14 Nisan 2012 Cumartesi

KUKLA


KUKLA

Yazarı: Ahmet Ümit

Yayınevi: Everest Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım 2002 Om Yayınevi- 19.Basım 2010 Everest Yayınları

Sayfa Sayısı: 504


Artık işten elini eteğini çekmiş bir zamanların başarılı gazetecisi, yıllardır görmediği üvey kardeşi ile karşılaşır. Ama bu karşılaşma basit bir rastlantı değil, kirli işlere bulaşmış üvey kardeşin planının bir parçasıdır.

Bu plan nedir?

Bu üvey kardeşin olayı nedir?

Perde arkasında yaşanan devlet sırları nelerdir?

Aslına bakarsınız heyecanlı, sürükleyici bir konu ama ne yazık ki kullanılan dil çok bayık. O kadar gereksiz ayrıntılarla dolu ki kitap.

Mesela bazı kitaplar vardır, bir gün okumayın unutursunuz o güne kadar okuduklarınızı. O kimdi, bu kimdi, nerde kalmıştım, koparsınız kitaptan.

Ama diğer bazı kitaplar da vardır ki günlerce okumasanız, döndüğünüzde kaldığınız yerden devam ettiğinizde hiçbir noksanlık hissetmezsiniz. Ahan da bu o kitaplardan. Başladım ben bunu okumaya. Ama sonra araya başka kitaplar, aramıza yollar, yabancı kollar, zor yıllar girdi. Günler sonra geri döndüm ben buna, hiç te o kadar uzun süre ayrı kalmamışız gibi devam ettim kaldığım yerden, tek sayfa bile geri dönme lüzumu görmeden.

Gazeteci kardeşimizin kendi içsel düşünceleri o kadar fazla ki. '' Peki şimdi ne yapmalıyım? Bu işlere bulaşmayı hiç istemiyorum. Ama bulaşmadan da yapamayacak gibiyim. Bir yandan gazetecilik merakım, öbür yandan tembelliğim. Ah bu tembelliğim. İçki yok mu içki. Bir içeyim de kendime geleyim. Hah içtim ,iyi oldu, kendime geldim. Peki şimdi ne yapacağım? Kafam o kadar karışık ki...''

Hay kafasına oklavayla vurduğum.

Tüm bu kafa sıkan gereksiz ayrıntılara katlanabilirim diyorsanız, vatan millet aşkıyla, devlet kontrolünde cinayetler işlemiş, bunu yaparken başka pisliklere de bulaşmış insanlar anlatılıyor burada.

EKMEĞİMİ KAZANIRKEN


EKMEĞİMİ KAZANIRKEN

Yazarı: Maksim Gorki

Çeviren: Hande Nurel

Yayınevi: Bordo Siyah Yayınları


Sayfa Sayısı: 479



Maksim Gorki'nin çocukluk yıllarını anlattığı ''Çocukluğum'' kitabından anlaşıldığı kadarıyla bu büyük yazar o dönemde eline bir tane bile kitap almamıştı.

''Bir tane bile kitap okumadan nasıl yazar olunur? Üstelik de dünyaca ünlü klasikleri yazan bir yazar?'' diye başımı ellerimin arasına almış kara kara düşünürken cevabı bu kitapta buldum. İlk gençlik yıllarında Maksim nihayet kitaplarla tanışıyor ve çok seviyor. Her fırsatta kitap okuyor. Ama bu fırsatları bulmak çok kolay olmuyor onun için. Zira işi başından aşkın. Temizlikçilik mi dersin, hamallık mı dersin, yapmadığı iş kalmıyor.


Çok zor bir hayat yaşamış, dağlara taşlara Ya Rabbi.


Gerçi kitabı sonuna kadar okumadım, itiraf edeyim. Sıkıldım. Evet çok zor, çetin, acımasız bir hayat. Ama sıkıcı beya. Sıkıldım bıraktım.

24 Mart 2012 Cumartesi

ÇOCUKLUĞUM


ÇOCUKLUĞUM

Yazarı: Maksim Gorki

Türkçesi: Barbaros Küpçük

Yayınevi: Armoni Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı- Ağustos 2011

Sayfa Sayısı: 239


1868 yılında doğan Maksim Gorki hayatını ''Çocukluğum'', '' Ekmeğimi Kazanırken'' ve ''Benim Üniversitelerim'' adlı üç ciltte yazmış.

İşte bunlardan ilki de ''Çocukluğum''

Çok kahır bela bir çocukluk geçirmiş. Babasını küçük yaşta kaybedince annesi ile birlikte dedesigillerin evine gitmişler. Ama dedeye gel. Nasıl sert, nasıl acımasız. Sürekli dayak atmalar. O kadar ki adam kendi karısı olan yaşlı başlı nineye bile dayak atıyor. Hatta dayak da değil. Yumruk. Ve o dönem Rusya'sında anladığım kadarıyla adamların, karılarını yumruklaması gayet olağan karşılanıyor.

Dede, biraz zengin. Ama bir o kadar da cimrinin önde gideni, geride durmayanı. Onun mirasına bir an önce konmak isteyen oğulları, adamı öldürmeye bile kalkışıyor. Maksim Gorki'in dayıları da böyle herifler işte.

Annesi desen kendi dünyasında yaşıyor. Evleniyor, yeniden çocuk sahibi oluyor falan.

Maksimcik Gorkicik bir ninesinden sevgi görüyor. Nenem benim. Ne varsa sende var, pamuk nine.

Böyle bir ortamda yetişen Maksim Gorki, iyi psikopat çıkmamış.

ROMEO VE JULİET


ROMEO VE JULİET

Yazarı: William Shakespeare

Türkçesi: Züleyha Yılmaz

Yayınevi: Ve Edebiyat Yayınları

Basım Yılı: 2. Baskı- Eylül 2009

Sayfa Sayısı: 190


1500'lü yıların sonunda yazılmış bir eser bu. 1500 yaa. 1500 diye yıl mı olur arkadaş? Yıl dediğin 2012 olur, 1993 olur, 1987 olur, 1881 olur, hadi olsun olsun 1789 falan olur. 1500 nedir ya?

Hadi 1500 diye yıl var. O tarihte yazılmış bir oyun, bugüne kadar nasıl gelir? Nasıl bir şaheserdir? Allah'ın nasıl büyük bir lütfudur bu o kuluna. Bak şimdi ben mesela tam bugün bir kitap yazıyorum diyelim. Yıl oluyor 2500, hala benim adım, benim kitabım insanların dilinde. Muazzam birşey.

Neyse konuya geliyorum.

Konuyu biliyor gerçi herkes. Romeo ve Juliet, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin...hepsi aynı. Kavuşamayan aşıklar. Kavuşsalar zaten efsane değil masal olur. Masallarda güzel prenses ile yakışıklı prens kavuşur ve sonsuza kadar mutlu yaşarlar. Eğer kavuşamazlarsa efsane olurlar, dilden dile büyür aşkları.

Romeo ve Juliet, aslında tam da dengi dengine çalan davullar. Ama aileleri arasında düşmanlık var. Bu düşmanlık da ancak bu genç aşıklar Hakkın rahmetine kavuşunca ortadan kalkıyor ama iş işten geçti ey Capulet ve Montague aileleri.

Juliet'imin Romeo düşman aileden olmayaydı diye bir dileği var ki , kıyamam ben ona:

'' Ah Romeo, Romeo!
Neden sanki Romeo'sun sen?
Reddet babanı,inkar et adını.
Ya da bunu yapmazsan,
Beni sevdiğine yemin et,
Ben olmam artık bir Capulet.

Benim düşmanım olan adındır sadece,
Sen yine sensin,b ir Montague olmasan da.
Nedir ki Montague?
Ne bir el, ne ayak, ne kol, ne yüz,
Ne de başka bir parçası bir erkeğin.
Başka bir isim olsun!
İsim dediğimiz nedir ki?
Gül dediğimiz şu şey,
Kokar başka bir isimle de ,
Aynı güzellikte.
Bu yüzden Romeo, çağrılmasa da Romeo diye,
Kaybetmez o güzel kusursuzluğunu,
İsimsiz de sahip olduğu.
Romeo,çıkarıp at parçan olmayan ismini,
Ve ona karşılık al bütünüyle beni.''

TENSİNG


TENSİNG

Yazarı: Memet Baydur

Yayınevi: Mitos Boyut Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım- Ocak 1994

Sayfa Sayısı: 80


Everest'in tepesine tırmanan ve bu başarısı nedeniyle ''Sir'' ünvanı alan Edmund Hillary'nin, bu tırmanış sırasında kendisine rehberlik eden Nepal'in yerlisi Tensing ile iç çekişmesini anlatan oyun.

Edmund burada batıyı temsil ediyor. Güçlü,hırslı, savaşçı.

Tensing de doğuyu. Sakin, dingin, ununu elemiş eleğini asmış.

Edmund, Everest'e tırmanan ilk insan olarak tarihe geçiyor. Halbuki Tensing oraya daha önce tırmanmış, hatta onun babası, hatta onun da babası daha önce zaten tırmanmış. Onlar için bu gayet sıradan bir şeyken, batılı insanlar için olağanüstü bir olay.

İşte Edmund da, Tensing ile ama aslında kendi içinde bu durumu tartışıyor.

Kitabın başında Prof. Sevda Şener'in oyun hakkında daha derin bir yorumu var. Benden bu kadar çıkıyor.

KUTU KUTU


KUTU KUTU

Yazarı: Memet Baydur

Yayınevi: Mitos Boyut Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım- Haziran 1995

Sayfa Sayısı: 59


Memet Baydur'un 1994'te yazdığı 2 perdelik bir oyun.

1990'lı yıllar Türkiye'de irtica ve şeriat korkularının doğduğu yıllardı malum. Ondan etklenmiş olsa gerek Baydur, yönetim ve zihniyet değişikiliğine değiniyor bu oyunda.

Kutular, şehrin çeşitli yerlerine konulmuş ,içlerinde insanların yaşadığı sanatsal figürler. Belediyenin bu kutu ve heykellerinden sorumlu kişisi Ayşe bunun çok çağdaş, çok modern olduğunu savunuyor ilkin.

Onun kadar savunmasa da karşı da çıkmayan Murat, iktidara geldiğinde bunların ortadan kaldırılmasını istiyor. Ayşe de yönetimdeki yerini korumak için Murat'a yaranmaya çalışıyor ve o da başta çok savunduğu bu şeylerin kaldırılmasını istiyor.

Basit ve hatta biraz çocukça bir iktidar eleştirisi ama hiç yoktan da iyidir. Bir gün bir sahnede oynarsa izlemek isterim mesela. Hani okuduğun bir kitabın sonra filmi çıkar da, aslında senin kitabı okurken zihninde canlandırdığından epey farklı olduğunu görürsün ya sinemada. İşte merak ediyorum, okuduğum bir tiyatro oyununu sonra sahnede görsem nasıl olur? Oynasa da izlesek.

10 Mart 2012 Cumartesi

BEYAZ GECELER


BEYAZ GECELER

Yazarı: Dostoyevski

Yayınevi: Akvaryum Yayınevi



Bu kitaptaki gibi bir adam bugün kimin karşısına çıksa ona edilecek laf hazırdır: abazan

Adamımız, bir kadınla karşılaşıyor. Vuruluyor görür görmez. Sonra da yanına gidip '' 26 yaşındayım. Bugüne kadar hiçbir kadınla konuşmadım. Kadınlardan korkuyorum. Hede hödö'' diyor.

Bu durum kadının ilgisini çekiyor. ''Ah canımmm'' diyor tüm naifliğiyle. '' Hadi gel birbirimize hayatımızı anlatalım.''

Boşuna değil, Dostoyevski'nin bu kitabının fazla yankı uyandırmaması. Abazan ile saf kadından bir cacık olmaz güzelim.

Ha kadının saflığını da anlatayım öyle bitireyim.

Hanım kızımız Nastenka, aslında başka bir adama aşık. Bizim abazana da diyor ki ''Bak benim de konuşacak kimsem yok. Hadi konuşalım. Ama bak sakın bana aşık olma tamam mı? Ben başkasına aşığım çünkü.''

Bizim abazan '' İki gözüm önüme aksın aşık olmayacağım'' diyor ama siz inandınız mı buna?

Kızımız, aşık olduğu adam şehre geri dönünce ona mektup yazıyor. Hem de bizim abazanın tavsiyesiyle. Mektubu kim götürüyor kaıdnın aşığına? Bizim abazan.

Ama kadın, mektubuna cevap alamayınca umudunu kesiyor. Bakıyor hazırda bir abazan var, e ne yapalım, gel evlenek bari, diyor. Tam bizim abazan bunu duyup sevinçten aklını çıldıracakken kadının aşığı çıkageliyor. Kadın da hemen kendini onun kollarına atıyor tabi.

Kaldı mı bizim abazan gene tek başına. Kadın sonra mektup atıyor buna .'' Pardon'' diyor. ''Kusura bakma. Ben seni de sevdim ama arkadaş olarak yani. Bir gün seni kocamla tanıştıracağım. Bir tanısan çok seversin.'' diyor.

Bi git çay koy allaşkına ya.

İşte bunu ben yazsam bir halt olmam, elin Rus'u yazar Dostoyevski olur.

Gideyim bir çay koyayım ben en iyisi.