6 Eylül 2017 Çarşamba

ATEİSTLER İÇİN DİN




ATEİSTLER İÇİN DİN

Bir İnanmayanın Dini Kullanım Kılavuzu

(Religion for Atheists)

 (A Non-believer's Guide to the Uses of Religion)

Alain de Botton

2012

Türkçesi: Ayşe Ece

Sel Yayıncılık

2. Baskı - Temmuz 2014

310 sayfa






Dinin mucizelerine, sıra dışı insanların serüvenlerine inanmayan ama dinin insanda bırakabileceği iyi etkilere kapısı açık olanlar için bir kitap.

Örneğin bir ibadethaneye gidince oradaki diğer insanlarla birlikte olmak kişiye uhrevi bir his verir, ayrıca bir topluluğa aidiyet hissettirir ve bu iyidir, diyor.

İnançlı insanlar başlarına gelen kötü olayları tanrıya bağlarlar ve bu onları huzurlu yapar diyor. Ateistlerin bu huzuru anlamaya çalışmasını tavsiye ediyor.

Yine inançlı insanlar arasında bir dayanışma vardır, diyor. Bu dayanışmaya katılmak iyidir, diyor.

Bunun gibi şeyler.

Militan ateistlerin dinin bu özelliklerini yadsımaması gerektiğini anlatıyor.

*

Kitapta bahsi geçen dinler Hıristiyanlık, Musevilik ve Budizm. Müslümanlıktan bahsetmiyor. 

*

İnsanların huzurlu, hoşgörülü, kibar, yardımsever olabilmeleri için din şart değil diye düşünüyorum. Kaldı ki %99'u Müslüman diye ezberletilmiş ülkemizin bir huzur, bir hoşgörü ülkesi olduğu da kolay kolay söylenemez.


BİR AKŞAMDI




BİR AKŞAMDI

Peyami Safa

1924

Ötüken Neşriyat

312 sayfa


“Hatırlıyor… Bir akşamdı…”

diye başlıyor kitap.

Kocası tarafından aldatılan Meliha’nın dünyasını anlatıyor.

Yeşilçam klasiği gibi bir hikaye.

*

Meliha ilgisiz annesi ve hasta babasıyla İzmit’te yaşıyor.

Anne eskiden zaman zaman kocasını aldatmış sanırım, ona dair imalar var kitapta.

*

Hayatından çok sıkılan Meliha “yaşamak istiyorum” diye tutturuyor.

Akrabası olan Kamil ile birlikte İstanbul’a kaçıyor.

Kamil, çok affedersiniz dünya s*ikime minare g*tüme bir insan.

Evleniyorlar.

Kamil, kitaptaki tabiriyle bir don juan. Hayatında başka kadınlar da var. (Bu kadınlar arasında Meliha’nın annesi de yer aldı.)

Bir de Fransa’da bir karısı ve çocuğu.

Fransız kadın Bert, bir gün İstanbul’a geliyor ve evde Meliha ile karşılaşıyor. İki kadın karşı karşıya kalıyor ve aldatıldıklarını öğreniyorlar. Peki terk ediyorlar mı Kamil’i? Hayır. Kamil ikisini de kandırıyor, idare ediyor.

Kamil sonra savaşmak üzere Anadolu’ya gidiyor. İki kadın da umrunda değil.

Bert, ülkesine dönüyor.

Meliha, yalnız kalıyor. Bu sırada kendisine kur yapan Ferdi’ye inanıyor ve birlikte oluyorlar. Sonra Ferdi de Meliha’yı bırakıyor.

Meliha erkeklerden nefret eder hale geliyor.

Bu sırada karşısına çocukluk arkadaşı Sermet çıkıyor. Meliha erkeklere olan hıncını bu zavallıcıktan çıkarıyor. Sermet hasta oluyor. Son arzusu Meliha’yı görmek ama Meliha gitmiyor ve Sermet ölüyor.

Kamil de savaşta ölüyor.

Bu arada Meliha kaçtığında babası zaten hastaydı, daha da hasta olup ölüyor.

Annesi memleketi Yozgat’a gitmişti. Daha sonra Meliha’nın çağırması üzerine geliyor.

*

Meliha hayatındaki bu kayıplar üzerine hasta düşüyor.

Kitap onun sayıklamaları ile bitiyor:

“Ölülerin hayaletleri Meliha’ya döndüler ve sordular:

- Meliha! Yaşamak istiyor musun hala?
     
Genç kadın, kesik bir hıçkırıkla cevap verdi:

-Hayır!

Dirilerin hayaletleri de aynı cevabı tekrar ettirmek için Meliha’ya döndüler ve sordular:

-       - Meliha! Yaşamak istiyor musun hala?

Meliha kesik bir kahkaha ile cevap verdi:

-Evet!”

Sf.305

*

Kitabı beğenmedim.

Hem klişe buldum, hem de üslubu iğrenç.

Üçüncü bir kişi hikaye ediyor kitabı. Sanki oradaki bir hayalet gibi ve sanki biz de bir hayalet ordusu olarak onu takip ediyormuşuz gibi.

İşte bu anlatıcı hayaletin kafa yapısı iğrenç. Laflara bak:

“Kadın vermek için yaratılmıştır.(…) Kız evvela teslim olur. Al!der, en büyük fedakarlıktır ve erkeği bir fazilet hadisesi karşısında bırakır: Haydi bakalım, imtihan oluyorsun. Vicdani imtihan, beni al veya bırak.” Sf.98

“Bir eksik veya bir fazla, Meliha için ne farkı var?” sf.278

“Kadının ilk kıskançlığı ihtiyarlığa ilk adımdır.” Sf.144

“Aldatan kocalar yalnız ev değil, zevcelerinin imanını da yıkıyorlar.” Sf.231




5 Eylül 2017 Salı

MAHŞER


MAHŞER

Peyami Safa

1924

Ötüken Neşriyat

324 sayfa


Ağladım ben bu kitabı okurken.

*

Nihad Çanakkale’de savaşmış, omzundan yaralanmış, gazi olmuş, İstanbul’a dönüyor.

Yolda zannediyor ki onu güzel karşılayacaklar, bu vatan uğruna gazi olmuş bu evlada iyi bakacaklar.

Halbuki hiç öyle olmuyor.

Yalan dolan, rüşvetçilik, hırsızlık almış başını yürümüş. Bu ahlaksızlıkları yapıp zengin olanlar saygı görür olmuş.

Seniha Hanım ve kocası da bu tayfadan. Seniha Hanım, kadınlığını kullanarak bazı güç sahibi adamlardan çeşitli kazançlar sağlıyor. Kocası da bunu destekliyor.

Bu ailenin yanındaki akraba kızı Muazzez ise dünya tatlısı ve iyisi bir kız.

*

Nihad Seniha Hanım’ın kızı Perizad’a muallimlik etmek üzere bu insanlarla tanışıyor.

Muazzez’e aşık oluyor, Muazzez de ona.

*

Muazzez’i, Alaaddin adında bir kodaman ile evlendirmeyi planlıyorlar.

Bu nedenle Nihad ve Muazzez kaçıyor.

Birlikte sersefil bir hayata başlıyorlar.

Muazzez bu hayattan yakınmıyor ama Nihad’ın gururu çok kırılıyor.

Muazzez hasta oluyor. O hasta yatarken Nihad’ı hapse atıyorlar, ihtilal yanlısı konuşmaları nedeniyle.
Hapisten çıktığında Muazzez iyileşmiş oluyor ve yengesi Seniha Hanım’ı görmek istiyor. Nihad karşı çıkıyor.

Neticede Muazzez Seniha Hanım’a gidiyor. Birkaç gün sonra dönüyor ama Nihad küsmüş oluyor ona.

Ayrılıyorlar.

İkisi de birbirini çok özlüyor.

Ama Nihad iyice fena duruma geliyor. Bir yandan geçim sıkıntısı bir yandan Muazzez’in yokluğu, canına tak ediyor ve intihara karar veriyor.

İntihar mektubunu okurken kötü oldum ben, orada beni bir ağlama tuttu.

Nihad denize atıyor kendini. Denizde çırpınırken yaşamaya karar veriyor. Umut doluyor birden.

Çıkıyor.

Muazzez’i buluyor. “Ben yeniden dünyaya geldim, artık kuvvetli nefes alıyorum!” diyor.

Sonra sonsuza kadar mutlu yaşadılar diye umuyorum.


3 Eylül 2017 Pazar

GAZAP ÜZÜMLERİ


GAZAP ÜZÜMLERİ

(The Grapes of Wrath)

John Steinbeck

1939

Sel Yayıncılık

Türkçesi: Belkıs Dişbudak

3. Baskı – Ekim 2016

557 sayfa


Çok hüzünçlü.

*

Joad ailesi, binlerce başka aile gibi yerlerinden yurtlarından ediliyor.

Gördükleri ilanlara kanıp Kaliforniya’ya göç etmeye karar veriyorlar. Çünkü ilanlarda Kaliforniya’da portakal toplayacak işçilere ihtiyaç olduğu yazıyor.

Fakat ihtiyaçtan çok daha fazla insan akın edince çiftlik sahipleri bu insanları yok pahasına çalıştırmaya başlıyor.

Çalışmazsan aç kalırsın.

Çalışsan da aldığın para çok az olduğu için yine karnın doymuyor.

*

Tek çıkış yolu örgütlenmek.

Ama bu da çok zor. Çünkü bu gidişe dur diyenleri polisler susturuyor. “Kızıl” diyerek onları öldürüyorlar.

İnsancıklar da öğrenilmiş çaresizlik içinde hayatta kalmaya çalışıyorlar.

***SONUNU YAZIYORUM***

Kitabın ana karakterlerini içeren Joad ailesinden Tom, bir cinayet sebebiyle hapis yatıp şartlı salıverilmiş. Aslında eyalet dışına çıkması yasak ama ailesinin yanında o da gidiyor. Çeşitli olaylara karışıyor ister istemez. Yine birini öldürüyor ve kaçak olarak hayatta kalmaya çalışıyor.

Tom'un arkadaşı eski bir rahip var. Bırakmış artık o işi çünkü tanrıya inanmaz hale gelmiş. O da Joad ailesiyle yola çıkıyor ama bir kavgaya karışıp hapse giriyor. Hapisten çıktığında sömürülen insanların haklarını aramak üzere isyan çıkartıyor. Fakat öldürülüyor.

Tom’un kardeşi Al, arabalarla çok ilgili. Bir garajda çalışmak istiyor ama iş yok. Arabaların yanı sıra kızlarla da ilgili. En son bir kıza aşık olup ailesi yerine kızı tercih etme noktasına varıyor.

Ailenin anne babası. Aslında baba ilk zamanlar otoriterken zamanla anne kontrolü eline alıyor. Çünkü baba tükeniyor. Anne zaman zaman bilerek babayı kızdırıyor erkekliğine laf ederek. Çünkü eğer baba kızarsa hala umut var demektir. Baba öfke bile duyamaz hale gelirse o zaman hasta olup ölür diye düşünüyor.

Büyükanne ve büyükbaba yolda ölüyor.

Büyük ağabey Noah, yolda ailesini bırakıp kendi yoluna gidiyor.

Rose of Sharon, ailenin hamile kızı. Kocası olacak mıymıntı, karnı burnunda kızcağızı terk ediyor.

Kitabın sonunda;

Rose of Sharon doğuruyor ama çocuğu ölü doğuyor.

Bu arada kaldıkları yeri sel bastığı için başka yere gidiyorlar. Gittikleri yerde açlıktan ölmek üzere olan bir adam var. Rose of Sharon adama memesini uzatıyor süt içsin diye.

*

Bizdeki bir umut İstanbul'a göç etmek gibi bu insanların da Kaliforniya'ya göç etmesi.

Gittikleri yerlerde aşağılanıyorlar.

Bir yerde bir miktar rahat ediyorlar, orası da bu insanların örgütlenip polisi bile içeri sokmadıkları, kendi asayişlerini sağladıkları bir yer. 

Kitapta polisin düzen sağlamak yerine düzen bozduğu sık sık görülüyor. 

*

Kitabın arka kapağında diyor ki:

"John Steinbeck'in tartışmasız en büyük eseri olan ve ona Pulitzer ödülünü kazandıran Gazap Üzümleri, 1939'da ilk kez yayınlandığında şok etkisi yaratmış ve büyük tartışmalara yol açmıştı. Tüm dünyayı etkileyen 'Büyük Buhran' döneminde, tarımın kapitalistleşmesi ve krizler yüzünden yoksullaşan ve mülksüzleşen yığınların ayakta kalma mücadelesinin anlatıldığı bu destansı romanda Steinbeck, açlık, sefalet ve zorbalık yüzünden evlerini terk edip yollara düşmek zorunda kalan binlerce işçi ailesinden birine odaklanıyor."

*

Filmi de var:





29 Ağustos 2017 Salı

MATMAZEL NORALİYA'NIN KOLTUĞU


MATMAZEL NORALİYA'NIN KOLTUĞU

Peyami Safa

1949

Ötüken Neşriyat

312 sayfa



Biraz fantastik mi ne?

*

Fakat öncelikle kitabın başlarındaki tatsız bir sahneden bahsetmek istiyorum.

Ferit'in kaldığı binadaki kiracılardan Fatma'nın aklı biraz gidik. Sevdiği adam olan Hüseyin'in bazı geceler yanına geldiği hayalini görüyor. 

Ferit de kadının bu zaafından faydalanıp bir gece onun yatağına giriyor, "Ben Hüseyin'im" diyerek.

Pis herif.

*

Pisliği bununla da sınırlı değil.

Ferit'in sevdiği kız var, Selma adı.

Bir gün Ferit, Selma'yı onun isteyip istemediğine aldırmadan öpmeye ve daha ilerisine yelteniyor. Neymiş, Selma bacağını açmışmış, dudağına ruj sürmüşmüş, bunun için değil miymiş?

Selma da "Ben sadece bacaktan, dudaktan mı ibaretim? Benim bir ruhum var" deyip gidiyor.

Ferit'te bir aydınlanma oluyor bu olaydan sonra.

Selma'da da.

Kitabın sonlarına doğru, Selma Ferit'in yatağına uzanıyor ona hak vererek, bu defa da Ferit ona ahlak dersi veriyor. 

Yine uzaklaştırıyor kızı kendinden.

*

Yalnız oraya varmadan önce esrarengiz bir olay oluyor.

Ferit'in kız kardeşi Nilüfer, gaddar teyzesiyle birlikte yaşıyor.

Ferit, teyzesini öldürme hayali kuruyor. Bu hayalini paylaşıyor Nilüfer ile.

Ve bir gün teyze, tam da Ferit'in hayalindeki gibi öldürülüyor.

Ferit ve Nilüfer şok.

Ferit bu hayali bir de bir başka kiracı olan esrarkeş Tosun ile paylaşmıştı. Gerçekten de cinayeti Tosun işlemiş.

*

Ferit, zaman zaman uyurken bir kadının yanına geldiğini görüyor. Gerçek gibi ama rüya gibi de.

Meğer bir gün Selma, Ferit'in yatağına geldiği hayalini kurmuş. 

Hayalleri mi kapışmış, bir şey olmuş, acayip ucayip.

*

Matmazel Noraliya'ya geliyorum.

Ferit, teyzesinin ölümünün ardından başka bir eve geçiyor. Evin eski sakinlerinden rahmetli matmazel Noraliya, Ferit'e görünüyor ve onunla konuşuyor. 

Matmazel Noraliya (Nuriye de deniyor.) aziz evliya bir kadın. Allah'a adamış kendini. Hastaları iyi eden, herkesin sevgisine malik bir kadınmış.

Onun defterlerini okuyor Ferit ve yeni ufuklar açılıyor kafasında.

*

Sonu mutlu.

"Ferit ve Selma arka yoldan çamlığa doğru yürüdüler" diye bitiyor.











28 Ağustos 2017 Pazartesi

BİZ İNSANLAR


BİZ İNSANLAR

Peyami Safa

1937 (Gazetede tefrika)
1959 (Kitap olarak basım)

Ötüken Neşriyat

400 sayfa


Çok güzel kitap.

Çok beğendim.

Bayıldım.

Çok sevdim.

Kütüphaneden ödünç aldığım için geri vermek zorundayım ama kendi kitaplığımda da bulunsun isterdim.

*

Orhan bir öğretmen.

Bir gün okulda Cemil adlı çocuk, Tahsin adlı çocuğa “Eşek Türk” diye hakaret ediyor, Tahsin de Cemil’e taş atıyor.

Tahsin fakir bir çocuk. Annesi ölmüş. Babası Mustafa hapiste.

Cemil ise zengin bir çocuk.

*

Orhan, Cemil’in ailesi ile konuşmaya gidiyor.

Zengin bir konak.

O dönem İstanbul İngiliz ve Fransız işgali altında. Bu konağın hanımı Samiye Hanım’ın da bu yabancılarla yakınlığı var.

*

Orhan bu evde Vedia ile tanışıyor. Vedia, yengesi Samiye Hanım’dan farklı. Yabancı hayranlığı yok. Aklı başında bir kız. Yalnız çok hassas, çok kırılgan.

*

Orhan kendisini sevdiriyor konak halkına. Vedia’dan da hoşlanıyor.

Vedia da Orhan’dan hoşlanıyor ama bir de Rüştü var. Vedia’nın aklı zaman zaman ona da gidiyor.

*

Kitapta Orhan, arkadaşı Necati ve arkadaşı olmayan Süleyman ile materyalizm, muhafazakarlık, milliyetçilik üzerine konuşuyor.

Vedia ile de kadın-erkek ilişkileri hakkında. Ve bu konuda son derede doğru tespit ve tahlillerde bulunuyorlar.

*

Vedia Orhan ve Rüştü’yü kıyaslıyor. 

Orhan fakir, görünüşü cazip olmayan, ortamlarda sönük kalan ama konuştuğunda akıllılığı ile göz dolduran bir tip.
Daha sonra amcasından mirasa konup zengin oluyor. Zenginliği ile aldığı yeni eşyaları, yeni giyimi Vedia pek şık bulmasa da yine de seviyor Orhan'ı.

Rüştü ise tersi olarak zengin, çekici, daha aktif ama pek akıllı değil.

Neden bütün iyi özellikler tek bir erkekte olmaz ki diye düşünüyor Vedia:

"Niçin bu erkekler yarım yarımdırlar? Kimi tüccar, yahut da mirasyedidir, cebi dolu ve kafası boştur; kimi tersine..." sf.351

Vedia iyi eğitimli, görgülü ama sevme konusunda zayıf. Bunun da farkında. Hizmetçileri İclal ise eğitimsiz ve görgüsüz olmasına rağmen sevmeyi becerebiliyor. Vedia takdir ediyor bunu:

"İclal gidiyor. İşte, Vediacığım, sevmesini bunlar biliyorlar. Susarak sevmesini. Erkek susar, kadın da. 'Beni seviyor musun'lar yok. 'Daha az mı, çok mu?'lar yok. Maziden ve istikbalden şüpheler yok. Emniyet yüzde yüz. Fedakarlık bitirmiş. 'Ben seninim, sen benimsin.' O kadar: 'Sözlüyüm' diyorlar. Bitti. İki taraf da ölünceye kadar öteki için parçalanmayı göze alıyor. Sessiz. Aşk mektupları, sitemler ve tehditler yok. (...) Sessiz. Dil dökmüyor. Dil olmayan yerde yalan olur mu?

"Sevmesini bunlar biliyorlar. Bunlar olmasa dünya ne kadar tenha ve hazin olur. Anladın mı Vedia Hanım? Günde on defa Chopin çalsan bunu onlar kadar anlayamazsın.

Bizim aşklarımız tam sevgi olamadığı için, manilere rastladığı için, taşlara çarpan su gibi kabarıyor, sıçrıyor, dağılıyor, gideceği yere rahat gidemiyor. Bütün tereddütlerimiz, şüphelerimiz, korkularımız, itimatsızlıklarımız, küçük görüşlerimiz, kendimize güvenemeyişlerimiz, iç çekişmelerimiz, öfkelerimiz, isyanlarımız, hepsi, hepsi, aşkımızın tam aşk olamamasından, yolunu bulamamasından. Bizimkisi aşk değil, aşk hastalığı; onlarınki aşk hastalığı değil, aşk."

sf.364


*

Orhan Vedia’nın bu kıyaslamalarını Vedia’nın defterinden okuyor, kız hastanede yatarken.

Neticede Vedia, Orhan’ı sevmiş.

Fakat

---SONUNU SÖYLÜYORUM---

Hastanede Vedia’nın öleceği düşünülürken iyileşiveriyor.

Gelgelelim Orhan ölüyor. Çarpıntı yakalayıveriyor onu.


----SON---

BİR TEREDDÜDÜN ROMANI


BİR TEREDDÜDÜN ROMANI

Peyami Safa

1933

Ötüken Neşriyat

200 sayfa

Mualla bir kitap okuyor. Okuduğu kitapta ölümden bahseden bir adam var. Mualla’nın içi kıyılıyor bu kitabı okurken ama bir yandan da merak ediyor sonunu, okumaya devam ediyor. İştahı falan kesiliyor okurken, öyle hafakanlar basıyor kıza.


Sonra bu kitabın yazarı ile tanışıyor. Raif adı.

Raif bohem bir adam. Fakat bohem mohem, Mualla gibi eli yüzü düzgün bir kız bulunca evlenmek istiyor onunla.

*

Bu arada Raif’in Vildan adında bir hayranı var.

Vildan ağır depresyonda. İki lafından biri intihar. Raif’e de fena sarıyor. Tutunacak bir dal arıyor ama Raif o insan değil.

Umutsuz, bedbaht Vildan bir gün yatakta uzanıp kendi kendine konuşurken Raif gidiyor yanından ve bir daha da onu bulamıyor. Vildan gitmiş.

Ki gerçek adı Vildan değil. Kimliğini gizlemişti. Sırra kadem basıyor.

*

Kitabın basıldığı yıl 1933.

O yıllarda da insanlar depresyona giriyormuş demek. Kitap çünkü çok yeni zaman sarsıntılarından bahsediyormuş gibiydi.