26 Kasım 2022 Cumartesi

İNSANLARIN DÜNYASI

 


İNSANLARIN DÜNYASI

(La Terre des Hommes )

Antoine de Saint - Exupery

1943

Çeviri: Gülce Ekin Köse

Dokuz Yayıncılık

8.Baskı - Kasım 2020

192 sayfa


Küçük Prens'in yazarı. 

Bu kitap da sanki Küçük Prens'in prototipi. Çöle düşen pilot, tilki, coğrafyacı, umut...

Küçük Prens'teki masalsılık yok ama burada. Dümdüz. Gerçek. 

*

Pilotluğunun ilk zamanlarından itibaren anlatmaya başlıyor Fransız yazar. 

Kıdemli bir arkadaşı ona coğrafya öğretiyor. Ama bildiğimiz gibi değil. Nehirleri, dağları değil de örneğin uçarken zorluk çıkaracak bir ağacı, zorda kalırsa ona yardım edebilecek bir çifti anlatıyor.

Arkadaşlarının anılarına yer veriyor. Kimisi esir düşmüş, kimisinden haber alınamamış. 

Kendisi de bir gün kaza yapıyor. Marakeş, Fas, Bingazi, Trablus... uçarken bir gün kaza yapıp çöle düşüyor bir arkadaşıyla. Çölde mahsur kalıyorlar. Uçakta bir portakal buluyorlar. Onlar için ne kadar değerli oluyor.

Bir tilki fark ediyor çölde. Tilkiyi görmüyor ama izlerini, beslendiği ağacı, kaldığı kovuğu gözlemliyor.

Sık sık serap görüyorlar. Akıllarını yitirmek üzere oluyorlar. 

O süreçte anılarını düşünüyor. Kurtulduğunda da genel olarak hayat hakkında düşüncelerini, anılarını ve gözlemlerini yazıyor. 

Arapların Osmanlı’ya ihanetini konuşuruz ya. Fransızlara da ihanet etmişler, kişisel algılamayalım. Fransızlara yardım eden bir Mağripli varmış, hatta bu sayede Fransa’dan bağışlar, paralar almış. Bir gece Hıristiyanların Tanrısına hizmet ederek Müslümanların Tanrısına ihanet ettiğini düşünmüş ve yüzlerce Fransız subayı öldürmüş. 

Araplarla ilgili başka bir anısı: Fransız karakolunda Arap konuklar varmış. Karakola saldırı yapılmış. Arap konuklar gitmek yerine karakolu savunmuş. Tehlike geçince karakolu korumak için harcadıkları mermileri istemişler Fransızlardan. Yazara göre Fransızlardan aldıkları bu mermilerle yine Fransızlara saldıracaklar.

Kaldığı Arap coğrafyasında hiç ağaç, hiç ırmak görmeyen insanlarla karşılaşıyor. Bu insanlar ağaçların, ırmakların sadece cennette olacağını düşünüyorlarmış. Halbuki Fransa’da var. Yazar bunların Fransa'da olduğunu söyleyince kısa bir sorgulama anı geçiriyorlar. Fransızların Tanrısı ne kadar cömert, diye düşünüyorlar.

*

Ben çizmedim ama altını çizecek satır olsun isteyenleri tatmin edecek yorumları da var yazarın. Arka kapaktan aktarayım meraklısına:

"Bilinmeyen şeyler insanları korkuya itse de bir kez denendiğinde, o artık bilinmeyen olmaktan çıkacaktır. İnsanı kurtaran ise bir adım atmaktır. Sonra bir adım daha... Bir adım daha..."




ÇOCUK KALBİ

 


ÇOCUK KALBİ

(Cuore)

Edmondo de Amicis

1886

Çeviren: Meryem Mine Çilingiroğlu

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

20.Basım - Ocak 2022

321 sayfa


Ben çocukken okumuştum bu kitabı. Sonra o kitaba ne oldu bilmiyorum. Bin yıllar sonra bir kitapçıda bu kitaba rastlayınca, aklımda da iyi hatırası kaldığı için, yeğenime almak istedim. Alıp okumaya başladım. Bazı kısımlarını hatırladım. Ancak şimdiki okumamla fark ettim ki bu kitap o kadar da iyi değilmiş.

*

Kitap üçüncü sınıf öğrencisi Enrico'nun günlüğünden oluşuyor. Çalışkan ve iyi yürekli bir çocuk Enrico. Onun gözünden hayatını, arkadaşlarını, aileleri, eğitim sistemini... vb okuyoruz. Onun çocuk yorumlarına yer yer anne babasının Enrico'ya yazdığı mektuplar katılıyor. Aynı evde yaşıyorlar ama bilmiyorum neden, bir sebepten, anne ve babası zaman zaman Enrico'ya çeşitli öğütler ve uyarılar içeren mektuplar yazıyorlar.

Örneğin bazen okula gitmek istemeyen Enrico'ya babası mektup yazıyor. Yazdığı mektupta, dünyanın her yerinde sayısız çocuk okula gidiyor, siz bir askersiniz, defterleriniz silahlarınız, ödlek bir asker olma... gibi şeyler yazıyor. 

Kitabın yetişkin bir insan tarafından çocuklara ders vermek için yazıldığı çok açık. Üstelik bu yetişkin insanın asker kökenli olduğu için bu verdiği dersler de oldukça militanca. 

İtalyan olan yazar eski bir subay. Bu kitabı yazdığı dönem de İtalya'nın milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğu dönem olacak ki kitapta buna ilişkin mesajlara yer verilmiş. Bu mesajlarda küçücük çocukların vatan, millet, aile vb kutsal sayılan değerler için ölmeleri kahramanlaştırılmış ve bu ölümler adeta özendirilmiş. Bunun dönemin ruhu olduğunu sanıyorum.

*

Öğretmen öğrencilere belirli zamanlarda hikaye ödevi veriyor. Çocuklar, ödev konusu hikayeyi okuyup yazacaklar. İşte o hikayeler:

Savaşta kimsesiz bir çocuk askerlere yardım etmek için ağaca tırmanıp ileride ne gördüğünü askerlere söylüyormuş. Sonra düşman askerler ağaçtaki çocuğu görüp vurmuş. Çocuk ölmüş. Askerler çocuğu saygıyla tören yapıp gömmüş. 

Ya da

Askerler savaşta ateş altında kalıp bir eve sığınmışlar. Yüzbaşı, evdeki çocuğa yardım çağrısı içeren bir not verip ilerideki birliğe notu ulaştırmasını istemiş. Çocuk notu iletmiş, askerlere yardım gitmiş, askerler kurtulmuşlar. Ama çocuk yolda giderken düşman askeri tarafından yaralanmış, kaldırıldığı revirde bir bacağı kesilmiş. Yüzbaşı ona diyor ki, ben sıradan bir yüzbaşıyım, sen kahramansın.

Veyahut

Anneannesi ölmesin diye eve giren hırsızların önüne siper olup anneannesi yerine kendisi bıçaklanan çocuğun hikayesi.

En hafifi, en azından içinde ölüm yok, şu:

Bir İtalyan çocuk varmış.  Anne babası onu bir sirke satmış. Sirkte çocuğa cambazlık öğretmişler. Bu süreçte dövmüşler, aç bırakmışlar. Çocuk kaçmış ve bir gemiye binmiş. Gemide zengin adamlar onun perişan haline acıyıp ona biraz para vermiş. Fakat çocuk bu adamların İtalya hakkında kötü konuştuklarını duymuş. İtalya cahil doludur, kimse okuma yazma bilmez, dolandırıcısı boldur, hırsızlardır...  diye konuştuklarını duyunca paraları adamların suratına atmış, memleketimi hor görenlerin parasını istemem, demiş.

Okulda okudukları hikayeler bunlar. Hikayelerdeki anlatım şekli de çocukları böyle kahramanlıklara(!) özendirici nitelikte. Yani bunları okuyan çocuk, kendi kahramanca ölümünü düşleyecek. Yukarıda da dediğim gibi dönemin ruhu icabı vatan millet aşkını çocuklara bu şekilde vermeyi ummuş muhtemelen yazar ve diğer yetişkinler. Ancak bugün için bunlar bir çocuğa okutulası, anlatılası değil. 

*

Çocuk işçiler de var kitapta. Bu da normal karşılanıyor. Kitabın yazıldığı dönem itibariyle düşününce normal. Örneğin baca temizleyicisi çocuk var. Bu çocuk bir gün kazandığı paraları cebindeki delikten düşürmüş. Oturup ağlamaya başlamış. Bunu öğrenen öğrenciler ona para vermiş. 

Duvarcı çocuk var. Enrico'lara misafirliğe geliyor bir gün. Kanepeye oturuyor. Çocuğun kıyafetinde toz kireç vb var. Oturduğu kanepeden kalkınca Enrico kanepeyi silmeye yelteniyor, Enrico'nun babası engelliyor. Sonra açıklıyor baba, çocuğun önünde kalktığı kanepeyi temizlemek onu kanepeyi kirlettiği için azarlamak gibi olur, diyor. "Ayrıca onun üstündeki kir değil, çalışmak insanı kirletmez. Kıyafetinde işçinin emeğinin izi var. Küçük duvarcıyı işçi evladı olduğu için sev." Sf.61

Bu açıdan işçilerin önemine dair de mesajlar içeriyor kitap. Bu mesajları bazen çocuk işçiler ile bazen de işçi babaların emeği ve zor şartlarda çocuklarını okutmalarına duyulması gereken minnet üzerinden veriyor. 

Hem okula giden,  hem de dükkanda çalışan, bir yandan hasta annesine bakıp bir yandan da ödevlerini yapmaya çalışan bir çocuk var. Bu çocuk Enrico'ya diyor ki; ne mutlu sana, gezmeye vaktin var. Enrico, asıl sana ne mutlu, diyor, anne babana daha faydalısın.  Ah be yavrum! Anne babana faydalı olmak gibi bir görevin yok be çocuğum. 

*

Vatan, millet, aile, emek vb sevgisi aşılamaya çalışmakta sıkıntı yok aslında ama bunu yaparken çocukları değersizleştirmek mi lazım? Yani birtakım yüce değerler uğruna çocuğa ölümü göstermek ve aslında senin canının bir kıymeti yok demek doğru mu? 

Enrico bir gün annesinin kalbini kırmış. Babası diyor ki: "Annene nankörlük ettiğini görmektense yok olduğunu görmeyi tercih ederim.” Sf.34 

Gerçekten yavrucaklara ölümden başka kapı göstermiyorlar ve bunu bir erdem gibi gösteriyorlar. 

Enrico'nun babasını hiç sevmedim bu arada. Enerji emici, iyi duyguların katili bir adam. Bir gün kar yağmış. Çocuklar karda eğleniyorlar. Enrico'nun babası çocuklara diyor ki; karda soğukta kalan çocuklar var, onları düşünün. Yaaa bir yürü git, çocuğun neşesini kursağında bırakan keyif kaçırıcı ebeveyn. 

*

Bu kitap bir çocuk kitabı değil.

Tekrar ediyorum, çocuk kitabı değil.

İçinde çocuklar var ve bir çocuğun ağzından yazılmış, bu açıdan gayet şirin bir çocuk kitabı olabilirdi ama değil.

10 Kasım 2022 Perşembe

ZAMANIMIZIN BİR KAHRAMANI

 

ZAMANIMIZIN BİR KAHRAMANI

(Geroy Naşevo Vremeni)

Mihail Lermontov

1840

Çeviri:Ülkü Tamer

Can Yayınları

4.Basım - Nisan 2020

187 sayfa

Kitapta ve kitabın adında geçen "Zamanımızın Bir Kahramanı" aslında bir anti kahraman. Evet güçlü, özgüveni yüksek, istese dağları devirir ama istemiyor. Tercih etmiyor. Hayatı ciddiye alıyor mu almıyor mu anlayamadım. İlk bakışta gayet rahat, pervasız gibi gözüküyor ama o zaman niye bir günlük tutup hayatını sorgulama ve geride anılar bırakma ihtiyacı hissediyor?

*
Kitapta Peçorin adlı bir subayın günlüğüne yer veriliyor. Bu günlüğe ulaşmadan önce Peçorin'in namını okuyoruz. 

Bir köyde güzel bir at varmış. Atın sahibi Kazbiç. Ata sahip olmak isteyen Azamet, atı çalmaya karar veriyor. Bunun için Peçorin’den yardım istiyor. Peçorin, Azamet’in kız kardeşi Bela’ya aşık. Bela’yı kendisine getirmesi karşılığı atı çalıyor.

Peçorin, Bela’yı kaçırıyor. Kendisine aşık etmek için çok dil döküyor. Sonunda kız aşık oluyor.

Peçorin sonra sıkılıyor. Her şeyden sıkılıyormuş. Gidecekmiş, yolculuk etmek belki iyi gelirmiş.

İran’a gitmeye karar veriyor. Yolda bir handa Maksim Maksimiç (Yüzbaşı) ve yol arkadaşı (kitabın anlatıcısı) ile karşılaşıyor. Peçorin, anı defterlerini yüzbaşına vermiş, isterse o defterleri atabileceğini söylüyor. Anlatıcı yazar, defterleri alıyor ve yazdığı kitaba ekliyor, Peçorin’in öldüğünü öğrendiği zaman.

Şimdi Peçorin'i ve hayatının bir kısmını kendi günlüğünden, kendi kaleminden öğreniyoruz:

Bir prenses kız var. Meri. Peçorin’in arkadaşı doktor, prensesi beğeniyor. Peçorin de prensesi beğeniyor.

Peçorin aşık olmadığı halde genç prensesin aşkı için çabalıyor. O arada eski aşkı Vera ile karşılaşıyor. Vera evlenmiş. Ama Peçorin'i unutamamış. Bunu Peçorin'e itiraf etmekten çekinmiyor. Hatta kocasına da söylüyor. Kocası onu terk ediyor. Peçorin ise... Zaten hiç onun olmamıştı. 

Peçorin ile prenses Meri'nin evleneceklerine dair söylentiler çıkıyor. Ama Peçorin evlenmek istemiyor: 

“Bir kadını ne kadar seversem seveyim, kendisiyle evlenmek zorunda olduğumu bana hissettirirse ne aşk kalır ne bir şey! Yüreğim taş kesilir ve hiçbir şey onu eski sıcaklığına getiremez. Bu fedakarlığın dışında her fedakarlık istenebilir benden.” Sf.147

Evlilik korkusunu örümceklerden, hamamböceklerinden, farelerden neden korktuklarını bilmeyen insanlara benzetiyor. 

Ama sonra anlaşılıyor Peçorin'in korkusunun sebebi. Küçükken annesi fal baktırmış. Falcı, oğlunun kötü bir evlilik sonucu öleceğini söylemiş. Bunu duyan küçük Peçorin'in büyüyünce evlilikten korkması anlaşılabilir bir durum. 

*

Kadınları genel olarak seviyor Peçorin. Ama sorun da tam olarak bu zaten. Genel olarak seviyor, özel olarak değil. Bir kadına özel bir duygu beslese bile bu daimi olmuyor. Sürdürülebilir bir ilgi ve sevgisi yok. Bu yüzden kadınları çok üzüyor ve bunun farkında:

“Benim hayatta tek işim başkalarının umutlarını yıkmaktan mı ibaret?” diye soruyor kendi kendine.
 
“Yaşamaya, hareket etmeye başladığımdan beri kader beni başkalarının dramlarının sonuna yetiştiriyordu, sanki kimse bensiz ölemezmiş ya da acı çekemezmiş gibi!” Sf.132

Kadınları seviyor sevmesine ama kadınların bir iyilik meleği olduğunu da düşünmüyor. Kadınların kendilerini böyle görmelerini de eleştiriyor:

“Şairler şiir yazalı, kadınlar da onları okuduğundan beri (bunun için de kadınlara içten bir teşekkür borçluyuz) melek olarak nitelendirilmeye öylesine alıştılar ki, aynı şairlerin Neron’u bile para uğruna yarı tanrı katına çıkardıklarını unutarak büyük bir safiyetle kendileri de inandılar melekliklerine.” Sf.140

*
Erkekleri de kızdırıyor Peçorin. Onu düelloya çağırıyorlar. Düelloyu kazanıyor. Ardından başka yere görevlendirmesi çıkıyor.

Kaderi ve kaderciliği sorgulamasıyla bitiyor kitap.

*

Yazarın kendisi de genç yaşta bir düello sonucu ölmüş. Kitapta onun hayatından izler olduğu söyleniyor. 


19 Ekim 2022 Çarşamba

AZINLIĞIN ZENGİNLİĞİ HEPİMİZİN ÇIKARINA MIDIR?

 


AZINLIĞIN ZENGİNLİĞİ HEPİMİZİN ÇIKARINA MIDIR?

(Does the Richness of the Few Benefit Us All?)

Zygmunt Bauman

2013

İngilizceden Çeviren: Hakan Keser

Ayrıntı Yayınları

6.Basım - 2022

80 sayfa

Azınlığın zenginliği hepimizin çıkarına mıdır? Cevap veriyorum: Hayır. Elbette hayır. Niye olsun ki? Sanki zengin azınlık, fakir çoğunlukların hayrına bir şey mi yapıyor? Ya da yapmak zorunda mı ki? 

Tabii bu konuda benim verdiğim cevapların bir önemi yok. Bauman ne demiş, ona bakalım?

"Zenginlerin daha da zenginleşmesinin, varlık ve gelir hiyerarşisinde aşağıda kalanlar şöyle dursun, sıralamada kendilerinden hemen sonra gelenlere bile faydası yoktur." sf.39

*

Öncelikle kitapta rakamlarla bir tablo anlatılmaya çalışılmış. Anlayana...

"...Dünyanın hiçbir yerinde yaşam standardı en fakir bölgedekinin iki katından daha yüksek değildi. Günümüzde ise, en zengin ülke olan Katar'da kişi başına düşen gelir en fakir ülke olan Zimbabve'dekinin 428 katıdır." sf.10

"Uluslararası Çalışma Örgütü 3 milyar kişinin günlük 2 ABD Doları olarak belirlenen yoksulluk sınırının altında yaşadığını belirtmektedir." sf.14

"Dünya nüfusunun en zengin yüzde 20'si üretilen malların yüzde 90'ını tüketirken, en yoksul yüzde 20'lik kesimde bu oran yüzde 1'dir." sf.15

"Dünyanın en zengin 20 insanın en yoksul bir milyar insanla eşit kaynaklara sahip olduğu tahmin ediliyor." sf.15

"Dünyanın sadece en zengin on kişisinin varlığı 2,7 trilyon dolara ulaşarak büyüklükte dünya beşincisi Fransız ekonomisini neredeyse yakaladı." sf.37 (2012 yılı için)

*

Para parayı çeker, diye bir laf biliriz. Doğru.

"...Çok zengin olanlar varlıklarına varlık katarken; fakirler, özellikle de çok fakir olanlar daha da fakirleşiyor. (...) Dahası, insanlar sadece zengin oldukları için zenginleşiyorlar. Fakir olanlar sadece fakir oldukları için fakirleşiyorlar." sf.16

*

Eskiden okuyup çalışmanın başarı getireceğine inanılırdı, gerçekten de okuyup çalışan güzel bir yere gelebilirdi. Ama artık pek de öyle değil. Hatta aslında eskiden de çok öyle değilmiş.

"1979 yılında Carnegie'de yapılan bir çalışma çocukların geleceklerinin kendi akılları, yetenekleri, çabaları ya da hırslarıyla değil, büyük ölçüde sosyal çevreleriyle, doğdukları coğrafi konumla ve ailelerinin toplumdaki yeriyle belirlendiğini açıkça gözler önüne sermiştir." sf.16 

Bu konuyu anlatan bir kitap olarak 

Bkz: Outliers - Çizginin Dışındakiler

*

Önceden zengin ve fakir en azından aynı okula, aynı hastaneye gidebilir, birbirlerini tanıma, birbirleriyle arkadaş olma imkanı bulabilirdi. Ancak artık bu iki sınıf arasında adeta bir sınır var. Özel okullarla, özel hastanelerle ve özel olan çeşitli başka ayırımlarla zengin ve fakir hiç bir araya gelemiyor bile. Böylece insanlar birbirinden uzaklaşıyor. Birbirlerini tanımıyor. Tanımadıkça birbirleri hakkında ön yargı geliştirmeye başlıyor. 

"İnsanlar coğrafi olarak polarize oldukça, birbirlerini daha az tanıyıp daha çok kuruntu yapıyorlar." sf.19

*

Eşitsizliğe neden katlanıyoruz?

Bu soruyu yanıtlarken  insanların düşünme alışkanlıklarına yer veriyor yazar.

"Yaşadığımız toplumun ideolojisinin büyük bölümünde yanlışlıklar olabileceğini fark etmenin insanları hayrete düşürebileceği" sf.23 ihtimalinden bahsediyor. Yani biz eşitsizlikleri normal bulduğumuz için eşitsizlikler var, diyor.

"Tıpkı kölelik zamanında çiftlik sahibi ailelerin kölelere sahip olmayı doğal gördüğü gibi ya da tıpkı kadınlara eskiden oy hakkı verilmemesinin doğanın bir kanunu olarak görüldüğü gibi günümüzdeki çok  büyük eşitsizliklerin çoğu da normalliğin fotoğrafı içinde kendine yer buluyor." sf.58

"Dünyamızın, doğası gereği rekabetçi ekonomik bölümlere ayrılması gerektiği iddiası inandırıcı değildir. Rekabetçi ekonomilerin ortaya çıkmasının nedeni bizim onları böyle şekillendirmeye karar vermemizdir." sf.29

"Savaş kesinlikle kaçınılmaz değildir. Savaş istersek savaşı seçebiliriz; fakat aynı şekilde, barış istersek de barışı seçebiliriz. Canımız rekabet etmek istiyorsa, rekabeti seçebiliriz; ancak onun yerine dostça bir işbirliğini de tercih edebiliriz."sf.30

Yani klişe olacak ama bakış açını değiştir, dünya değişsin. Çünkü

"Sorunlar daha en başta onlara yol açan düşünce modeliyle çözülemez." sf.56

*

Kişiler arasındaki zenginlik-fakirlik ayrımının daha net gözüktüğü bir alan olarak artan tüketime de değiniyor yazar. Bunun için reklamların nasıl kullanıldığını anlatıyor.

"Reklamlar daha fazlasını istememiz için yem olarak kullanılıyor; açgözlülük hepimize altın tepside sunuluyor." sf.25

"Tüketicilere yönelik teknoloji ürünleri insanların narsisizmini tatmin etme yemiyle müşterilerini yakalar." sf.45

"Tüketici piyasalarının sömürüye açtığı en son alan sevgi değil, narsisizmdir." sf.46

"Farklı zamanlarda farklı nesnelere sahip olmak veya olmamak, sırasıyla en yoğun şekilde arzu edilen ve en yoğun şekilde içerlenen durumdur." sf.49

Bu kapsamda alışveriş merkezlerini de hac görevini yerine getirdiğimiz ibadethaneler, alışveriş listelerini de dua kitabına benzeterek anlatıyor. 

*

CEO'larla ilgili çok ilginç bir şey öğrendim. Çok para kazandıklarını zaten biliyorduk da zannettiğimiz kadar çok değilmiş kazandıkları para. Daha da çokmuş.

"...Yönetmeleri için kendilerine teslim edilen şirketleri zafere de taşısalar, felakete de sürükleseler en doğal haklarıymış gibi dudak uçuklatacak maaşlar bekler oldular." sf.40

"Kalantor yöneticiler şirketten ayrılmaları durumunda milyonlar değerinde tazminat almaktadır. Çoğu durumda, şirket finansal hedeflerini tutturmasa da ve hatta zararda bile olsa bu tazminatlar ödenmektedir... Örneğin The Walt Disney'in eski başkanı Michael Ovitz'e ödenen 140 milyon dolar değerindeki tazminat Disney'in toplam yıllık net gelirinin yaklaşık yüzde 10'uydu." sf.41

Üstelik bu yöneticilerin sözleşmeleri gereği iyi performans sergilemek zorunlulukları da yokmuş.  

*

Gidişatın nasıl olabileceği ile ilgili birbirine ters çeşitli görüşler var. Örneğin bir görüşe göre;

"Her şey olduğu gibi kalırsa, değişim için neredeyse hiç umut ve ihtimal yok... Gerçekçi bir açıdan bakacak olursak, eşitsizlikler sürecek ve ulus devletler bunları meşrulaştırmaya devam edecek gibi görünüyor." sf.38

Diğer bir görüşe göre;

"Ekonomi sorununun, ait olduğu arka sıralardaki yerini alacağı, insan kalbinin ve aklının yaşam, insan ilişkileri, yaratılış, davranış ve din gibi gerçek sorunlarla (tekrar) meşgul olacağı gün çok uzak değil." sf.35

Yazara göre;

"Hırsın faydası yoktur. Kimsenin hırsından kimseye fayda gelmez." sf.74 

Bunu anlamalı ve kabul etmeliyiz, diyerek bitiriyor.

14 Ekim 2022 Cuma

DÜNYAYI ÇOCUKLAR KURTARACAK

 


DÜNYAYI ÇOCUKLAR KURTARACAK

Feyza Hepçilingirler

Sia Kitap

1.Basım - Kasım 2021

93 sayfa


Yeğenim için aldım bu kitabı. Kendisi henüz altı aylık. Büyüyünce okur. Ya da okumaz, kendi bilir. Birkaç çocuk kitabı görsün, isterse okusun istemezse okumasın. 

*

Kitapta bir grup çocuk ormanda dolaşırken içlerinden en bilgilisinin doğaya dair verdiği bilgilerle aydınlanıyorlar. Gerçi bu bilge çocuğun verdiği bilgiler pek iç açıcı değil, hatta adeta felaket tellallığı yaptığı. Yazar sanırım çocuklara bir çırpıda bir dolu şey anlatmaya, onları gelecekteki felaketlere karşı uyarmaya çalışmış ki buna elbette bir şey diyemeyiz. Yazdıkları yalan değil. Sadece ben çocuklara üzücü bilgiler vermeyi doğru bulmuyorum. Benim gönlümden geçen çocukların böyle şeyleri bilmemesi. Büyüyünce nasıl olsa öğrenirler. Neden şimdiden, en neşeli, keyifli olmaları beklenen dönemde bunları öğrenip neşeleri, keyifleri sönsün ki? Neden çocukların neşesini söndürüyoruz? Şurada neşeli oldukları zaten kaç yıl oluyor? Sonra zaten zamanla klasik hayat mesgalelerine dalıp üzülüyorlar? Bari hayatlarının ilk beş on yılı mutlu geçsin. Bu uğurda gerekirse dünyadan haberleri olmasın. 

*

Kitapta Orkun'un arkadaşı Buğra'nın Amerika’dan kuzenleri gelmiş: Aras ve Diyar. Anneleri Türk, babaları Amerikan.

Aras çok akıllı, araştırmacı bir çocuk. Teyzesi salatanın içinden salyangoz çıkma anısını iğrenerek anlatırken Aras ona bunun iyi bir şey olduğunu söylüyor. Çünkü demek ki o salatada zehirli tarım ilacı yok. Çünkü zehirli tarım ilacı olan sebzelerde salyangoz olmaz. 

Aras'ın her iki lafından biri bu tarz bilgilerle dolu. Hava sıcak diyorsun, Aras diyor ki çünkü iklim krizi. Sebebi biz insanlar. Buzullar eriyecek, sel felaketleri yaşanacak, temiz su kaynakları yok olacak, kıtlık yaşanacak, göçler olacak.

Ormanda dolaşırlarken mangalcıların dumanını görüyorlar. Oradan konuyu orman yangınlarına getiriyor. 

Denizden konu açılıyor, denizlerin kirletilmesinden bahsediyor. Tam da o esnada denize kirli su akıtan bir boru görüyorlar. Boruyu takip edip fabrikayı buluyorlar. Fabrika sahibi ile konuşuyorlar. Adam onlara atık su borusunu tamir ettireceğini söylüyor. Çocuklar inanmış görünerek oradan gidiyorlar ama çok da inanmış değiller.

Giderken bir orman yangınının içinde kalıyorlar. Kaçıp kurtuluyorlar, yangın söndürülüyor.

Ailelerine anlatıyorlar yaşadıklarını. Aileler, atık su fabrikası ile yakından ilgileneceklerini, dava edeceklerini söylüyor.

*

Kitapta verilen mesajlar teorik olarak doğru. Aras felaket tellallığı yapmakta haksız değil. Söyledikleri yalan değil çünkü. Bu açıdan kendisi Greta Thunberg. 

Yavrum Orkun da ona özeniyor. Onun kadar bilgili olmak, yetişkinlerin ilgisini ve takdirini kazanmak istiyor. 

Buğra daha rahat, daha gevşek bir çocuk. 

Diyar da ağabeyi ile aynı yolda. Aras, "bilim adamı" deyince Diyar onu hemen düzeltiyor, "bilim insanı" denmeli diye. 

Aras ve Diyar, Amerika'da doğup büyüdükleri için Türkçeye çok hakim değiller. Orkun ve Buğra zaman zaman deyim kullandıklarında anlamayabiliyorlar. Kitap bu açıdan küçük bir deyimler sözlüğü niteliği de barındırıyor. 


VAHŞETİN ÇAĞRISI

 


VAHŞETİN ÇAĞRISI

(The Call of the Wild)

Jack London

1903

Çeviri:Aylin Yıldız

Halk Kitabevi

1.Basım 2021

104 sayfa


Geçenlerde Büyükada'da duruşmam vardı. Adalar Adliyesi küçük, şirin, yeşillikler içinde, huzur veren bir adliye. İşim bitince dedim ki; ne gideceğim eve, kalırım ben otelde. Kaldığım oteldeki kitaplıkta bu kitabı gördüm. Resepsiyondan rica ettim, okuyup ertesi sabah getirmek için. Hediye etmeyi teklif ettiler sağ olsunlar ama bir günde bitiririm, burada kalsın, belki başkası da okumak ister, dedim. Gerçekten de otelden çıkacağım zaman bitirmiştim kitabı. 

*

Bir köpeğin dünyasından anlatılıyor hikaye ve bu açıdan Beyaz Diş'i anımsattı bana. 

Bkz: Beyaz Diş

*

Köpeğin adı Buck. Halinden memnun olarak yaşarken bir gün evden kaçırılıyor. Kaçıran insanlar tarafından dövülüyor. Türlü şiddete uğruyor.

Altın madenlerinin ortaya çıktığı dönemler. Köpekler de bu madenlere gidecek insanların kızaklarını çekmeleri için kullanılıyor. Buck da güçlü kuvvetli bir köpek olarak değerli görülüp kızağa sürülüyor. Diğer köpeklerle birlikte kızak çekiyor. Diğer köpekler vahşi. Buck da hayatta kalmak için vahşileşmek gerektiğini öğreniyor. Önceden medeni dünyadaydı. Ama şimdi yeri gelince yemek hırsızlığı yapan, elinde sopa olana itaat eden bir hayvana dönüşüyor.

Köpeklerden Spitz ile liderlik savaşına giriyor. Spitz ölüyor, Buck yeni lider oluyor.

*

Buck ve diğer köpekler ile kızağı satıyorlar. İş bilmez iki adam ve bir kadın alıyor köpekleri. Köpeklerin beslenmesini iyi sağlayamıyorlar, kendilerini de iyi organize edemiyorlar. Kadın başlarda köpeklere şiddet uygulanmasına üzülüp karşı çıkarken çetin koşullar nedeniyle artık üzülmez hale geliyor. Karı koca ve erkek kardeş arasında gerginlikler yaşanıyor. Köpekler yoruluyor, dinlenemiyor.

Buck yaralanıyor. Onu Thornton adlı bir adam kurtarıyor. Thornton köpeklere herkesten daha farklı davranıyor. Onları seviyor, onlarla tatlı tatlı konuşuyor. Buck bu sevgiye fazlasıyla karşılık veriyor. Adeta Thornton için canını verecek kadar. Ki nitekim onu birkaç defa ölümden kurtarıyor. Bir kere de zengin olmasını sağlıyor. Çok ağır bir kızağı yerinden oynatıp oynatamayacağı konusunda girilen bahiste Buck kazanıyor, sahibinin de kazanmasını sağlıyor.

Thornton da altın madenine doğru gidenlerden. Ancak yolda yerliler oklarıyla Thornton’u öldürüyor. Buck kurtuluyor.

Bir başına ilerlerken kurt sürüsüyle karşılaşıyor. Kurtlar onu kabulleniyor. Hatta onların lideri oluyor. Yerlilerin de “hayalet köpek” dedikleri korkulu rüyalarına dönüşüyor.

*

Canım köpecik.

Nasıl da yeni yaşam koşullarına hemen uyum sağlıyor. İyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı biliyor. Fakat mesele hayatta kalmaksa gerisi teferruattır diye düşünüyor. Eli sopalı insanlara, vahşi köpeklere karşı stratejik davranıyor. Neticede kazanan kendisi oluyor. 

*

Bu arada zamanında altın madenleri ne canlar yakmış. İnsanlar ne sefilliklere sürüklenmişler bu uğurda. Bu konu ile ilgili benim okuduğum kitap;

Bkz: Altın Volkanı

ÇOCUK YASASI

 

ÇOCUK YASASI

(The Children Act)

Ian McEwan

Çeviren: Roza Hakmen

Yapı Kredi Yayınları

13.Baskı - Şubat 2022

148 sayfa


İngiliz bir Aile Mahkemesi hakiminin ele aldığı davalar,  verdiği kararlar ve bu kararlara giden yoldaki düşünceleri anlatılıyor. Bu esnada kendi özel hayatına dair de kısımlar yer alıyor. 

Dava konuları ilginç. Örneğin;

Yahudi Haredi cemaati üyesi anne ile babanın iki kız çocuğu var. İçinde yer aldıkları cemaate uygun olarak dinin ön planda olduğu bir hayatları var. Eğitime önem verilmiyor. Kız erkek ayrı okullara gidiyor. İnternet, tv, moda kıyafetler yasak. Ama anne cemaatten uzaklaşmış, inançlarına aykırı şekilde üniversite mezunu olup ilkokul öğretmeni olmuş. İki kızlarını da okutup meslek edinmelerini istiyor. Baba karşı çıkıyor. Bu konu mahkemeye taşınmış. “Mahkemeler çocuğun menfaatini göz önüne alarak anne babanın dini ilkelerine aykırı müdahalede bulunmaktan kaçınmalıydı. Bazense buna mecburdular. Ama ne zaman?” Sf.19

“Dini inançlar ya da dinbilimsel görüş ayrılıkları konusunda karar vermek laik mahkemenin işi değildi. Her din yasal ve toplumsal açıdan kabul edilebilir ve ahlaka aykırı ya da toplum açısından rahatsız edici olmadığı sürece saygıyı hak ediyordu.” Sf.19

Burada hakim çocukların eğitim almasından yana karar veriyor. Çocuk Yasasına göre bir mahkeme bir çocuğun yetiştirilmesiyle ilgili herhangi bir hususta karar verirken öncelikle çocuğun refahını dikkate alacaktır. Bu madde bizde de var. "Çocuğun üstün yararı ilkesi" diye geçer.

*

Bir başka ilginç dava olarak; yapışık ikiz bebek davası. 

Yapışık ikiz bebekler Mark ve Matthew. Matthew zor durumda, ölebilir, ölürse diğer bebeğin de ölümüne sebep olur. O yüzden iyi durumdaki bebek Mark'ı yaşatıp diğerini öldürmeyi tavsiye ediyor doktorlar. Aile sofu Katolik ve bu işleme izin vermiyor. Canı Tanrı verir Tanrı alır inançları nedeniyle bunu cinayet olarak görüp onaylamıyor. Olay mahkemeye taşınıyor. Hakim, işleme onay veriyor. 

Mahkeme kararında deniyor ki: “Ameliyatın amacı Matthew’u öldürmek değil, Mark’ı kurtarmaktı. Matthew müthiş çaresizliğiyle Mark’ı öldürmekteydi; doktorların Mark’ın yardımına koşup ölümcül tehdidi ortadan kaldırmalarına izin verilmeliydi. Matthew ayrılığın ardından, kasten öldürüldüğü için değil, kendi başına gelişimini sürdürmesi mümkün olmadığı için ölecekti.” Sf. 27

*

Kitapta hakimi sonucu itibariyle en etkileyen dava şu oluyor;

Yehova şahidi kanserli bir hasta, on yedi yaşında, kan nakli lazım, anne baba izin vermiyor dinlerine aykırı diye. Hastane anne babanın arzusu hilafına hareket etmeyi yasallaştıracak mahkeme kararına ihtiyaç duyuyor. 

Acil duruşma listesine alınıyor bu iş. Tebligat yapılıyor. Hastaneye talimat veriliyor ebeveyni bilgilendirsin diye. Oğlana vasi tayin ediliyor. Hastaneden yazılı ifadelerini vermeleri isteniyor. Görevli onkolog tanık ifadesi ibraz ediyor. Duruşmada çocuğun anne babası dünlerini açıklıyor, ailenin avukatı çocuğun kendisinin de tedaviyi reddettiğini, aklı başında zeki bir çocuk olarak onu nelerin beklediğini bildiğini vb anlatıyor. Doktor tedavi için kan vermenin gerekliliğini anlatıyor. Hakim hepsini dinledikten sonra bir de çocuğu dinlemeye karar veriyor. Hastaneye gidiyor. Çocuk gerçekten de akıllı, zeki, yetenekli bir çocuk. Kan nakli yapılmasını istemiyor. Dinine bağlı. Bunun sonuçlarını da bildiğini söylüyor. Dini uğruna ölümü göze almış. 

Hakim, kararını açıklıyor ve kan nakli yapılmasına karar veriyor. Çocuğu dininden ve hatta kendinden bile korumak gerek, diyor. Çocuk her ne kadar aklı başında olsa da dini hakkındaki görüşleri anne babasının görüşleri, başka fikirleri tanımamış, diyerek kan nakline onay verip çocuğun yaşamasını sağlıyor. 

*

Yani tüm davalarda bir noktada din unsuru var. Din nedeniyle hayatı çekilmez ve hatta yaşanmaz kılma anlayışı hakim. Benim kanaatim; yaşam hakkının en birincil hak olduğu ve hiçbir dini inancın bundan üstün olamayacağı. Yani bir yanda yaşam, diğer yanda din varsa, bence karar tartışmaya kapalı şekilde yaşamdan yana olmalı. Dine saygı adı altında doktorlar iş yapamaz ve mahkemeler de başka işle uğraşamaz hale gelmiş gördüğüm kadarıyla. Bu konuda bir yakınması olan İngiliz hakimin kitabını da okumuştum. 

Bkz: Mahkemelerin Yükselişi

O kitapta hakim, siyasi mekanizmanın yargı kararları nedeniyle işleyemez hale geldiğinden yakınıyordu. 

*

Son vaka ile ilgili olarak; kan nakli sayesinde hayatta kalan çocuk, hakim kadına hayran kalıyor. Onun sayesinde hayatta olduğunu düşünüyor ve dinine sırt çeviriyor. Hakimi takip ediyor ve bir gün karşısına çıkıyor. Hakim mesafesini korumaya çalışıyor ama yanlışlıkla öpüşüyorlar. 

Bir zaman sonra haber geliyor. Çocuk yine hasta olmuş, kan nakli gerekmiş, reddetmiş çocuk. Artık 18’ini geçtiği için de kimse karışamamış. Ölmüş.

*

Buraya kadar davalarda verdiği kararlarda ve gerekçelerinde iyi hoş iken bir laf ediyor hakim, orada tadımı kaçırıyor. Ele aldığı bir davada Faslı bir baba kızını kaçırmış. Hakim, babanın avukatına diyor ki: "Müvekkiliniz adına yüzünüzün kızarmasını beklerdim.” Sf.44 

Ne alaka? 

Bizim hakimler bunu demiyor en azından.

*

Tüm bu süreçte hakimimiz Fiona'nın kocası ile sorunları var. 

Karı koca altmış yaşındalar. Adam karısına başka bir kadınla yatmak istediğini, son bir kez tutku heyecan istediğini ama karısını sevdiğini ve boşanmak istemediğini söylüyor. Kadın kabul etmiyor. Herif de sanki normal bir şey teklif ediyormuş gibi anlayış bekliyor. Kadın da tekmeyi basmıyor. Sadece olmaz diyor. En son ne zaman seviştik, diye soruyor kadına ve kadını suçlayıcı bir tonda konuşuyor. Sen bendan uzaklaştın, senin kusurun... diye kadını eleştiriyor. Kadın da kıçına tekmeyi basmıyor. Kadının düşündüğü onsuz kirayı nasıl öderim, meslektaşlar arkamdan konuşur… Yapma yavrum yaaaa.

Kitabın sonunda ise öğreniyoruz ki kocası ile barışmış. Sessiz bir barışma oluyor. Kocası eve geliyor, pişman olmuşmuş, karısının nasıl değerini bilmezmişmiş...

Fiona kocasını affetmiş bir şekilde evlilikleri kaldığı yerden devam ederken çocuğun ölümü ile kendi sorumluluğunu düşünürken bitiyor roman.

*

Başka ülkelerin hukuk sistemlerini az çok tanımayı sağlayan bu tarz kitapları severim. Bunun gibi bir başkası için bkz: Kraliçenin Avukatı

Kitapta İngiliz bir avukatın anıları yer alıyor. 

*


Filmi de var kitabın. 

İzledim. Beğendim. Kitapla uyumlu gayet. 

Kitabın artısı şu ki; dava süreçleri daha ayrıntılı. Özellikle hakimin verdiği kararların gerekçelerini uzun uzun okumak benim için keyifli oldu. Filmde o kadar ayrıntısı verilmiyor doğal olarak.