1 Şubat 2015 Pazar

KAĞNI SES ESİRLER




KAĞNI
SES 
ESİRLER

Sabahattin Ali

Yapı Kredi Yayınları

11. Baskı - Ocak 2014

222 sayfa


Kitaptaki hikayeler şöyle:

KAĞNI

1. Kağnı
2. Kamyon
3. Kafakağıdı
4. Gramofon Avrat
5. Arap Hayri
6. Bir Şaka
7. Duvar
8. Pazarcı
9. Apartman
10. Arabalar Beş Kuruşa
11. Fikir Arkadaşı
12. Düşman
13. Bir Skandal

SES

14. Ses
15. Köpek
16. Sıcak Su
17. Mehtaplı Bir Gece
18. Köstence Güzellik Kraliçesi

         ESİRLER (Oyun)



KAĞNI

(1935)

"Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Arkbaşı'nda Sarı Mehmet'i vurdu."

Bu cinayet haberi ile başlayan hikaye, Sabahattin Ali'nin en çarpıcı ve etkileyici hikayelerinden biri.

Sarı Mehmet'in bir tane ihtiyar anasından başka kimsesi yok. Köyün ileri gelenleri, bu yaşlı anayı karşılarına alıp davacı olmamasını tembihliyorlar. Hem davacı olsa ne olacak? Mahkemelerde sürünecek. Kim Mevlüt Ağa'nın oğlu adam vurdu diye şahitlik edecek? Mahkemeye gitmek için köyünden, tarlasından uzaklaşacak, tarlasına kim bakacak?

Kadıncağız ikna oluyor.

Yoksullar için mahkemelerden adalet çıkmayacağı alt metni, Sabahattin Ali'nin eserlerinde sık sık işleniyor. 

Hem zengin kişinin cezalandırılmayacağı inancı hem de şikayet edenin çok yıpranacağı gerçeği.

Yaşlı ana, şikayetçi olmuyor ama cinayet işi bir şekilde hükümete bildiriliyor. 

Yetkililer köye geliyor. 

İncelemek için Mehmet'in ölüsünü mezardan çıkarıyorlar. 

Candarmalar Mehmet'in anasını çağırıp, oğlunun cansız bedenini kasabaya götürmesini istiyorlar. Orada doktor ölüyü muayene edecekmiş.

"Kadın: 'Yavrumu mezarında bile rahat komadılar! diye iki yanını dövüyor ve bütün Anadolu kadınları gibi ses çıkarmadan ve pek az hıçkırarak ve çömelerek ağlıyordu." (sf.11)

Kadıncağız, söyleneni yapıyor. Oğlunun kurtlanmış ölüsünü sarıp sarmalıyor, kağnıya koyuyor. 

Candarmalar daha evvelden gitmişlerdi.

İhtiyar kadın, iki küçük, sıska öküz tarafından çekilen kağnının yanında ağlaya ağlaya yürüyor. 

Zamanla kağnıdan gelen ağır kokudan ve ağlamaktan bitap düşüyor. Yürüyemez hale geliyor, kağnıya yetişemiyor. 

Daha fazla devam edemeyip oracıkta can veriyor.

"Kağnı, taşlara çarptıkça, üzerinde bağlı ölüyü iki tarafa fırlatarak ve yükselip alçalan uzun, yanık gıcırtılar çıkararak ve ay ışığının altında ve gecenin sessizliği içinde arkasında hafif bir toz bulutu bırakarak, ağır ağır kendi bildiğine ilerliyordu." (sf.12)


KAMYON

(1935)

Genç bir köylü, köyde para kazanamaz hale gelince babasından izin alıp şehirde çalışmaya gidiyor.

Yolda çevirdiği ve İzmir'e gittiğini öğrendiği kamyona biniyor.

Yol parasının yarısını peşin veriyor. Kalan yarısı da yolculuğun sonunda verilecek. Adet bu.

Yalnız delikanlının cebindeki yegane para, verdiği ilk para. Yol sonunda verecek parası yok. 

Bu nedenle, İzmir'e gelmeden, bir tanıdığının tavsiyesiyle kamyondan atlamaya karar veriyor.

Ancak vakit gece yarısı ve İzmir'e yaklaşıp yaklaşmadığını anlayamıyor.

Bir ara kamyon duralar gibi oluyor. Para toplama vaktinin geldiğini sanan delikanlı, o heyecanla kamyondan atlayıveriyor.

Fakat atladığı yer uçurum ve dere.

"Birdenbire arka tarafta bir hareket oldu: Delikanlı, gözleri dönmüş, korkudan titreyerek, kendini dışarıya, yolun üstüne fırlattı. Fakat daha durmamış olan otomobilden bu tersine atlayış ona muvazenesini kaybettirdi; olduğu yerde birkaç kere döndükten sonra ayağı boşa gitti ve eliyle çalılara tutunmaya  çabalayarak, kafası sivri taşlara çarpa çarpa ve arkasından acı bir hışırtı ile akan topraklar ve ufak taşlarla birlikte, yardan aşağıya, şimdi şırıltısı daha çok duyulan dereye doğru yuvarlandı." (sf.17)


KAFAKAĞIDI

(1936)

Trajikomik bir hikaye bu.

Yaşlı bir dede, yol parası vermediği için hapse girer.

Bu yaştaki insanlardan zaten yol parası alınmadığı için nasıl olur da bu suçtan hapse girdiğini sorarlar.

Dede, bir tarla meselesi yüzünden davalık olmuş. 

Tarlasına göz koyan ağayı mahkemeye vermiş. 

Ama tabi ki ağa, yalancı şahitlerle ve benzeri dalaverelerle mahkemeyi kazanmış. 

Mahkemede dededen kafakağıdı istemişler. (Nüfus kağıdı yani. Bilmeyen genç arkadaşlar için, eskiden nüfus kağıdına kafakağıdı denirmiş.)

Dede, kafakağıdını aramış aramış bulamamış. Askerlikten beri de zaten hiç kafakağıdına ihtiyacı olmamış.

Sonra ölen torununun kafakağıdını bulmuş. Onun da adı Mehmet'miş. Kafakağıdı değil mi, hepsi bir, diyerek bu kimliği kullanmış.

Sonra köye yol parasını toplamak için gelen tahsildarlar, bu dededen de para istemişler. Zira aslında seksen yaşında olan bu dede, nüfus kayıtlarında yirmi dokuz yaşında gözüküyormuş. 

"Gülmeye başlamıştım:

'Ama babacığım, hiç insan torununun nüfus kağıdını alır mı?' dedim.

Bıkkın bir tavıra elini salladı ve:

'Ne olurmuş sanki?' diye mırıldandı. 'Hepsi devletin kağıdı değil mi?" (sf.21)


GRAMOFON AVRAT

(1935)

Yirmi yaşlarında, genç ve güzel kıza sesinin güzelliği nedeniyle Gramofon Avrat lakabı takılır.

Herkes onu bir gececik oynatmak için ister. 

İyi iş yapar, iyi kazanır. Daha doğrusu onu çalıştıran Azime iyi kazanır.

Gramofon Avrat, bir gördüğünü bir daha hatırlamayan bir kızdır. Pek çok adam, onunla unutulmaz anlar yaşayıp sonra tekrar karşılaştıklarında, kız hiç hatırlamayınca öfkelenir, ama yapacak bir şey de yoktur.

Gramofon Avrat'ın gittiği yerlere, onunla birlikte Murat adındaki genç ve kuvvetli arabacıyı da yollarlar. Bir vukuat olursa Murat kızı kurtarır. Aralarında duygusal hiçbir şey olmaz. İkisi de tamamen ve sadece işlerini yapmaktadırlar.

Bir gün bir oturağa giderler. (Bu alem ortamları "oturak" diye geçiyor.) Yine kavgalar çıkar. Ancak bu defa durum, diğer kavgalardan daha ciddidir. Öyle ki Murat, cebindeki silahı çıkarıp birini vurmak zorunda kalır. 

Murat, bu yüzden hapse girer. 

Gramofon Avrat da artık bu işlere bir son verir.

"Bu günden sonra kadın ne bir oturağa gitti, ne eline kaşık alıp oynadı, ne de güzel ve yanık sesini duyan oldu. Evvele yaşlıca birinin yanına kapatma girdi. O kendisini kapı dışarı edince de umumhaneye düştü. Fakat her salı günü muhakkak hapishaneye gidip Murat'ı görür, ya birkaç kuruş para, yahut da yağ, bulgur, cıgara gibi bir şey bırakırdı. Aralarında bir iki kelime bile konuşmadıkları halde kendi uğruna hiç düşünmeden adam vuran bu çocuğu, vücudunu satıp kazandığı paralarla besliyor, belki de artık yalnız bunun için çalışıyordu." (sf.25)


ARAP HAYRİ

(1935)

Arap Hayri, Beyşehir'de herkesçe bilinen bir boyacı. Şehre önemli biri gelecek olduğunda herkes ayakkabılarını Arap Hayri'ye boyatıyor.

Bir gün şehre bir tiyatro kumpanyası geliyor.

Arap Hayri, tiyatroda Adalet ismindeki genç kadına aşık oluyor.

Tiyatroda oyuncu eksikliği olunca, Arap Hayri oyuna giriyor ve Adalet ile beraber sahneye çıkmış oluyor.

Kumpanyanın gideceği günün gecesi şehrin ileri gelenleri ile Adalet ve kocası Sahir Süha, sandal sefası yapmaya karar veriyorlar. Hayri de onlara hizmet edenler arasında.

Herkes sarhoş oluyor, uyukluyor.

Adalet de uyuyakalıyor.

Hayri, uyuyan kadına sarılıyor ve beraberce göle doğru süzülüyorlar.

"Hayri'nin kucağından aşağı doğru uzanan ayakları suya dokununca kadın gözlerini açar gibi oldu; fakat bu sırada çocuk salın kenarını bıraktığı için birdenbire ve gürültü çıkarmadan ikisi de suya gömüldüler." (sf.32)


BİR ŞAKA

(1935)

Yazar, bu hikayede Konya Hapishanesi'nden tanıdığı Cavit Bey'e yaptığı şakayı anlatıyor.

Hapishanenin yeknesaklığı içinde ufak bir hareketlenme olsun, gülüp eğlensinler diye yapıyor bu şakayı ancak biraz münasebetsiz bir sonuç doğuyor.

Yazar, yetkili kişi ağzından Cavit Bey'in tahliye olacağına dair bir rapor yazıyor.

Cavit Bey, bu şakaya inanıyor ve herkese müjdeyi veriyor. Dışarı çıktığında yapacaklarından, hayallerinden bahsediyor.

Ancak sonra gerçeği öğreniyor tabi. Çok üzülüyor. Kimse yanına yaklaşamıyor utançtan.

"Felaket nedense, başkalarında olduğu zaman bile bizi yanından kaçırıyor." (sf.38)

Cavit Bey, yazara çok içleniyor, ondan böyle bir şey beklemediğini söylüyor.

Bunun ardından yazar için düzenlenmiş bir rapor geliyor. "İstanbul müddeiumumiliğine teslim edilmek üzere candarmaya teslimi" diye.

İstanbul'da bir hapishaneye nakledileceğini düşünen yazar seviniyor. İstanbul ne de olsa bildiği yer, geleni, gideni çok olur.

Ancak yazar yolda farkediyor ki, İstanbul müddeiumumiliğine, Sinop Hapishanesi'ne gönderilmek üzere teslim edilecekmiş. 

Yani aslında İstanbul'da değil, Sinop'ta bir hapishaneye gidecekmiş.

Yazar, bunu öğrenince çok üzülüyor. 

Sinop Hapishanesi'ne yerleştikten sonra Konya'dan bir mektup alıyor.

Mektup, Cavit Bey'den:

"Kardeşim, (...) bana yaptığınız o şakadan sonra geceleyin temiz kalple Allah'a dua ederek 'O da bana yaptığı gibi bir şeye uğrasın!'demiştim. Duamın bu kadar çabuk kabul edileceği ve size bu kadar ağır dokunacağı aklıma gelemezdi... Yaptığım bu kötülüğü bana bağışlayınız!" (sf.39)


DUVAR

(1936)

"Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir." (sf.40)

Yazar, burada bir firar hikayesi anlatıyor.

İki mahkum arkadaş, hapishanenin duvarını delerek kaçmanın yolunu buluyor. Planı hazırlıyorlar, malzemeleri alıyorlar ve duvarı delmeye başlıyorlar.

Ancak bu esnada farkediliyorlar. Bir tanesi gerisin geriye dönüyor ve yakalanıyor.

Diğeri ise sırra kadem basıyor.

Yakalanan tabi ki cezası artmış bir şekilde hapiste kalmaya devam ediyor. Yıllar geçmiş olsa da hala hayıflanıyor, keşke geri dönmeyip, bir cesaretle kaçsaydım diye. Kaçan arkadaşını düşünüyor, şimdi dışarıda ne güzel yaşıyordur diye.

Bir gün, hapishanede tadilat tamirat işlerine girişiliyor. Bu kapsamda hapishane duvarları da yeniden yapılıyor. Yıkılan bir duvardan bir iskelet çıkıyor.

Meğer kaçtığını zannettiği arkadaşı kaçamamış, duvarda sıkışıp kalmış, kimse de farkedemeyince yıllar boyu orada öylece durmuş.


PAZARCI 

(1935)

Askerliği bittikten sonra tuhafiye dükkanı işletmeye başlayan adam karısı ve iki çocuğunun geçimini sağlıyordu. Ancak savaş yüzünden ticaret gittikçe zorlaşıyordu. Adam da "vaziyeti bozuldukça çekingen ve şaşkın bir hal alıyordu."

Sonra dükkanı kapatıp pazarcılığa başlıyor.

Eski günleri düşünüyor zaman zaman.

"Halinden şikayetçi olan ve bulunduğu vaziyete asla alışamayan bütün insanlarda olduğu gibi onun da muhayyilesi, kendisini bile şaşırtan bir mükemmellikte işliyordu." sf.49

Bir gün grup halinde pazardan dönerlerken üç silahlı önlerini kesiyor. Paraları ve değerleri eşyaları alıyorlar.

Eşkıyalardan biri, pazarcıyı tanıyor. Bu eşkıya, zamanında askerden kaçmış, bizim pazarcı da o dönem onu kurtarmış.

Bunun üzerine pazarcıdan alınan para ve eşyalar kendisine iade ediliyor. Saygıyla uğurlanıyor.

Eşkıya tarafından paraları çalınanlar kasabaya gelip durumu karakola haber veriyorlar. Pazarcının da eşkıyalarla birlikte uzun uzun konuştuğunu söylüyorlar. 

Pazarcıyı, eşkıyalara habercilik ettiği iddiasıyla yargılıyorlar. 

"Tahkikat ilerleyince meselenin meydana çıkacağı muhakkaktı; fakat buna vakit kalmadan o, tevkifinin yirminci günü, ömrünün o belki en geniş gününü kovalayan bu dar günlere tahammül edemeyerek hapishanede öldü." (sf.52)


APARTMAN 

(1935)

Ayyy bu çok acıklı.

Gerçi bu hikayelerin hangisi acıklı değil ki? Ama bu en birincisi.

Adam işçi.  Bir apartmanın çatısında tamir işi yapıyor.

Patron da hemen karşıki apartmanda. Çatıda çalışan işçilere zaman zaman talimatlar veriyor, bir an boş kalmalarına izin vermiyor.

İşçi bir gün çalışırken sokakta bir çocuğun, kendinden kat be kat ağır bir yük taşıdığını görüyor.

Bu çocuk kendi çocuğu. Çocuk, para kazanmak için hamallık yapıyor. Çocuğun yanındaki adam da patronun uşağı.

Çocuğun yükü o kadar ağır ki, çocuk yürümekte zorlanıyor. 

Sonunda da yükü düşürüyor. İki şarap şişesi kırılıyor, bu arada ayağı da kanıyor.

Uşak ve olayı camdan izleyen patron, çocuğu kovuyor. Para da vermiyor.

Çocuğunun durumunu çatıdan izleyen adam, hiç sesini çıkaramıyor. Çocuğunun azarlanmasını ve ağlamasını çatıdan izlerken, düşüyor.

"Çatının kenarına kadar gelip orada bir an takılır gibi olduktan sonra, aşağıya, sokağın ortasına, içi toprak dolu bir çuval gibi boğuk bir ses çıkararak düştü.

Çocuğu kaldırmaya uğraşan uşak onu bırakarak beri tarafa koştu ve penceredeki adam bir şeyden tiksiniyormuş gibi yüzünü buruşturduktan sonra, kanatları hızla vurarak içeri çekildi." (sf. 57)


ARABALAR BEŞ KURUŞA

(1936)

Ben deminkine "en acıklı" demiştim değil mi? Erken konuşmuşum, bu daha acıklı. 

Ya da yok yok bir önceki. 

Acılar yarışıyor Sabahattin Ali hikayelerinde.

Ondan sonra bu kız niye mutsuz? Okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, dinlediğimiz müzikler... hep etkiliyor hayatımızı. Bunları okuyup okuyup nasıl mutlu olayım, nasıl yüzüm gülsün?

*

Siyah çarşaflı kadın, yanında küçük çocuğuyla oyuncak araba satıyor. 

Çocuk bağırıyor: "Arabalar beş kuruşa... Beş kuruşa..."

Çok zengin bir sınıf arkadaşı çocuğu görüyor. Yanına gidiyor. Burada araba satıyorsa, derslere ne zaman çalıştığını soruyor. 

Çocuk da okuldan çıkınca iki saat kadar dersleri yaptığını, sona buraya geldiğini, hem gaz masrafı çok olur diye gece çalışamayacağını söylüyor.

Öğretmenin verdiği bir ödevi soruyor zengin çocuk. Yapamamış. Fakir çocuk anlatıyor. 

Zengin çocuk, dinliyor ve anlıyor. Sınıfta yanına oturmasını istiyor hatta. 

Başka başka konulardan da konuşuyorlar iken zengin çocuğun annesi geliyor. Oğluşunun, böyle bir çocukla konuşmasından feci rahatsız oluyor. 

Oğlu, okul arkadaşı olduğunu söylüyor ama kadın:

"Ben yarın mektebinize de telefon edeceğim. Seni kendi seviyende olmayanlarla temas ettirmeyi gösteririm." diyor ve oğlunu kolundan çekip götürüyor.

İki çocuğun da gözleri yaşarıyor.

"Oğlu hala dönüp geri bakıyor ve yaşlı gözlerini başka taraflara çeviren arkadaşını görünce kendisinin de gözleri yaşarıyordu.

Küçük satıcı, o titrek ve ince sesiyle bağırıyordu:

- Beş kuruşa... Arabalar beş kuruşa!.." (sf.61)

*

Sabahattin Ali'ye hikayelerinin neden bu kadar acıklı olduğunu sormuşlar. O da gerçeklerin, hikayelerinden daha acı olduğunu söylemiş. Örnek olarak da bu hikayeyi anlatmış. Bu hikaye, Sabahattin Ali'nin bizzat şahit olduğu bir olaymış. Olayın sonu tam olarak böyle bitmiyormuş. Sonunda zengin çocuğun annesi, elindeki şemsiye ile fakir çocuğu dövüyormuş. Sabahattin Ali, hikayede o kısmı yazmamış. 


FİKİR ARKADAŞI

(1935)

Bu iğrenç bir hikaye.

İğrenç olan hikayenin kendisi değil tabi, hikayeye konu karakter.

Bir adamın monoloğunu okuyoruz bu hikayede.

Bir meyhane ortamı. Adamımız, bir arkadaşının yanına çörekleniyor ve uzuuuun bir nutuk çekmeye başlıyor.

Önce fikir arkadaşlığının öneminden, insanın konuşabilecek birisine sahip olmasının güzelliğinden, entelektüel olarak kafa dengi birini bulmanın zorluğundan... dem vuruyor.

Konuya buradan girip iş yerindeki bir arkadaşına bağlıyor.

Bu arkadaş da kendisi için iyi bir fikir arkadaşıymış ancak biraz çenesi düşükmüş. Memleket büyüklerine çatar, sık sık eleştirirmiş. Bu nedenle de hapse atmışlar.

Bu noktada adamımızın yanına çöreklendiği kişinin, hapse atılan bu adamın avukatı olduğunu anlıyoruz.

Avukattan bu arkadaşını müdafaa etmemesini istiyor. Arkadaşının hapis yatmasının onun için iyi bir ders olacağını, onun iyiliği için burnunun sürtmesi gerektiğini söylüyor. Her şey arkadaşının iyiliği için.

"Onu seviyorsan müdafaanı gevşek tut. Her şeyin altını o kadar kurcalama.(...) Hem kaç lira verecekti? Yirmi beş lira değil mi? Ben otuz lira veririm; sen yalnız onu mahkum ettir!.. Görüyorsun ya, ben onun iyiliği için hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyorum.(...) Otuz lirayı nereden mi bulacakmışım?.. Şey, bizim oğlan hapse girince yeri açık kaldı tabi... İşlerine vekaleten ben bakıyorum. Bu aydan itibaren maaşıma ilave olarak kırk lira kadar da ücret alacağım." (sf.65)


DÜŞMAN

(1936)

Bir düşünce suçlusu, yakalanmamak için bir evin bahçesine sığınır.

Evin sahibi, bu kaçağın eski bir arkadaşıdır.

Ev sahibi zengin ve rahat bir hayat sürmektedir.

Eski arkadaşı, kaçak ve tehlikeli olmasına rağmen onu evine alır.

Bir süre muhabbet ederler.

Kaçak, zengin arkadaşının yaşam tarzını küçümser. Alenen olmasa da zengin arkadaş böyle bir anlam çıkarır.

"Yaptığın ve faydalı olduğunu söylediğin şeyleri, sana gelinceye kadar geçirdikleri merhalelerde ve senden sonra aldıkları yollarda takip ettin mi? Kimlere ve ne kadar faydalı olduğuna baktın mı?" (sf.70)

"İnsanın kafası bir kere bunları düşünmeye başlarsa bu rahat koltuklarda bu kadar rahat oturmak mümkün olmaz." (sf.71)

"Kafama düşünmeyi, gözlerime görmeyi yasak edebilsem, senin çıktığını zannettiğin yere varmanın bana güç gelmeyeceğini bilirsin." (sf.71)

Bu fikri münakaşanın ardından ona bir yer gösterir ve  yatarlar.

Ancak zengin arkadaş, kaçak arkadaşının bu fikirlerinden rahatsız olur. Gizlice polise haber verir.

Bir ara yaptığına pişman olup, arkadaşını uyandırarak kaçmasını söylemek geçer içinden. Ancak o zaman arkadaşının kendisine insanı ezen gülüşüyle, çelik gibi parlayan gözleriyle bakacağını ve bu gülüş ve bakışın karşısında küçüleceğini düşünüp vazgeçer.

Sonra polisler gelir.

Zengin arkadaş, kaçağın yattığı odayı polislere gösterir.

"Genç adam, girenlere, yarı aralık duran oda kapısını gösterdikten sonra, acele adımlarla, gürültü çıkarmadan merdivenlere doğru yürüdü, koşarak yukarı çıktı." (sf. 71)


BİR SKANDAL

(1932)

Kitaptaki ennnnn uzun hikaye bu.

Yazar, tenha bir şehirde öğretmenliğe başlar. Burada çok sıkılır.

Kendi akranı insanların olduğu bir toplantıda Beria adında bir kızla tanışır. O güne kadar hep ilk görüşte aşık olmayı bilen yazar, Beria'ya ilk görüşte vurulmamıştır. Zamanla sever onu.

Yine aynı dönem tertiplenen bir eğlencede bir kızla tanışır. Şukufe. O şehirde hiç görmediği kadar rahat bir kızdır bu. Onunla dilediği gibi konuşabilmekte, yer yer flörtöz muhabbetler de edebilmektedir. Duygusal bir şey yoktur aralarında, tamamen arkadaşça.

Ancak Şukufe bir süre sonra tuhaf dedikodular çıkmasına sebep olur. Sanki yazar onun peşindeymiş de Şukufe istemiyormuş gibi bir görüntü oluşur. Yazar bu saçmalığı düzeltmek isterken iyice dedikoduların içine girer. Benzeri yanlış anlamalarla olay iyice büyür. 

Canına tak eden yazar da şehri terk eder. 

*

Bu hikayede Sabahattin Ali'nin 1940'ta yazdığı "İçimizdeki Şeytan" romanının nüveleri vardır sanki.

"İçimde boş durmayı hiç istemeyen, mütemadiyen kımıldayan bir şeytan vardı..." cümlesi ile ilk olarak farkettiğim bu tespitim, yazarın münevver geçinen insanları alaya alan ifadeleri ile pekişti. Keza yazar, bir marangozla arkadaşlık etmesi yüzünden okul müdürü tarafından uyarılınca tıpkı İçimizdeki Şeytan'dan Bedri'nin düşündüğü gibi "Onlar kendi seviyelerini bilen, bunun haricine çıkmayı akıllarına bile getirmeyen adamlardır; bilmedikleri şeylere burunlarını sokmazlar; bildikleri şeyleri oldukça iyi bilirler. İhtirasları mahdut ve kabiliyetleriyle mütenasiptir. Hulasa benim seviyemde olan adamların tamamen zıddı. Bunlarla olan münasebetim beni tatmin etmese bile hiç olmazsa sinirlendirmiyor." (sf.87)

Düşündüklerini söylemekten çekinmediği ve bundan çekinenleri de küçümsediği için başı derde girer.

Mesela bir "Köylü milletin efendisidir" tartışmaları var. Yazarımızın bu konuda düşünceleri aslında gayet doğru. Ancak o sırada dinleyenlere tehlikeli geliyor bu laflar.

"Efendi diye başkasını çalıştıran ve ona hükmünü geçirene derler; çalışıp çabalayıp en sonunda elindekini bir hiç mukabilinde verenlere değil.(...) Mesela biz şehirliler de hükümete vergi veririz değil mi? Buna mukabil hiç olmazsa sokağımızda bozuk bir kaldırım, yollarda sönük bir lamba, evlerimizin ve şahsımızın selameti için mevcut olduğu söylenen bir zabıta vardır; çocuklarımızı hiç olmazsa boş gezmekten kurtaracak bir mektep buluyoruz. Fakat sorarım size: Köylü verdiğine mukabil ne alır? Yolunu kendi yapmaya mecburdur, sokakları zavallı talihinden daha karanlıktır ve mektep, yüz köyün birinden bile yoktur. Candarma oralara asayişten ziyade vergi tahsilini temin için gider.  Kendimizi aldatmayalım, köylü mütemadiyen vermiş, buna mukabil hiçbir şey almamıştır. Bunları itiraf etmek belki, eğer bir parça vicdanımız varsa, yediğimiz bir lokma ekmeğin boğazımızda kalmasına sebep olacaktır ve ihtimal vicdanımızın sadasını duymamak için 'Köylü efendimizdir!' gibi cümleler güzel birer morfindir. Fakat hiçbir cümle hakikati değiştirmek iktidarında değildir." (sf. 81-82)

Yanlışsa yanlış deyin.

Oradakiler de yanlış demiyor. Sadece "yeri değil" diyor.

"Hakkın var, var ama, bunları söylemenin sırası değil!" diye beni candan ikaz etmek isteyenlere müthiş sinirleniyorum. Fikirlerime itiraz etse, nihayet düşündüğünü söylüyordur ve fikirler bir dereceye kadar hürmete layıktır. Fakat bana "Doğru düşünüyorsun ama, bunları söyleme!" diyen adam adeta namussuzluk tavsiye ediyor demektir. (sf. 85)

"Kendisine düşünmek için bir kafa verilmiş olduğunu unutmayan bir adama cemiyetin sükunetine bomba koymaya gelmiş bir anarşist nazarıyla bakıyorlar" (sf.85)

Bu saçma insanlara dayanamayıp gider en sonunda. Onu uğurlayan yalnızca marangoz arkadaşı Fazıl'dır. 

"Ayrılınca Fazıl'ın gözlerinin yaş içinde olduğunu gördüm. Demek ki bu şehirde beni seven hiç olmazsa bir kişi vardı." (sf.108)


SES

(1937)

Yolda araç bozulunca yazar ve arkadaşı etrafı gezmeye başlar. 

Uzakta biri içli içli saz çalmakta ve türkü söylemektedir. Bu sesten çok etkilenirler.

Türküyü söyleyen gencin yanına giderler. Adı Ali'dir.

O dönem sesi ve yeteneği olan gençlerin desteklendiği ve eğitildiği, böyle yeteneklerin arandığı bir dönemdir. Bu yanık sesli delikanlıyı da seçici kurulun önüne getirtirler.

Memleketinde gayet etkileyici şekilde çalıp söyleyen genç, buradaki beylerin ve hanımların önünde biraz çekingen davranır.

Onunla beraber seçmeye katılan şehirli ve daha özgüvenli gözüken genç seçilir. Ali seçmeyi geçemez.

Yazar ve arkadaşı aralarında topladıkları parayı Ali'ye verip onu köyüne uğurlayacaklarken Ali zaten çoktan gitmiştir. 

"Ertesi sabah, aramızda topladığımız birkaç lirayı kendisine vermek ve onu Konya otobüslerine bindirip selametlemek için Haymana Hanı'na giden arkadaşıma hancı, Sivaslı Ali'nin, sazını iki liraya satıp yol parası yaptığını ve şafakla kalkan bir kamyona binip Konya yolunu tuttuğunu söylemiş." (sf.122)


KÖPEK

(1937)

Çoban, iki köpeği ile birlikte işini yapmakta, sürüsünü gütmektedir.

Uzaktan bir araba gelir. İçinde genç şehirli mühendis, nişanlısı ve nişanlısının annesi vardır.

Nişanlısı, çoban ile yani yerli halkla kaynaşmak ister. Bu nedenle mühendis, çobanın yanında durur. 

Onunla sohbet etmeye çalışır. Üstten bakan şehirli - yerel motif köylü diyaloğu yaşanır aralarında.

Çoban anlam veremez mühendisin sözlerine.

Mühendis de çoban tarafından umursanmadığını düşünerek bir hışımla ayrılır oradan. "Adam olmaz 
bu sersemler" diye de mırıldanır.

Giderken köpekler arabanın etrafını sarar.

Mühendis, silahıyla köpeklerden birini vurur. Araba yoluna devam eder.

*

Kendi halindeki köylüye, aklısıra medeniyet aşılamaya gelen şehirlinin yediği halt, çok üzer ve sinirlendiririr bu öyküde.


SICAK SU

(1937)

Üzen ve sinirlendiren bir öykü daha.

Candarmalar, köydeki bir evi denetlemeye giderler. Evdeki kadının kocası, candarma tarafından aranmakta ancak bir türlü yakalanamamaktadır. 

Elleri yine boş gelirlerse üstleri tarafından şiddetle tersleneceklerini bilen iki candarma eri, kaçağın evine dayanır.

Kadın, kocasının evde olmadığını, onu görmediğini, nerede olduğunu bilmediğini söyler.

Candarmalar, evi aradıklarında evde sıcak su görünce şüphelenirler. Gece gece yıkanmak da nereden çıkmıştır? Kesin adam gelecek, hatta gelmiş de etrafta bir yerlerde diye düşünürler.

Bahçede bağırırlar, teslim olsun diye.

Sonra akıllarına şeytani bir fikir gelir.

"İsmail herhalde uzakta değildir, bize teslim olmaya gelmezse, karısının ırzını kurtarmaya da gelmez mi?(...) Ben şimdi Emine'yi yakalayıp mindere atarım, bağırırsa, nasıl olsa İsmail dayanamaz, neredeyse çıkar gelir. O zaman kapının yanında bekler, ya ölüsünü ya dirisini yakalarsın... Bağırmazsa... Eh, ne yapalım... Bir kere de sen denersin!.." (sf.136)

Emine bağırmadı.

"Bir müddet sonra candarmalar silahlarını omuzlarına vurup yüzlerinde tatlı bir yorgunluk ve içlerinde hafif bir endişe ile evi terk ederlerken, Emine de yavaşça arkalarından dışarı süzüldü. Çitin kenarlarına sine sine ormana daldı." (sf.136)

Bir daha da Emine'den haber alınamadı.

İsmail, gerçekten de evin yakınlarındaydı. Ne olup bittiğini görmedi, ama evde Emine'yi bulamayınca candarmaların onu götürdüğünü sandı. Candarmaların kimseyi götürmediklerini öğrendi. Bütün köy Emine'yi aradı "Fakat ne o gün, ne de ondan sonra, hiçbir yerden Emine'ye dair bir haber çıkmadı." (sf. 137)


MEHTAPLI BİR GECE

(1937)

Fakir, fukara, ölmek üzere bir sefil adam.

Hastalığı artık son raddesinde.

Tenha bir köşe bulmuş, "Burada ölebilirim" diye beklemekte. Tek isteği, son nefesinde rahat bırakılmak, kimse tarafından rahatsız edilmeden, kovulmadan, tekmelenmeden, şiddete uğramadan ölüp gitmek.

O esnada bir kadın çıkagelir. Hayat kadınıdır. Adama yanaşır. Çok az bir parayla kendisini teklif eder.

Adam, zaten canı burnunda olduğu için kadını kovar. Zaten kadın da hiç güzel değildir. Çirkin ve hastalıklı gibi görünmektedir.

Kadın, adamın ölmek üzere olduğunu farkedince ona yardım eder. Bir lokma yemek yedirir.

O güne kadar kimseden şefkat görmemiş adam, kadının bu merhameti karşısında çok duygulanır.

"Genç adam, başının üst tarafında bir insan kalbinin hızla çarptığını duydu. Gözlerini büsbütün açarak yukarıya baktı. Kadının esmer, yağlı, çiçekbozuğu yüzü ona öpülecek kadar güzel geldi. Bu yüzde, şimdiye kadar hiçbir insanda rastlamadığı bir alakanın izleri, bir kardeş, bir ana, bir sevgili alakasının ifadesi vardı. Hiç tanımadığı, ne olduğunu, kim olduğunu bilmediği bir insanın üzerine eğilerel böyle perişan, böyle acı gözyaşları dökebilen bu kadın ona harikulade bir mahluk gibi görünüyordu.(...) Gözlerini kapayarak, hala yüzüne damlayan sıcak yaşların altında, belki senelerden beri ilk defa olarak, sakin ve tatlı bir uykuya daldı." (sf.147)


KÖSTENCE GÜZELLİK KRALİÇESİ

(1936)

Yazar, bir gazinoya girer. 

Gazinoda bir adam gelir yanına. Adam sürekli burada takılmakta, kendisine şarap ısmarlatacak birilerini bulmaktadır.

Yine öyle olmuştur. 

Adam, hikayesini anlatmaya başlar.

Bükreş Üniversitesi'nde okurken memleketi Köstence'ye gider. Orada çok güzel bir kızla tanışır. Kız, Köstence güzellik kraliçesidir. Güzellik kraliçesi olmuştur ama bunun görkemini yalnızca birkaç gün yaşar. Sonra eski hayatına dönecektir.

Üniversiteli genç oğlan ve güzellik kraliçesi kız birbirlerine aşık olur.

Kız "Sakın beni bırakma... Ben sonra çok fena olurum Gravila!" der sık sık.

Genç adam, okul vakti gelince Bükreş'e döner. Okul bitince evleneceklerini söyler kıza.

Ancak Bükreş'te kızı unutur bile. Ara sıra mektuplaşırlar fakat zamanla mektuplar kesilir.

Yıllar geçmiştir.

Genç adam, bir gün kızı bir müzikholde görür. Perişan haldedir. 

Adam hemen kızın yanına gider. Pişmandır.

Kadın umursamaz görünür. İşini sürdürür. Başka ülkelere gider. Adam da peşinden.

Kadın hiçbir erkekle birlikte olmaz ama adama da geri dönmez.

Adam da perperişan kadının yanıbaşında yaşar.

Adam hikayesini anlattıktan sonra kadın gelip, adamı götürür.

Yazar da daha fazla duramayarak dışarı çıkar.

"Büyük şehir bütün karmaşıklığı, sonsuzluğu içinde sessiz sedasız uyuyor ve koynunda birbirine benzemez milyonlarca insan ve macera saklıyordu. Esmer taş duvarları aşan bir muhayyile için bunun tasavvuru bile korkunçtu. Fakat bir insan kalbi bu şehirden daha karmakarışık, daha uçsuz bucaksız değil miydi?" (sf. 158)


ESİRLER

3 perdelik bir oyun bu.

Olay 7. asırda ve Çin'de geçer.

Çin'de esaret altında yaşayan Türkler, özgürlükleri için plan yapmaya başlar.

Kürşad, Çin İmparatorluğu ordusunda kumandandır. O da Türklerin özgürlüğünü kazanmasını ister.

Yaptıkları plan şudur.

Bir başka Türk olan Yulu Han, Çin İmparatoru tarafından adeta öz oğluymuşçasına sevilir.

Kürşat lideriğindeki Türkler, Yulu Han ile Çin İmparatorunun kızı Hiyungyu'yu Türkistan'a götürecekler. İmparator, sevgili kızı Hiyungyu ve kızından bile çok sevdiği Yulu Han'a karşı bir ordu gönderemeyeceğinden Türklerin taleplerini kabul edecek.

İmparatorun sağ kolu Ven-Çing de imparatorun kızı Hiyungyu'yu kendisine aşık edip, onunla evlenme planı yapar. Ancak Hiyungyu Ven-Çing'i sevmemekte hatta ondan iğrenmektedir.

Hiyungyu'nun gönlü Kürşad'tadır.

Kürşad, yaş itibariyle oldukça büyük olduğu Hiyungyu'ya karşı esasen aşk beslese de ona bir ağabey gibi, bir baba gibi olgun davranmaya gayret etmektedir. Zira bir milletin özgürlüğü söz konusudur.

Artık planı uygulama vakti gelir.

İmparator, geceleri tebdili kıyafet ile şehri dolaşır. Onu korumak için korumaları da onunla beraber gider. Bu yüzden de sarayda çok az koruma kalır. 

İmparatorun yine böyle saraydan ayrıldığı bir gece Türk birlikler saraya gidip Yulu Han ile Hiyungyu'yu kaçıracaklardır.

Ven-Çing bu planı duyar. Hemen imparatora anlatır. İmparator inanamaz. Özellikle en güvendiği adam Kürşad'ın bu planı idare ettiğini öğrenmek onu çok şaşırtır.

Böylece imparator da bir plan yapar. Bu planı Ven-Çing idare eder. Buna göre imparator, o gece dışarı çıkmayacak, sarayda gizlenecek, imparatora çok benzeyen biri bulunup o dışarı çıkacak. 

İmparatorun gittiğini ve saraydaki korumaların azaldığını düşünen Türkler, Kürşad önderliğinde saraya saldırır. Ama sarayda beklemedikleri kadar çok sayıda koruma ile karşılaşırlar. Büyük bir mücadele başlar.

Mücadele bittiğinde imparatorun yanına gelen askerler olanları anlatırlar.

Dövüş esnasında Kürşad'ı korumaya çalışan yüzü örtülü biri peyda olmuştur. Ven-Çing, Kürşad'ı korumaya çalışan bu kişinin yüzündeki örtüyü kaldırır. Bu kişi prenses Hiyungyu'dur.

Kürşad, prensesin kendisini korumaya geldiğini görünce sanki hiç yarası yokmuş gibi savaşa devam eder. Ven-Çing, Kürşad'ı öldürmek üzere kılıcını sallarken, Hiyungyu ölür. Kürşad da bunun üzerine Ven-Çing'i öldürür.

Kürşad yakalanır.

İmparatorun karşısına çıkarılır.

İmparatora kendisinin de üzgün olduğunu söyler. Kürşad, Hiyungyu'yu esirler için feda ettiğini, buna pişman olduğunu dile getirir.

"Esirleri kurtarmak için seni feda etim değil mi?.. Bütün kainatı senin için feda etmek lazım gelirken, seni esirlerin uğruna feda ettim. Ve hiç kimseyi de kurtaramadım. Kendime ve sana yaptığım bütün zulümlerin neticesi bu: Yüzlerce ölü... Benim gibi bir delinin arkasında taze ömürlerini kılıca veren bir sürü ölü... Ve bunların hepsinden, kainatın başından beri ölenlerin hepsinden daha kıymetli olan sen... Esirleri daha kuvvetli bir adam kurtaracaktır, Hiyungyu... Bugün olmazsa yarın kurtaracaktır. Çünkü ancak esareti isteyenler esir olurlar ve bizimkiler artık bunu istemiyorlar. Onları kurtaracak birileri herhalde çıkacaktır. Fakat seni kim kurtaracak Hiyungyu?.." (sf. 220) 

Kürşad'ın son sözleri bunlar olur ve o da sevdiğinin yanında can verir.

İmparator emir verir: "Ölüleri yarın layık olduğu merasimle kaldırırsınız... Nazırlar da yarın toplansınlar, Türkler meselesi hakkında konuşacağız. Memlekette umumi matem ilan edilsin." (sf.222)



SON




1 yorum:

  1. Gördüğüm kadarıyla Kürşad gibi bir kahramanı düşürdüğü hal içler acısı. Neyse ki Atsız hak ettiği değeri verdi bu büyük adama.

    YanıtlaSil