8 Şubat 2015 Pazar

SIRÇA KÖŞK



SIRÇA KÖŞK

Sabahattin Ali

1947

Yapı Kredi Yayınları

20. Baskı - Mayıs 2014

141 sayfa

Sırça Köşk, günümüze de uyarlanabilecek muazzam bir öykü. Ya da masal diyebiliriz. Zira kitabın "Masallar" başlığı altında yer verilmiş bu öyküye.

Kitaptaki hikayeler şunlar:

İÇİNDEKİLER

Portakal

Beyaz Bir Gemi

Katil Osman

Böbrek

Cıgara

Millet Yutmuyor

Bahtiyar Köpek

Çilli

Dekolman 

Hakkımızı Yedirmeyiz

Cankurtaran

Çirkince

Kurtla Kuzu

Masallar

Bir Aşk Masalı

Devlerin Ölümü

Koyun Masalı

Sırça Köşk



PORTAKAL

(1944)

Bir portakal tüccarı, portakalları gemiye yükleyip bir an önce varacağı yere götürebilmeyi ister.

Geminin kaptanı ise bu portakalların hesabında oynamalar yaparak haksız kazanç sağlar.

Bu arada gemide uzun saatler boyunca hiç dinlenmeden çalışmak zorunda kalan İsmail, nihayet gemiden izin alıp karısının yanına gitmek ister.

Bunun için kaptana çıkar, orada duymaması gereken şeylere kulak misafiri olur. Aslında duyduklarından bir şey anlamamıştır, fakat yine de susması için ona para verilir.

İsmail de eve eli boş dönmemek için portakal alır.

"Portakallara uzun uzun baktı. Lohusa karısına en iyi hediye portakal olacaktı, bu mevsimde Akdeniz seferine çıkan gemilerin tayfaları uğradıkları limanlardan ucuz ucuz portakal alır getirirlerdi. Fakat kendisi vinç başından ayrılamadığı, yanında da on parası olmadığı için bir şey alamamıştı.

Bir manavın önünde durdu, en irilerinden tanesi yirmişer kuruşa on tane portakal aldı..." (sf.17)


BEYAZ BİR GEMİ

(1945)

Ressam, deniz kenarında oturmuş resim yapmaktadır.

Denizdeki beyaz bir yatın resmini yapar. Sonra resmini çizdiği bu geminin kaptanı, belki resmi satın alır umuduyla gemiye gider.

Kaptan o sırada gemide değildir ama gemideki yetkili kişi, ressamı güzelce ağırlar ve resmi de satın alır.

Ressam sevinç içinde döner oradan.

O gemi gider. 

Onun gibi bir başka yatın gelmesini bekler hem ressam hem de bunu duyan başkaları.

Bir gün yine o günkü gibi beyaz bir yat yanaşır. Bütün ressamlar alelacele o yatın resmini çizer. Yata giderler. Resimleri gösterirler. Ancak kendilerine lüks beyaz bir yat olarak gözüken şey aslında bir cankurtaran gemisidir ve hiç de lüks değildir.

"Ressamlar, arkadaşlarının alayına uğramamak için bugün başlarından geçeni gizli tutmaya karar verdiler. Ama çok düşündükleri ve aradan yıllar geçtiği halde, biçimsiz bir tahlisiye gemisini o gün kendilerine zarif, beyaz bir yat gibi gösteren şeyin ne olduğunu bir türlü anlayamadılar." (sf. 26)


KATİL OSMAN

(1945)

Yazar, hapishanede Osman adlı bir çocukla tanışır.

Osman, mahallesinde herkesin yaka silktiği bir gençtir. Tartıştığı insanları öldürmekle tehdit eder, ama bu tehdidini gerçekleştirmeyeceğini herkes bilir. Katilliği laftadır yani.

Ancak bir gün aslında öldürmeyi kast etmediği, sadece korkutmak istediği bir adamı öldürür. 

Elindeki bıçakla bir adamı yaralar. Adam sonra ölür.

Bunun üzerine o güne kadar herhangi bir cinayet işlemediği halde lakabı katil olan Osman, o günden sonra gerçekten katil olur.

Bu durum haline tavrına da yansır. Eski zayıf halinden eser kalmaz.

"Bu dünya böyledir işte, kimi adam öldürdüğü için katil diye anılır, kimi adı katile çıktı diye adam öldürür." (sf. 34)


BÖBREK

(1945)

Böbreğinde taş olan bir hastanın, önce bir üçkağıtçı tarafından dolandırılması, sonra da beceriksiz bir doktor elinde mahvolmasını anlatır bu hikaye.

Böbrek sancısından şikayetçi olan hastamız, tedavi için Niğde'den İstanbul'a gelmiştir.

İstanbul'da kaldığı otelde bir adamla tanışır. Muhabbetin ardından adam, hastaya bir doktor önerir. 

Ne var ki bu bir tezgahtır. Adam, hastanın büyük miktarda parasını çeşitli testler, ilaçlar ve benzeri masraflar için olduğunu söyleyerek almış, sonra da ortadan kaybolmuştur.

Hastamız da en başta gitmesi gereken doktora, en sonda gider. Fakat bu defa da parası yetmez.

Memleketten tarla sattırarak parayı denkleştirir. Ameliyat olur. Ancak sancısı hala geçmemiştir. Zira adamda iki adet böbrek taşı varken, doktor sadece birini almıştır.

İkinci kez ameliyat yapılır ve diğer taş da alınır, ancak kısa zaman içinde bu iki ameliyata dayanamayan böbrekteki  kan sızıntısı durmaz. Bunun üzerine komple böbrek alınır.

Hasta, dermansız kalır. Doktor, hastayı taburcu edip göndermek ister ama hasta adam, bu halde memlekete dönmek istemez. Çoluğa çocuğa yük olacağını düşünür. Çıkmayı reddeder.

Doktor da üstelemez. Ancak hastayı tıp öğrencileri görebilsin diye fakülte hastanesine kaldırır.


CIGARA

(1945)

Sokakta çocuklar kavga etmektedir. Bir tanesi, satacağı gazeteleri elinden düşürür. Islanan gazeteler okunmaz haldedir.

Yazar da o esnada oradan geçmektedir.

Çocuğun düşürdüğü gazetelerin parasını öder.

Kavga sebebini öğrenir. Kız mevzusudur.

Çocuklar dağılır.

Yazar, gazeteci çocuğu daha sonra yine görür. Çocuk, sigara içmektedir.

- Ne o Kemal? dedim. Bu yaşta cıgara mı içiyorsun?

"Yüzüme şöyle yandan bir baktı, kolunu kurtardı, sonra beni şiddetle bir kenara itip:

- Hastir ulan! dedi, hızlı hızlı çektiği cıgaranın dumanını sert sert üfledi; gergin, çabuk adımlarla ve çıplak tabanlarının izini kaldırımın çamurlu asfaltında bırakarak, Beyoğlu'nun ışıklı, tenha sokaklarından birine daldı, kayboldu." (sf. 55)


MİLLET YUTMUYOR

(1945)

Şehirde bir panayır kurulur. 

Buradaki bir tiyatro da içeriye müşteri çekmeye çalışır. Ancak gösteri tam bir rezalettir. 

Daha önce izlemiş olanlar, çığırtkanın övgü dolu sözlerine ikna olarak girmiş ve girdiklerine pişman olarak çıkmıştır. Bu durum kulaktan kulağa yayılınca da kimse artık içeri girmek istemez.

Yani millet artık bu numarayı yutmaz.


BAHTİYAR KÖPEK

(1946)

Sabahattin Ali, kendisine hep acı şeyler yazdığını söyleyen insanlara cevap veriyor bu hikaye ile.

Benim de okuduğum Sabahattin Ali eserleri hakkında aklımda beliren soru buydu. 

Şu paragrafla başlıyor:

"Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. 'Hep kötü şeyleri mi göreceksin?' diyorlar. 'Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyelr kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?" (sf. 59)

Cevabı şu olur Sabahattin Ali'nin:

"Hiç olmaz olur mu? Arayıp, bulup görmek lazım. Bunun için de kenarı köşeyi araştırmak istemez. Herşey apaçık ortada, göz önünde. Sade güler yüzlü, bahtiyar insanlar değil, bahtiyar köpekler bile var. Ben de karar verdim, bu sefer açlıktan, ızdıraptan, nefretten değil... rahattan, koltuktan, sevgiden bahsedeceğim." (sf.59)

Bunun ardından bahtiyar köpeği anlatmaya başlar. 

Sahibi tarafından taze etle beslenen, sıkı sıkı giydirilen, özel olarak bir bakıcısı bulunan bir köpektir bu. 

Sabahattin Ali, bu köpeğin yaşadığı zevkü sefadan bahsedip;

"Hele cümle alem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım!"  (sf. 62)

diyerek konuyu noktalar.


ÇİLLİ

(1947)

Yazarımız, bir bara girer.

Barda çalışan kadınlardan biri, yazarın masasına gelir.

Kadın adamı tanımaktadır. Adam da kısa bir süre sonra kadını tanır.

Bu kadın, yazarın yıllar önceki bir öğrencisidir.

Çilli lakaplı bu kız, o yıllar iyi bir öğrenciyken ailesi tarafından zorla evlendirilir.

Bir gün okuldan bir erkek arkadaşını görür. Bu arkadaşıyla hiç yoktan dedikodusu çıkar. Bunun üzerine kocası, kızı kapının önüne koyar. Baba evine de dönemeyen kız, barlarda çalışmaya başlar.

Okuldaki erkek arkadaşıyla burada karşılaşırlar. Çocuk, kızla evleneceğini söyleyerek onu yanına 
alır. Ama evlenmez.

Kız aslında evlenmek hevesinde de değildir ama erkeğin korkak tavırları hoşuna gitmez. Onu terkeder.

Şimdi o erkek arkadaşın haberi yoktur ama ondan bir çocuğu vardır kızın. 

Öğretmeninin masasına gelmesinin sebebi de budur. Öğretmeninden çocuğunun kalacağı bir yuva için yardım ister:

"Çocuk bu yaşlarda otellerde sefil oluyor. Sizi görünce aklıma geldi. Ankara'da bildiğiniz çoktur. Orda bir çocuk yuvası varmış. Oraya yerleştiremez misiniz? İki yaşına gelsin, alırım. İsteseler bırakmam! Ama böyle kucak çocuğu olmaktan çıksın! (...) Yaparsın işimi değil mi, Hoca?" (sf. 69)


DEKOLMAN

(1947)

Bir beceriksiz,sevimsiz doktor hikayesi daha.

Yazarımız, tercüme yaparak para kazanmaya çalışmaktadır. 

Doktorların tıp dergilerini de uygun fiyata tercüme eder.

Bir gün önemli insanlardan birinin gözünü ameliyat etmek gerekir. Bizim doktorlar bu ameliyattan korkarlar. Zira hem hasta önemli biridir, olası bir yanlış mesleki yaşamlarını bitirebilir; hem de mevzubahis göz ameliyatı memlekette daha önce yapılmamıştır.

Yurtdışından bir profesör çağrılır.

Bu profesör bütün sorumluluğu üzerine alır. Bunun üzerine bizim doktorlar rahatlar ve başlarlar profesürü eleştirmeye.

O günlerde bizim yazar, yabancı bir tıp dergisinde bu göz ameliyatından bahsedildiğini okur.

Doktorlara bundan bahseder. Tabi doktorlar hemen makaleyi tercüme etmesini isterler. Yazar uyanık davranır ve bugüne kadar yok pahasına çevirdiği metinlerin acısını çıkarır, oldukça yüklü bir bedel karşılığında çevirmeyi kabul eder. 

Doktorlar başta karşı çıksa da parayı verirler ve tercüme başlar.

Gerçekten de ameliyat için son derece önemli bilgiler içeren bu makale doktorları oldukça bilgilendirir.

Ameliyat günü gelir. Bizim doktorlar,ameliyat hakkında, son okudukları makaleden öğrendikleriyle profesörü etkilerler.

Hikayenin sonunda anlaşılır ki, söz konusu makaleyi zaten bu profesörün bizzat kendisi yazmıştır:

"Ben bütün bunları son çıkan Haftalık Tıp Dergisi'nde yazmıştım. Fakat biliyorsunuz, Yahudi olduğumuz için imzamızı koyamıyoruz.!" (sf. 76)


HAKKIMIZI YEDİRMEYİZ

(1947)

Çalışmaya gocunan bir delikanlının, en sonunda hatır minnet bulduğu bir işteki  yolsuzluğunu anlatıyor bu hikaye.

Delikanlı hastaneye ambar katibi olarak giriyor.

İdare müdürü ile beraber hastane malları üzerinde yolsuzluk yapıyorlar.

Bu delikanlı da "hakkımızı yedirmeyiz" diyerek yolsuzluktan kendi payına düşeni yedirmemekten bahsediyor.


CANKURTARAN

(1947)

Asiye, hastalanır. Kocası İbrahim onu hastaneye götürür. 

Ancak hastane masraflarını karşılayamayınca hastane yönetimi, Asiye'yi hastanede rehin alır. Çıkmasına izin vermezler. 

İbrahim ara sıra karısını kaçırmaya çalışır ama başarılı olamaz. En sonunda da "Köyde başka karı mı yok?" deyip Asiye'yi hastanede bırakır. 

Bunu duyan Asiye, hasta haliyle hastane odasındaki camdan atlayıp, köye gitmeye çalışır. Yolda ölür.

*

Sarsıcı değil mi?

Sinirden tırnak yedirtecek denli can acıtıcı hikayelerin yazarı Sabahattin Ali.


ÇİRKİNCE

(1947)

Yazar, tren beklerken Efes harabelerini gezer.

Bu tarihi kalıntıların bakımsızlığına içlenir.

"Binlerce yıl önce aralarında bazı insanların insanlar gibi yaşadığı mermerler bile, kendilerini asırlarca örtüp koruyan anlayışlı toprağın altından çıkarıldıklarına küsmüşçesine, kararıp kirleniyordu." (sf. 93)

Çocukluğunun bir kısmını geçirdiği Çirkince'ye gitmek ister sonra.

O dönem zeytin ağaçlarıyla, yeşilliklerle dolu, son derece şirin ve huzurlu bir yer olarak aklında kalan bu kasabaya vardığında gördükleri korkunçtur.

Eski canlılığı, yeşilliği kalmamış, çirkin ve yaşanmaz bir kasaba halini almıştır.

Bir kahveye oturur. Kahveciyi tanır. Onunla kasabanın hali hakkında konuşmaya başlar.

"Bizim elimize geçen her yer böyle mi olacak!" (sf. 104)

Kahveci ise bu serzenişe sert ama doğru bir yanıt verir:

"Bizim ne kabahatimiz var be? (...) Buraya getirip oturttukları mübadillerin de kabahati yoktu. İskeçe'nin, Kavala'nın tütüncüleri... zeytinden, incirden ne anlasınlar? Ağaç dediğin bakım ister, masraf ister... Kıymetini bilmeyene nimetini verir mi? Muhacirler iki sene üst üste mahsul alamayınca ya kestiler, ya sattılar... Cahillikle fakirlik bir olmuş, Sultan Süleyman'ın mülkü dağılmış.(...) Rumeli'nde koca çiftlik bırakan adama yüz ağaç zeytin düşmedi de, köyünde bir baskısı olan burda üç fabrikaya sahip çıktı. Senin anlayacağın, hakkı olan alamadı, hakkı olamayan binlerce aldı. Ama onlara yaradı mı? Ne gezer!... Anafor malın kıymetini bilmediler, yok fiyatına elden çıkardılar.(...) Para da, devlet de ağaların elinde. Bunlarla baş olur mu?.. Patronlar istemedikçe, kimse ağacının meyvesini toplatacak işçi bulamaz. Çoluk çocuk kendisi toplasa, yağını çıkartacak fabrika bulamaz.(...) Eskiden burada oturan herkesin kendine göre malı vardı. İncirden, zeytinden ne alırsa burda yer, burda bırakırdı. (...) Şimdi buraların sahibi olan beyler, ne alıyorlarsa başka yere götürüyorlar. Apartman dikiyor, köşk alıyorlar.(...) Cennet gibi yerler virane oldu diyene gavurda keramet, Müslümanda keramet arama! Eskiden buraların sahipleri burada yaşar, burada işlerdi. Sen sahipli memleketi sahipsiz eden beylerin yakasına yapış.(...) Bizim elimize geçen her yer neden böyle olsun? Burası bizim elimize geçti mi ki? Merak etme, milletin eline bir şey geçmedi; ovalar, dağlar, üç beş fırsat düşkününün elinde toplandı... İşte o kadar..." (sf. 104-105)

Nasıl cevap ama?

Ben de başta yazarın Çirkince'nin eski  hali ve yeni hali tasviri üzerine elimize geçen her yeri berbat ettiğimizi düşünürken, kahvecinin bu bomba yanıtı üzerine durdum. Aslında yine tahrip konusunda oldukça başarılı olduğumuzu düşünsem de en azından kahvecinin bu sözlerine de hak veriyorum.

Hikayenin sonunda da eskiden cennet gibi olmasına rağmen adı her nedense "Çirkince" olan bu kasabanın, şimdi eski cennetsi halinden eser kalmamasına rağmen adının "Şirince" olarak değiştirildiğini öğreniyoruz.

"Kaza kaymakamı ile parti erkan-ı devr-i cumhuriyette böyle güzel bir vatan köşesinin adını Çirkince olarak bırakmayı muvafık bulmadılar, Dahiliye Vekaleti'ne müracaat ederek değiştirttiler. Şimdi oranın adı Şirince'dir...Ya... Şirince..." (sf. 106)


KURTLA KUZU

Rifat ve Sevim, gözaltına alınmış, işkencelerin ardından serbest bırakılmışlar.

Birbirlerini ilk kez karakolda görmüşler.

Aynı anda salıverildikleri için de yolda beraber yürümeye başlıyorlar.

İşkenceye dayanıp dayanamamak üzerine konuşuyorlar.

Rifat:

"İnsan dedikleri mahlukun, içinde neler kaynaştığını biliyor muyuz? Öyle anlar olur ki, en ummadığımız adam en beklemediğimiz şeyleri yapabilir. Şimdi bu pişmanlığınız bile iyi bir şey. Yaptığınız şey için mazeret aramıyor, üzülüyorsunuz. Sonra o kadar mühim bir kusur yapmış da değilsiniz. Beni tanımadığınız halde, tanıdığınızı söylettiler... Ne oldu? İki taraftan hiç olmazsa biri sağlam çıkarsa vaziyet o kadar tehlikeli olmayabilir. Sizi tanıdığımı bana da söyletmek istediler. Dört gün uğraştılar... Ben mukavemet ettim, halbuki siz aynı mukavemeti gösterememişsiniz. Eh, kendinizi öğrenmiş oldunuz. Dedim ya, kendi içimizde, kendimize dair bilmediğimiz o kadar çok şey var ki... Böyle vesilelerle meydana çıkıyor da öğreniyoruz. Bunların var olması utanılacak bir şey değildir, var olduğunu öğrendikten sonra buna göre hareket etmemek yanlış, hatta korkunç olabilir." (sf. 109)

Bunun ardından işkence ve cellatlar hakkında mükemmel tespitlerde bulunan  Rifat, içeride yaşadığı ve çok utandığı bir hadiseyi anlatır.

Sorguya çekilmektedir. Ancak bu defa kendisini sorguya çeken son derece nazik bir adamdır. Ona kibarca sorular sorar, medeni bir şekilde dinler. Hatta bir de sigara uzatır. Rifat, bu nezaket karşısında şaşırır, o da nazik davranır. Sigarayı alır. Kendisine uzatılan kibritle sigarasını yakmak üzereyken suratında bir tokat patlar. Az evvel kendisine nazikçe yaklaşan adam birdenbire öfkelenmiştir. "Hayvan... Sahiden karşımda sigara içebileceğini mi sandın?... Siz insan muamelesine layık mısınız ulan... Senin gibi köpeğin sigarasını da ben yakacaktım öyle mi?... Vatan millet haini..."

Bu oyuna kanmak Rifat'ı çok utandırır, çok üzer. 

"Bir insanın celladına gülümsemesi, kendi yumuşaklığı ile onu yumuşatabileceğini sanması kadar gülünç, adi şey olur mu?" (sf.118)


MASALLAR

BİR AŞK MASALI

(1946)

"Bir zamanlar bir kadın hükümdar tarafından idare edilen bir memleket varmış."

Bu hükümdar halkının mutlu olmasını ister, üzüntülü herkesin derdine derman olurmuş.

Bir gün bir derviş gelmiş. Sarayın tam karşısına yerleşmiş.

Derviş hep üzgün görünürmüş. Hükümdar, dervişin üzüntüsünü gidermek istermiş. Dervişi yanına çağırtıp derdini sormuş, ama derviş hiçbir derdi olmadığını söylemiş. Hükümdar ısrar etmiş.

 - Paran mı yok? Eğer öyleyse hazinelerim senin olsun.

- Yoksa bir kadının idare ettiği bir memlekette yaşamak sana ağır mı geliyor? Eğer öyleyse, ülke senin olsun.

- Kendine layık gördüğün bir eş mi bulamadın? Bütün cariyelerimi al.

Derviş hepsine hayır demiş. Derdi bunlardan hiçbiri değilmiş.

Hükümdar, en sonunda dervişin derdini anlamış.

- Ne istediğini biliyorum. Söyle, o da senin olacak, demiş.

Derviş bunu duyunca olduğu yerde düşmüş, kalmış.

Tam muradına ereceği sırada ölmesi karşısında hükümdar:

"Asıl bahtiyar, bir ömür boyunca hasretini çektiği şeye kavuşan değil, ona erişeceğini anladığı anda, saadetinin en yüksek noktasında bir 'Ah' diyerek düşüp ölebilendir." demiş. (sf.127)

*
Kıssadan hisse güzel, ancak ben dervişin derdinin ne olduğunu anlamadım. 


DEVLERİN ÖLÜMÜ

(1946)

"Çok, çok eski zamanlarda, bundan yüz milyonlarca yıl evvel, dünyamız henüz bilginlerin 'İkinci devir' adını verdikleri çağlardayken, yeryüzünde birtakım kocaman, korkunç devler yaşamaktaydı." (sf.128)

Bu devler, ortalığı kasıp kavurmuş, dünyaya hükmetmiş. Sonra izleri silinmiş, yok olmuşlar.

Sonra da dünyaya pençeleriyle, dişleriyle değil, kafasıyla hakim olan insanlar hakim olmuş. 

"İşte böylece, bir zamanlar kudretlerine son yokmuş gibi görünen, yeryüzünden silinip gidecekleri akla bile gelmeyen bu devlerin şimdi sadece bataklıklarda tek tük kemikleri, müzelerde iskeletleri ve masallarda korkunç, fakat zararsız hatıraları kaldı. 

Çünkü hayatın durdurulmaz akışı bunu böyle istiyordu." (sf. 130)


KOYUN MASALI

(1946)

"Bir zamanlar iri ağaçlı, uçsuz bucaksız bir ormanın kenarındaki çayırlıkta, başında çobanı ve köpekleriyle, bir koyun sürüsü yaşıyordu." (sf. 131)

Bu koyunlar, zaman zaman çoban tarafından kötü muameleye maruz kalıyor, eninde sonunda da kasaba satılıp ölüyorlardı.

Sonunda madem ölüm var, ha bugün olmuş, ha yarın olmuş, bir önemi yok diyerek isyan ediyorlar. 

Çobandan kurtuluyorlar.

Ancak bu defa da başlarına köpekler musallat oluyor.

Koyunlar, köpeklerden de kurtulmaya çalışıyorlar ancak bu mücadele epey kanlı oluyor.

En sonunda yaşlı bir koyunun, kuzulara öğüdü şu oluyor:

"Bu dünyada çobansız da köpeksiz de yaşanabilirmiş. Ama bunu anlamak için her defasında bu kadar kanlı kurbanlar verecek olursak pek çabuk neslimiz kurur. Bari siz gözünüzü açın da, ilerde başınıza yeniden itler, hele kendilerini kurt sanan palavracı itler musallat olursa, sürüyü canavarlara paralatmadan onları deftetmeye bakın." (sf. 135)


SIRÇA KÖŞK

(1945)

İşte en şahane hikayeye geldik.

Tam da "Koyun Masalı"nın ardından buna yer verilmesi akıllıca olmuş.

Hikaye şöyle başlıyor:

"Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş varmış." (sf. 136)

Bu kafadarlar, yan gelip yatarak güzelce yaşamak için ne yapabileceklerini düşünürlerken şöyle bir plan yapmışlar.

Güzel bir şehre gitmişler.

Şehrin pazarında "Bu memleketin sırça köşkü nerede? Aaa yok mu? Sırça köşkü olmayan şehir mi olur?" diye söylenti çıkarmışlar.

Şehir ahalisi de "Bizim başka şehirlerden niye noksanımız olsun?" demişler ve sırça köşk inşasına başlamışlar.

Gitgide inşaat büyümüş ve bitmiş. Bir şekilde kendisine sırça köşkte yer bulanlar, ekmek elden su gölden yaşamanın tadını almışlar ve sırça köşkün çok lüzumlu bir şey olduğuna inanmışlar. Halkı da buna inandırmışlar. 

"Sırça köşke girmenin kolayını bulan ordan çıkmaz istemez, bunun tersine dışarıda kalanlar yolunu bulup içerde bir yer kapmaya uğraşırmış."

Zamanla halktan homurtular yükselmiş.

- Sırça köşk lazım, anladık, ama bu kadar çok odaya, bu kadar hazır yiyiciye ne lüzüm var?

- Şu odada ben otururum, sırça köşkün başında ben varım, bensiz bu iş yürür mü? Şu odalarsa baş yardımcılarımızın. Biz idare etmesek ne köşk kalır, ne siz kalırsınız!

Halk ne sorduysa cevabını almış, bütün odalarda bu odalarda aylak oturan insanların pek lüzumlu olduğuna inanmış; çünkü bunların kimi sırça köşkün ışıkçı başısı, kimi döşekçi başısı, kimi onun yamağı, kimi yamağının yamağı imiş. Eh, artık bir sırça köşk olduktan sonra, onun hizmetine bakanlar, sonra bu hizmete bakanların hizmetine bakanlar elbette olacakmış. Ama sırça köşktekiler arttıkça, halkta onları doyuracak takat kalmamış. O zaman sırça köşkün adamları gelip herkesin yiyeceğini, giyeceğini zorla almışlar. Ayak direyenleri götürüp sırça köşkün bodrumuna kapatmışlar. 
Halk, Başına kendi sardırdığı bu beladan kurtulmaya kalkışamazmış; çünkü sırça köşkün adamları, gezdikleri dolaştıkları yerde, onun hiçbir kuvvetin yıkamayacağı kadar sağlam olduğunu söyler, saf kimseleri buna inandırır, inanmayanları ise bin bir zulüm, bin bir hile ile sustururlarmış. Sırça köşkün de gözü doymak bilmez, istedikçe istermiş. Baştakiler doğuştan tembel oldukları, sonradan yanaşanlar da çalışmayı çoktan unuttukları için, kendilerini besleyenlere, buna karşılık bir şeyler borçlu olduklarını akıllarına bile getirmezler, yalnız birbirlerinin hizmetine bakarlar, memleketin halkına, bir köylünün inekleriyle köpeklerine baktığı kadar bile göz kulak olmazlarmış. Ama halkın gözü yıldığı için elindekini avucundakini vermiş. Artık bir gün verecek bir şeyi kalmamış, çünkü sırça köşkten çıkan bir emirle herkes elindeki son koyunu da vermeye çağrılmış. Getirmişler, teslim etmişler, söve saya dağılmaya başlamışlar. Onların böyle homurdandığını, artık verecek bir şeyleri kalmadığı için korkacak bir şeyleri de olmadığını fark eden bizim ahbapların elebaşısı sırça köşkün balkonuna çıkmış, sesini tatlılaştırıp onlara demiş ki:

- Ey millet, birçok şeyler verdiniz, büyük sıkıntılara katlandınız, ama dostun düşmanın hayran olduğu bir sırça köşk elde ettiniz. Onun azameti, onun parlaklığı yanında üç beş çuval ekin, dört beş davar nedir ki?.. Biz sizin şanınız, şerefiniz için çalışıyoruz, sizin iyiliğinizden başka bir şey düşünmüyoruz. Bakın, bugün getirip bıraktığınız koyunların bile hepsini yemedik, boğazımızdan kestik, bir kısmını size geri vereceğiz. Bütün koyunların kelleleri halka dağıtılsın!

Ancak kellelerin beyinleri yoktur.

- Siz beyni ne yapacaksınız, pişirmesini bilmezsiniz, ziyan edersiniz.

Dilleri de yoktur.

- Dilin size ne lüzumu yok, yemesini beceremezsiniz.

Kellerin gözleri de alınmıştır.

- Siz o gözün de nasıl kullanılacağını bilemezsiniz, vazgeçin ondan da.

Bunun üzerine halk, beyinsiz, dilsiz, gözsüz kelleleriyle dağılmak üzereyken, aralarında canından bezmiş biri:

- Böyle başın da bana lüzumu yok! diyerek, boynuzundan tuttuğu kelleyi fırlatıvermiş. İşte o zaman herkesin şaştığı bir şey olmuş; hızla gidip sırça köşke çarpan kelle orada 'Şangır!..' diye koskocaman bir gedik açmış. Halk, her şeyden sağlam, hiçbir zaman yıkılmaz, kırılmaz bildiği o koskaca sırça köşkün bu kadar çürük olduğunu görünce, elindeki kelleleri birbiri arkasına ona fırlatmaya başlamış, göz açıp kapayıncaya kadar tuzla buz olan sırça köşk çökmüş, yıkılmış, içindekilerinin çoğu cam kırıklarının altında ezilmiş, kapıya yakın yerlerdeki beş on kişi zor kurtulmuş...

Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkaramamış. İhtiyarlar çocuklarına ondan bahsederlerken, şu nasihati vermeyi unutmazlarmış:

-Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.

*

Özet geçecektim ama kaptırdım, durduramadım kendimi. 

1945'in Sırça Köşkü'nden 2015'in (Kaç)Ak Saray'ına mükemmel bir gönderme değil mi bu? Pek çok odalı köşk (binlerce odalı Aksaray) halkın varını yoğunu alan yöneticiler (korkunç vergiler), balkona çıkıp (balkon konuşması)halkına tatlı tatlı konuşan hükümdar (herkesin başbakanı/cumhurbaşkanı olduğunu söyleyen, tarafsızlık yemini eden lider), kendisine muhalefet edenlerin susturulması (düzmece delillerle hapse atılanlar)... vb

Okurken tüylerimi diken diken eden muazzam bir öykü.

Yayınlandığı dönemde de zaten yasaklanmış bu hikaye. Şimdi de farkedilse yasaklanır. Bir öğretmen öğrencilere bu hikayeyi tavsiye etse, aklı evvel bir veli kesinlikle rahatsızlık duyardı. Bir ara sık sık bu yönde haberler çıkıyordu, son zamanlarda çıkmıyor. Osuruktan ne kapan insanlarla dolu ortalık, kimse başına iş almıyor istemiyor tabi ki. 

Sırça Köşk'e dönecek olursak; okuyunuz, okutturunuz, ibretler alınız. 










Hiç yorum yok:

Yorum Gönder