4 Eylül 2011 Pazar

DAVOS FATİHİ


'' Son Efsane ''

DAVOS FATİHİ

RECEP TAYYİP ERDOĞAN



Yazarı: Ali Kuzu


Yayınevi:Bilge Karınca Yayınları

Basım Yılı: 2009

Sayfa Sayısı:208



Daha en başta, adıyla, yazarıyla, şekli şemaliyle rengini belli eden, neden ve nasıl bahsedeceğini kapağında bas bas bağıran bir kitap.


2009'un Ocak ayında belli başlı lierlerin katıldığı Davos zirvesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, Gazze konulu panelde İsrail devlet başkanı Şimon Perez'e sert tutumunun ve paneli terketmesinin etkileri ile başlıyor kitap.

Moderatörün Recep Tayyip Erdoğan'ın sözünü kesmesi ve Şimon Perez'den daha az konuşma süresi tanıması üzerine sinirlenen Erdoğan, ayrıca İsrail'in Gazze politikasına duyduğu hınç nedeniye verip veriştirmişti o gün:


'' Sesin çok yüksek çıkıyor. Benden yaşlısın biliyorum ki sesinin benden çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir. Benim sesim bu kadar çok yüksek çıkmayacak. Bunu böyle bilesin. Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüzü, nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum...'' diye başlayıp en sonunda salonu terketmişti.

Bu olay pek çok kimsenin milliyetçi duygularını kabartmıştı. Ne yalan söyleyeyim, benim de. Dünyanın gözüne soka soka haksız ve hukuksuz bir şekilde insanların canına kıyan İsrail'e uluslararası bir platformda, yüksek sesle çıkışmak benim de egomu tatmin etmişti. Bu hareketi Kasımpaşalılık, avam bir hareket olarak değerlendirenler de oldu. Ama benim gibi düşüneneler çoğunlukta olacak ki Erdoğan, bu olayın ardından İslam ülkelerinde adeta kahramanlaştırıldı.

İşte bu olaydan çok etkilenmişe benzeyen yazar,yurtiçi ve yurtdışı basında epey yankı bulan bu olayı 50 sayfa boyunca anlatmış da anlatmış.Zaman zaman tekrara düşerek.

Türk basınında ve yabancı basında haberin nasıl verildiğini özet halinde göstermiş.


Sonra da Recep Tayyip Erdoğan'ın biyografisini anlatmış. ''Bir liderin doğuşu'' adıyla.

Mide bulandıracak kadar yanlı ve yalakaca olan üslup, daha ilk sayfalarda kendini gösteriyor:

İngiltere Başbakanı Lloyd George'un 1922'de Mustafa Kemal Atatürk için söylediği '' Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki, o büyük dahi çağımızda Türk milletine nasip oldu'' sözüna atıf yaparak demiş ki;

'' Lloyd George'un kemikleri sızlayacak. Şu an bulunduğumuz yüzyılda dünya bir dahi daha yetiştirdi. Ne talihsizlik ki, o dahi de Türk milletine nasip oldu.'' (sf 13)

O dahi kimmiş? Recep Tayyip Erdoğan.

Bu aşırı sevgi o kadar büyük ki yazar, ilerleyen sayfalarda R.Tayyip Erdoğan'ı korumamızı, kollamamızı, ona sahip çıkmamızı salık veriyor. Ona karşı çıkanları da lağım faresi olarak nitelendiriyor.

O yıl Davos'ta yaşananların yarattığı etkiyi göstermesi bakımından kitaplıkta kendine yer edinebilecek bir kitap ama üslubu, kendini tekrarlayışı ve nitelikli herhangi bir bilgiye pek yer vermeyişi nedeniyle okumak zaman kaybı olur. Ancak Davos'ta Şimon Perez ve Recep Tayyip Erdoğan'ın tam konuşma metnini ihtiva etmesi hasebiyle üstünkörü gözden geçirilebilir.

3 Eylül 2011 Cumartesi

ANA


ANA

Yazarı: Maksim Gorki ( Aleksey Maksimoviç Peşkov)

Çeviren: İsmail Bulut

Yayınevi: Norm Kitap

Sayfa Sayısı: 408


Kitabın arka kapağı , kitabı o kadar güzel özetlemiş ki aynen aktarıyorum:

'' Kitabın ana karakteri olan Pelageya veya bir başka deyişle Ana, kendisini sürekli döven işçi kocasının ölümünden sonra oğlu Pavel ile başbaşa kalır. Bir süre sonra oğlunu, o kasabadaki kavgacı, geçimsiz gençlikten farklı olarak olgun bir kişiliğe bürünürken bulur. Bir süre sonra evleri kitaplarla dolmaya başlayınca Ana, oğlunun gizli yaşantısını merak eder. Başta ürkek davranan Ana, bir süre sonra oğlunun bu arkadaşlarıyla içli dışlı olmaya başlar.''

İşçi sınıfının yaşamının çok güzel resmedildiği kitapta, aslında onların ne kadar zavallı bir yaşamları olduğunu gördüm. Ben gördüm ama içinde yaşayanlar bunu görmemiş. Bir böyle gelmiş böyle gidercilik, bir memleketi sen mi kurtaracaksıncılık, bir bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık.

Böyle olmaz. Böyle olmayacağını gören Pavel ve arkadaşları ( vay gomünüstler vay) ufak ufak isyan bayrakları açar. İsyan edilmeyecek gibi de değil ki. Hayvanlar gibi çalış didin, ama elde avuçta hiçbir şey olmasın. O kadar büyük bir fakirlik var ki ''Kolay kolay kimse bir çift lastik ayakkabı ile şemsiye sahibi olamazdı.'' diyor adam.(sf 8) Ya ayakkabı, ya şemsiye. İkisi birarada olamayacak kadar büyük bir fakirlik. O derece yani.Fakat bunca fakirlik içinde kazandığı üç kuruşu içkiye, kumara harcayan, sonra da eve gelip karısını döven kocalar. Buna hayatın olağan akışı olarak katlanan kadınlar.

Bu gidişe dur demek kolay değil tabi. Neyse ki Pavel'in kapı gibi Ana'sı var. Okuma yazma bilmeyen, cahil bir kadın ama hayatın adil olmadığının, bu gidişin kader olması gerekmediğinin farkına varıyor. Ve oğulcuğu ile arkadaşlarına seve seve yardım ediyor.

Bunları düşündükçe, bazen dile getirilen günlük çalışma saatinin 4 saat olması fikri bana imkansız gözükmüyor. Bak bir zamanlar adamlar günde 16-18 saat çalışıyormuş. Sonra isyanlar, ayaklanmalar derken şimdi 8 saat. Yarı yarıya düşmüş. Muazzam bir şey. Şimdi de yarı yarıya düşebilir. İmkansız değil yani. Sadece bunu yapacak Güven, Özveri, Tecrübe lazım.

ZAHİR


ZAHİR

Yazarı: Paulo Coelho

Türkçesi: Ayşegül Hatay

Yayınevi:Can Yayınları

Basım Yılı:1. Basım- 2005 , 18. Basım -2005

Sayfa Sayısı:316


Bir yazar SİMYACI gibi bir kitabı yazdıktan sonra çok büyük bir baskı altında hisseder herhalde kendini. Zira dünyada okumayanı dövdükleri üç kitap var: Küçük Prens, Martı, Simyacı. Bunu tamamen işkembe-i kübramdan söylüyorum ama bence öyle yani.

Zahir'in de böyle mistik, böyle bir gizemli havası var ama şimdi kitabı okuyup bitirmemin üzerinden biraz zaman geçince aklımda çok da birşey kalmadığını farkettim. Aklımda kalanlar da kitabın anlattığı hikayeyle çok da alakalı olmayan şeyler.

Mesela tren raylarının birbirinden uzaklığının neden 143,5 cm olduğu. ''İlk tren vagonlarını yaptıklarında insanlar at arabalarını yaparken kullandıkları aletleri kullanıyorlarmış. Peki vagonların telerlekleri arasında neden bu kadar uzaklık var? Çünkü arabaların geçtiği eski yolların genişliği bu kadarmış. Ve neden? Çünkü onların savaş arabaları iki atla çekiliyormuş ve atlar yanyana durduğunda, genişlikleri 143, 5 santimetreymiş.

Böylece benim bugün gördüğüm, her biri birer sanat eseri olan hızlı trenlerimizin kullandığı rayların arasındaki uzaklık Romalılar tarafından belirlenmiş. İnsanlar ABD'ye gittiğinde ve orada tren yolları inşa etmeye başladıklarında bu genişliği değiştirmeye gerek duymamışlar ve o şekilde kalmış. Bu uzay mekiklerinin yapımını bile etkilemiş. Amerikalı mühendisler yakıt tanklarının daha geniş olması gerektiği düşünmüşler, fakat tanklar Utah'ta imal ediliyor ve oradan Florida'daki uzay merkezine trenle nakledilmeleri gerekiyormuş ve trenlerin bu yolda geçecekleri tünellerden daha geniş hiçbir şey geçemiyormuş. Ve böylelikle onlar da Romalıların ideal olduğuna karar verdiği bu ölçüyü kabul etmek zorunda kalmışlar.'' sf 135

Ya da mesela aklımda kalan bir diğer gereksiz bilgi;

'' 1971'de Kaliforniye Stanford Üniversitesi'nde bir grup araştırmacı, sorguya alınanların psikolojileri üstünde çalışmak için sahte bir hapishane yapmaya karar vermiş. 24 gönüllü öğrenci seçmişler ve onları suçlular ve gardiyanlar olarak ayırmışlar.

Sadece bir hafta sonra bu deneyi bitirmek zorunda kalmışlar. Gardiyanlar - iyi ailelerden gelen, normal değerleri olan, terbiyeli kızlar ve erkekler - gerçek birer canavara dönüşmüşler. İşkence sıradan bir olay haline gelmiş ve mahkumlara yapılan cinsel taciz normal kabul ediliyormuş. Projede yer alan öğrenciler, hem gardiyanlar hem de suçlular, büyük travmalar yaşamışlar ve uzun süre tıbbi yardıma ihtyaçları olmuş ve bu deney bir daha tekrarlanmamış.'' sf 227

Kafamı, bu gereksiz bilgilerden ayıklamaya çalıştığımda geride karısı tarafından terkedilen bir adamın ( yazarın ) , özelde karısını , genelde ise kendisini arayışını anlatıyor kitap.Aslında karısı da kendi iç yolculuğuna çıkmış, o da bir arayışta. Hatta yazarın yol arkadaşı olup karısını aramasına yardımcı olan adam da bir arayışta. Herkes kendisini arıyor. Ben neyim? Nerden geldim? Nereye gidiyorum?

Yine çok alakasız, aklıma bir Umut Sarıkaya karikatürü geldi. Otobüsle yolculuk etmekte olan adam, koltuk arkalarındaki televizyonda Maskeli Beşler'i izlemektedir ve iç sesi şöyle der: ''Bu yolculuk aynı zamanda benim iç dünyama yapacağım bir yolculuğu temsil ediyordu ama Maskeli Beşler'in esiri oldum.''

Bu kitap böyle basit değil tabi. Kendi içinde bir felsefesi var. Ha ben o felsefeyi çok anlamadım, anladığım kadaıyla da sıkıldım, o ayrı.

Ha ama önemli bulduğum ve ''Harbiden lan'' dediğim bir yer vardı:

''Yol gösterici ya da pes etme noktası: Yaşamımızda daima gelişmemizi engellemekten sorumlu olan bir olay vardır. Bir travma, acı bir yenilgi, aşkta hayal kırıklığı, hatta pek anlayamadığımız bir zafer bizi korkutabilir ve bir adım daha atmamızı engelleyebilir. Onun gizli güçlerini artırma sürecinin bir parçası olarak, bir şaman öncelikle kendisini bu pes etme noktasından kurtarmalıdır ve bunu yapmak için de tüm yaşamını gözden geçirip bu durumun tam ne zaman ortaya çıktığını bulmalıdır.'' sf 224

Harbiden lan.Bana da oluyor bu.Tam şimdi aklıma örnek gelmiyor ama oluyor yani. Var böyle birşey.

Bu arada yukarıdaki tren rayları ve suçlular-gardiyanlar deneyine çok da gereksiz demeyeyim aslında. Yeri gelir bir arkadaş ortamında söylerim, havam olur.




ALEVİLER


ALEVİLER

Vali de Olmak İstiyoruz General de



Yazarı: Oral Çalışlar


Yayınevi: Doğan Kitap

Basım Yılı: 1. Baskı - Ocak 2009

Sayfa Sayısı:170



Gazeteci Oral Çalışlar'ın, Alevi dernek ve vakıflarının önemli isimleri ve yazarlarıyla yaptığı röportajlardan derlenen bir kitap bu.


AKP'nin Alevi açılımı gündemdeyken basılan kitapta, bu açılımın Alevi çevrelerde nasıl karşılandığı, Alevilerin taleplerinin neler olduğu gibi ana konular üzerinde duruluyor.

Benim anladığım; Alevilerin temelde istedikleri 4 şey var:

1. Zorunlu din dersi eğitiminin kaldırılması,

2. Camilere tanınan statünün cemevlerine de tanınması,

3. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kaldırılması ya da düzenlenmesi,

4. Nüfus kağıtlarının din hanesinde Alevi yazması.

Kitabın sonunda dönemin Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu adına cevap veren Diyanet İşleri Başkanlığı başkan yardımcısı İzzet Er'e, bu talepler doğrultusunda sorular sorulmuş. Özetle;

Aleviliği İslam'dan ayrı bir din olarak görmediklerini,

Cemevlerini ibadethane değil korunması gereken özgün, kültürel, mistik kimliği ve misyonu bulunan bir zenginlik olarak gördüklerini,

Aleviliğin Diyanet içerisinde yapılanması veya Diyanet İşleri Başkanlığı'nın İslam içi inanç gruplarını temsil edecek tarzda yeniden yapılandırılması halinde, İslam içi grupların her birinin kendine has bir yapılanma için teşebbüs edeceğini, halbuki Diyanet İşleri Başkanlığı'nın mezhepler ve meşrepler üstü olduğunu,

Alevi köylerine cami yapılması konusunda da Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Kuruluş Kanununda Başkanlığın görevleri içerisinde cami yeri tesisi, yapımı gibi görevlerin olmadığını, camilerin vatandaşların katkılarıyla şahıslar ya da derneklerce yapılıp Diyanet İşleri Başkanlığı'nın camilere açılış beratı vererek, kadro talebini karşılamak olduğunu söylemiş.


Yine kitaptan anladığım kadarıyla Aleviler, bu taleplerini yetkililere söylediklerinde hep aynı yanıtı almışlar. '' Kendi aranızda birleşin, gelin.''

Nitekim Diyanet İşleri Başkan yardımcısı da '' Alevilerin kendilerini nasıl algıladıkları ve tanımladıkları kuşkusuz önemlidir. Ancak bu konuda tabanı temsilde ve sözcülüğü belirlemede çok ciddi sıkıntılar bulunmaktadır.'' demiş.

Pek çok alevi örgütü var ve doğal olarak bunlar arasında bir takım görüş ayrılıkları bulunuyor. Fakat yetkililer bunların tek bir ses olmasını istiyorlar. Bu hiçbir yerde, hiçbir topluluk için mümkün değil ki.

Herkesi memnun edecek çözüm nedir bilmiyorum ama en azından bunları konuşmaktan, tartışmaktan bile kaçınmanın doğru olmadığı muhakkak.


24 Ağustos 2011 Çarşamba

BİZ KİMDEN KAÇIYORDUK ANNE


BİZ KİMDEN KAÇIYORDUK ANNE?

Yazarı: Perihan Mağden


Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım Haziran 2007 - 3. Basım Eylül 2007

Sayfa Sayısı: 183


Tuhaf bir anne kız hikayesinin anlatıldığı kitap. Kızını hastalıklı derecede seven psikopat bir anne. Kız da nasıl güzel, nasıl güzel. Bakmaya doyamazsın. Bir de düşkün annesine. Anne de kızına. Onu görünmez bir fanus içinde yaşatıyor adeta. Bütün kötülüklerden korumaya çalışıyor kızını. İkisi kendi kabuklarına çekilmiş. Oradan seyrediyorlar dünyayı.

Sürekli kaçış halinde bu ikisi. Hakikaten neden kaçıyorlar anlamak ilk başlarda mümkün olmuyor. O otel senin, bu otel benim. Şehir şehir, ülke ülke. İşin garibi kız da memnun bu durumdan, anne de. Kaçmak göçmek değil onların sıkıntısı, insanlar. Asıl mesele her şeye burnunu sokan, haddini bilmeyen, meraklı insanlar.

Birisi bu insanlara hadlerini bildirmeliydi, bildirdi. Halbuki annesi söz vermişti kızına, küçüklüğünden beri okuduğu kitaptaki ceylan Bambi'nin annesi gibi yapmayacağına.


İNCİ GİBİ DİŞLER


İNCİ GİBİ DİŞLER
(White Teeth)


Yazarı: Zadie Smith


Çeviren: Mefkure Bayatlı


Yayınevi: Everest Yayınları


Basım Yılı: 1. Basım 2001- 10. Basım 2010


Sayfa Sayısı: 550



- The Guardien Çıkış Romanı Ödülü

- Whitbread Ödülü

- Yılın En İyi Yeni Yazarı Ulusal Ödül

- Orange Ödülü Finalisti

- Commonwealth En İyi İlk Kitap

- W.H.Smith Yılın Genç Yeteneği

Bunlar, kitabın (yazarın) aldığı, kitap kapağında belirtilmiş ödüller. Kitabın şahane bir albenisi var yani. Buna rağmen bir yılı aşkın bir süredir rafta bekliyordu, bir türlü okumaya fırsat bulamamıştım. Daha da bulamazdım ama ne zaman ki Elif Şafak'ın İskender romanının, bundan arak olduğu iddiaları ortaya atıldı, o zaman okumaya karar verdim.

Bu iki kitabın karşılaştırmasını yapanlar, normal olarak önce İnci Gibi Dişler'i, sonra İskender'i okuyanlar. Benim gibi tam tersini yapanlar değil. Ama bu da farklı bir bakış açısı getirecektir. İki kitabın karşılaştırmasına gelirsek: ''Yaa ne alaksı var yaa?''

Bir kere İskender'i ben gayet keyifle okumuştum. Ama bu kitabı tamamen bitse de gitsek diyerek okudum. Bir de İskender'in dili daha sıcak. Öyküsü beni içine çekti. Ama bu kitap çok soğuk ve sevimsiz geldi. Üzerine Türkçe dublaj yapılmış yabancı filmler gibi. Ya da orijinal dilli ama altyazılarda ''Kahretsin dostum, neyin var senin? Ohh, lanet olsun adamım'' yazılı yabancı filmler gibi. Çok uzak bir dünya.

Kitap, iki aile ekseni üzerinden gidiyor. Bir yanda Hint-Müslüman Samet İkbal, karısı Alsana, ikiz çocukları Millat ve Macit. Beri yanda İngiliz Archie, karısı zenci Clara, kızları Irie. Ha bir de sonradan eklenen Chalfen ailesi var ki, ayrı bir olay.

İngiltere'de Müslüman olarak yaşamanın zorlukları, geleneklerine sahip çıkabilme mücadelesi, çoluk çocuğun derdi, falan filan.Hele son elli sayfada bir bilimsel fare olayı var ki fare aşağı, fare yukarı. Baydı baydı. Bitirdim, resmen üstümden bir yük kalktı.

Gerçi böyle yabancı kitapların havasını değiştiren bir etken de çevirmen olabilir. Kitabı orijinal diliyle okusam belki daha farklı duygular içinde olurdum. Vurun çevirmene.

GENÇ WERTHER'İN ACILARI


GENÇ WERTHER'İN ACILARI

(Die Leiden Des Jungen Werthers )

Yazarı: Goethe


Çeviren: Mustafa Canbek


Yayınevi: Bordo Siyah Dünya Klasikleri


Sayfa Sayısı: 195


Karşılıksız aşka duçar olanların okumasını pek tavsiye etmediğim kitap. Zira Goethe'nin hislerinize tercüman olduğunu görüp, bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz'laşabilirsiniz. Nitekim kitap yayınlandığı dönemde (1800'ler falan) intihar salgınına yol açmış.

Werther'in, arkadaşı Wilhelm'e yazdığı mektuplardan oluşan bir mektup-roman kitabın türü.

Werther, yıl 1800'ler olmasına rağmen, bugünün ''modern insan''ının dertlerine yakalanmış. Hayat boş ve anlamsız triplerinde. Böyle tribal enfeksiyon şeklinde takılırken Lotte ile tanışır. Görür görmez de aşık olur. Fakat Lotte nişanlıdır.

Werther, Lotte'yi bir daha görmemesi gerektiği konusunda kendi kendine sözler verir ama tabiki her aşık gibi bu sözleri tutamaz. '' Her yeni gün beni baştan çıkarıyor ve yemin edip kendime söz veriyorum: 'Yarın bir kez bile uğramayacaksın' diye.Ama ertesi gün olunca yine karşı konulmaz bir neden buluyorum ve bir bakıyorum ki yanındayım.''

O kadar aşıktır ki, mesela kızı görmeye gitmesi gereken bir gün işi çıktığı için gidemez ve uşağını gönderir. Uşak dönünce acayip mutlu olur. ''Lotte'nin gözleri onun yüzünde, yanaklarında, ceket düğmelerinde ve ceketinin yakasında gezinmiş olduğu duygusu delikanlının herşeyini benim için kutsal bir hale getiriyordu.''diye ifade eder uşağın onda yarattığı mutluluğu.

Bunun ne kadar hastalıklı ve komik olduğunun bilincinde olan Werther, arkadaşına yazdığı mektupta '' Sakın gülme bunlara Wilhelm'' der hatta. O da farkında yani ama gönül ferman dinlemiyor işte.

Eğer hiç karşılıksız bir aşk yaşamadıysanız Werther'in bu duygularını anlamanıza imkan yok. Komple kitap da bu nedenle sıkıcı gelir eğer öyleyse. Fakat karşılıksız aşkın ne demek olduğunu biliyorsanız her satırda, her cümlede kendinizi bulursunuz.

Benim tavsiyem, böyle bir durumda basıp gitmek. Gidin, uzaklaşın ondan, görmeyin. Ama çok uzun süre görmeyin.Başka ufuklara yelken açın. Bir aşkın yarasına ancak başka bir aşk merhem olur. Kafama sıkar giderim, demeyin. Etmeyin eylemeyin.