir, binalar süslenip genişletilir, refah artar ve eğlenceye önem verilir, yasalara saygı gösterilir..." sf.32

O yüzden de barış, savaştan daha iyidir sonucunu anlamamızı istiyor yazar. 

Maden kazaları, deniz ve nehir taşkınları, kayalardan düşen parçalar, zehirlenme, vahşi hayvanlar, gıda sorunu... vb zaten yeterince felaket varken savaşmak niye, diye soruyor. 

Savaş sayesinde zengin olanları da lanetliyor. Bu zenginliğe layık olmadıklarını söylüyor. 

*

Yazar savaş karşıtı olduğu için aynı zamanda askerlik karşıtı. O kadar ki "Hiçbir esaret, askerlik hizmetinden daha aşağılayıcı değildir." diyor. sf.36

"Kıyafet çalan birinin adı kötüye çıkar; oysa savaşa giden, asker olarak hizmet veren ve savaştan pek çok masumu yağmalayarak dönen biri namuslu vatandaş sayılır." sf.51

Savaş kahramanı olan büyük liderler hakkında da iyi konuşmuyor. Örneğin "Büyük İskender zırdeliydi." diyor. sf.49

*

Din referansı da var kitapta. Yazar, savaşı insana yakıştırmıyor, hele hele bir Hıristiyana hiç mi hiç yakıştırmıyor. Dinin savaşa alet edilmesine "İsa'yı böyle günahkar bir şeyin seyircisi ve lideri" haline getirmeye kesinlikle karşı çıkıyor. 

"İsa bir emri kendi emri olarak bildirmiştir ki bu da başkasını sevmektir. Savaş kadar bununla çelişen başka ne olabilir?" sf.38

Sık sık İncil'den alıntılarla da savını destekliyor. 

*

Savlarını desteklemek için kullandığı bir başka argüman da paganlar. Paganlar bile yapmaz, paganlardan bile daha korkunç... gibi kıyaslamalar kullanıyor sık sık. 

Kendi dindaşları için de acımadan eleştirilerde bulunuyor: 

"Hıristiyanların ordusunun ordu değil çoğunlukla talan amaçlı olduğunu görürsünüz." sf.51

"Hıristiyanların savaşlarında yaşananlar, burada sözü edilemeyecek kadar iğrenç ve tiksinçtir." sf.52

"Mesele etraflıca araştırılırsa Hıristiyanların neredeyse bütün savaşlarının ya aptallıktan ya da kötülükten doğduğu ortaya çıkar." sf.69

*

Türklerden de örnek veriyor kitapta. Türkleri bir gömüyorsa kendi dindaşlarını iki gömüyor. 

"Aslında Türklerle defalarca savaşmamız bile bana izin verilebilir bir şey gibi görünmüyor. Bekası bu tür koruyucu önlemlere tabiyse Hıristiyan dininin durumu hakikaten kötüdür." sf.66

"Türkleri İsa'ya götürmek mi istiyorsunuz? Zenginlik, askeri güç ve şiddetle övünmeyelim. Bizi yalnızca ismimizle değil Hıristiyan bir insanın güvenilir özellikleriyle tanısınlar." sf.67

"Türklere tükürürken kendimizi kusursuz Hıristiyanlar olarak görüyoruz; belki Tanrı'nın nezdinde Türklerden daha tiksindiriciyizdir." sf.68

*

Bugün için bile sert bulunabilecek görüşler dile getirmiş yazar, kaldı ki bunları Orta Çağda söylemek... 

*

Şu alıntıyı da yaparak bitiriyorum: 

"Kötü olan her şey insan hayatına ya yavaş yavaş sızar ya da iyilik bahanesiyle girer." sf.45


SANA SOHBETE GELDİM

 


SANA SOHBETE GELDİM

Nedim Birol Yürüten

2020

Birlikte Kitaplar Yayınevi

2.Baskı - Kasım 2020

191 sayfa


Sohbet türünde bir kitap. 

Sevemiyorum bu tarzı. Daha doğrusu kiminle sohbet ettiğime bağlı olarak seviyorum ya da sevmiyorum. 

Yazarı tanısam, merak etsem sevebilirdim ama kim ki? Tanımıyorum. Dolayısıyla da merak etmiyorum. 

Bu tür içsel konuşmalar ancak başarılarıyla gündeme gelmiş bir isimse ilgimi çekebilir. Yoksa niye ilgimi çeksin ki birilerinin kendi kendine konuşmalarını kitaplaştırması?

Buna benzer bir kitap olarak yakın zamanda "Yakın"ı okumuştum. Aynı tarz. Okuyana iç huzuru sağlamak amacıyla yazılmış, kişisel gelişim olarak değerlendirilsin istenmiş ama ı-ıh bende olmuyor. Her sayfada "Ne anlatıyorsun?" diyip duruyorum. Ulaşmıyor bana soyut tavsiyeler ve tanımlar. 

Örneğin kitabın arka kapağında yazıyor ki:

Bana sakın, "artık, içimi ısıtan bir güneş, coşturan bir deniz, özgür hissettiren bir gökyüzü yok hayatımda" deme!

Bana sakın, "artık gücüm kalmadı, hayata yenildim, yeşillerim kurudu" deme!

...

Demiyorum ki zaten. Ben böyle şeyler demiyorum. O yüzden kitap bana hitap etmedi sanırım. Böyle şeyler diyenlerin hoşuna gidebilir. 



ÇOCUKLARIMIZIN BAŞARISI ELİMİZDE


 

ÇOCUKLARIMIZIN BAŞARISI ELİMİZDE

Prof. Dr. Sefa Saygılı

2012

Elit Kültür Yayınları

13. Baskı

128 sayfa


Beğenmedim. Birinci sebebi üslup. Yazarın profesör olmasına şaşırdım. Şu cümleler bir prof kaleminden çıkmIŞ gibi değil çünkü:

"...Gelişine böyle mutlu olunan ve sevgi dolu ortama doğan bebekler çevresine daha büyük bir ilgi gösterir, etrafına daha bir merakla bakar, kendilerini daha bir güvende hisseder..." sf.13

Daha bir ilgi, daha bir merak mı?

Daha bir mi?

Denebilir ki neticede bir akademik çalışma değil, ebeveynlere yönelik bir kitap. Olabilir. Akademik dil olsun diyen yok zaten. Düzgün bir dil olsun, kafi. 

"Yeni doğan bebeği annesinin yanında tutmalıdır." sf.16

Bu cümlenin bozukluğu ne peki?

"Bebekle doğumdan hemen sonra iletişime girmeli ve ona ilgi göstermelidir." sf.17.

Öznesi, yüklemi uyumsuz bir bozuk cümle daha.

"Bebekken biberonu elinden düşürdü diyelim, adı üzerinde bebektir ve olabilir. Ama biz onu azarlarsak bu yanlış olur." sf.25

Burada cümle bozuk değil, fakat basit. Çok basit. Profesör yazmış gibi değil, herhangi bir eş-dost-akraba tavsiyesi gibi. O yüzden ben devam edemedim kitaba. Bana hitap etmiyor. 

*

Cümleler böyle de içerik çok mu farklı?

Bebeklere şarkılar, ilahiler söylememizi öğütlüyor yazar. İlahi dedi ve beni kaybetti. 

*

Hem bozuk cümle yapıları nedeniyle gözümü kanattı hem de muhafazakar olduğunu hissettiğim üslubu nedeniyle tadım kaçtı.