17 Ocak 2015 Cumartesi

DEĞİRMEN



DEĞİRMEN

Sabahattin Ali

1935

Yapı Kredi Yayınları

17. Baskı - Mayıs 2014

137 sayfa


Sabahattin Ali, bu kitaba yazdığı önsözde bazı hikayelerinin utanacak kadar kötü olduğunu söylüyor:

"Şiir ve hikayelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum. Bunların bir kısmının çocuk denecek yaşta yazılmış olmaları bence bir mazeret değildir; çünkü bu çeşit bir yazıyı bugün herhangi bir imzanın üstünde görsem, sahibini ıslah olmaz bir zevksizlik ve tam istidatsızlıkla suçlandırmakta tereddüt etmem. Bunların, benim sa'nat hayatımın gelişmesini göstermesi bakımından, sadece kendim için bir ehemmiyeti vardır ki, bu da onları başkalarına okutmak için bir sebep olamaz.

Buna rağmen bu yeni baskıdan onları çıkarmadım. Çünkü, bir kere okuyucu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim; ama böylece belki de eski bir hatayı devam ettirmekten başka bir şey yapmıyorum.

İyiyi kötüden ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim."

Adamın kötü dediği öyküler buysa iyileri varın siz düşünün.

Üç kısma ayrılmış kitapta yer alan öyküler şunlar:

Birinci Kısım: 

Değirmen

Kurtarılamayan Şaheser

Kırlangıçlar

Viyolonsel

Birdenbire Sönen Kandilin Hikayesi

İkinci Kısım:

Bir Delikanlının Hikayesi

Bir Gemici Hikayesi

Bir Orman Hikayesi

Kazlar

Bir Firar

Kanal

Candarma Bekir

Sarhoş

Üçüncü Kısım:

Bir Cinayetin Sebebi

Bir Siyah Fanila İçin

Komik-i Şehir



BİRİNCİ KISIM


DEĞİRMEN

(1929) 

Bir çingenenin aşkı anlatılıyor burada. 

"Atmaca" adında şahane klarnet çalan bu çingene, gittiği her yerde kızların sevgilisi oluyor. Ama o kimseyle ilgilenmiyor.

En sonunda gittiği bir köyde değirmencinin kızına vuruluyor. Kız da ona. 

Kız çok güzel ancak küçükken sağ kolunu değirmenin çarklarından birine kaptırmış. 

Çingeneye  aşık dünya güzeli pek çok kız varken değirmencinin sakat kızı, kendisini bu yakışıklı çingeneye layık bulmuyor. 

Çingene bunu mesele etmediğini söylese de kız, çingenenin kendisine sadaka verdiğini düşünüyor. 

"Her sözümden her tavrımdan alınır; kızsam ona dokunur, sevsem ona acıyormuş gibi gelir, kucaklasam boş olan kolunun yerinde bir sızı duyar ve bunlar hep böyle sürüp gider.." (sf.20)

Atmaca, bu işe bir çare bulmak niyetindedir. Bir akşam değirmende klarnet çalacağını söyleyip bütün köyü davet eder. Herkes gelir. 

Atmaca klarneti bir köşeye fırlatır, değirmenin çarklarına gider. Bile isteye sağ kolunu değirmene kaptırır. Böylece sevdiği kızla eşitlenmiş olur.

Sabahattin Ali bu hikayeyi "Sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül edemeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir." diye noktalar. (sf.23)

Öykünün girişi de çok romantik ve şiirsel.

Önce bir su değirmenini betimler.

Sonra aşkı.

"Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?..

Çoook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni seviyordu... Ve onu herhalde çok kucakladın... Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa...

Yahut sevgilin seni sevmiyordu... O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı?.. Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?..

Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak, senin için o kadar güç olmamıştır. İnsan evvela kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey, ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir. 

Ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüyü sevdin ve bu böyle gidiyor.

Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek midir?..

Çırılçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musun?..

Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?

Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye çıkarak bütün dünyaya işitecek kadar kuvvetle bağırabilir misin?

Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun derim...

Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Pekala, ikincisine? Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye demi o?.. Atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin?.. Hem biliyor musun, bu aptalca bir laftır: Kalbin olduğu yerde duruyor ve sen onu filana veya falana veriyorsun... Göğsünü yararak o eti oradan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini vermiş olursun...

Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler... Siz sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz... Bizler: Batı rüzgarı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz Çingene'ler." (sf.13-14)

Sonra da "Dinle adaşım, sana bir Çingene'nin aşkını anlatayım..." diyerek yukarıdaki hikayeyi anlatıyor.


KURTARILAMAYAN ŞAHESER

(1929)

Genç şair, sevgilisine öyle bir kitap hazırlamaktadır ki sevgilisi bu eserden daha güzelini okuduğunu iddia edemesin.

Ama sevgilisi her defasında genç şairin yazdıklarını yetersiz bulup daha güzelinin olduğunu söyler.

Şair de ilham bulabilmek için ormanları dolaşır, yeni şiirler yazar. Kız yine yetersiz bulur.

Şair bütün filozoflara, şairlere gider, yeni insanlar görür. Yeni şiirler yazar. Sevgilisi yine etkilenmez.

Çölleri dolaşır,denizleri dolaşır. Yeni ilhamlarla yeni şiirler yazar. Bu gezmeleri esnasında da dünyası genişler, ufku açılır.

Nihayet kızın hayran olduğu bir eser ortaya koymuştur.

Ancak bu defa kız, bu eseri kıskanmaya başlar. Şairin kafasında bu kitabın değil, sadece kendisinin yer etmesini ister. Kitabı ateşe atar. 

Şair kitabı kurtarmak, kız da buna engel olmak isterken ikisi de ölür. 

Şair, kızın boğazını sıkarak öldürür. 

Kitabını ateşten çıkarır ama kitap artık sadece bir kül yığınıdır. 

"Ve bunu gören şair oraya, boylu boyunca yatan ölünün üstüne -bir kadının elinden kurtaramadığı şaheseriyle beraber- cansız yıkılıverdi..." (sf.37)


KIRLANGIÇLAR

(1933)

Çok tatlış bir hikaye bu.

Bir dişi ve bir erkek kırlangıç yan yana durmakta, muhabbet etmekteler. Diğer kuşlar hakkında, kendileri hakkında, 

"Aman yarabbi, neler konuşmuyorlardı!.. Eğer kırlangıçlarda kitap yazmak adet olsaydı, bunların yazacakları kitaplar muhakkak ki üniversitelerde okutulurdu." (sf.40)

Birbirlerinden çok etkileniyorlar ve her gün buluşuyorlar. 

Sonra ayrılık korkusu sarıyor ikisini.

Birbirlerine aşklarını itiraf etmek istiyorlar. Bunun için kafalarında cümleler hazırlıyorlar ama bir türlü söyleyemiyorlar.

Tam söyleyecekler;

"Sabahleyin karşı karşıya gelince dişi söylemek istediği şeyleri gözleriyle anlatmak istedi. Tam bu sırada, üzerinde oturdukları söğütten sarı bir yaprak koptu, iki tarafa sallanarak aralarından geçti ve dişinin en manalı baktığı zamanda gözlerinin önünü kapattı.

Erkek bu bakışı göremedi.

(...)

Erkek ağzını açtı:

-Senden hiç ayrılmak istemiyorum, demek üzereydi ki buvvv diye soğuk bir rüzgar esti...

Dişi, erkeğin sözünü işitemedi." (sf.41)

Böylece birbirlerine aşklarını söyleyemeden ayrıldılar. 

"Ve bir daha birbirlerini görmediler.(...) Ve ikisi de, böyle bir yaz geçirmemiş olan diğer kırlangıçlara tepeden baktılar... (Çünkü azlıkta kalanlar çok olanlara nedense tepeden bakarlar.)"



VİYOLONSEL 

(1928)

Bir seyyah kafilesi, Afrika'nın bir köyüne gider. 

Köyde bir Avrupalı tarafından yapılması muhtemel bir kulübe görürler. 

Kabile reisine sorarlar. 

Reis, kulübedeki adamın ne zaman geleceğinin belli olmadığını, çalgısını alıp ne zaman isterse o zaman geldiğini söyler.

Seyyahlar, bu esrarengiz adamı ormanda görürler. Adam, ölen karısının mezarının yanında viyolonsel çalmaktadır. Hikayesini anlatmaz kimseye. Ama yazar bizi merakta bırakmayıp "İşte o adamın hikayesi:" diyerek anlatır.

Adamın güzel nişanlısı şehrin en iyi viyolonsel çalanıymış. 

Adam, kızın viyolonselini kıskanmış, kız da bunun üzerine viyolonseli bırakmış. 

Lakin "Elbet bir gün ihtiyarlayacağız ve ölüm bizi alacak. Eğer, o bana senden evvel gelirse, bil ki tek isteğim, gözlerim hayata kapanırken başucumda bir viyolonsel dinlemektir." (sf.46) demiş. Adam da kabul etmiş.

Evlenmişler. Bir gemi seyahatine çıkmışlar. Gemi batmış.  Afrika'nın bir köyüne düşmüşler.

Kadın burada hastalanmış. Ölmek üzereymiş. Adam vaadini yerine getirmek üzere ağaçtan bir viyolonsel yapmış. Ama çalmayı bilmiyor. Kadın ona öğretmeye başlamış.

Ölürken "Sonbahar Şarkısı"nı çalmasını isteyecekmiş adamdan. Ama bu parçanın notalarını son gününün yaklaştığını hissettiği zaman verecekmiş adama.

Kadın en sonunda hastalıktan bayılmış. Ayıldığında adama notaları vermiş. Adam ormanda hızlıca çalışmış. Geri dönüp karısına çalacakken kadın ölmüş. 

Adam sevgilisinin son isteğini yerine getiremediği için karısının mezarı başında hergün viyolonsel çalmaya başlamış.


BİRDENBİRE SÖNEN KANDİLİN HİKAYESİ

(1929)

"Hasta sinirlerim için tavsiye ettikleri bu kimsesiz ve gürültüsüz yerlerde, uzun bir akşam gezintisinden dönüyordum." (sf.51)

Bu esnada adamımızın dikkatini, mimarisi yağ kandilini andıran bir bina çekiyor. 

Binadan bir adam çıkıyor, "Siz birdenbire sönen kandilin hikayesini biliyor musunuz?" diye soruyor. 

Adamımız "Hayır" deyince binadan çıkan esrararengiz adam, onu içeri davet ediyor.

Adamımız, nereye gidiyoruz, niçin gidiyoruz diye sordukça, esrarengiz adam "Siz birdenbire sönen kandilin hikayesini okudunuz mu?", "Siz birdenbire sönen kandilin hikayesini biliyor musunuz?" deyip duruyor.

Sonunda bir odaya giriyorlar. Odada bir kadın iskeleti var. 

İskelet öylece dururken birdenbire sönen kandilin hikayesini okumaya başlıyorlar. Ölen kadının ataları yazmış bu kitabı.

Kitabı yazan adam, hakikati aradığını, insanlara bilmedikleri şeyler söylemek istediğini yazarak başlamış kitaba.

Yine bir gün odasında masanın başındayken, rüzgar olmadığı halde, kandilin sönmüş olduğunu görmüş. Yakmaya çalışmış. Kandil bir türlü yanmamış.

Bu gizi çözebilmek için kandil şeklinde bir bina yaptırmış. 

Birdenbire sönen bu kandilleri hangi kuvvetin kararttığını ve alevlerin nereye gittiğini öğrenmek üzereymiş.

"Onların üstüne doğru uzanan siyah ve büyük bir hayalet görüyorum.(...) Gittikçe kuvveti artan bir ışık, bana yaklaşıyor, yaklaşıyor... Etrafım gittikçe, daha aydınlandı... Ah... İşte... İşte o kandilleri birdenbire söndüren kuvvet..." (sf.60)

Kitap burada bitiyor.

Adamımız, esrarengiz adama soruyor tabi, "Kitap niçin burada bitiverdi? Söyleyiniz, kandilleri birdenbire söndüren hangi kuvvettir?.. Söyleyiniz, bu adam niçin yazmamış, niçin devam etmemiş?.." (sf.60)

Esrarengiz adam cevap veriyor:

"Bir gün, onu elinde kalemiyle bu masada ve bu kitabın başında ölü bulmuşlar. (...) Fakat,  yağları çok, fitilleri mükemmel, hazneleri kusursuz olan kandilleri birdenbire ve sebepsiz yere söndüren kuvvet, (...) bu adamın emeklerine acıdı; ancak son dakikada bulduğu, fakat ifade edemediği büyük sırrın kaybolup gitmesini istemeyerek, bu hakikati onun çocuklarında hiç şaşmadan devam ettirdi! (...) İşte o zamandan beri, bu adamın neslinden gelen herkes, hiçbir sebep olmadan, en parlak zamanlarında, böylece sönüverdiler..." (sf.61)

Böylece kadının neden öldüğünü anlamış oluyoruz. Hikayenin sonunda kadın iskeletinden iki damla yaş süzülüyor ve iskelet, yaşları silmek için kolunu kaldırırken odadaki kandil sönüveriyor.


İKİNCİ KISIM

BİR DELİKANLININ HİKAYESİ

(1930)

Kadınlara ve kitaplara aşık bir adam, bir gün yolda bir kıza çarpıyor. Kızı eve götürüyor. 

Adam hemen öpmeye, sarılmaya başlıyor, kız da ağlamaya.

Adam sinirleniyor, kızın kendisini kandırmaya çalıştığını düşünüyor. "Yeni moda mı bunlar? (...) Sen buraya neden geldin kızım? Başka şey mi bekliyordun? (...) Sizin gibi kadınların namuslu rolüne çıkması, bu gayet iyi usul."

Söyleniyor da söyleniyor adam. Evdeki kitaplarını gösteriyor. Bu kitaplarda hep kızınkine benzeyen masallar olduğunu, onları bu kızdan çok daha akıllı insanlar yazdığı halde onlara kanmadığını anlatıp duruyor.

Ancak sonunda kızın samimiyetine inanıyor ve gitmesine müsaade ediyor. 

Kız gidince "Kanepeye gidip oturarak masanın üstünden bir kitap aldım." diyerek bitiyor hikaye.


BİR GEMİCİ HİKAYESİ

(1930)

Kaptan, gemicilere çok az yemek verir. Verdiği yemek de sade suya bakla.

Geminin genç ateşçisi, bu hale dayanamayarak kaçmayı düşünür.

Bu esnada neden kendisinin bu halde olduğunu, kaptan gibi bir aptal ve sarhoşun ise neden daha iyi şartlarda olduğunu sorgular kendi kendine. Tesadüfe yorar bunu. 

"Birçok yerlerde birçok adamların konuşmalarına kulak vermiş, onlardan daha az akıllı olmadığına kanaat getirmişti. Kuvveti de yerindeydi; şu halde sırf bir tesadüf onu böyle, ötekileri öyle yapmıştı ha? O zaman birdenbire farkına vardı ki, kendisini ve arkadaşlarını, hatta bütün kendisine benzeyenleri bir hareketten, bir kabarıştan meneden bu 'tesadüfe inanma'dır. Çünkü öyle anlar olur ki, insan, çok cüretli denebilecek şeylere bile kalkar, hiç akranı olmayanlara bile hücum eder; fakat hücum edeceği şeyin yalnız bir fikir, görünmez bir kuvvet, bir 'tesadüf' olması, onu yerinde oturmaya mecbur eder... Halbuki, mademki eninde sonunda hep birdi ve hiçbir zaman şimdi olduklarından daha fena olmaları mümkün değildi, niçin 'tesadüf'e de hücum etmekten çekinmeliydi?" (sf.77)

*

Sabahattin Ali, tesadüf mevzusuna çok kafa yoruyor. 

Kuyucaklı Yusuf'ta da var bu. Orada kaymakam Selahattin Bey'in hayata bakışı da bu minvalde mesela. 

İçimizdeki Şeytan'daki Ömer de hayatı yönlendiren 'tesadüf'ü  içindeki şeytan olarak tanımlıyor. 

Kürk Mantolu Madonna'da ise bu tesadüf 'kader' adını alıyor ve Raif Efendi kendisini bu kaderin akışına bırakıyor.

Yani Sabahattin Ali, hayatımıza yön verenin kendi irademiz mi yoksa müdahale edemediğimiz kader/tesadüf/içimizdeki ses-şeytan gibi bir takım mefhumlar mı olduğunu tartışıyor sık sık.

*

Genç ateşçi, kendi içindeki bu aydınlanmanın ardından kaptana gidip et istemeye karar veriyor.

"Hadi be, ne duruyorsunuz, kaptana gidip et isteyeceğiz. Vermezse zorla alacağız... Kuru baklayla ateş yakamayız biz!.."

"O zamana kadar böyle bir şey yapmayı hiçbirisi aklına bile getirmemişti." (sf.78) 

İş, korktukları kadar zor olmuyor. Kaptan, kilerdeki yarım koyunu gemicilere veriyor. 

Ancak "Yarım koyun bir işe yaramadı: Acele ile yaptıkları pirzolayı sıcaktan yiyemediler ve denize attılar." (sf.79)

Kaptan da isyan edenleri gemiden atıyor.

Fakat olsun. "Kuru baklayla ateş yakamayız, demesini ve kaptanın yarım koyununu almasını öğrenmiştiler..."

Bu hikaye, kendilerine zulmeden yöneticiye karşı başkaldırmayı anlatan ilk hikayesi sanırım Sabahattin Ali'nin. Bu konudaki asıl ve en bilinen hikayesi "Sırça Köşk". Onu bu hikayeden yıllar sonra 1947'de yazıyor.


BİR ORMAN HİKAYESİ

(1930)

"Orman bizim her şeyimizdir delikanlı, anamız, babamız, evimiz..." diyen bir ihtiyar, ormanlarının hükümet güçleri tarafından nasıl talan edildiğini anlatıyor bu hikayede.

Ağaçları bir bir ellerinden giden köylüler, hiçbir şey yapamayarak durumu izlerler. 

Ta ki;

"...beş altı yüz ağaçlık bir parça, bir koru vardı ki, bütün köy, ölse burasını satmamaya, kaptırmamaya karar verdi." (sf.83)

Gerçekten de bu karar uğruna köylüler mücadele ederler. 

Ağaçları kesmekle görevlendirilmiş işçiler köylülerin hışmından korkup kaçarlar. 

Hükümetin bir memuru, köyde bir eve sığınır, bir odaya girip kapıyı kilitler. Köylüler onun bulunduğu odayı taş yağmuruna tutar. "Tıpkı şeytan taşlar gibi."

Ertesi gün candarmalar bütün köy halkını iplerle bağlayıp kasabaya götürür ve memuru kurtarır.

(Sabahattin Ali kitaplarında "jandarma" hep "candarma" olarak geçmekte)


KAZLAR

(1933)

Bu hikaye çok acıklı.

Seyit, düğün yerinde birisini vurduğu için hapse girmiştir. 

Gerçi onun vurup vurmadığı belli değildir aslında, ama diğer şüpheliler hakimi parayla ikna ettiklerinden suç Seyit'in üzerine kalmıştır.

Seyit, köydeki karısı Dudu'ya yazdığı mektupta kendisine iki tane kaz getirmesini, bunları baş gardiyanla müdüre vererek hapisteki kötü koşullarının biraz daha iyi olacağını yazar.

Yalnız bu iki kazı temin etmek Dudu için hiç kolay değildir. Sadece bir tane kazı vardır. Onun da yumurtalarını bakkala bağlamıştır. Yardım isteyecek kimsesi de yoktur. Ayrıca Seyit'in düşmanları tarafından tehdit edilmektedir. 

Dudu, Seyit için başkasının kümesinden kaz çalar.

Dört yaşındaki oğlu Hüsnü'yü ve kazları sırtlanarak şehre, Seyit'i görmeye gider.

Şehirle köyün arası yürüyerek dokuz saattir. Dok-kuz saat

Seyit'in hapishanedeki koşulları gerçekten iyi değildir. Aylardır hastadır. 

Dudu hapishaneye gelir. Kapıdaki gardayana Seyit'i görmek istediğini söyler.

O esnada hapishaneden bir sedye çıkarırlar. İçeridekilerden biri ölmüştür. Üzeri çarşafla kaplı bu ölü, Seyit'tir.

Bunu gardiyan bilir, ancak Dudu'nun elindeki kazlara göz koyarak Seyit'in öldüğünü söylemez:

"İçerde ama, bugün görüşme günü değil. Ver onları da sen haftaya gel! (...) Biz bunları kendisine veririz." (sf.89)

Dudu, şehirde bir hafta nasıl kalsın? Köye döner.

Köye dönünce Dudu'yu candarmalar yakalar. Kaz çaldığı için üç aya mahkum edilir. 

"...cezasını kaza hapishanesinde yattığı için, harman zamanına kadar, Seyit'in ölümünden haberi olmadı."

Sabahattin Ali'nin Değirmen kitabında biraraya getirdiği bu hikayeler arasında en çarpıcı hikaye bu benim için. O kadar da güzel anlatmış ki. Aslında bu hikayede hiç duygusal bir yoruma yer vermeden, sadece ve yekten olayları "Şu oldu, bu oldu, kaz çaldı, hapse gitti, köye döndü..." gibi direkt anlattığı halde etkileyici olmayı başarıyor. Olayın vehameti başlı başına yeterince sarsıcı olduğundan herhalde, ayrıca durumu eleştiren, kınayan, lanetleyen bir ifadeye başvurmamış.

BİR FİRAR

(1933)

İdris, işlemediği bir suçtan ötürü candarmalar tarafından yakalanıyor. 

"Bayram namazında İmamköy Camii'ni bastığını ve orada namaz kılanları soyduğunu en nihayet itiraf etmişti.

Halbuki böyle bir şeyden haberi bile yoktu..." (sf.91)

İdris, yediği dayakların etkisiyle kendisinden istenilen şeyleri söylemişti. 

Bu defa da soyduğu paraları nereye koyduğunu söylemesi gerekiyordu. 

Bunun için de dayak korkusuyla İmamköyü'nde kahveci Süleyman Ağa'nın adını söyleyiveriyor. 

Halbuki o adamcağızın da hiçbir şeyden haberi yok. Üstelik Süleyman Ağa, İdris'e yardımı dokunan tek kişiydi. 

Candarmalarla beraber İmamköy'e Süleyman Ağa'ya doğru giderler. 

İdris, Süleyman Ağa'nın ismini verdiği için içten içe vicdan yapar. 

Süleyman Ağa ile yüzleşme fikri allak bullak eder zihnini. 

Ve kaçar. 

Candarmalar onu vurur. 

Ölmeden önce son nefesinde candarmalara "Süleyman Ağa'nın bir şeyden haberi yok.(...) Benim de..." der. 

KANAL

(1934)

Yazar, bu hikayede Çumra Kanalı'nın sularının Konya Ovası'nda neden kan renginde olduğunu Konya hapishanesinde tanıştığı Zağar Mehmet'in hikayesiyle anlatır.

Zağar Mehmet ve Dedemköylü Mehmet  yakın arkadaş ve komşudurlar. Yedikleri içtikleri ayrı gitmemiştir. 

Ta ki tarla sulama meselesi çıkıncaya kadar.

Zağar Mehmet, tarlasını sulayamamaktadır. Çünkü biraz yukarıdaki Dedemköylü Mehmet, kendi tarlasını sulamak için suyun aşağıdaki tarlaya akmasını önlemektedir.

Zağar Mehmet'in tarlası cılız kalırken, Dedemköylü Mehmet'in tarlasındaki ekinler diz boyu olmuştur. 

Zağar Mehmet, bu nedenle Dedemköylü Mehmet'i ve kardeşini tabancayla öldürür.

"Zağar Mehmet koşup gelen karısına, kanalı açmasını, tarlayı sulamasını, bundan sonra kanalın 
suyunu kimseye kestirmemelerini, çünkü yukarı tarlanın artık erkeği kalmadığını söyledi. 

Karısı kanalı açmaya giderken arkasından seslendi, oğlunu zebil etmemesini, ara sıra hapishaneye beraber getirmesini, kocakarıya da hakaret etmemelerini tembih etti.

Sonra tarlanın kenarına oturdu. Kanalı açan karısına baktı, baktı ve uzaktan doğru gelen muhtarla candarmayı bekledi." (sf.98)


CANDARMA BEKİR

(1934)

Yine bir hapishane tanışıklığına dayanır bu hikaye.

Çallı Halil Efe, adam öldürmüş ve yakalanmıştır. 

Karakolda Kara Muradın Bekir'i görür. 

Halil ve Bekir, aynı mahallede yaşamışlar ama küçüklükten beri araları hiç iyi olmamıştır. Ayrıca Halil'in öldürdüğü adam, Bekir'in yakın arkadaşıdır. 

Halil, küçükken iyi davranmadığı Bekir'in büyüyüp candarma olması karşısında korkar. Artık gücü eline geçirmiş olan Bekir'in kendisine işkence edeceğini düşünür. 

Bekir, ona işkence eder ama Halil'in korktuğu gibi dayak atmak şeklinde değil. Daha fenasını yapar. 

İnsanları etrafına toplayıp herkesin içinde Halil'e hakaretler yağdırır. 

Candarma Bekir ve diğer candarmalar, Halil'i eli kelepçeli bir şekilde götürürler. 

Yolda Halil'in kelepçesinin vidası gevşer. 

Bekir, elinde silahı ve altında atı olduğu için Halil'in kelepçesini çıkarmasına izin verir. 

Halil, cebinden tütün tabakasını çıkarıp Bekir'e uzatır, "Sar bir cigara"

Bekir, silahını kontrollü bir şekilde kullanarak Halil'in uzattığı sigarayı alır. Ama sigarayı ıslatıp yapıştırmak için dudaklarına götürdüğünde silah bir an için boşta kalır. Halil hemen bu andan faydalanır ve silahı alır.

Bekir'e ateş eder.

"Ama sana bir şey söyleyeyim mi efendi, sen istersen gene inanma, benim tetiğe dokunmamla, Bekir'in yere düşmesi bir oldu. Allah bilir ya, garip oğlan kurşundan değil, korkudan öldü. Benim kurşun ona diriyken değil, ölüp yere yıkılırken değdi." (sf.103)


SARHOŞ

(1933)

Kanuni Kamil, gazinodaki Hanende Muhsine'ye aşıktır. Sık sık gazinoya, onu görmeye gider. Zil zurna sarhoş olur. Gazinocu tarafından iteklenerek kovulur.  

Kamil, kaldığı otele doğru yürür. Otelin en üst penceresinden Kamil'in karısı bağırır. "Gene o Muhsine dedikleri kaltağın peşindeydin değil mi? (...) Gelme buralara alçak. Sokmam seni içeri... Gelme!.."

Kadın, kafasını pencereden içeri çekecekken, pencerenin kenarındaki değnek düşer. Pencerenin çerçevesi ve cam, kadının başına iner.

O sırada içeri girmekte olan Kamil, sadece cam şıngırtılarını duyar. Önem vermez bu sese. Odaya girer, ağlayan çocuğunun yanına gidip onu susturmaya çalışır. 

Bu esnada hala pencereden dışarı sarkan ve hiç sesini çıkarmayan karısı dikkatini çeker. 

"Karısı pencerenin önünde diz çökmüş, başı dışarıda, duruyordu. Kamil kırılan ve aşağı düşen camın farkına varmadı. Fakat yerde biriken kanları gördü. Bu kanlar pencerenin kenarından başlıyor ve duvarda bir nehir gibi kıvrıntılar yaparak iniyordu. Kamil hiç sesini çıkarmadı; yavaş yavaş geri çekildi, içinde kirli çamaşırlar bulunan bir sepetin üstüne oturarak o tarafa doğru uzun uzun baktı... Sabaha kadar öyle oturdu ve baktı..." (sf.106)


ÜÇÜNCÜ KISIM

BİR CİNAYETİN SEBEBİ

Bu hikayede çok saçma bir cinayet sebebi var. "Aşk cinayeti" diyebiliriz. Ya da "dikkat çekme cinayeti". Hayır, buldum, "aşkının dikkatini çekme cinayeti"

Hüsamettin bir kıza aşıktır. Ama kız oralı değildir. 

Kız ve arkadaşları bir gün çok önemli bir davayı izlemek üzere adliyeye giderler. Necmi adındaki bir adamın davasıdır bu. Adam bir cinayet işlemiş. 

"Sokakta görseler başlarını çevirmeyecekleri bir adam katil olunca gözlerinde bir ehemmiyet almıştı." (sf.113)

Hüsamettin, kendisi de adam öldürürse kızın gözünde yükseleceğini, kızın kendisiyle ilgilenmeye başlayacağını düşünür. 

Bu fikir dahilinde hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı bir adamı öldürüverir. 

Mahkeme günü geldiğinde heyecanla mahkeme salonuna bakar. Kızı arar gözleri ama kız gelmemiştir. Hiçbir zaman da gelmez. 

"Aman Allahım, reis bey!.. Ben onun için, yalnız onun için adam öldürmüşken, bu sefer de gelmedi reis bey, bu sefer de gelmedi..." (sf.114)


BİR SİYAH FANİLA İÇİN

(1927)

Harap halde gözüken bir boyacı, önünden geçmekte olan kadına seslenir: "Güzin Hanım!"

Güzin, boyacıya bakar, önce tanıyamaz, sonra çıkarır kim olduğunu. Ömer'dir bu.  En son kaymakam olduğu haberini aldığı Ömer'i şimdi bu şekilde görmek şaşırtıcıdır tabi. 

Beraber yürürlerken Ömer, hikayesini anlatır.

Ömer, okuldan mezun olmuş ve kaymakam olarak küçük bir yere atanmıştır. 

Zorlu bir yolculuğun ardından görev bölgesine ulaşmıştır. Büyük ideallerle geldiği bu şehirde büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır. 

"Memleketin bende bıraktığı yegane intiba basitlik oldu. Burada tabiat basit, muhit basit, halk basit, hulasa her şey basitti.(...) İşte burada halk adi, alelade ve çürük ruhluydu. Anadolu'da işsizliğin doğurduğu yegane iş olan dedikodu almış yürümüştü." (sf.117-118)

Ömer, burada konuşacak bir tane insan evladı bulamamaktan, yalnızlıktan çıldıracak gibi olur.

İstanbul'a dönmeyi geçirir aklından.

Bir sabah uyandığında aynadaki suratı gözüne bambaşka gözükür. 

Üzerindeki siyah fanila dikkatini çeker. 

"Dün bir kutu fanila alarak eve yollamıştım, demek içlerinde bir tane de siyah varmış; ben de gece çamaşır değiştirirken farkında olmadan giymişim." (sf.120)

Aynadaki adam, Ömer'e burada kendisini sıkanın halk değil, kendi mevkisi olduğunu söyler. 

"Sen efendi olmak kabiliyetinde değilsin... Sen nizam, kanun gibi kayıtlara tabi olamayacak kadar serserisin..."

Bundan sonra Ömer, İstanbul'a döner. 

Artık farkındadır ki;

"Benim içinde yetiştiğim gençlik için, memleket muhabbeti bir fantezi, feragat lügatten silinen bir kelime, hodbinlik en makul seciyedir. Benim başkalarından farkım, samimiyetim, düşüncelerimi açıkça söyleyip yapmamdır." (sf.121)

Ömer, hikayesini anlattıktan sonra müsaade isteyip Güzin'in yanından ayrılır. Güzin, Ömer'in arkasından mırıldanır: "Kaçık!"


KOMİK-İ ŞEHİR

(1928)

"Kazlar"la beraber kitabın en sarsıcı bir diğer hikayesi de bu.

Şehre bir tiyatro kumpanyası gelir. 

Kumpanyanın başı Rahmi ile oyunculardan Viktor, dört yıldır birliktedirler. 

Bir gün, gösteri esnasında ışıklar birden kapanır. O karanlık ve kargaşada Viktor ve bir başka oyuncu Suzan kaçırılır.

Suzan, kendi imkanlarıyla geri dönmeyi başarır. Kendilerini kaçıranların Çömlekçizade olduğunu, Viktor'u da en son baygın olarak Çömlekcizade'nin kucağında gördüğünü söyler.

Rahmi çıldırır. Şehrin bütün güvenlik güçlerine başvurur. Candarma, kaymakam kimse Çömlekçizade'lere bulaşmak istemez. Hatta bunu son derece iğrenç şekilde dile getirirler. 

En sonunda Rahmi kendi başına aramaya koyulur. 

Bulur da. 

Yolda Çömlekçizade'lerle karşılaşır. Viktor da baygın bir şekilde yanlarındadır. Viktor'u karların üzerine bırakırlar ve giderler.

Rahmi, günler sonra kasabaya varır. Viktor da bu arada biraz iyileşir.

Birkaç gün sonra kaymakam bey, Viktor'u makamına çağırır. Ona bazı şeyler soracakmış.

Kaymakam, meseleyi örtbas ettiği düşünülmesin diye, daha önce ilgilenmediği Viktor'la şimdi ilgilenmeye başlamıştır. 

Bu arada Viktor'un güzelliğinden de epey etkilenmiştir. Dayanamayarak Viktor'u sıkıştırır. 

Kurtulmak isteyen Viktor, kaymakama tokat atar. 

"Aç bir köpek iştahla sarıldığı bir et parçası ağzından kapıldığı zaman, nasıl kızar ve vahşileşirse, kaymakam da öylece kızdı, vahşileşti ve kudurdu."

"Öyle adamlar vardır ki, haysiyet, şeref gibi kayıtlara aşina olmadıkları halde, gurur ve mahiyetlerine dokunurlar, acizleri yüzlerine çarpılırsa kendilerini kaybedecek kadar hiddetlenirler." (sf.134)

Kaymakam, kadın tarafından reddedilip üzerine de tokat yiyince dehşetli sinirlenir ve kadının fahişelik yaptığını iddia ederek umumhaneye götürülmesini emreder.

"Görsün kaymakam tokatlamayı! (...) Hem ne zaman olsa elimizde demektir." (sf.135)

Bu son olay üzerine Rahmi'nin artık aklı başından gider. Meczup gibi dolaşır sokaklarda.

Rahmi, bir gece kaymakamın yolunu kesip "Ya Viktor'u ver, ya seni öldürürüm" der.

Kaymakam, Komik-i Şehir Rahmi Bey kumpanyasını, birçok vukuata sebep olduğu gerekçesiyle Rahmi ve Viktor dahil, bütün tiyatro ekibini bir arabaya doldurarak iki candarma eşliğinde şehir dışına sürer.

Derenin üzerindeki köprüden geçerlerken, arabayı süren atlar, yanlarında giden iki candarmayı da sürükleyerek aşağı yuvarlanırlar. 

Kazayla ilgili rapor kaymakama ulaşmıştır. Raporda Viktor'un kurtulduğu ve hastaneye sevki yazmaktadır. 

Kazadan kurtulabilen diğer kişi de bir candarmadır. Candarma, bu olayın bir kaza olmadığını, arabanın içindeki bir adamın arabanın dizginlerine atılarak, arabayı dereye sürüklediğini anlatır.

"Fakat kaymakam kendisine;

'Herhalde korkuyla hayalet görmüş olduğunu, böyle zırva lafları bırakmasını, sonra elalemin alay edeceğini, hatta mesuliyeti bile olduğunu, hülasa çenesini kapatmasını' söyledi..." (sf.137)


***

Birinci kısımda "Değirmen", "Kurtarılamayan Şaheser", "Kırlangıçlar" gibi romantik;

"Viyolonsel", "Birdenbire Sönen Kandilin Hikayesi" gibi fantastik hikayelere yer vermiş yazar.

Önsözde bahsettiği "yazmış olmaktan utanacak kadar kötü" dediği hikayeler olsa olsa bunlar olmalı.

Ki bana sorarsanız hiç de öyle kötü değil.

"Çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları bence bir mazeret değildir" demiş olsa da bence gayet de makul bir mazeret bu.

Kendisine karşı fazla acımasız bir eleştiride bulunmuş.

Ama zaten eleştiri konusunda kendisinin biraz acımasız olduğunu söylemek mümkün. Markopaşa, Merhumpaşa, Ali Baba... vb gazetelere ve dergilere yazdığı yazılardan öyle anlaşılıyor.


Kitabın ikinci kısmındaki hikayeler çok çok daha güzel.

Burada artık romantizmden uzaklaşıp, gerçeklere, üstelik memlekete gerçeklerine değiniyor.

"Bir Orman Hikayesi"nde halkın huzurunu hiçe sayan hükümet yetkililerini,

"Kazlar" ve "Bir Firar" hikayelerinde acıması olmayan candarmaları,

"Bir Gemici Hikayesi" ve "Bir Orman Hikayesi"  ile hakettiğimiz şeyleri elde etmek için başkaldırmak gerektiğini okuyoruz.

Bu kısımdaki "Sarhoş" hikayesi aslında tarzı itibariyle birinci kısma alınabilirdi sanki. Zira içinde bulunduğu suya sabuna dokunur gerçekçi ve anlatmak istediği bir meselesi olan hikayelerden oluşan kısımda biraz ayrık otu gibi duruyor.

"Kanal" hikayesinde öldürmenin ne kadar kolay gözüktüğünü gösteriyor. Zaten hikayede geçen bir cümle var: "Bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir." (sf.97)

Üçüncü kısımda, ikinci kısımda anlatılan acımasızlar arasına kaymakam da giriyor ve "Komik-i Şehir"de görevini yapmayan, görevini yapmadığı gibi kişisel hınçları için iftira atmaktan çekinmeyen bir kaymakamın mahvettiği hayatları okuyoruz.

Komik-i Şehir ve Kazlar, aynı etkiyi yaptı bende. Kendi halinde insanların, başkalarının kötülüğü nedeniyle nasıl etkilendiklerini göstermesi açısından çok sarsıcı hikayeler bunlar.

Siz trafik kurallarına uyarak arabanızı kullanırken, arkanızdan bir arabanın size güm diye vurması gibi. Siz bir şey yapmadığınız halde hem aracınız, hem canınız zarar görebilir.

Kendi yapmadığımız şeylerden ötürü hayatımızın altüst olması çok korkunç. Tamamen irademiz dışında gelişen olaylar, nasıl olur da hayatımızı bu denli etkileyebilir?

*

Sabahattin Ali, Değirmen'in 1935'teki baskısının sonuna şu notu koymuş:

"Bir Orman, Kazlar, Bir Firar, Candarma Bekir, Bir Siyah Fanila İçin, Komik-i Şehir adlı hikayelerin Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki Anadolu'yu anlattığı okunduğu zaman anlaşılmakta ise de, bunu burada ayrıca tavzihe lüzum gördüm."

Bu hikayelerin ortak özelliği, halkı önemsemeyen devlet yetkilileri barındırması. Dönemin hükümeti üzerine alınmasın diye bu notu ekleme gereği duymuş olmalı.

1 yorum:

  1. hepsi birbirinden güzel öyküler... değirmen özellikle çarpıcı.. paylaşıma teşekkürler..

    YanıtlaSil