20 Aralık 2015 Pazar

MAHALLE KAHVESİ



MAHALLE KAHVESİ

Sait Faik Abasıyanık

1950

Yapı Kredi Yayınları

18. Baskı - Mart 2011

104 sayfa


Sait Faik, insanların sıfatına bakıp bakıp hikaye yazıyor.

Sonra da "Ben öyle mi yapıyorum?" diyor.

Mesela;

"İnsanların yüzüne, halü etvarına bakıp hikayeler mi düzüyorum? Ne münasebet!" diyor "Bilmem Neden Böyle Yapıyorum?" adlı hikayesinde. 

Evet.

Bana sorsa gayet evet, derim.

Zaten aynı hikayesinde kahvede gördüğü bir ihtiyarı gözüne kestiriyor ve ondan bahsediyor.

Sonra "Hallaç" hikayesinde vapurdan insanlara gayet de dik dik baktığını anlatıyor. (Tabii bu dik dik bakmayı öküzce değil, Sait Faikçe algılayın lütfen.) 

"Gelen vapurdan iskeleye öyle insanlar indi ki ...Kimlerdir? Ne iş yaparlar? Nasıl yaşarlar? Nerede otururlar?.." 

"Vapurdan benim alakamı çekecek, üzerinde üç dakika meraklanacağım hiç kimsenin çıkmadığı günler olur." 

Sonra "Birahanedeki Adam" hikayesinde, "Kameriyeli Mezar" hikayesinde (Lüzumsuz Adam kitabında) düpedüz yaptığı bu. İnsanların yüzüne, halü etvarına bakıp hikayeler düzmek. 

Ben böle okuyorum sizi Saitçiğim Faikçiğim Abasıyanıkçığım.



İçindekiler:

Mahalle Kahvesi

Plajdaki Ayna

Uyuz Hastalığı Arkasından Hayal

Dört Zait

Hallaç

Baba-Oğul

Karanfiller ve Domates Suyu

Bilmem Neden Böyle Yapıyorum?

Bir Sarhoşluk

Kınalıada'da Bir Ev

Süt

Gramofon ve Yazı Makinesi

Barometre

İzmir'e

Kış Akşamı, Maşa ve Sandalye

Bir Bahçe

Bir İlkbahar Hikayesi

Sakarya Balıkçısı

Kestaneci Dostum

Söylendim Durdum

Ermeni Balıkçı ile Topal Martı

Sinağrit Baba



MAHALLE KAHVESİ
1948

Bir mahalle kahvesinde, bir oğlanın kız kardeşini kötü yola ittiği söyleniyor. Bu iki kardeşin babaları ölmüş.

Buna kulak misafiri olan adam, kıza ne olduğunu soruyor. Bu soru çok münasebetsiz bulunuyor. 

Adam da öyle sanıyor ki, bu muhabbete konu kızı kahveci o hayattan kurtarmış.


PLAJDAKİ AYNA
1946

Adam, aynayı kırmış. Bunun altında derin bir sebep ya da delilik aramamamızı istiyor. Şöyle olmuş aynayı kırma süreci;

Bir çocukla karşılaşmış. Sen kimin çocuğusun, büyüyünce ne olacaksın...muhabbet ediyorlar. 


sf.17

Çocuğun annesi geliyor. Adamla para karşılığı birlikte oluyor. Çocuk da bu sahneye şahit oluyor. 

Çocuk bunu görmeye alışıkmış da adam alışık değil. 

Sonra yüzmek için plaja gittiğinde oradaki aynayı kırıveriyor. Öylece, öylesine kırıyor.


UYUZ HASTALIĞI ARKASINDAN HAYAL
1946

Adam, rastladığı uyuz çocuğa para vermektense sinemaya gittiği için kendini kötü hissediyor. Vicdanını rahatlatmak için çocuğa para verseydi de zaten uyuzunun geçmeyeceğini söylüyor. Halbuki bir kadın onu evine alsa, yedirse, giydirse... diye hayal kuruyor.


DÖRT ZAİT
1947

Bu hikaye çok iyi.

Dört zait, kan tahlilinde frengi işaretiymiş. 

Yazar soruyor. Yolda birine yol sormak için ya da ateş istemek için kimi seçersiniz? Nasıl seçersiniz? Ne düşünürsünüz de ona sorarsınız, ondan istersiniz?


sf.26
Ha ha, mesela bir turist onca insan arasında sizin İngilizce bilebileceğinizi düşünüp sizi seçince soru sormak için, hafiften bir mutlu olmaz mısınız? Ay ahaha

Yazar da bunun sorgusunu yapıyor. Kimin kendisini seçip soru sorduğuna bağlı olarak, kimi zaman mutlu oluyor, kimi zaman da canı sıkılıyor.

Bir tane zavallı adamcağız, elinde birtakım belgelerle soru soruyor yazara. Elindeki belge işe girişte istenen bir sağlık raporu mu ne? Dört zait varmış o belgede. Adamcağız, iş yerine bunu verecek ama ne olduğunu bilmiyor. Yazar da önce kendisine soruldu diye gurur yaptı ama o da bilmiyor ne olduğunu, sönüyor havası.

Meğer o dört zaitin anlamı adamın frengi olduğunu gösteriyormuş. İş yerine onu vermesi, işe alınmayacağı anlamına geliyormuş.


HALLAÇ
1948

Vapurdan çıkanlara bakıyor. Yüzlerine, tiplerine. Onlara bakarak hikayeler yazacak.

İki çocuk çıkıyor. Ona hallaççı babayı hatırlatıyor. 78 yaşında olmasına rağmen çalışan hallaççı baba. 
Ama son zamanlarında, artık yorulan ve sonra da ölen. Öldüğünde bu çocuklar gelip almışlar naaşı, üzülerek, ağlayarak.

*

"Uyku, nereden gelir bilinmez. Şu uyku insanın sevgilisi gibi bir şey, gelmeyince sinirlendiriyor." sf. 32


BABA-OĞUL
1948

Adamın iki oğlu varmış. Okusunlar, adam olsunlar istemiş. Sadece biri okumuş. Doktor olmuş, yurtdışına gitmiş, ama ailesini tanımıyor, onlardan utanıyormuş.

Baba da yanında kalan, okumayan, haylaz ama kendisini çok seven oğluyla kalmış. Asıl adam olan oğlu buymuş yani.


KARANFİLLER VE DOMATES SUYU
1948

Kör Mustafa, canla başla uğraşıyor toprağı adam etmek için. Ediyor da. Domatesler, elmalar, karanfiller yetiştiriyor. 

*

sf.40

BİLMEM NEDEN BÖYLE YAPIYORUM? 
1949

Kahvede bir ihtiyar. İhtiyarın tespihi çalınmış. 

Yazardan şüpheleniyor. Yazar çalmadı ama şüpheli davranıyor. İmalı bakışlar, laflar falan. 

Yazar zamanla bu durumdan memnun olmaya bile başlıyor. Anlamıyor neden memnun olduğunu.

"Hani bazı çocuklar ısrarla bir fena hareketi yapmadıklarını iddia ederler. Hakikaten de yapmamışlardır. Ama yapmış gibi bir halleri de vardır. Yapmamış insanların tabiiliğini bir türlü alamazlar. İşte ben o çocuklardan biri gibi idim." sf.47


BİR SARHOŞLUK
1947

Sarhoş sayıklamaları.

Ama Sait Faik'in sayıklamaları. Boru değil.


KINALIADA'DA BİR EV
1948

Kınalıada'da konuşamadığı bir kız varmış. Onu merak ediyor. Ne yapar, ne yer, ne içer? Yemek yerken diğer insanlar gibi çirkinleşir mi?


SÜT
1949

Süt içip çocukluğuna, doğduğu zamana dönüyor. Yeni doğmuş, yeni şeyler öğrenmeli.

"İşe sütle başlıyorduk."sf.55


GRAMOFON VE YAZI MAKİNESİ
1946

Radyoyu sevmiyor. Çünkü radyoda başkasının seçtiği müziği dinliyoruz. Biz kendimiz müzik seçemez miyiz yani? O yüzden gramofonu tercih ediyor.

Şair arkadaşının da yazı makinesi var.

Bazen klasik müzik dinliyorlar. Kız arkadaşları geliyor. 

Müzikten anladığını iddia eden bir arkadaşlarının aslında anlamadığını farkettiklerinde onu dövüyorlar.

Bir gün biri gramofonunu, biri de yazı makinesini satmak zorunda kalıyor. 


BAROMETRE
1948

Bir çavuş, mağaza vitrinindeki kombinezonlu mankene bakıp bakıp, keşke benim olsa, diyormuş. Manyak mı ne? 


İZMİR'E
1947

Adam depresif, umutsuz, mutsuz. Böyle zamanlarda yürüyüş yaparmış. Yürürken insanları ne kadar sevmediğini söylenip duruyor. 

"Ölüye ağlayamayan insanların huzursuzluğu içindeyim." sf. 67

"Karanfil satan adam gülüyor. Ötede simitçi gülüyor. Benden başka hepsi mesut. Topunuzun Allah belasını versin!" sf.68

Yolda tavşan satan bir nine görüyor. Tavşanları satıp kazanacağı para ile bilet alacakmış İzmir'e gitmek için.

O ninedeki umudu görünce adam da birden umutlanıveriyor. 

Ama kısa süre sonra geçiyor. Çünkü tramvay yoluna fare koyup, geçen tramvayın fareyi öldürmesini izleyen çocuklar görüyor.

Yine mutsuzken bu defa bir kuzu görüyor. Kuzunun yanında bir de oyuncak kuzu var. Canlı kuzunun üstünde "Canlısı 15, cansızı 7,5 lira" yazıyor. Belki bu kuzuları satan adam da İzmir'e gidecektir ha?

*

"Şu dakikada iki çift güzel söze yalan da olsa, inanabiliriz. Demek bu hal insanın çok akıllı olduğu an değil. Aptallık, delilik anıdır da diyemiyorum. Bu an usturanın üzerinde durma anıdır. Bir nevi sırat köprüsü." sf.68

Bu bir çift söze yalan da olsa inanma ile ilgili şu şarkıyı önereceğim:



"Uyku ilaçlarına alışan uykusu kaçıklar." sf.68

"Beni yaşamaya çağıran hiçbir şey yoktu." sf.69

"Artık kadınlar ihtiyarlayamıyor, çirkinleşiyorlar. Erkekler de öyle ya!" sf.70


KIŞ AKŞAMI, MAŞA VE SANDALYE
1949

Başlık zaten bütün konuyu anlatıyor.

"İçimden bir şeyler yapmak geçiyor. Ama biliyorum ki, hiçbir şey yapamayacağım." sf.74

"Bir insan bekler gibi duran sandalye? Onu yapan sandalyeci yaman adammış doğrusu. Sandalyeye insan bekletmesini bilmiş." sf.74

"Berbat şey şu kış! Kötü şey, kötü! Bakma şatafatına! Bakma manzarayı İsviçre'ye çevirişine." sf.76


BİR BAHÇE
1947

Aynı şehirde yıllarca kalsak da, aynı yoldan defalarca geçsek de bazen görmediğimiz, farketmediğimiz yerler olur.

Yazar da sarhoşken gidip kaldığı bir otelden etrafa bakıyor. İşte bu yerlerden biri olan bahçeyi farkediyor. Daha önce görmemiş.

Sonradan anlıyor, orası İngiliz Sefarethanesinin bahçesiymiş.

*

"Yanımda biri olsaydı ağlayacak kadar mesut olurdum." sf. 78

"Sarhoşum, uykusuzluk, yorgunluk, bahtsızlık bana uyanık rüya gördürüyor. Belki seni de görmüyorum yıldız!" sf.78


BİR İLKBAHAR HİKAYESİ
1948

Ayyyy bu çok tatlış bir hikaye.

Yaş 12. Mevsim ilkbahar. Çocuk hasta yatıyor. Odasını duvarında ışık görüyor. Karşı evden bir kız, çocuğun odasına ayna tutuyormuş. Sonra çocuk da ona ayna tutmaya başlıyor.

Ama sonra çocuk, ailesiyle beraber evden taşınıyor.

Çok ağlıyor. 

Şimdi 42 yaşında. Her ilkbaharda da bu geliyor aklına. 

"O zamandan bu zamana tam otuz sene geçti. Kimsenin yüzüne ayna tutmadım. Kimse yüzüme ayna tutmadı." sf.83


SAKARYA BALIKÇISI
1947

Sakarya Nehri kenarına kulubesini yapmış, balıkçılık yapan, iyi de kazanan bir adam Muharrem. 

Ama köylüler pek sevmezmiş onu, çocuklarını balıkçılığa alıştırıyor diye.

Evlenmiş sonra. Geçim sıkıntısına düşmüş.

Bir gün evde bir arkadaşı, Muharrem ve karısı varmış. O arkadaş biraz hovardaymış. Sonra adları çıkmış Muharremlerin. Karısı kaçmış. Muharrem de sandalına atlayıp gitmiş, arkasından taşlar atılarak.

*

"Oklama, Cılpık, Hösgün... Sakarya balıkları, isimleriyle beraber yendiği için lezzetlidir." sf.84


KESTANECİ DOSTUM
1942

Namusuyla ekmek parasını kazanmaya çalışan ama sonunda yenilen bir fakir gencin öyküsü.

Önce kahveci çırağı idi. Sonra askere gitti. Döndüğünde kahve kapanmıştı.

Hamallık yapıyor sonra ama zayıf, çelimsiz.

Kestaneciliğe başlıyor ardından. Fakat orada kestane satması yasakmış.

En sonunda elleri kelepçeli, jandarmalar eşliğinde görüyor yazar onu. Eroin yüzünden tutuklanmış. 

Eski mahçup halinden eser kalmamış, sertleşmiş. 



SÖYLENDİM DURDUM
1949

Çok iyi. Çok çok iyi.

Bunu komple okumalısınız. 

Sonra da "Yeneceğim seni İstanbul!" diye bağırabilirsiniz.



sf.95


sf.96



sf.97



ERMENİ BALIKÇI İLE TOPAL MARTI
1949

Kimseyle konuşmayan, asık suratlı balıkçı, bir martı ile konuşuyor.

"Balıkçının gevezesine hiç rastlamadım. İnsan geveze ise balıkçı değildir. Balıkçı ise geveze değildir." sf.99

Ama martı da ölüyor. Öldüğünü balıkçının görmesini ister gibi, onun görebileceği bir yerde ölüveriyor.


SİNAĞRİT BABA
1949

Eğer yanlış anlamadıysam bu bir balık. Bir balığın ağzından onu tutmaya çalışan balıkçılar.

Sinağrit Baba, epey görmüş geçirmiş olduğundan, oltanın kokusundan anlıyor kimin ne mal olduğunu.

Ne var ki, hiç de hayat tecrübesi olmayan, insanlık imtihanından geçememiş birine mağlup oluyor.



arka kapak




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder