12 Ağustos 2015 Çarşamba

EFRÂSİYÂB'IN HİKÂYELERİ





EFRASİYAB'IN HİKAYELERİ

İhsan Oktay Anar

1998

İletişim Yayınları - 23. Baskı - 2011

242 Sayfa


Görevini yapmak üzere yola çıkan Ölüm meleği, Cezzar Dede'nin canını alacaktır. Ancak Cezzar Dede ile bir anlaşma yaparlar. Sırayla hikaye anlatırlar. Böylece Cezzar Dede'nin ömrü biraz daha uzayacaktır. Aslında onun daha fazla hayatta kalmak gibi bir derdi yoktur. O sadece hikaye anlatma yarışının keyfini çıkarmaya bakar. 

İşte kitap Ölüm ve ihtiyarın birbirlerine anlattıkları bu hikayelerden oluşuyor.

Anlattıkları hikayeler beklenmedik şekilde komik. Beklenmedik şekilde çünkü konusu ölüm olan bir hikaye ne kadar komik olabilir mesela. Ya da konusunu korku olarak belirledikleri hikayelerin korkutmayıp güldürmesine ne demeli.

Her hikayenin ardından da birbirlerini gayet yerinde eleştirilerle değerlendiriyorlar.

*

Kitabın giriş cümlesi:

"Çok değil, bundan otuz yıl kadar önce, Anadolu'nun orta yerindeki bir kasabada, kestiği raconla nam salmış bir kabadayı vardı."

İşte bu külhanbeyi bir gün ensesinde ölümün soğuk nefesini hisseder. Ölmekten korktuğu için ölüm meleğine bir teklifte bulunur. Kumar oynayacaklar, adam kazanırsa ölüm ona 100 sene daha verecek. 

Oyunu dört kişi oynayacakları için eğer adam kaybederse ölüm hem adamın, hem de oyundaki eşinin canını alacak.

Adam oyun arkadaşı ararken, Ölüm de mesaisini sürdürür. Canını alacağı sıradaki kişi Cezzar Dede'dir. 

Cezzar Dede'nin evine gider. Dede o sırada torunlarına masal anlatmaktadır. Ölüm, Dede'nin kulağına sebebi ziyaretini fısıldar. Cezzar Dede durumu soğukkanlılıkla karşılar. Torunlarına da lisan-ı münasiple anlatmaya çalışır. Zira çocuklar, misafirin ne dediğini söylemesi için dedelerine çok ısrar ederler. Bunun üzerine Dede "Bana Efrasiyab'ın hazinesinin yerini fısıldadı." der. Çocuklar da onlarla beraber gitmek isterler ama sonra uyuyakalırlar.

Ölüm, oyun oynayacağı kabadayının yanına gider. Cezzar Dede, Ölüm'ün eşi olacaktır. 

Kabadayı da eşiyle beraber oradadır. Tabi eşin işin aslından haberi yoktur. Ölümle aynı masada oyun oynayacağından habersiz adam, sıradan bir kumar masasında olduğunu sanır.

Oyunu elbette Ölüm kazanır. Kabadayı, oyun arkadaşına gerçeği söylediğinde arkadaş feci öfkelenir. Silahını çekip kabadayıyı vurur. Kabadayı da ona silah çeker. Birbirlerini öldürürler.

Ölüm, oyunda eşi olduğu için Cezzar Dede'ye borcu olduğunu düşünür ve ona da bir şans tanımak ister. 

Cezzar Dedemiz, biraz bilge bir dede:

"Ben bugüne kadar kazanmak için oynamadım hiç. Oyunun bana verdiği zevkle yetindim" sf. 17

Ölüm bu durur mu yapıştırmış cevabı:

"Seninle, verdiği zevk dışında hiçbir amacı, kuralı ve şartı olmayan bir oyun oynayacağız.(...) Bir konu seçip, birbirimize hikayeler anlatacağız. Kazanma amacıyla değil, sadece anlatmanın zevki uğruna. Her hikayen için senin bir saat yaşamana izin vereceğim." 

Böylece başlar hikayeler.

İlk hikayenin konusunu Cezzar Dede belirler ve Ölüm anlatmaya başlar.

Bu esnada canı alınacak sıradaki kişiye giderler. Bu kişi Uzun İhsan'dır.


KONU: Korku

ANLATICI: Ölüm

HİKAYENİN ADI: Güneşli Günler


Anadoluda bir okul. 

Okula yeni bir müdür gelir. 

Günışığının, lambaların cildinde derin yaralar açtığı bu müdür için okulda tadilat yapılır. 

Onunla birlikte yeni müdürün ahbabı olan bir resim öğretmeni de gelir. 

Çocuklar okul müdürüne kılık kıyafetinden ötürü Kont lakabını takar. Resimcinin lakabı da Sağır'dır.

***
"Artistik ve ahlaki değerlere asırlar boyu bir türlü erişemedikleri için bunlar uğruna bir ömür harcamayı enayilik olarak gören ve güzelliği üretmek yerine onu para, şiddet ya da kurnazlıkla elde etmeyi fazilet sayan insanların ülkesindeki okullarda, en az rağbet gören ve pek ciddiye alınmayan bir ders de resimdi." sf. 24
***

Okulda Bora Mete adında, şişmanlığından ötürü arkadaşlarının Alyanak dediği, resimde çok yetenekli bir çocuk var.

Sağır, bu çocuğun güneşli bir resim yapmasını istiyor. Böylece Kont, güneşe çıkmasa da bu çocuğun çizeceği capcanlı güneş resmiyle en azından güneşi görmüş kadar olur diye düşünüyor.

Çocuk da zaten resim yapmayı çok seviyor. Oğlanın, başka hiçbir şey yapmayıp yalnızca resim yapması karşılığında ondan kanını istiyorlar. Çünkü Kont'un sık sık kana ihtiyacı oluyor.

Çocuk, her gece kanı emildiği için ölüyor.

Çocuğun yaptığı resme Sağır büyülenmiş gibi bakıyor. Ama resimde güneş daha doğmamış. Resmi Kont'a götürüyor "Üzgünüm, kanı ışığa tercih eden sen oldun. Böylece hayat senin için ışık değil, kanın ta kendisi oldu. Şüphe yok, ölümün de ışık olacak." diyor. 

Yani Kont için hayatı boyunca görmediği güneş, yine doğmamış oluyor.

Sağır, Kont'a güneşi ve ışığı göstermeyi vaat etmişti ama bunu yerine getiremediği için kendini vuruyor. 

Kont, resme bakıyor. Resimde güneşin doğmasını bekleyen çocuğu görüyor. Ve güneş doğuyor. 

Böylece hayatında ilk kez güneşi ve ışığı, yani ölümü görüyor. 

Bu resim sonra okulun yemekhanesine asılıyor. Talebelerden biri çerçevenin altına Güneşli Günler yazıyor. Resim, bakanların içini ferahlatıyor. 

*

Ölüm hikayesini bitirdiğinde canı alınacak sıradaki kişi olan Uzun İhsan'ı bulacakları yere gelmiş oluyorlar. Ama adamı ellerinden kaçırıyorlar. 

Uzun İhsan'ı nerede bulacağını bilen Ölüm, oraya gidene kadar Cezzar Dede'nin hikayesini dinliyor.


KONU: Korku

ANLATICI: Cezzar Dede

HİKAYENİN ADI: Bidaz'ın Laneti


Anadolu'nun bir köyünde kayınvalidesinin sürekli aşağılamalarına maruz kalan Galloğlu Hamdi adında bir adam varmış. 

Hamdi, Aptülkehribar adında bir adamla tanışmış. Bu adam Rum padişahı Bidaz'ın hazinelerle dolu mağarasını arıyormuş ve ona çok yaklaşmış. Elinde mezarın yerini gösteren haritanın sadece yarısı varmış. Diğer yarısını satın almak için paraya ihtiyacı varmış. 

Hamdi bu işe cesaret edemediğinden Aptülkehribar, Hamdi'nin kaynanasıyla da konuşmuş ve kadını ikna etmiş.

İki adam, mağaraya doğru yola çıkmışlar. Dikkatli olmaları lazım, çünkü Bidaz'ın mezarı lanetli. 

Bidaz, dokunduğu her şeyi altına çevirme yeteneğine sahip. Ancak bir insanoğlu, ona dokunursa Bidaz eski haline döner. Altına dönüştüğü için ölümsüz olan Bidaz'a dokunmaya kimse cesaret edememiş. Ona dokunurlarsa, Bidaz dirilecekmiş.

Adamlar mağaraya giriyorlar. Göz kamaştırıcı altınları ve Bidaz'ı görüyorlar. Yanlışlıkla Bidaz'a dokununca Bidaz canlanıyor ve ayağa kalkıyor. 

Bu arada kaynana da kendisini kandırırlar diye adamları takip etmişti. Mağarada bir hortlağın, damadı ve arkadaşlarına saldırdığını görünce elindeki keserle hortlağa saldırıyor. Kaynana altına dönüşüyor, hortlak da kuruyor ve bir avuç kül haline geliyor. 

Altına dönüşen kaynanayı satıyorlar. Zengin oluyorlar.

*

Gördüğünüz gibi ikisinin hikayesi de yeterince korkunç değil. Bunun eleştirisini kendileri de yapıyorlar zaten.

Şimdi ise Cezzar Dede, dini bir hikaye anlatmayı teklif ediyor.

"İnsanların çoğunu dine sokan şey Tanrı korkusu olduğuna göre, bir dini hikaye de, en azından bu insanlara göre aslında bir korku hikayesi belki." sf.55

Bu sırada Uzun İhsan'ı yakalama çabası devam ediyor. Yine ellerinden kaçırıyorlar.


KONU: Din

ANLATICI: Cezzar Dede

HİKAYENİN ADI: Bir Hac Ziyareti


Köyün enteresan bir imamı var. Adı İlimdar. 

Bu imamın eline, köyün öğretmeninin Medeniyetler Tarihi kitabı geçiyor. İmam bu kitabın Uzak Doğu Medeniyetleri kısmındaki Buda resminden etkileniyor. "Üzerinde bir harmani, bağdaş kurmuş, elleri dizlerinde tefekküre dalan bir bilge heykelinin fotoğrafıydı bu."

Rakip köyün imamı hacca gittiği için, ondan geri kalmak istemeyen köylüler kendi imamlarını da hacca göndermeye karar veriyorlar. Bunun için paraları çıkışmayınca yörenin zengin ağasından yardım istiyorlar. Ağa, bir şartla kabul ediyor. İlimdar Efendi hacca gönderilecek, ama ağanın yetmiş yaşındaki babası ve on sekiz yaşındaki kara sevdalı oğlu da imamla birlikte gidecek.

İmamı zar zor ikna ediyorlar ve imam, huysuz ihtiyar Zekeriya Dede, insanlıktan çıkıp kurt gibi davranan, zincirle zaptedilen oğlan beraber yolculuğa çıkıyorlar.

Çocuk, tam bir kurt oğlan. Otobüste Zekeriya Dede, oğlanı kimseye söylemeden otobüsün arkasına bağlıyor. Dışarıda kar kış kıyamet ve kurtlar etrafta. Otobüstekiler çocuğun ölmüş olduğunu düşünürken bakıyorlar ki çocuk kurtlarla neşe içinde takılıyor.

Otobüsten inip yola devam ediyorlar. Ancak dede, güneye değil, doğuya doğru gittiklerini farkediyor. İlerde imamın başına kakmak için şimdilik bir şey söylemiyor.

İmam, kabe yerine doğuya Buda tapınağına getiriyor onları. 

Rahiplerden biri, kurt oğlana elindeki kitaptan ilahiler okuyor. Bunu dinleyen oğlan, birden sakinleşiyor. Ve artık hep sakin kalıyor. O gün duyduğu ilahiyi, dinleyenleri mest eden bir şekilde söylüyor. Oğlan artık ermiş oluyor. 

Oğlanın bu durumu karşısında imam, kendisinin tefekküre erememesine üzülüyor. 

İhtiyara artık oradan gitme vakti geldiğini söylüyor. 

İmamın kendisini öldüreceğini sanan ihtiyar yanına asa  alıyor. Yolda tam imama vuracakken ıskalıyor. İmam bunu farketmiyor. 

Köye dönerlerken, yolculuğun başında kurt oğlanın otobüsün arkasında kurtlarla beraber takıldığı yerde imam iniyor. 

Yanına sadece gramofon ve kurt oğlanın ilahisini kaydettiği taş plağı alıyor. Dağın tepesinde kurtlar kendisine yaklaşmışken gramofonu açıyor. 

Kurtlar sesi tanıyor. İmam soğuktan donarken kurtlar da sahibinin sesinden Bhagabat-Gida'yı dinliyor.

*

Ölüm bu hikayeyi pek beğenmiyor. Hem dini, hem hac isimli bir hikayenin daha ilahi nüanslı olması gerektiğini bekliyor çünkü. 

Cezzar Dede'nin kendisiyle dalga geçtiğini düşünüyor. "Ayrıca hikayende bir nebze olsun korkuya rastlamadım. Bu da elbette, bir dini hikaye için büyük eksiklik." sf.81

Cezzar Dede'nin cevabı:

"Geçmişime bakıyorum da, hayat bugüne kadar bana hep güzel şeyler göstermiş. Bu dünyada her şey güzel. Çirkinlik diye bir şey yok; kimbilir, sadece aldanarak ve büyük bir budalalıkla, onda çirkinliği görenler çirkindir belki. Ama ben, dünyayı korku duygusuyla değil, güzellikle tanıyorum. Benim ona baktığım gibi Dünya da bana bakıyor ve gülümsüyor, ben ona neden gülümsemeyeyim?" sf. 82

Bu arada Uzun İhsan'ı yine kaçırıyorlar.

Şimdi hikaye anlatma sırası Ölüm'e geçiyor:


KONU: Korku

ANLATICI: Ölüm

HİKAYENİN ADI: Dünya Tarihi


Aptülzeyyat adında bir tüccar, dükkanda uyuyakalıyor. Rüyasına gelen aksakallı dede, ondan bütün varını yoğunu fakir fukaraya dağıtmasını ve hemen Acıpayam'a gelip orada kendisini bulmasını istiyor.

Tüccar uyanınca bu sözleri ciddiye almıyor ama öbür yandan işleri azalınca rüyada bir keramet olduğunu anlıyor. Ak sakallı dedenin dediğini yapıyor. Malını mülkünü satıyor ve Acıpayam'a doğru yola çıkıyor.

Acıpayam'ı sorduğu köylüler ona dağın eteğindeki bir konakta birbirinden zalim dört kardeşin olduğunu söylüyor. Dağa gidenler de bir daha asla geri dönmüyormuş.

Vaktiyle Selami Tuz adında, sofu bir kişilik varmış.

Adamın, adı FEYYUZ olan küçük oğlu ve adını sonra öğreneceğimiz bir büyük oğlu varmış. 

Feyyuz kara ilimlere merak salıp babasının parasını çalarak evden kaçmış. Babası da onu evlatlıktan reddetmiş. Ancak Feyyuz daha sonra başarılı olmuş, gazetelere çıkmış.

Büyük oğlan ise bir saatçide çalışıyormuş. Bu saatçinin EHRİBAN ve HÜRMÜZ adlı iki kızı varmış. 

Büyük oğlan, bu kızlardan büyüğüne yani HÜRMÜZ'e aşık olmuş. Ancak kızların babası, kızlarının ikisini birden aynı anda üstelik iki erkek kardeşle evlendirmek istiyormuş. 

Bu nedenle baba, küçük oğlu Feyyuz'a  bu durumu anlatan bir mektup göndermek zorunda kalmış.

Feyyuz, kızın fotoğrafını beğenince gelip evlenmeyi kabul etmiş.

Feyyuz, karısı Ehriban'ın aynada bir adama baktığını görmüş. Bu adam Ehriban'ın erkek kardeşi AZAZİL'miş. Ehriban'ın yıllardır peşinde koştuğu ilim ve irfan Azazil'deymiş. Onu bulursa hem evliliklerindeki mühür kalkar, hem de Feyyuz, dünyanın sırrına erişirmiş.

Bunun üzerine Feyyuz, Azazil'i bulmaya gidiyor. Azazil, Acıpayam Dağı eteklerinde bir viranede yaşıyormuş ve kendisine hayran biriymiş. Feyyuz, oraya bir ayna koyarsa, aynaya bakıp dalan Azazil'i yakalayabilirmiş.


Karısının bu tavsiyesine uyam Feyyuz, Azazil'e ulaşıyor. Ondan bildiği bütün fenleri kendisine anlatmasını istiyor.

Azail ona bir meyve uzatıyor. Bilgelik meyvası diyerek. Ondan tadan, bütün ilimleri ve kainatın esrarını çözermiş. Ama eğer Feyyuz, "Dur!Geçme! Ne kadar güzelsin!" derse Azazil'in efendiliğini kabul edecek ve Acıpayam'ın çöplüğünde yaşayacak.

Bilgelik meyvasını yiyen Feyyuz geleceği ve Ehriban'dan doğacak oğullarını görüyor. ZEHİR, NEZİR ve DEMİR'in zulümlerini, cinayetlerini; SİLAHİR, ZÜBEYİR, CİHANGİR ve FEDAİR'in sefil hayatlarını üzülerek seyrediyor. Sonra onların teker teker ölmelerini izliyor.  

Artık dünyevi bilgiyi reddedip Tanrıya erişmek, onu görmek istiyor. Bu dileği kabul oluyor.

Azazil yine karşısına çıkıyor. Ve böyle bir döngü başlıyor.


Büyük oğul ise evliliğinden gayet memnunken eşi Hürmüz ölüyor. Onun yükselen ruhunu tutmak isteyen oğul, bunu başaramadığı için sol eline inme iniyor.

Ondan sonra da Feyyuz ölüyor.

Baba, dul kalan gelini ile töre gereği büyük oğlun evlenmesini söylüyor.

Evleniyorlar ama karı koca olmuyorlar.

Ama en sonunda Ehriban'ın ısrarıyla gerdeğe giriyorlar. Sabah büyük oğlun felçli eli açılıyor ama içinden ölmek üzere olan eşini yakalamak isterken tuttuğu elbisenin parçası çıkıyor.

Ehriban ve büyük oğulun ABUZER ve ALEMDAR adlı yapışık ikizleri oluyor. Biri namazında niyazında, diğeri zevkü sefada olan bu iki kafalı yapışık ikizler sürekli kavga ediyor.

Büyük oğul ise evi terkediyor ve Acıpayam'a yerleşiyor.

Bu büyük oğlunun adı SALİH

Tüccarın rüyasına giren ak sakallı da bu Salih.

Zirveye doğru çıkan tüccar, köylülerin bahsettiği kardeşlerin evinden yankılanan müzik sesini duyuyor. Onu gören kardeşler birden korkuyor. Çünkü tüccarı amcaları Salih'e benzetiyorlar.

Salih sandıları tüccar için bir döşek hazırlıyorlar. Sobayı yakmak için de odadaki kitapları kullanıyorlar. Yakmak için sobaya atılan kitaplardan birinin içinden hayalet çıkıyor. Hayelet sonra raftaki başka bir kitaba sığınıyor. Sığındığı kitap Dünya Tarihi adlı bir eser. 

Sabah Abdülzeyyat yoluna devam ediyor.

Bir zamanlar Acıpayam Dağı'nda Zehir, Nezir ve Demir adında üç harami varmış. Köylüler bunlardan kurtulmak istermiş ama bir türlü başaramazmış. O yüzden de haramilerin ecelleriyle ölmesini beklerlermiş. 

Abtülzeyyat, zirveye doğru çıkarken bu haramilerle karşılaşma tehlikesi de doğuyor ama korktuğu olmuyor.

Nihayet zirveye ulaşıyor.  Salih'in evine giriyor ama ev boş.

Evde bir kapak görüyor. Salih'in bu ağır taş kapağın altında olduğunu düşünüyor. Bir ineğe bağladığı ip yardımıyla kapağı açıyor. Kapağın altında bir kuyu var. Dipteki suda kendi aksini görüyor. "Meğer Salih benmişim" diyor. 

***
"Hakikat ona erişmek için ödediğimiz bedel olmalıydı."
***

Abdülzeyyat da şimdi başka tüccarların rüyasına girip aynı telkinleri veriyor.

Böylece hikaye başa dönüyor. 

*

Cezzar Dede'nin bu hikayeyi eleştirisine ben de katılıyorum

"Bu gerçekten ibretlerle dolu bir hikaye. Ne var ki çok uzun. Ayrıca takip edilmesi zor gibi."


Bu arada Uzun İhsan'ı yine ellerinden kaçırıyorlar. 

Yeni hikayeye geçiyorlar:



KONU: Aşk

ANLATICI: Cezzar Dede

HİKAYENİN ADI: Ezine Canavarı


Bu benim en sevdiğim hikaye. 

Bir çöpçatan vasıtasıyla dul bir anne ve beş kızıyla dul bir baba ve beş erkek çocuğu birbiriyle evlenmek üzere tanıştırılır.

Baba ve oğullar kasaptır. 

Oğullardan birinin evi temizlerken evin bütün tozunu kirini bir odaya yığması sonucu o odada dev bir yaratık peyda olur. Baba ve oğullar bu yaratığı öldüremedikleri için en azından kendilerine zarar vermesin diye beslerler.

Bir gün baba ve oğulların evine gelen bir komşu kadın, bu yaratığı görünce kıyamet kopar.

Kızların ve annenin kulağına gelen bu dedikodu üzerine anne evlenme işini askıya alır. Baba ve oğulların başka bir eve taşınmasını ister. Ama babanın böyle bir maddi gücü yoktur.

Çok büyük talihsizlik eseri olarak bu evlilik gerçekleşmez. Kızlar abuk subuk insanlarla evlenir.

Baba ve oğullarının evi yanar.

Yaratıksa, yine ölmez. Başka bir eve yerleşir ve üstelik orada yavrular doğurur.

*

Yaratığın ölmek bilmez hali ve oğlanların evlilik öncesi hazırlık süreçleri bu hikayenin en keyifli yanı. 

Şu satırlar da güzel:


"Kasabın kafasında dönen bu hesaplar, bir kadının en etkili süsünün bilinmezlik olduğunu ispatlıyordu. Öyle ki hemen her erkek, bilip görmediği, bu yüzden hayal etmek zorunda kaldığı kadınları kendi pembe hülyalarıyla bir kez süsleyince, onlarla karşılaştıktan sonra bile gerçeği değil, bu süsleri görmeye devam ederdi." sf. 157


"Bu hayatta güçlü olmanın bir yolu da, insanların günahları ve kabahatleri hakkında bilgi biriktirmekti. Yükselmek çok zordu ama diğerleri karalanabilir, yerin dibine batırılabilirdi." sf. 173

"Ruhlarını teslim edip Hakk'ı gören merhumlar gibi, bu fani dünyada yataklarında huzur içinde yatanlar sadece bilmeleri gereken şeyleri bilen talihli insanlardı. Birinin huzurunu kaçırmak için onu bilmediği bir şeyin var olduğuna inandırmak yeterliydi." sf. 180

*

Ölüm, Cezzar Dede'nin bu hikayesini de pek beğenmiyor. Onun korkuyu ve dini duyguları hafife alması gibi, aşka da zihnini fazla takmadığını söylüyor. Bu ne biçim aşk hikayesi, diyor yani.

Cezzar Dede bu durur mu, yapıştırmış cevabı:

"Kavuşunca meşk, kavuşamayınca aşk olduğunu söylerler. Sevgisini kalbinde taşıdığı sürece herkes ona kavuşmuş demektir bana göre. Bu nedenle, sevmenin meşketmek olduğunu düşünürüm." sf. 185

*

Bu arada Uzun İhsan'ı tekrar elden kaçırınca bu defa hikaye anlatma sırası Ölüm'e geçiyor.


KONU: Aşk

ANLATICI: Ölüm

HİKAYENİN ADI: Hırsızın Aşkı


Bir kemancının kemanına duyduğu aşk anlatılıyor bu hikayede.

Bir hırsız, çok değerli bir keman çalmış. (Usturadavarus marka. Ahahah.) 

Sonra bu kemandan çıkan nağmeler nedeniyle ona aşık olmuş ve keman çalmayı öğrenmiş. 

Gelgelelim Fezai adlı bu hırsız aşığın babası kemanı satmış. Kemanı sattığı adam çok ünlü bir müzisyenmiş.

Bizim kemancı tabi şok. Çok üzülmüş. 

Bir gün gazetede kemanını satın alan bu ünlü kemancının bir resital vereceğini öğrenmiş. O da gitmiş izlemeye. Sadece izleyerek durmamış tabi. Koşarak sahneye fırlayıp, adamın elinden kapmış kemanını, yani sevgilisini.

Kaçmaya başlamış, bütün güvenlik görevlileri de peşinde. Çatının kenarında, artık kaçacak yeri kalmayınca, kemanını öpmüş, koklamış, onunla vedalaşmış ve kendisini boşluktan aşağı atmış.

Arkasından gelen güvenlik görevlisi, çatıda ağlamaklı nağmeler duymuş. Bu sesler kemandan geliyormuş. Keman da giden sevgilisinin ardından ağlıyormuş yani bir bakıma. Asker kemana dokununca ses kesilmiş.

*

Bu  defa cennetle ilgili birer hikaye anlatmaya başlarlar.


KONU: Cennet

ANLATICI: Cezzar Dede

HİKAYENİN ADI: Şarap ve Ekmek


Hiç evlenmeyen, evliliğe sıcak bakmayan, çocuk da sevmeyen Zeynelabidin adında bir genç adam 
varmış.

Geçimini güllü Yasin, ilmihal, Kuran satarak sağlarmış.

Cuma namazı için camiye gittiğinde imam, hutbesinde çocuk sevgisinden bahsetmiş.

Zeynelabidin, aynı imamı akşam meyhanede görmüş. İçip içip ağlıyormuş.

Meyhaneci, bu imamın hikayesini anlatmış:

Sefa adında bu adam, vakti zamanında sefa pezevengi diyebileceğimiz bir adammış. Bir gün bohçaçı bir kadın, kucağında bir bebekle Sefa'nın kapısına dayanmış. İffetiyle oynayıp peydahladığı bu çocuğa bakmasını istemiş.

Sefa, kızına Bestenur adını koymuş.

Ona bir sütanne bulmuş. Yıllarca süt annenin yanında kalan kız, büyüyünce babasını yanına dönmüş. 

Ama sütannesinin ondan bir isteği varmış. Babasını ahlaklı, terbiyeli bir adam yapmalıymış. Kız, sütannesinin verdiği iksiri içtiği için artık susamayacak ve acıkmayacakmış. O yüzden çok hafifmiş ve yakında Cennete gidecekmiş. Ama cennete gitmeden önce babasını mazbut, dindar biri yapacakmış. Bu yüzden içki, kumar gibi kötü alışkanlıkları bırakıp hidayete ermesini istiyormuş babasının. Ayrıca babası yağlı, ağır yiyecekler yemeyip zayıflamalı ki kız cennete yükselirken, babası da kızın ayaklarına asılsın, beraber cennete gitsinler.

Böylece baba gerçekten yememiş, içmemiş, sıska bir adam olmuş.

Ama Sefa tam da her şey yolunda giderken şeytana uymuş ve dayanamayıp yemiş içmiş.

Kızcağız cennete yükselirken babası kızın ayaklarına asılmış ama kız taşıyamamış. Sonra da kız, nefsine hakim olamayıp günah işledi diye babasına küsmüş.

Çok üzülen adamcağız, cennete gidebilmek için imam hatip okuluna gitmiş, imam olmuş, ama kızından ayrıldığı için çok üzüldüğünden meyhaneye gelerek içip içip ağlıyormuş.

Meyhaneci, imam Sefa'nın hikayesini anlattıktan sonra Zeynelabidin de çok üzülmüş. Kendisi de artık evlenip çocuk sahibi olmak istemiş.

*


Sıra, Ölüm'ün cennet hikayesinde


KONU: Cennet

ANLATICI: Ölüm

HİKAYENİN ADI: Gökten Gelen Çocuk


Çocuk sahibi olamayan ama çok isteyen bir karı koca varmış.

Sonra bir gün leylek bunların kapısına bir erkek çocuk bırakmış. (Evet, leylek)

Anne, aslında kız çocuğu istiyormuş. Ama madem erkek çocuğu oldu onun efendi, usulu, mülayim bir çocuk olmasını istiyormuş.

Baba da oğlunun yerinde duramayan, haşarı, yaramaz bir çocuk olarak yetişmesini istiyormuş.

Anne ve babası arasında kalıp ikisini de üzmek istemeyen çocuk ikili bir hayat yaşamaya başlamış.

Bir annesinin istediği gibi, bir babasının istediği gibi oluyormuş.

Burada hikaye Süperman'e dönüşüyor. Çok komik oluyor.

Çocuk kılık değiştiriyor, pelerinli bir kostüm giyiyor. Bu haliyle hoşlandığı kız da ondan hoşlanıyor ama kostüm değiştirip normale döndüğünde kız onu tanımıyor.

Çok komik ya, şimdi ben anlatınca komik olmuyor ama bu hikaye en komikleri. 

Süperman hikayesinin bu kadar metamorfoza uğramış hali çok eğlenceli.

Hikayenin sonunda çocuk artık dayanamayıp kendini minareden atıyor.

Karı koca gene çocuksuz kalıyor. Bir gün dışarıdan ses duyuyorlar, leylek yine çocuk mu getirdi diye heyecanlanıyorlar. Fakat sadece gökten üç elma düşmüş.

*

Bu da son hikaye oluyor.

Cezzar Dede'nin dediği gibi "Hikayelerin bir sonu olması gerektiğine inananlardanım. Hayat da bana kalırsa böyle."

Zaten de o esnada Uzun İhsan'ın evine ulaşıyorlar. Uzun İhsan evde uyuyor. Yanında Ölüm'ün kız kardeşi Uyku var. 

Ölüm Uzun İhsan'ı uyandıracakken köpek Ölüm'e saldırıyor. Uzun İhsan uyanıyor. Ölüm, Uzun İhsan'dan kendisini kurtarmasını istiyor. Uzun İhsan'a da bunun karşılığında yaşaması için biraz daha süre veriyor. 

Böylece Uzun İhsan yine paçayı kurtarıyor.

Ölüm de Cezzar Dede'nin yanına dönüyor. 

Bu esnada Cezzar Dede'nin torunlarıyla karşılaşıyorlar. Dede, artık torunlarına gerçeği anlatmak zorunda kalıyor. Onların anlayabileceği bir dilde artık aralarından ayrılacağını, gideceği yerin onlara göre olmadığını anlatıyor.

Torunlar, dedelerini kurtarmak için Ölüm'ü ikna etmeye çalışıyor. Eğer Ölüm'ü güldürebilirlerse dede kurtulacak.

Ama Ölüm'ü güldürmek ne mümkün? Çocukların yaptığı şebekliklere yüzü gülmeyen Ölüm, bir kız çocuğunun masum yüzünden duygulanıp yumuşuyor ve gülümsüyor. 

"Evet, çocukluk, cennetin ta kendisiydi ve cennet de seyredilmeye değerdi." sf. 241

Kitaptaki bütün cennet değerlendirmeleri gülümsemek ve çocuklar üzerinden tanımlanıyor zaten.

"Gülümseyen herkes cennete bakıyor demektir." sf. 202

( O yüzden mi bebekler gülümsediği zaman çılgınlar gibi seviniriz? Cennet, bakılabilecek kadar yakınmış gibi olduğu için midir o mutluluk?) 

Bir başka yerde de "Surat asmayı huy edinmiş birinin cenneti görebileceğine aklım yatmıyor." diyor. sf. 216 

Yani, 
Gülmek= Cennet, Somurtmak = Cehennem diye bir denklemi var Cezzar Dede'nin.

Şunlar da var:

"Orayı görmek, orada olmaktır." sf. 217

"Ebedi bir uykuda ebedi düşler vardır. Cennet, düşlerin olduğu yerde değil midir? Sadece, bir düş bitip diğeri başlayacak işte." sf. 217

"Cenneti görmemiz için gözlerimizi açmamız değil, belki de kapamamız gerekir." sf. 217

"Gözlerimi kapatınca Dünya daha güzel görünüyor." sf. 218


*

Kitabın sonu tüm bunlar Cezzar Dede'nin torunlarına anlattığı bir masallar silsilesiymiş diye bitiyor. 

***

Enfes bir kitap bu.

Bayıldım.

Zerre sıkılmadan okudum.

Müthiş keyif aldım.

***

Altını Çizdiğim Diğer Satırlar:

"Aklıyla değil, şansıyla oynayana erkek derler. Yoksa kumarda kaybetmeden aşkta nasıl kazanırsın başka?" sf. 12

"Benim dünyada tattığım en büyük lezzet, hayat değil, insanlık! Her zaman olduğu gibi şimdi de, yaşıyor olmanın değil, insan olmanın zevkini çıkarıyorum." sf. 137

"Birçok kişi için insan olmanın zevkini ve keyfini çıkarmak değil, hayatı sürdürmek ve korumak daha önemli görünüyor. Ne pahasına olursa olsun yaşamaya çalışmakla, doğrusu çok büyük bir mutluluğu kaçırıyorlar. Acı ve ölüm korkuları onları yönetiyor. İşin kötüsü, bu korkuya Tanrı diyorlar. Oysa dünyayı korkuyla değil, bir insanın gözleriyle görselerdi, Tanrı'yı görmüş olurlardı" sf. 138


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder