8 Ağustos 2012 Çarşamba

ÖLÜ EVİNDEN ANILAR



ÖLÜ EVİNDEN ANILAR

( Zapiski İz Myörtvovo Doma)

Yazarı: Dostoyevski

Çeviri: Çimen Göktuğalp

Yayınevi: Dionis Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı - Ocak 2011

Sayfa Sayısı: 368

Aleksandr Petrovich Goryanchikov’un hapishane yıllarının anlatıldığı roman.

Dostoyevski 1850 yılında siyasi görüşlerinden dolayı hapishaneye gönderilmiş. Burada geçirdiği 4 yılı da bu kitapta kaleme almış. Kitabın anlatıcısı olan Petro da , Dostoyevski’nin kendisiymiş aslında.

Hal böyle olunca romandan ziyade bir çeşit günlük gibi, ya da daha doğrusu kitabın adında olduğu gibi anı. Ama güzel anılar değil elbette bunlar. Hapis yaşamı, sürgün, kürek cezası bir de sopa yeme cezası var. Değnekle sırtına sırtına insanın.

Aleksandr Petrovich bir soylu olduğu için ona farklı muamele var ama ne kadar farklı olursa olsun, dört duvar arasında, üstelik kimisi azılı pek çok suçlu arasında ömür geçer mi?

Zor.Çok zor.

2 Ağustos 2012 Perşembe

MAĞARADAKİLER





MAĞARADAKİLER

Yazarı: Cemil Meriç

Yayınevi: İletişim Yayınları

Basım Yılı: 1.Baskı 1997 – 13.Baskı İstanbul 2006

Sayfa Sayısı: 287


Entelektüel nedir? Kime denir?

Bu sorunun cevabını arayarak başlıyor kitap. Cemil Meriç sayfalar boyu entelektüelin tanımını yapmaya çalışıyor. Bu konuda yapılmış tanımları, birbirleriyle çarpıştırıyor, eksikliklerini eleştiriyor ve en nihayetinde “Her ülkenin, her çağın, her sınıfın, her ideolojinin entelektüel anlayışı başka. Dünyaca kabul edilmiş bir entelektüel kıstası yok” sonucuna varıyor. (sf 24)

Herkesin entelektüeli kendine tabi. Ancak Cemil Meriç’in bu konuda bir kıstası var. Dreyfus Olayı. Bu gibi bir olay söz konusu olsa, bu davada takınacağı tavra göre bir insanın entelektüel olup olmadığını anlıyor. (sf 22)

Entelektüel olsun, intelijansiya olsun,  inkilap olsun, ihtilal olsun, devrim olsun, bu kavramlara kafa yoran dünya çapındaki yazar ve düşünürlerin yorumundan sonra konu nihayet bu topraklara varınca kitap daha ilgi çekici hale geldi benim nazarımda. Böyle bir tümden gelimin ardından bizde durum ne diye bakınca buraların biraz cılız kaldığını görmek şaşırtıcı değil. Peki neden? Cevabı yine bu satırlarda:

“Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım. Karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi. Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?” (sf 280)

Harf devriminin de düşün dünyamızda ciddi sorunlara yol açtığını belirten Meriç, bu durumu da sayfalarca eleştirmiş. “Kütüphanelerimizi dilsizleştiren harf devrimi” için kabaca özetlersem “ne gerek vardı?” diye soruyor. Bu soruya verilen ezber yanıtları da bir bir cevaplıyor.

Adeta ders kitabı niteliğinde, hatta tez gibi olan bu ve bunun gibi kitaplar yazan, çeviriler de yapan Cemil Meriç, bir roman da yazsa yazarmış aslında, diye düşünürken benim gibi düşünenler çıkar diye herhalde demiş ki “Balzac’ı tanımasam romancı olmak isterdim. Yıllarca İnsanlığın Komedyası’yla uğraştıktan sonra roman yazmaya kalkışmak küstahlık olurdu.” (sf 283)

Ağır bir kitap biraz ama gene de okuyun. Okuyun ve mağaradan çıkın. Ouuvv çok ucuz bir reklam  sloganı oldu.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

DREYFUS OLAYI




DREYFUS OLAYI

Yazarı: Emile Zola

Türkçesi: Muammer Tuncer

Yayınevi: Yalçın Yayınları

Basım Yılı: 7. Baskı Ekim 2004

Sayfa Sayısı: 183


Alfred Dreyfus, Fransız ordusunda görev yapan Yahudi bir askerdir. Bir takım mektuplar delil gösterilerek vatan hainliği ile suçlanır. Fakat bu mektupların gerçekliği şüphelidir.

Basın ve kamuoyu da Dreyfus aleyhinedir. Herkesin onun aleyhine olduğu bir ortamda Emile Zola çıkıp bu adamın suçsuzluğunu savunur. Elde onu suçlu ilan etmeye yetecek kesin delil olmadığını söyler. Hem de bir kere, iki kere değil hep söyler. Şimşekler Emile Zola üstüne çekilir, ama o geri adım atmaksızın onu savunmaya devam eder.

Nitekim sonra anlaşılır ki mektuplar sahtedir. Dreyfus, sadece bir günah keçisidir. Büyük bir haksızlığın kurbanı olmuştur.

İşte Emile Zola’yı büyük ve saygıdeğer bir aydın yapan da bu olayda gösterdiği dik duruştur.

Sahte deliller, basının yanlı propogandası, suçsuzluğu ispatlanmadan suçlu gösterilmeye çalışılanlar…Yıl 1894. Dreyfus Olayı.

Yıl 2012. Bunun muadili olacak olaylar yok mu? Hala var.  Emile Zola dirayeti gösterecek aydın var mı?.. Eeee mirim bir Emile Zola kolay yetişmiyor.

AÇLIK


 


AÇLIK

(Sult)


Yazarı: Knut Hamsun

Türkçesi: Esat Nermi Erendor

Yayınevi:Bordo Siyah Klasik Yayınlar

Basım Yılı: 2005

Sayfa Sayısı: 262


Bu kadar açlık, bu kadar sefillik, bu kadar rezilce bir yaşam…

Aç biilaç genç yazar, yazdığı makalelerle geçimini sağlamaya çalışmaktadır. Ancak ha deyince makale yazamadığı gibi, yazdığı her makale gazetede yayınlanmaya değer bulunmadığı için para alamadığı günler de olur. Hem de o kadar çok olur ki. Derin bir yoksulluk ve açlık içinde yaşar bu nedenle.

İşte o açlığı okurken de hissettirmek 1890’da Açlık’ı tamamlayan Norveçli yazar Knut Hamsun’un başarısı. Adam zaten demiş “Yazar her zaman şeyleri kapsayan o titreşik sözcüğü bulmalıdır. Bir sözcük bir renge, ışığa, kokuya dönüştürülebilir.” diye. Hakikaten de dönüştürmüş. Kitap karakterinin açlığı her satırda, her sayfada hissediliyor.

Ne kadar da açsa, bir o kadar gururlu.
Eline bir şekilde geçen üç beş kuruşu, bir başka muhtaç durumdakine veriyor.
Borç istemeye gittiği arkadaşı, kendinden önce davranıp borç istediğinde, elinde kalan tek şey olan yeleğini ve berber karnesini düşünmeden ona verebiliyor.
Sürekli giymekten eskiyen pantolonunun rengi açılan yerlerini tükürükle koyulatmaya çalışıyor.
Olmayan köpeği için istediğini söyleyip lokantadan bir parça kemik alıyor. Zaten onu da aç midesi kaldırmıyor, sürekli kusuyor.

İçinde bulunduğumuz Ramazan ayında tutulan oruçta da amaçlardan biri “açların halini anlamak’’tır ya. Ben hiçbir orucumda açların halini, bu kitabı okuduğum zamanki gibi anlamadım.

Allah düşürmesin kardeşler. İbretlik bir roman. 

31 Temmuz 2012 Salı

PİEDRA IRMAĞININ KIYISINDA OTURDUM AĞLADIM


PİEDRA IRMAĞININ KIYISINDA OTURDUM AĞLADIM


( Na Margem Do Rio Piedra Eu Sentei e Chorei )

Yazarı: Paulo Coelho

Türkçesi: Aykut Derman

Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı: 1.Basım 1997- 35.Basım Mart 2010

Sayfa Sayısı: 218

Ben de bu kitaba harcanılan zamana oturdum ağladım.

Pilar adlı hanım kızımız, eski aşkı ile uzun yıllar sonra yeniden karşılaşıyor. Fakat adam o eski adam değil. Kendini dine adamış. Pilar da gel-gitler yaşıyor kendi içinde. Normal hayatına geri mi dönsün, yoksa bu adamın peşinde mi koşsun? Aman Pilarcığım, düşündüğün şeye bak ya. Dön evine, yurduna. Bu adamla yaşanır mı bir ömür boyu?

Kitabın arka kapağında yazılana göre “Paulo Coelho, bu romanında Tanrı’nın kadın yüzünü keşfediyor”muş. Bizim de keşfetmemizi istiyor belli ki, fakat ben keşfedemedim. Ve tüm keşfedemeyenler gibi sıkıldım.

Sonuç olarak dini yorumlamaları, aşk sosuyla vermeye çalışan ama sıkıcı olmaktan kurtulamayan bir roman.

29 Temmuz 2012 Pazar

İZ



İZ


Yazarı: Canan Tan

Yayınevi: Altın Kitaplar Yayınevi

Basım Yılı: 1. Basım Mart 2011

Sayfa Sayısı: 395


Anne ve babasının ayrılması üzerine Verda, annesi ile yaşamaya başlar. Babasını ise çok az görür. Araları pek iyi değildir. Çünkü babası annesinden ayrılmasından kısa bir süre sonra başka bir kadınla, üstelik aile dostu olan bir kadınla evlenmiştir.

Bu ve benzeri nedenlerle babası ile arası bozuk olan Verda, babasının intihar haberini alınca altüst olur tabi. Yalnız bu intiharın arkasında başka sebepler olduğunu düşünür. Başlar o sebepleri aramaya, babasının intiharının izini sürmeye.

Böyle girince biraz polisiye gibi oldu ama alakası yok. Keşke alakası olaymış. Ama hiç yok.

Verda’nın kocası ile geçinme çabası ve babası ile yaşadığı anılar geçidi altında tırt bir duygusallık var.

Verda, babası gibi avukat. Babasının yarım bıraktığı ve intiharının arkasındaki sır perdesini aralayacağını düşündüğü davayı alıyor, müvekkillerinin haklılığına inanarak. Ama sonra bu inancı sarsılıyor. Sarsılınca da vekili olduğu davayı takip edip etmemek noktasında tereddütlere düşüyor. Hiç profesyonel bir davranış değil. Dava bir arazi davası. Ama müvekkil aile yok cinayetlere karışmış, yok ortada kirli paralar dönüyormuş. Sana ne kızım. Arazi davasını aldın sen, onunla ilgilen. Bir de karşı tarafın avukatı ile görüşmeyi doğru bulmuyor. Al bir saçmalık da burada. Karşı tarafın avukatı ile görüşmek meslek etiğine aykırıymış gibi vaveyla koparmak falan.

Verda iyi bir avukat değil. Kitap da iyi bir kitap değil. İz miz deyince polisiye aksiyon gibi bir beklentiye sokuyor insanı kitap. Ama yoğun duygusallık bombardımanına maruz bırakıp boğuyor sadece.

(Kitabı ödünç veren Duygu arkadaşıma teşekkürlerimi sunuyorum.)

18 Temmuz 2012 Çarşamba

AŞKA VEDA

AŞKA VEDA

Yazarı: Can Dündar

Yayınevi: Can Sanat Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım Mayıs 2012

Sayfa Sayısı: 204


Vıccık vıccık aşk, sevgililik, ilişkiler kitabı.

Can Dündar'ın köşe yazılarından derlenen kitap, Sevgililer Gününe kutsi bir hava katarak başlıyor. Sevgililer Gününde yalnızlık, okyanusun ortasında susuzluk çekmek gibi, öksüzlerin Anneler günü gibi, meyvesiz ağaç, öğrencisiz okul, cikletsiz bakkal gibi, breh breh breh. Sevgililer gününe böyle bir hava katmak çok komik. (Not: Gayet de sevgilim var.)

Böyle Sevgililer Günü mıymıylamasıyla başlayınca kitap hep öyle devam ediyor sandım ama sonra kadın intiharları, toplumda kadının yeri gibi nispeten daha dişe dokunur konulara da değinilmiş.

Hazır yaz da gelmişken plajda güneşlenirken rahat rahat okunur bu kitap. Başka da zaman ayırmaya gerek yok. Zamanınıza yazık.