18 Aralık 2015 Cuma

SEMAVER



SEMAVER

Sait Faik Abasıyanık

1936

Yapı Kredi Yayınları

32. Baskı - Mart 2011

105 sayfa


Sait Faik Abasıyanık deyince hepiniz "durum öykücülüğü"nü biliyorsunuz.

Ancak kendisi bildiklerinizin de ötesinde. Hakikaten her durumdan bir öykü çıkarabiliyor. (Durum öykücülüğü böyle bir şey değil mi? Bilmiyorum, düzeltin yanlışsam.) Durduğu yerde öykü yazıyor.

Adam mesela birahanede bir adam görüyor. O adamın kaşından, gözünden, kılığından, kıyafetinden, halinden, tavrından anlamlar çıkarıp ona bir hikaye uyduruyor. 

Mezar taşına bakıyor, o mezarda yatanın hayattaki halini tasvir ediyor kendince.

Bana en acayip geleni ne biliyor musunuz? Bir sürü insan var hikayelerinde. Bir sürü. Ama şimdi o insanların hiçbiri yok. Tıpkı bizim de bir gün olmayacağımız gibi. Onca hayatımızı kendimize zehir ettiğimiz şeylerin, bir gün bizimle beraber yok olacağı fikri?.. Yaşamanın bir anlamını bulmam lazım, çok acil. 

*

Şimdi Sait Faik'in 2-3 sayfada yazdıklarını, 2-3 cümlede anlatacağım. Siz bir şey anlamayacak ve bu muymuş, diyeceksiniz. Ben kendim sonra hatırlayayım diye yazıyorum.

İçindekiler:

Semaver

Stelyanos Hrispulos Gemisi

Meserret Oteli

Bir Kıyının Dört Hikayesi

Babamın İkinci Evi

İpekli Mendil

Kıskançlık

Bohça

Orman ve Ev

Düğün Gecesi

Şehri Unutan Adam

Üçüncü Mevki

Garson

Birtakım İnsanlar

***

--Benimle Beraber Seyahatten Dönenler--

Sevmek Korkusu

Louvre'dan Çaldığım Heykel

Robenson

İhtiyar Talebe

Bir Vapur


SEMAVER
1935

Ali, fabrikada çalışıyor. Her sabah annesi uyandırıyor onu. Günün annesiyle geçirdiği o ilk saatleri, semaverde kaynayan çayın kokusu huzur demek onun için.

Bir sabah annesi uyandırmıyor. Çünkü ölüyor. Evdeki semaverin de huzur kokan kokusu kalmıyor artık.

*

"Mesutları çok az bir mahallenin çocukları..." sf.9

"En büyük kederin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı?
Ali birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu." sf.12


STELYANOS HRİSOPULOS GEMİSİ
1936

Çocukcağızın bir eğlencesi deniz ve oyuncak gemiler yapmak. Yine bir tane gemi yapmış, çok güzel. Hayatındaki tek insan olan dedeciğinin adını vermiş gemiye. Stelyanos Hrisopulos. Gel gör ki diğer çocuklar, kötü/kaka/pis/bok çocuklar, yavrucağın gemisini batırmışlar.


MESERRET OTELİ
1935

Kadın, kalacağı otelin girişinde bir kadın portresi görüyor. Otel sahibi, portredeki kadının artık yaşamadığını, arkadaşının tuttuğu aynaya bakarak kendi kendinin resmini yapmış olduğunu söylüyor.

Resme bakan ziyaretçi kadın, bunu biliyor. Çünkü o resimdeki kadına aynayı tutan o. 

Ölen arkadaşının kendisinden ricasıymış o otele gitmesi, o otele giderken yolda bir hamalla karşılaşması, hamala para vermeyi unutması...


BİR KIYININ DÖRT HİKAYESİ
1936

1-Soğan Kayığı

Genç kayıkçı. Sokakta kimse yüzüne bakmıyor. Ama denizde sportmen fiziği ve düzgün yüzüşüyle kadınların gözdesi oluyor. Aynı kadınlara sokakta yaklaştığında ondan korkuyorlar, kaçıyorlar. Anlam veremiyor buna.

2- Kediler

Adadaki kediler. Bir zamanlar çevik, vahşi iken şimdi miskinleşmişler.

3- Çocuklar

Yazar, adalı çocuklarla arkadaş. Çocuklar kuşları, balıkları anlatıyorlar yazara.

4- Ölü

Korkunç durumdaki bir balıkçı ölüsü. Bakanların midesi bulanıyor. Bir daha yemek bile yiyemeyeceklerini söylüyorlar. Belki ölü canlanıp kalksa ve o haline uzaktan baksa, o da yemek yiyemeyeceğini söylerdi.


BABAMIN İKİNCİ EVİ
1935

Köy evi. Evdeki nine, genç kadın ve yaşıtı çocuk. Niye o evde ve onlar tam olarak kim bilmiyor çocuk. Ya da uzun hikaye diye geçiştiriyor. Babasıyla o eve gidişini, o köy evinin sıcaklığını, kokusunu, bıraktığı izi anlatıyor.


İPEKLİ MENDİL
1934

15 yaşında bir hırsız. Sevgilisi için ipek mendil çalmış, ama yakalanmış. Kendisini yakalayandan ipek mendilini geri almaya gidiyor. Ama yine yakalanıyor.


KISKANÇLIK
1934

Köy öğretmeni. Fakir Fadime'yi öğretmenle evlendiriyorlar. Ama adam Fadime'yi sevmiyor. Hatta onu köyün çobanı Hüsrev'e daha uygun buluyor. İkisi ne kadar güzel bir çift olurdu diye düşünüyor.
Bir gün Fadime ve Hüsrev'i konuşurken gördüğünde de kıskanmıyor. Sadece biraz midesi bulanıyor.


BOHÇA
1935

Üzgünçlü bir hikaye bu :(

Evde, evin erkek çocuğu ile yaşıt bir hizmetçi. O zamanın deyimiyle besleme.

Oğlan, kıza kötü davranıyor. Kız bir şey demiyor. Aslında oğlan kızdan hoşlanıyor. Bir gün diz dize otururlarken oğlanın annesi görüyor.

Bunun ardından oğlan, kızı bir daha göremiyor. 

Evde bir şey kaybolduğu zaman ilk olarak kızın bohçasına bakılıyormuş. Oğlan, o bohçanın olması gereken yere bakıyor, ama bohça yok. Yani kız da yok.


ORMAN VE EV
1935

"Deniz gibi" diye tasvir ettiği bir orman.
Ve bu ormandaki değişik bahçeli ev.


DÜĞÜN GECESİ
1934

16 yaşında olmasına rağmen nüfusta 20 gözüken Ahmet'in 26 yaşındaki kızla evlendirilmesinin ilk gecesi. O ne yapacağını bilemez haller.


ŞEHRİ UNUTAN ADAM
1935

İnsanları sevme arzusuyla dışarı çıkıyor. Hamal çocuğa kıyafet almak geçiyor aklından ama çocuk bunu tersliyor. 

Gelene geçene gülümsüyor. Bunu gören kızlar, adamın deli olduğunu düşünüyor. 
Yine de seviyor insanları.
Sevme arzusu taşıyor.

"Birden bütün neşemin bir camın kırılışı kadar ses ve şıngırtı çıkararak düşüp kırıldığını gördüm.
Ayakucuma düşüp kırılan neşemi gözlerimle topladım." sf.54


ÜÇÜNCÜ MEVKİ
1935

Trenle Kayseri'ye yolculuk ediyor. Kompartımanda bir şişman adam var, bir de Beyoğlu'nu bile görmemiş ve ilk uzun seyahatine çıkan bir Kasımpaşalı. Sonradan da bir köylü geliyor.

Biraz Kayseri, biraz Geyve Boğazı

"Lisanlarını anlamadığımız insanların haletiruhiyelerini keşfetmek hususunda çok aciziz. Onların bizim her günkü konuşmalarımızdan daha başka, daha mühim şeyler konuştuklarını sanırız." sf.59


GARSON
1940

Önceleri garson olan Ahmet, sonra garsonluk yaptığı kahvenin sahibi oluyor. Sahip olmak?.. Bunu düşünüyor. Neden sahip oldu? Sahip olmak neydi? İnsan neye sahip olabiliyor ki dünyada?

"Ahmet'in karısı geçen kış, zatürreeden ölmüştü. Bu ölümle Ahmet, dünya yüzünde sahibi olunacak şeyin yalnız bir kadın olabileceğini, ötesinin ise yalan, haksız olduğunu ve kendisine kadından gayrı bir şeye sahip olup olmamasının vız gelip tırıs gittiğinin farkına varmıştı." sf. 67


BİRTAKIM İNSANLAR
1940

Tramvay bekleyen yazara, sefil görünümlü bir adam "Buradan bana benzer birtakım adamlar geçti mi?" diye sorar.  Ona benzer? Yani sefil görünüşlü. 

Bunlar, kalacak yeri olmayan, kendilerine kalacak yer bulması için valiye başvurmaya karar vermiş evsizler.

Bunu öğrenen yazar, o sırada yatağına hasret çektiği için utanıyor.

"Yatak şimdi bütün insanlar için, ekmek kadar azizdir. Yatak bir sevgili, yatak hatıra, yatak çocukluk, güzel rüya, yatak bir bahar, bir deniz kenarı, bir egzotik memleket, bu saniyede insana dostlarım yatak ne değildir ki..." sf.68

***

BENİMLE BERABER SEYAHATTEN DÖNENLER


SEVMEK KORKUSU
1934

"Sevmekten korkuyorum. Başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum." sf.75


LOUVRE'DAN ÇALDIĞIM HEYKEL
1934

Müzede görüp çok beğendiği heykeli sırtlamış. Mecazen tabi. Önce omuzlarında olan heykel, sonra içine girmiş, sonra da elinde bir kartpostal olarak kalmış.


ROBENSON
1934

Dünya büyük. Gezmek görmek lazım, temalı bir anlatı.

"Yuvarlak dünyanın üstünde isimlerini bilmediğimiz fiyortlar, kanallar ve limanlar; gece olunca sakin denize bakan tek bir fener, bazen sağanaklı ışıklar döküp yürüterek, bu yuvarlak dünyanın üstünde bir vücut gibi sinirli ve hararetli yaşarlar.

Dünya alabildiğine doludur. Dünyada bakışları birbirine benzeyen birçok insanlar, deniz kenarlarında yıkanır; dağların üstünde buzlar içinde kayar; veya ovaların salkımsöğütleri, kavakları altında sevişirler." sf.80


İHTİYAR TALEBE
1935

İhtiyar talebeye bir kadın sırnaşıyor. Kadın hem güzel, hem çirkin, hem terbiyeli, hem terbiyesiz, hem zengin, hem fakir, hem melek, hem şeytan.

Meğer ikiz kız kardeşlermiş, adama bir biri, bir diğeri gözüküp oyun oynuyorlarmış. 

Adamsa zaten harpten yeni çıkmış, sinirleri bozuk, iyice aklını oynatıyor, akıl hastanesine yatırıyorlar.

"Küçük şeyleri unutamayanlar,en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutamadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir." sf.87


BİR VAPUR
1934

Vapurdaki anılarını, sohbetlerini, tanıdıklarını yadediyor.



arka kapak
Bir de hesap makinesiyle çekmeseymiş fotoğrafı iyi olurmuş.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder