BİZ KİMDEN KAÇIYORDUK ANNE?
Yazarı: Perihan Mağden
Yayınevi: Can Yayınları
Basım Yılı: 1. Basım Haziran 2007 - 3. Basım Eylül 2007
Sayfa Sayısı: 183
Tuhaf bir anne kız hikayesinin anlatıldığı kitap. Kızını hastalıklı derecede seven psikopat bir anne. Kız da nasıl güzel, nasıl güzel. Bakmaya doyamazsın. Bir de düşkün annesine. Anne de kızına. Onu görünmez bir fanus içinde yaşatıyor adeta. Bütün kötülüklerden korumaya çalışıyor kızını. İkisi kendi kabuklarına çekilmiş. Oradan seyrediyorlar dünyayı.
Sürekli kaçış halinde bu ikisi. Hakikaten neden kaçıyorlar anlamak ilk başlarda mümkün olmuyor. O otel senin, bu otel benim. Şehir şehir, ülke ülke. İşin garibi kız da memnun bu durumdan, anne de. Kaçmak göçmek değil onların sıkıntısı, insanlar. Asıl mesele her şeye burnunu sokan, haddini bilmeyen, meraklı insanlar.
Birisi bu insanlara hadlerini bildirmeliydi, bildirdi. Halbuki annesi söz vermişti kızına, küçüklüğünden beri okuduğu kitaptaki ceylan Bambi'nin annesi gibi yapmayacağına.
İNCİ GİBİ DİŞLER
(White Teeth)
Yazarı: Zadie Smith
Çeviren: Mefkure Bayatlı
Yayınevi: Everest Yayınları
Basım Yılı: 1. Basım 2001- 10. Basım 2010
Sayfa Sayısı: 550
- The Guardien Çıkış Romanı Ödülü
- Whitbread Ödülü
- Yılın En İyi Yeni Yazarı Ulusal Ödül
- Orange Ödülü Finalisti
- Commonwealth En İyi İlk Kitap
- W.H.Smith Yılın Genç Yeteneği
Bunlar, kitabın (yazarın) aldığı, kitap kapağında belirtilmiş ödüller. Kitabın şahane bir albenisi var yani. Buna rağmen bir yılı aşkın bir süredir rafta bekliyordu, bir türlü okumaya fırsat bulamamıştım. Daha da bulamazdım ama ne zaman ki Elif Şafak'ın İskender romanının, bundan arak olduğu iddiaları ortaya atıldı, o zaman okumaya karar verdim.
Bu iki kitabın karşılaştırmasını yapanlar, normal olarak önce İnci Gibi Dişler'i, sonra İskender'i okuyanlar. Benim gibi tam tersini yapanlar değil. Ama bu da farklı bir bakış açısı getirecektir. İki kitabın karşılaştırmasına gelirsek: ''Yaa ne alaksı var yaa?''
Bir kere İskender'i ben gayet keyifle okumuştum. Ama bu kitabı tamamen bitse de gitsek diyerek okudum. Bir de İskender'in dili daha sıcak. Öyküsü beni içine çekti. Ama bu kitap çok soğuk ve sevimsiz geldi. Üzerine Türkçe dublaj yapılmış yabancı filmler gibi. Ya da orijinal dilli ama altyazılarda ''Kahretsin dostum, neyin var senin? Ohh, lanet olsun adamım'' yazılı yabancı filmler gibi. Çok uzak bir dünya.
Kitap, iki aile ekseni üzerinden gidiyor. Bir yanda Hint-Müslüman Samet İkbal, karısı Alsana, ikiz çocukları Millat ve Macit. Beri yanda İngiliz Archie, karısı zenci Clara, kızları Irie. Ha bir de sonradan eklenen Chalfen ailesi var ki, ayrı bir olay.
İngiltere'de Müslüman olarak yaşamanın zorlukları, geleneklerine sahip çıkabilme mücadelesi, çoluk çocuğun derdi, falan filan.Hele son elli sayfada bir bilimsel fare olayı var ki fare aşağı, fare yukarı. Baydı baydı. Bitirdim, resmen üstümden bir yük kalktı.
Gerçi böyle yabancı kitapların havasını değiştiren bir etken de çevirmen olabilir. Kitabı orijinal diliyle okusam belki daha farklı duygular içinde olurdum. Vurun çevirmene.
GENÇ WERTHER'İN ACILARI
(Die Leiden Des Jungen Werthers )
Yazarı: Goethe
Çeviren: Mustafa Canbek
Yayınevi: Bordo Siyah Dünya Klasikleri
Sayfa Sayısı: 195
Karşılıksız aşka duçar olanların okumasını pek tavsiye etmediğim kitap. Zira Goethe'nin hislerinize tercüman olduğunu görüp, bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz'laşabilirsiniz. Nitekim kitap yayınlandığı dönemde (1800'ler falan) intihar salgınına yol açmış.
Werther'in, arkadaşı Wilhelm'e yazdığı mektuplardan oluşan bir mektup-roman kitabın türü.
Werther, yıl 1800'ler olmasına rağmen, bugünün ''modern insan''ının dertlerine yakalanmış. Hayat boş ve anlamsız triplerinde. Böyle tribal enfeksiyon şeklinde takılırken Lotte ile tanışır. Görür görmez de aşık olur. Fakat Lotte nişanlıdır.
Werther, Lotte'yi bir daha görmemesi gerektiği konusunda kendi kendine sözler verir ama tabiki her aşık gibi bu sözleri tutamaz. '' Her yeni gün beni baştan çıkarıyor ve yemin edip kendime söz veriyorum: 'Yarın bir kez bile uğramayacaksın' diye.Ama ertesi gün olunca yine karşı konulmaz bir neden buluyorum ve bir bakıyorum ki yanındayım.''
O kadar aşıktır ki, mesela kızı görmeye gitmesi gereken bir gün işi çıktığı için gidemez ve uşağını gönderir. Uşak dönünce acayip mutlu olur. ''Lotte'nin gözleri onun yüzünde, yanaklarında, ceket düğmelerinde ve ceketinin yakasında gezinmiş olduğu duygusu delikanlının herşeyini benim için kutsal bir hale getiriyordu.''diye ifade eder uşağın onda yarattığı mutluluğu.
Bunun ne kadar hastalıklı ve komik olduğunun bilincinde olan Werther, arkadaşına yazdığı mektupta '' Sakın gülme bunlara Wilhelm'' der hatta. O da farkında yani ama gönül ferman dinlemiyor işte.
Eğer hiç karşılıksız bir aşk yaşamadıysanız Werther'in bu duygularını anlamanıza imkan yok. Komple kitap da bu nedenle sıkıcı gelir eğer öyleyse. Fakat karşılıksız aşkın ne demek olduğunu biliyorsanız her satırda, her cümlede kendinizi bulursunuz.
Benim tavsiyem, böyle bir durumda basıp gitmek. Gidin, uzaklaşın ondan, görmeyin. Ama çok uzun süre görmeyin.Başka ufuklara yelken açın. Bir aşkın yarasına ancak başka bir aşk merhem olur. Kafama sıkar giderim, demeyin. Etmeyin eylemeyin.
İSKENDER
Yazarı: Elif Şafak
Yayınevi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 1. Baskı - Ağustos 2011
Sayfa Sayısı: 443
Nasıl da bir solukta bittiğini anlamadım bu kitabın. Sakin sakin, yavaş yavaş okuyordum halbuki. Özellikle hızlı okumaya gayret etsem bu kadar çabuk bitmezdi.
Kitabın sürükleyici kurgusunda kayboldum. Her karakter ilmek ilmek işlenmiş, yolda görsem tanırım her birini, o derece.
Kitabın başında bir soyağacının yer alması iyi olmuş. Böyle kalabalık kitaplarda ''Bu kimdi?'' sorusu sık sık takılır insanın aklına. Birkaç sayfa geriye gidip onun kim olduğunu hatırlamaya çalışırsın sonra. Fakat bu soyağacına bakınca daha rahat hatırlıyorsun. Zaten kısa bir süre sonra da oraya bakmana gerek kalmadan tanımış oluyorsun herkesi.
Yarısına kadar durgun denilebilecek bir olağanlıkta ilerlerken kitap, sonra birden şaşırtmacalar başlıyor. O kadar da düz bir aile dramı olmadığını farkediyorsun okuduğunun. Daha karmaşık.
Naze ve Berzo var soyağacının en üstünde. Fırat yakınlarında bir köyde, erkek evlat sahibi olmak isteyen fakat 8 kız çocuğuna sahip Naze ve Berzo. Onların ikiz kızları Cemile Yeter ve Pembe Kader.
Beri yanda İstanbul'da yaşayan Ayşe ve sarhoş kocası. Onların çocukları Adem, Tarık, Halil.
Köye yolu düşen Adem, Cemile'ye aşık olur. Fakat Cemile ile değil Pembe ile evlenmek durumunda kalır. Çünkü Cemile, bir süre önce hısım akrabaları tarafından kaçırılmıştır ve kimse emin olmasa da namusuna leke sürülmüş olabilir. Bunu bilmeden ağabeyi Tarık'a, köyde tanıştığı bir kızla evlenmek istediğini haber veren Adem, ağabeyine karşı utanç duymamak için Pembe ile evlenir. Bu evlilikten İskender, Esma ve Yunus doğar.
Daha en baştan yanlış olduğu belli bu evlilik çifte mutluluk getirmez. Adem kumarla ve Roksana ile tanışıp ailesinden uzaklaşır.
Pembe, yaşadıkları İngiltere'de ırkçı bir pastanecinin çirkin sataşmalarından kendini kurtaran Elias ile yakınlaşmaya başlar. Fakat töreler onun mutlu olmasına izin vermeyecektir.
Ailenin her bir parçası ayrı bir yana dağılır.
Yunus, punkçılardan oluşan bir grubun içindedir. Kendinden yaşça epey büyük Tobiko ile vakit geçirmekten hoşlanır. Onların yanında bulunmaktan keyif alır.Baktığınız zaman da en mutlu ekip onlardır.
Esma, kitap yazmak, dünyayı dolaşmak gibi hayaller kurar.
İskender, güçlü, yapılı, cesur ve kavgacı bir çocuktur. Bir de söylemeden edemeyeceğim, aptaldır. Yaptıklarını yapabilmek için aptal olmak gerek çünkü. Çok garip birşey bu zaten. Gücünün kuvvetinin maaşallahı var ama aklen biraz zayıf.Allah bir yerden verip, bir yerden alıyor galiba.
Annesinin başka bir adamla birlikte olduğunu öğrenen İskender, pavyon köşelerinde sürten ve evine hiç uğramayan babasına durumu anlatır. Babanın çok da umrundaydı. Babasının umursamazlığı nedeniyle İskender, kendisinin birşeyler yapması gerektiğini düşünür. Aslında bunu da kendisi düşünmez. Hatip midir nedir. Pis dinci yobaz. Hep onun aklından çıkıyor bunlar.
Sonra İskender namusunu temizlemeye karar verir.Kitabın ilk sürprizi de burada başlıyor. Minik minik şaşırtmacalarla da sürükleyiciliğini arttırıyor. Öyle ki ne kadar çabuk bitirdiğinize şaşırıyorsunuz.
CUMHURİYET'İ ÇOK SEVMİŞTİM
Cumhuriyet Gazetesi'ndeki ''İç Savaş''ın Perde Arkası
Yazarı: Hasan Cemal
Yayınevi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 13. Baskı - 2005
Sayfa Sayısı: 588
Hasan Cemal'e helal olsun. Ne de güzel yapmış gazetede yaşadıklarını anlatmakla. Bir tarih yatıyor kitapta. Bir devir. Koca bir dönem.
Cumhuriyet Gazetesi gibi geleneklerine bağlı, değişime kolay adapte olamayan bir gazetenin başına geçip önce teknolojik olarak gazete baskısını düzelten ,sonra da farklı görüşlerin yazarlarını aynı çatı altında toplamaya çalışan ,bunları yaparken de gazetenin sahibi Nadir Nadi ve eşi Berin Nadi ile uğraşan Hasan Cemal'in azmine hayran kaldım.
Bir de İlhan Selçuk faktörü var tabi. Zordur sabit fikirli insanlarla iletişim kurmak. İyi sabır varmış valla.
BİR CEZACI İLE GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE
Yazarı: Prof.Dr. Erdener Yurtcan
Yayınevi: İstanbul Barosu Yayınları
Basım Yılı: 2006
Sayfa Sayısı: 240
Kitabın adına aldanıp bir ceza avukatının meslekte yaşadıklarını anlattığını sanmıştım. Alman ceza avukatı Ferdinand von Schirach'ın ''Suç'' (Verbrechen) adlı kitabı gibi. Fakat fena halde hayal kırıklığına uğradım.
Kitap paso futbolla ilgili. Erdener Yurtcan 3813 Sayılı Futbol Federasyonu Yasası'nı hazırlayan hukuk profesörü imiş. Kitapta da ağırlıklı olarak bu konular yer alıyor ki yıl da 1997-2006 arası.
''Gazete Yazıları 2'' yazıyor kitabın alt başlığında. Demek ki birincisi varmış önce. Belki o daha iyidir ama bu kitaptan ben hiç hazetmedim. Aslında hazır şimdi futbolda şike iddiaları varken neler düşündüğü önem kazanıyor hocanın. Bu iddialarla ilgili bir kitap yazarsa da rica ediyorum ceza avukatı kimliğini ön plana çıkarıp insanlarda farklı beklentiler yaratmasın.
BABA VE PİÇ
Yazarı: Elif Şafak
Yayınevi: Metis Yayınları
Asya, erkeklerinin uzun süre yaşamadığı, çoğunluğu kadınlardan oluşan babası meçhul(piç) bir kızdır. Annesine Zeliha Teyze diye hitap eder. Mini etekli, dövmeci annesi bundan hiç de rahatsızlık duymaz. (Kitabın ilerleyen sayfalarında bunun nedeni anlaşılır.)
Asya'nın Banu Teyzesi cinlerinden haber alan, dini bütün bir falcıdır. (Evet ilginç bir çelişki ama öyle. Hem dini bütün, hem falcı)
Cevriye teyzesi tarih öğretmeni, Feride teyzesi hafif kafadan çatlaktır.
Mustafa dayısı ise genç yaşında, ailede erkeklerin uzun yaşamasını önleyen lanetten kurtulmak için Amerika'ya gitmiştir. Ve ancak 20 yıl sonra döner. Adeta geçmişiyle bağlantısını silmek ister.(Nedeni de ilerleyen sayfalarda anlaşılır.)
Armanuş, Ermeni bir baba ve Amerikalı bir annenin kızıdır. Annesi Rose, kocasının geniş ve sözde ermeni soykırımıyla kafayı bozmuş ailesine ayak uyduramaz ve boşanırlar. Türk düşmanı olan bu aileye kıllık olsun diye bir gün süpermarkette tanıştığı bir Türk ile, Mustafa ile evlenir.
Armanuş, babaannesinin İstanbul'daki hatıralarının peşine düşer. Annesine, babasına, kimseye haber vermeden İstanbul'a üvey babasının ailesinin yanına ziyarete gider.
Aslında çok da sıcak kanlı olmayan ve kolay arkadaşlık kuramayan Asya, Armanuş ile çok iyi anlaşır. Onu Cafe Kundera'daki elit arkadaşlarıyla bile tanıştırır. Burada sözde ermeni soykırımı hakkında tartışırlar.
Vakti zamanında yazarın meşhur madde 301 nedeneiyle yargılanmasına sebep olan kısımları bulmak zor olmuyor. Sözde ermeni soykırımı hakkında pek çok şey anlatılırken, karşıt görüş konusunda çok yeterli bilgi yok. Kitaptaki Türk karakterler bu konu hakkında fazla malumata sahip değil ve daha çok geçmişe takılmaktansa geleceğe yön verme kanaatinde. Kitapta sözde ermeni soykırımı ciddi manada reddedilmediği gibi, tam anlamıyla onaylanıyor da değil. Tam hatırlayamamakla birlikte Kemal Kerinçsiz açmıştı herhalde bu kitaba davayı. Kerinçsiz gibi bu konularda ziyadesiyle hassas(!) birinin kanına dokunabilir ama bunun bir roman olduğu ve diyalogların hayali karakterler arasında geçtiği unutulmamalıydı.
Kitap bu ideolojik tartışmasından arındırılıp, salt roman olarak değerlendirildiğinde son derece akıcı. Okuyucuyu içine alıyor ve bir an evvel bitirmek için sabırsızlandırıyor.