SUYU ARAYAN ADAM
Şevket Süreyya Aydemir
1959
Remzi Kitabevi
527 sayfa
Şevket Süreyya Aydemir epey maceralı bir hayat yaşamış ve iyi ki de bu
hayatı kaleme almış.
Kitapta çocukluğundan itibaren hayatını anlatıyor. Doğduğu büyüdüğü yeri,
gittiği ülkeleri, sonra Türkiye’ye dönüp gördüklerini ve düşündüklerini yazmış.
*
1897’de doğan yazarın çocukluğu Edirne’de geçmiş. O dönem çetecilik
yaygınmış, yollar tutulur, haraç kesilirmiş. Yazar
da çocukluğunda bundan etkilenmiş. Çocukluk oyunlarında yol kesmecelik, haraç
toplamacalık varmış.
Edirne bir ordugah olduğu için sokaklarda hep askerler
varmış. O da belki bundan etkilenmiş olsa gerek, askeri okula gitmiş. Sınıfta
Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Napolyon’un resimleri asılıymış. Mevcut
padişahın ise hiçbir yerde resmi olmazmış. Sınıfta adı geçince çocuklar ayağa
kalkarmış.
Askeri okulda Osmanlı haritasına bakar, sınırların
genişlemesini arzu ederlermiş. O dönemin düşünceleri şöyle;
“Ordu vatanın bekçisiydi. Onun ayak bastığı her yer
vatan oluyordu.”
“Millet bu vatanın
içinde yaşayan herkesti. Bu milletin bir din, bir dilek ve bir dil birliği
olması şart değildi.”
“Yemenliler,
Hicazlılar, Dürziler yahut Rumlar, Bulgarlar, Arnavutlar diye bir şey yoktu.
Bunların vazifeleri sadece vergi vermek ve itaat etmekti.”
Çıkan isyanların
devletin idare tarzından kaynaklandığını düşünmezlermiş. Akıllarına bile
gelmezmiş. “…isyanlardan daima ehemmiyetsiz, geçici şeyler olarak bahsedilirdi.
Bunlar yabancı devletlere para ile satılmış bazı eşhasın çıkardıkları haksız
hadiseler sayılırdı.”
Okulda öğrendiklerine
göre onlar için dünyada iki güç varmış.
“Hakikatte dünyada iki
kuvvet çarpışmaktaydı. Bir tarafta Osmanlı devleti, bir tarafta da
Düveli-muazzama. (Düvel-i muazzama: Fransa, İtalya, Almanya,
Avusturya-Macaristan, Rusya) Yani dış güçler
*
23 Temmuz 1908’de
meşrûtiyet ilan edilince halkın bunun ne anlama geldiğini anlamadığını söylüyor
yazar. Hürriyet, adalet, müsavat (eşitlik), uhuvvet (kardeşlik). Herkes
kendince yorumlamış bunları. Ortaya bir “hürriyet sarhoşluğu” çıkmış. Ama uzun
sürmemiş, ilk bozan da padişahın kendisi olmuş. “Padişahın kışkırttığını
söyledikleri bir askeri ayaklanma” diye
adlandırdığı 31 mart vakası ile.
*
Osmanlı’nın kağıt
üzerinde hakim olduğu ama fiiliyatta varlık gösteremediği bölgeler hakkında da
düşünmüş yazar. Örneğin Afrika’daki topraklar
ile ilgili;
“…doğrusu oraya hiçbir
şey veremediğimiz, oradan da hiçbir şey alamadığımız için zaten bizim olmayan
bir memleketin kaderi üstünde hiçbir değişiklik yapılamadı. Libya gitti.”
Osmanlı Afrika’sı
(Trablusgarp, Bingazi) Osmanlı Avrupa’sı (Girit, Rumeli…) diye adlandırılan
bölgelerde kan akıtmaktan başka ne yaptık, diye soruyor. Anadolu’ya da hor
davranıldığını fark ediyor. Yazarın yaşadığı Rumeli’de (Edirne) Anadolu denince
akla kıtlık, fakirlik, eşkıyalık gelirmiş.
*
Çeşitli milletlerden
insanlar ayaklanırken yazar kimsenin kendisine Türk diyemediğini anlatıyor.
“Türk sözü, birçok ırkları, kavimleri birleştiren bir imparatorlukta, bir
kavmin diğerleri üstünde tahakkümünü hatırlatır ve onları gücendirir diye
düşünülüyordu.”
Kendilerine Osmanlı
derlermiş.
“Umumi kanaata göre
Türk kaba, görgüsüz ve kabiliyetsiz bir varlıktı.”
“Reddedilen, inkar
edilen Türk adına kimsenin sahip çıkmaması için her tedbir alınmıştı.”
Korkarım yine buna mı dönüyoruz
acaba?..
*
Yazar, askeri okuldan sonra
muallim mektebine gidiyor, 1914 yılında savaşa katılıyor genç yaşında kendi
isteği ile. Ağabeyleri savaşta şehit olmuş. Giden gelmiyor gerçekten. Gidenden
haber de alınamıyor. Zaten kimse de gidenden haber almayı ya da gidenin geri
geleceğini beklemiyor.
Askerlik yaparken
Anadolu’yu görüyor. Çorak topraklar, mağarada yaşayan insanlar, okuma yazma bilmeyenler…
Orada düşünüyor, bin yıldır bizim olan Anadolu topraklarına ne verdik diye.
Anadoluyu bir başka
açıdan daha görmek için
Bkz:Yaban/Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Anadolu köylüsünü
dindar, mutaassıp bilirdik, diyor ama dinini bilenin de olmadığını görüyor. Dinini
bilen yok. Peygamberini bilen yok. Köyünde mektep olan yok. Hangi milletten
olduklarını dahi bilmiyorlar. Türklüğü kabul etmiyorlar. Halbuki Türk ordusu
olarak savaştalar. Onlara göre “Türk demek “Kızılbaş” demekmiş ama kızılbaşlığın da ne olduğu bilinmiyormuş.
*
Sene 1917. Ruslarla
karşı karşıyalar. Rusya’da ihtilal oluyor. Çar ordusu kendiliğinden dağılıyor.
Ruslardan kalan silahları Ermeniler alıyor. Bundan sonra yapılanın harp
olmadığını söylüyor yazar.
“Devam eden şey, artık harp değildi. Harbin
karşılıklı bütün kaideleri ortadan kalktı. Ermeni birlikleri, bir taraftan
cephede savaşmaya çalışırken, bir taraftan, işgal ettikleri sahada kalan yerli
sivil Türk halkı üstünde geniş bir katl ve imha işine girişmişti.”
*
Daha sonra öğretmen
olarak Azerbaycan’a gidiyor. Nuha şehrine.
Turan ülküsü var
yazarda o dönem, turancı diye adlandırıyor kendisini ama bunun ne anlama
geldiğini tam olarak bilemiyor. Buna ilişkin kaynak bulamıyor. Bulduğu bilgiler
hayalci kalıyor. Üzerine biraz düşününce somut bir temele oturtamıyor. Turan
neresi bilemiyor.
Turan/Turancılık ile ilgili bir roman için
Bkz: Yeni Turan/Halide Edip Adıvar
Bunun gibi ideolojik düşüncelere dalıyor yazar, anlamıyor olanları,
olayları. Kendine çok yükleniyor sen cahilsin anlamazsın diye. Meselelerin
özünü, kaynağını yani suyu ara sen, diyor kendi kendine. İşte kitabın adının
geldiği yer.
Yazar, o dönem okuduğu
Aydemir adlı romandan çok etkilenmiş. Bunu isim olarak kullanmaya başlamış.
Soyadı da buradan gelmiş.
*
Bir kızı seviyor, adı Sitare. Sitare başkasıyla nişanlı, istemeden nişanlandırılmış.
Nişanlısı da bir Rus kızla birlikte yaşıyor. Ama sonra iki nişanlı evleniyor,
yazar da bir başkasıyla evleniyor.
Nuha’ya (Azerbaycan)
Ruslar hakim. Şehirde Bolşevikler var. İhtilal mahkemeleri kuruluyor. Bir kadın
öğretmen, altınlarını haciz komitesinden kaçırırken yakalanıyor. Hırsızlıkla
suçlanıyor. Savcı da genç bir kadın olunca yazar, kadın kadını suçlamaz sanıyor.
Yanılıyor. Savcı, “O para sizin değildir. O para, bütün dünyada yaşayan,
çalışanların hakkıdır.” diyor. Halbuki
kadın kendi emeği ile biriktirmiş altınları. Casuslukla suçlanıp
cezalandırılıyor.
*
İhtilal, devrim, parti,
sınıf kavgası… Yazar bunların ne anlama geldiğini bilemiyor gençliğinde. Kendince
yorumluyor, önemli olan insaniyettir, diye düşünüyor. Bugün bakınca bu düşüncelerini
saf buluyor.
Gençliğinde içinde
bulunduğu neslin batı düşmanı olduğunu anlatıyor. Doğuya da aşık değiller.
“Bizim
neslimiz Garba düşman, Şarka ise kızgındı.” diyor.
Şöyle bir şiiri ezbere
bilirmiş o dönemin gençleri:
“Garbın cebin-i zalimi,
affetmedim seni,
Türküm ve düşmanım sana
kalsam da bir kişi.”
*
Yazar Bakü’de toplanan
Şark Milletleri Kurultayına delege seçiliyor.
Batum ve Tiflis’e
gidiyor.
Şark Kadınlarının
Kurtuluş Günü kutlanacak bir gün ama miting meydanında hiç kadın yok. Kürsüde de hep
erkek var. Zorla dağlardan kadın getiriyorlar kamyonla. Kadınlar anlamıyor ne
olduğunu, bağırış çağırış ortam. Erkekler, sizi nasıl da kurtardık diye
sloganlar atıyor.
*
Yazar Enver Paşa’yı
çokça eleştiriyor. Birinci Dünya Savaşına gereksiz yere girdiğimizi ve bunda
Enver Paşa’nın büyük sorumluluğu olduğunu düşünüyor. Bir de şöyle bir anekdot
aktarılmış. Enver Paşa padişaha damat olmak istemiş. Fotoğrafçıda güzel güzel
fotoğraflar çektirip postayla saraya göndermiş. Saraydaki adet şuymuş. “Damat
namzedi kendisine bildirilen gün ve saatte sarayın bahçesinde kendisine
gösterilen bir yoldan yürüyecektir. Bir balkonun altından geçecektir. Fakat
başını kaldırıp yukarıya bakmayacaktır. Çünkü orada padişah, müstakbel damadı
gözetlemektedir. Karar, padişahta kalan intibaa tabidir. Damatlık isteklisi, bu
yüksek görücü önündeki yürüyüşünden sonra ağalar tarafından karşılanır. Mabeyin
dairesine alınır. Meseleden hiç bahsedilmez. Eğer netice menfi ise damatlık
talibine atlas bir kese içinde padişahın 20 altın liralık ihsanı verilir ve
namzet yolcu edilir. Mesele de biter.”
Enver Paşa’nın bir
takma ismi varmış, Ali Bey diye.
*
Rusya’da çarlık 16 Mart
1917’de yıkıldı. Çarın yetine gelen oluşumu da Çar’dan farklı bulmuyor yazar.
Çarlık, halkın savaştan bıkması yüzünden düşmüştü ama yeni yönetim de savaşa
devam etmek istiyordu, diye açıklıyor durumu.
Stalin ve Lenin’den
bahsediyor. Stalin’i canlı izlemiş, dinlemiş. Onun başka ülke ve başka dil
bilmezliğini, halkın içinden yetişmişliğini, Lenin’in ölümü üzerine Stalin’in
onun yerini alması ve eski kadronun tasfiyesini anlatıyor.
Rusya’nın Almanya gibi
bir üstün ırk değil, bir geniş saha arzusu olduğunu anlatıyor. Ör-Asya adı
verilen coğrafyaya hakim olmak isteyen bir Rusya ideali varmış Ruslarda.
*
Sonra İstanbul’a
dönüyor. Yabancı hissediyor kendisini İstanbul’da. Tanıdıkları da onu biraz
dışlıyor, çünkü her konuşmayı sınıf kavgasına bağlıyor.
Aydınlık gazetesinde
yazmaya başlıyor. Gazetedeki herkes gibi tevkif edileceğini bilerek yazılarını
sürdürüyor ve sonunda yargılanıyor.
Yargılama sırasında
“inkılap” dedi diye mahkeme başkanı kızıyor. Ona göre inkılap değil, kanun
olmalıymış. “Öyle görünüyordu ki, Çankaya’da yeni bir inkılap hamlesinin saati
çalınca, bu hamle Mecliste hemen bir kanun haline geliyordu. O zaman her şey
kolaylaşıyordu. O zaman, başına kanundan evvel şapka giydi diye genç bir
gazeteciyi merdivenlerden yuvarlayan adam, aradan kısa bir süre geçince, ünlü
bir müderrisi şapka giymedi diye darağacına verebiliyordu.”
“Türkiye’de her inkılap
olur. Fakat ancak kanun yoluyla!..”
Bunun sebebini asırlarca
içinde yaşanılan yayla ve ordu hayatına bağlıyor. Ancak bir otoriteden gelen
kanunlar nizamı değiştirir ve millet de kolayca benimser, diye düşünüyor.
On sene hapse mahkum
oluyor.
Kendisi gibi “siyasi
suçlu”larla birlikte cezaevindeki mahkumlara okuma yazma öğretiyorlar. Okuma yazma
öğrenen çoban, kabadayı, efe… köyüne fötr şapkalı, ceketli bir fotoğrafını
gönderiyor. Böylece köylerinde saygınlık uyandırıyorlar. Okuma yazma haricinde
genel bilgiler de veriyor mahkumlara. Örneğin yağmurun nasıl yağdığı gibi. Bu
esnada biri duygulanıp ağlıyor, bize niye böyle anlatmazlar diye.
*
Hapisten çıkınca
Ankara’ya gidiyor. Ormana hasret olduğu için Bolu ormanlarında bir ilkokul
öğretmenliği hayali kuruyor. Ancak kendisine Yüksek ve Teknik Öğretim Umum
Müdürü muavinliği işi veriliyor. Aynı zamanda iktisatla ilgilendiği için Yüksek
İktisat Meclisinde umumi katip yardımcısı oluyor.
İkinci Dünya Savaşına
girmeyişimizi o dönemki hükümetin başarısına bağlıyor. “Tarihin en büyük şansı
olarak bu harbi; militarist olmayan, hayalperest olmayan, harbin ne olduğunu ve
sulhun değerini bilen bir hükümetin idaresinde geçirdi.”
Birinci Dünya Savaşında
memleketin sefil durumunu hatırlıyor. “Ordu, meşe palamudunun avuç içi kadar
ekmeğe karıştırılması için haller gösteren genelgeler yolluyordu, ama ortada
orman olmadığı için, meşe palamudunu bulmak da kabil değildi.” Kötü şartlara
rağmen ordunun disiplinsizlik göstermemesini takdir ediyor.
Emekli olunca da tüm
bunları kaleme alıyor. Müthiş bir yaşanmışlık ve iyi ki ölümsüzleştirilmiş.