18 Aralık 2016 Pazar

MELANKOLİNİN ANATOMİSİ


MELANKOLİNİN ANATOMİSİ

(THE ANATOMY OF MELANCHOLY)

Robert Burton

1621

Çeviren: Merve Tokmakçıoğlu

Aylak Adam Yayınları

2. Basım - Ekim 2016

159 sayfa



1621 yılında kendi melankolisiyle baş etmek isteyen yazar Melankolinin Anatomisi'ni yazmış. 

*

"Ben melankoliyi yazarak, melankoliden uzak duruyorum. Aylaklıktan başka melankoliye yol açan daha önemli bir neden yoktur."

İşte bu kadar.

*

Hiçbir insanın melankolik eğilimden kurtulamayacağını söyleyerek insan vücudunu, organları, ruhu, iradeyi anlatmış. 

Özellikle kitabın son yarısı biraz teknik olduğu için o kısımlar ilgimi çekmedi.

İlk yarısı da pek naif. Sevimli bir adammış bence.

*

Bol bol da çeşitli yazar ve kitaplardan alıntı yapmış. Çevirmenin önsözde belirttiğine göre çok okuyan ve çok okuduğunu göstermeyi seven bir insanmış Burton.

17 Aralık 2016 Cumartesi

AŞK, SEKS VE NAMUS


AŞK, SEKS VE NAMUS

(The Mirror of Relationship)

1992

J. Khrisnamurti

İngilizceden çeviren: Ekin Duru

Omega Yayınları

2. Baskı - 2014

168 sayfa


Krishnamurti'nin konuşmalarından derlenmiş kitap. Ve bu konuşmaları anladığım kadarıyla daha çok Hindulara yapmış. Dolayısıyla o kültürü baz alarak konuşmuş. Seks nasıl bir sorun haline gelmiş orada, onu anlatmış.

(Türkiye'de hiç sorun değilmiş gibi üstten üstten konuştum ben de.)

Seksin neden sorun olduğu konusunu şöyle açıklıyor: 

"Çünkü bu son bir kaçış noktası. Bu tümüyle kendini unutmanın bir yolu. (...) Ona böyle sarıldığınızda o da bir karabasana dönüşüyor, çünkü bu sefer ondan da kurtulmak, onun esiri olmamak istiyorsunuz. Bu yüzden, gene zihninizde namus, erdemlik kavramını yaratıyor, baskı uygulayarak namuslu ve erdemli olmaya çalışıyor, böylece zihnin gerçeklerden uzaklaşmasını sağlıyorsunuz.(...) Eylemin kendisi asla bir sorun oluşturmaz ama eylem hakkındaki düşünce sorunu yaratır." sf.71

Kimliklerden ve imajlardan bahsetmiş.

"Bizler, tüm hurafelerimiz ve inançlarımızla bir Hindu, Budist, Müslüman, Hıristiyan olarak şartlanmış durumdayız. Dinsel, politik ve coğrafik olarak şartlanmış bulunuyoruz. Bu şartlanmalardan arınmazsak sorunların çözümü olanaksızdır." sf.13

"Eşinize baktığınızda onunla ilgili acı tatlı anılarınız bakışınızı engeller. Ona herhangi bir imaj olmadan bakarsanız bir ilişki oluşur." sf.21

Bunlar nasıl olacak, o kadar anlamıyorum ki. Şartlanmalardan arınmak, imajlardan arınmak...NASIL, OFF NASIL?

İÇSEL DEVRİM


İÇSEL DEVRİM

(Inward Revolution)

J. Krishnamurti

1971

İngilizceden Çeviren: Orhan Düz

Omega Yayınları

3.Baskı - 2016

224 sayfa


Osho'nun Çakra Kitabı'ndan sonra okudum bunu.

Osho, biraz gaz veriyordu. Bu da biraz ağza sıçıyor.

Her şeyi kendi kendimize anlamamız, keşfetmemiz gerektiğini söylüyor. 

Başkalarının söylediklerinin bir önemi olmadığını, kendisi dahil kimseyi takip etmemek gerektiğini anlatıyor.

Osho'nun meditasyon tekniklerinin aksine kimsenin meditasyon öğretemeyeceğini, meditasyonun öğrenilecek bir şey olmadığını, öğrendiğinizi sandığınız şeyin meditasyon olmayacağını, hele ki tekrarlanırsa mekanik hale geleceğinden bir işe yaramayacağını söylüyor.

"Bir meditasyon sistemine sahip olduğunuzda o artık meditasyon değildir. Salt mekanik tekrarlamadır ve bu da kesinlikle faydasız ve anlamsızdır." sf.70

Kendi kendimize anlama ve keşfetme sürecinde her şeyi sorgulamamız gerektiğini söylüyor.

Ama bir yandan da düşünceyi ve aklı dışlıyor.

*

"İyi olacağım, başarılı olacağım..." gibi olma şartlanmasından kurtulmak gerekiyormuş. Çünkü bunlar geleceğe yönelikmiş ve ancak geleceği bir kenara bırakırsak zihnimiz net bakabilirmiş. "Eğer değişmek istiyorsam olması gerekeni hayal etmemeli, olanla yüzleşmeliyim." sf.17

Bu yüzleşmeden çok bahsediyor. Kötü yanlarımızı "Bu benim kötü yanım ve böyle olmamalıyım." diye değil, onu anlayarak değerlendirmeliymişiz.

Mesela yalnızlık;

"Yalnızlığın kendini açıklaması için bekliyorum. Eğer ondan kaçar, korkar ya da direnirsem bana kendini açıklamaz. Bu yüzden onu gözlemliyorum. Düşüncenin araya girmesini engelliyorum." sf.129

Ve burada benim kadim sorum devreye giriyor: NASIL?

Bu yukarıda anlattığını anlayan var mı?

Yalnızlığın kendisini açıklaması için beklemek?

Düşüncenin araya girmesini engellemek?

NASIL olabilir bunlar?

Nasıl sorusunu da sevmiyor Krishnamurti. Kendimiz keşfetmeliyiz ya o yüzden. Birinin vereceği cevapla olmaz diye.

"Nasıl sorusunu öne sürdüğünüz anda hataya düşersiniz. Asla hiç kimseye nasıl diye sormayın. Fakat eğer siz nasılın kötülüğünü fark ederseniz işte bu farkındalık size yeter." sf.67

Fark edemiyorum.

*

İMGE meselesinin üzerinde de çok duruyor:

"Bana hakaret ettiğinizde, ben de hakaretinize tepki verdiğimde siz hakaretinizle benim zihnimde bir iz, bir anı bırakırsınız. Gelecek sefer sizinle karşılaştığımda o izden, o anıdan dolayı siz artık benim arkadaşım değilsinizdir. Beni övdüğünüzde de benim arkadaşım olursunuz. Demek ki zihinde kalan herhangi bir tesir bir imge tasarımıdır ve biz zihnin imgelerle dolu olduğu zaman özgür olmadığını ve çatışma içinde yaşamaya mahkum kaldığını söylüyoruz." sf.25

Bundan kurtulmak nasıl mümkün olabilir ki?

Bak yine nasıl diye sordum.

Ama nasılın cevabını bilmiyorsak, tüm bunları bilmek ne işe yarar ki?

*

Kitap, Krishnamurti'nin konuşmalarından derlenmiş. Konuşmaları hep erkeklere yapmış galiba. "Beyler" diye hitap ediyor hep. Bu biraz can sıkıcı. Böyle olunca sanki bana "Sen okuma!" deniyormuş gibi hissediyorum. 

*

Şu kısmı sevdim:

"Kişi kendini herhangi bir felsefeye, herhangi bir öğretmene, herhangi bir psikoloğa göre değil de kendi kendine anlamalıdır. Ve şayet kendinizi kınar veya haklı çıkarırsanız kendinizi anlayamazsınız. Kendinizi tanımak istiyorsanız, mevcut halinizi değiştirmeye çalışmadan, olmak istediğiniz kişi olarak değil, olduğunuz kişi olarak görmelisiniz. Dolayısıyla size ne yapacağınızı veya kendinizi nasıl keşfedeceğinizi, nasıl anlayacağınızı söyleyen herhangi bir otoritenin hiçbir geçerliliği yoktur." sf.71

Şu kısmı anlar gibi oldum:

"Kendinizi anlamak kendi günlük hayatınızı, konuşma tarzınızı, güdülerinizi, hırslarınızı, korkularınızı, endişelerinizi, güç ve mevki arzunuzu, çeşitli çatışmalarınızı anlamaktır." sf.71

Bunun için kendimizi gözlemlemeli, bu gözlemi yaparken de "bunu yap, şunu yapma, bu doğru, şu yanlış, bu olmalı, şu olmamalı" diyen bir sansürcümüz olmamalıymış. 

*

"Beni takip edebiliyor musunuz?"

Bunu çok söylemiş dinleyicilere. 

Anlattıklarını takip etmek biraz zor çünkü. Soyut şeylerin uygulamadaki karşılıklarını kavrayabilmek, kafada bir yere oturtabilmek,..

Ben anlamadım, üzgünüm.



ÇAKRA KİTABI


ÇAKRA KİTABI

Enerji ve Süptil Bedenin İyileştirici Gücü

(The Chakra Book)

Osho

Türkçeye çeviren: Merve Duygun

Butik Yayıncılık

1. Baskı - 2016

238 sayfa


Kimi inanış 5, kimisi 7, kimisi 9 çakra sayıyormuş.

Osho da sayısı önemli değil diyor.

Bu inanışlardan ve çakralardan bahsediyor. Çok anladığım bir mevzu değil çakralar, bu kitabı okuduktan sonra da bir şey değişmedi, hala anlamıyorum.

Kitabın sonunda meditasyon teknikleri önermiş.

(Bu kitaptan sonra okuduğum Krishnamurti'nin İçsel Devrim kitabında ise meditasyon pek tavsiye edilmiyor. Hatta Krishnamurti, kimsenin size meditasyon tekniği öğretemeyeceğini, bunun herkes için farklı olması gerektiğini, meditasyonun sık sık tekrarlanırsa mekanikleşeceğini ve işe yaramayacağını söylüyor.)

Kitabın sonunda yazılana göre Osho'nun Uluslararası Meditasyon Merkezi varmış Hindistan'da. Tatil cennetiymiş. Jakuzi, sauna, spor salonu, tenis kortları, gece yaşamı... ile büyüleyici güzellikte bir atmosferi varmış.

İşin böyle ticarete dökülmüş olması çok sevimsiz. 

Ya da aslında belki böylesi daha iyi. Bu sayede iç huzur, kendini anlama, keşfetme falan diyene, yani her hıyarım var diyene tuzla koşmamak gerektiğini daha rahat görmek mümkün.

OPTİMUM DENGE MODELİ


OPTİMUM DENGE MODELİ

Bilmek - Yapa-bilmek - Olmak

Tamer Dövücü

2014

Altın Kitaplar Yayınevi

4. Basım - Nisan 2016

653 sayfa



Sevmedim.

*

İnsan karakterlerini/davranışlarını bir sisteme oturtmaya çalışmış yazar. 

Başarı - huzur - anksiyete - depresyon.

Sistemin ana unsurları bunlar. Bir takım yan unsurlarla iyice dallanıp budaklanan bir sistem.

Halbuki bir denkleme sığamayacak kadar komplike canlılarız. 

Basite indirgemek güzel olurdu ama o kadar basit olduğunu sanmıyorum.

Pek çok tanımlama ve sınıflama yapmış yazar. Ama bu tanımlar ve sınıflandırmalar , klişe tabirle, gerçek hayatta ne işimize yarayacak?

"Çevremiz uyum sağladığımız oranda mutlu oluruz." diyor mesela.

Ama bunun nasıl olacağını anlatmıyor.

*

Sistemlerin yarım kalmadığını, er geç kendisini tamamlayacağını söylüyor. Buna aklım yattı. Verdiği bir örnek; işini sevmeyen bir fırıncı. Depresyondayım diyerek terapiste gelmiş. Meğer bu adam stand-upçı olmak istiyormuş. Terapist soruyor:

- İstanbul'a kaç yaşında geldiniz? 

- 10. 

- O zaman ne olmak istiyordunuz? 

- Oyuncu. 

Çocukken tamamlanmamış bu istek adam 40 yaşına gelip işini gücünü yoluna koyduktan sonra tezahür etmiş. Arkadaşlarıyla birkaç oyun sahneledikten sonra asıl isteğinin bu olmadığını, oyunculuğun çocukluk isteği olduğunu, ama artık yetişkin halinin bunu istemediğini fark etmiş. Bunu fark ettikten sonra anlam veremediği mutsuzluğu geçmiş ve işine gücüne dönmüş.

*

Bir de sistemlerin güçlüden yana olduğunu söylüyor. Bunu da anladım. Örneğin çiftlerden birinin bir özelliği baskınsa, diğerindeki bu özellik azalıyor. Ya da kendi içimizde bir özelliğimiz çok yoğunsa diğer özellikler geri planda kalabiliyor. 

Ancak bunu dengelemek için ne yapmak gerektiğini kitaptan çıkaramadım.

*

Kimliklerden bahsetmiş yazar. Herkesin anne kimliği, baba kimliği, eş kimliği, evlat kimliği, öğretmen kimliği, kardeş kimliği, arkadaş kimliği... varmış. Eksik kalan yanımızı, diğer kimliklerdekilerle tamamlayabilirmişiz. Örneğin bir kurumun müdürüsünüz. Herkes size saygı duyuyor. Sonra emekli oluyorsunuz ve birden boşluğa düşüp artık kimsenin size saygı duymadığını düşünüyorsunuz. O noktada anne/baba kimliğinizdeki saygınlığınızı aktif hale getirmeliymişsiniz.

(Krishnamurti'nin İçsel Devrim kitabında bu farklı kimliklere bölünmüşlüğümüz yanlış bulunuyor. Bu parçalanmışlık enerjimizi bölüyor, bizleri ayrıştırıyormuş. Farklı kimliklerimizden kurtulmalıymışız. Tamer Dövücü ise kimliklerin birer ihtiyaç olduğunu söylüyor.)

*

Yazarın üslubunu da sevmedim. Çok eril bir dili var. Verdiği örnekler çoğunlukla erkeklere yönelik:

"Yolda işe giderken mini etekli bir fıstık görürsünüz." sf.472

"Erkek erkekliğini, kadın kadınlığını bilsin." sf.493

"Yaşama sevinci, doğal büyüme koşullarında yetişmişseniz çocukken bolca yaşadığınız, delikanlıyken başınızda kavak yelleri estiren...şeydir." sf.594

"Bir gün 'Onu deliler gibi seviyorum...onsuz yaşayamam!' deyip birkaç gün sonra 'Bak oropuya, aslında arkadaşımın peşindeymiş!' diyebilirsiniz." sf.605

Bir de okuyuculara dev bir misyon yüklemiş:

"Sınırlı enerji (tembellik) ve sınırlı disiplin (boş verdimcilik-sorumsuzluk) ve iyi belirlenmemiş hedefler birleşirse az gelişmiş ülkelerde yaşananlar olur.(...) İşleri daha iyi yapan ve sermayeleri daha fazla olanlar da ülkenizi ele geçiriverirler." sf.584

Ülkenizi ele geçirirler ne yaa?

Kitabın yazarının Türk olduğu nasıl belli. Diğer az gelişmiş ülkelerde durum ne bilmiyorum gerçi ama bizde yoğun şekilde ülkenin ele geçirilmesi hezeyanı var.

Bir de "Batılı, gelişmiş ülkeler"e sövme.

"Wall Street'teki ve diğer merkezlerdeki açgözlü orospu çocukları ve onlara göz yumanlar yüzünden..."

Sakin ol şampiyon!

Küfreden terapist. Ha ha. (Tamam o da insan, küfredebilir, ama terapist" kimliğiyle" yazdığı bir kitapta küfür olması da ne bileyim, tuhaf değil mi?)

Kitabın son sayfalarında kendi kendini gaza getirip coşmuş ve böyle sövmeye saymaya başlamış:

"Silah lobisinin kışkırtmasıyla eskisi gibi Ortadoğu'da savaş çıkartarak filan düzelmez bu işler..." sf.625

Bu satırlara bakınca sanki ateşli bir köşe yazarının yazısı, sanki bir politikacının röportajından demeçler gibi duruyor. 

*

Bu budur, şu şudur, bu böyledir... deyip de "Peki onu nasıl öyle yaparız?"ın cevabını içermeyen bir kitap. Kitabın sonunda yazılana göre "Nasıl yaparım?" sorusuna cevap vermeye çalışacak bir kitap hazırlayacakmış. Bakalım.

TEK YATAKTA İKİ KİŞİ

TEK YATAKTA İKİ KİŞİ

Geceleyin Yaşanan Tatlı Savaş

(Un Lit Pour Deux . La Tendre Guerre)


Jean-Claude Kaufmann

2015

Çeviren: Canan Özatalay

İletişim Yayınları

1. Baskı - 2016

199 sayfa


Enteresan bir çalışma yapmış yazar.

Öncelikle yatağın hayatımızdaki yerini sorgulamış. (Ağırlıklı olarak kadınlarla yapılmış bu çalışma.)

Yatağını uyumanın ve sevişmenin dışında bir çeşit oturma odası, çalışma odası, küçük bir yaşam alanı olarak görenlerin sayısı epey çokmuş.

Evli ya da sevgili çiftlere, aynı yatakta beraber uyumanın neler hissettirdiğini sormuş.

Partnerinin horlamasından rahatsız olan da var o horlama sesi olmadan uyuyamayan da. 

Aynı şekilde kokusu.

Yatakta yatış şekli de incelenmiş. Bazıları yatağın büyük kısmını kaplayıp diğerine pek alan bırakmıyormuş. 

Bazı çiftler yataklarını ayırmış. Özellikle uzun yıllardır evli olanlar yapmış bunu. Kimisi ilkin bu sayede artık daha rahat uyuduğunu söylese de sonra beraber uyumanın getirdiği sarılma gibi yakınlaşmalardan yoksun kaldığı için rahatsız olmuş. Yani ortada şefkatten yoksun kalmak ama gece boyu rahat bir uyku çekmek ile beraber sarılmak ama neticesinde pek uyuyamamak olan bir seçim var gibi gözüküyor. 

Yatakları ayırmak üzerinde epey durmuş kitap. Evliliğin kutsalıdır ya yatak. Yatakları ayırma fikrini sorgulamış. Bunu gerçekleştiren çiftler genelde 20-30 yıllık evliler ve bunun sevgisizlikle ilgisi olmadığını söylüyorlar. Öyle diyorlarsa öyledir, ama buradan bakınca çok da sevgi dolu bir fikirmiş gibi de gözükmüyor. Zaten yatakları ayıran çiftler en çok etraftakilerin tepkisinden rahatsızmış. Yatakların ayrı olduğunu gören komşu ya da çocuklar değişik tepkiler veriyormuş. Kimisi yadırgarken kimisi takdir ediyormuş. 

*

O değil de ben bu kitabı niye okudum?

YEŞİL MÜREKKEP



YEŞİL MÜREKKEP

Bir "Sabahattin Ali" romanı

Osman Balcıgil

2016

Destek Yayınları

1. Baskı - Kasım 2016

408 sayfa


Sabahattin Ali'nin hayatını anlatan roman olarak Hıfzı Topuz'un "Başın Öne Eğilmesin"i okumuştum.




Yeşil Mürekkep ve Başın Öne Eğilmesin'i karşılaştırdığımda Başın Öne Eğilmesin'in daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Daha kapsamlı. Üstelik fotoğraflar da var.

Buysa...Vikipedi'den hallice bir anlatıma sahip. Pek romansı değil bence. 

Ha kötü mü?

Roman olarak kötü, çünkü çok düz, duygusuz, ruhsuz bir havası var. Ama salt biyografi olarak bakarsak fena değil.

*

Sabahattin Ali en sevdiğim yazar. (Kedime onun adını verdim.) Hayatına dair denk geldiğim kaynaklara kayıtsız kalamıyorum. 

Böyle bir hayatı hak etmiyordu. Güzel insanların başına böyle şeyler gelmemeliydi.

*

Kitabın adının nereden geldiğini de söyleyeyim. Sabahattin Ali genelde yeşil mürekkepli kalemle yazarmış.