16 Ocak 2015 Cuma

KÜRK MANTOLU MADONNA



KÜRK MANTOLU MADONNA

Sabahattin Ali

1943

Yapı Kredi Yayınları - 66. Baskı - Temmuz 2014

160 sayfa


"Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri 

yapmıştır."


Kim olduğunu bilmediğimiz bir anlatıcı, iş yerinde tanıştığı Raif Efendi'yi anlatmaya bu cümleyle 

başlıyor. Onun nezdinde, yanı başımızdaki ilginç hayatları görmediğimize dem vuruyor:


"...Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: 'Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?' Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkum birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç alemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz. Bu alemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların manen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul alemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur. Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır." (sf.11)


Anlatıcı, işten kovulmuş. Kovulma nedenini bilmiyor. Kendisine tasarruf için olduğu söylenmiş. Ama kovulmasının hemen ardından yerine başkası işe alınmış.

İşsizlikten yakınan, iyi durumdaki arkadaşlarından çekinen, "insanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu" (sf.12) diyen anlatıcı, bir arkadaşına rastlayarak onun ayarladığı bir işte çalışmaya başlıyor. 

Ona iş ayarlayan arkadaşın adı Hamdi. Hali vakti yerinde biri. Anlatıcının onun hakkında düşündükleri şöyle:

"Mühimce mevkilere geçen adamların esaslı adetlerinden biri de galiba eski -ve kendilerinden geri kalmış- arkadaşlarına karşı gösterdikleri bu biraz da şuurlu dalgınlıktı. Sonra, o zamana kadar 'siz' diye hitap ettikleri dostlarına birdenbire ahbapça 'sen' diyecek kadar alçakgönüllü ve babacan oluvermek, karşısındakinin sözünü yarıda kesip rastgele manasız bir şey sormak ve bunu gayet tabii olarak, hatta çok kere şefkat ve merhamet dolu bir tebessümle birlikte yapmak..." (sf.14)

Anlatıcının kim olduğundan bahsedilmiyor ama bana Sabahattin Ali'nin  İçimizdeki Şeytan romanındaki Ömer' i çağrıştırıyor. Hem de o romanın sonunda, artık bir "adam" olmaya karar vermiş Ömer'i. Bu kanaate hem genel olarak üsluptan varıyorum, hem de "evvelce bana yemek yedirmelerini serbestçe rica ettiğim ve sıkılmadan ödünç para aldığım arkadaşlarıma karşı bile değişmiştim" (sf.12) demesi, Hamdi'nin "Sen zeki çocuksundur, bilirim; pek çalışkan değildin ama..." (sf.15) gibi laflarından varıyorum.

Ya da Sabahattin Ali'nin bizzat kendisi de olabilir bunları anlatan. Zira kendisinin de parasal açıdan çok sıkıntı çektiği, dost bildiği arkadaşları tarafından en zor günlerinde pek yardım görmediği biliniyor.

Anlatıcı, kendisine gösterilen işi yapmak üzere odasına gidiyor. "Bizim Almanca mütercimi Raif Efendi' nin odasına senin için bir masa koydurdum, kendisi sessiz sedasız, allahlık bir adamdır, kimseyi zararı dokunmaz" (sf.17) demişti Hamdi. 

Odaya giren anlatıcı, Raif Efendi' yi görür görmez tanıyor. Onu daha önceden tanımadığı halde o olduğunu anlıyor. Hem Hamdi'nin tarifinden, hem de;

"Herkese bay, bayan denildiği sıralarda ondan hala efendi diye bahsediyordu. İhtimal bu tariflerin kafamda yarattığı hayal orada gördüğüm kır saçlı, bağa gözlüklü, tıraşı uzamış adama pek benzediği için hiç çekinmeden içeri girmiş, başını kaldırıp dalgın gözlerle bana bakan zata:
-Raif Efendi sizsiniz değil mi? diye sormuştum." (sf.18)

Raif Efendi'nin yaptığı iş çevirmenlik. Almanca-Türkçe çeviriler yapıyor şirkette. Dil bilmesi sayesinde çok daha iyi mevkilerde, çok daha iyi ücretlerle çalışabileceği halde tekdüze yaşamına devam ediyor.

"Şirkette hiç kimse onun bir ecnebi dil bileceğine ihtimal vermiyordu. Belki de hakları vardı, çünkü hal ve tavrında hiç de lisan bilen bir insan kılığı yoktu. Konuşurken ağzından yabancı bir kelime çıktığı, herhangi bir zaman dil bildiğinden bahsettiği duyulmamış; elinde veya cebinde ecnebi gazete ve mecmuaları görülmemişti. Hülasa, bütün varlıklarıyla: 'Biz Frenkçe biliriz!' diye haykıran insanlara benzer bir tarafı yoktu." (sf.19)

Raif Efendi ile anlatıcı günlerce aynı odada karşı karşıya oturdukları halde hiçbir şey konuşmuyorlar. 

Raif Efendi, zaten kimseyle iş gerektirmediği müddetçe konuşmuyor, adeta ölü gibi. Sadece zorunluluktan yaşıyor sanki. 

"(...) Karşımdaki masada canlı olduğundan şüphe ettirecek kadar hareketsiz oturan, tercüme yapan veya çekmecesinin gözündeki 'Almanca romanını' okuyan bu adamın sahiden manasız ve sıkıcı bir mahluk olduğuna kanaat getirmiştim." (sf.21)

Ancak Raif Efendi hakkındaki bu kanaati bozan ilk olay, Raif Efendi'nin kimseye belli etmeden patronu Hamdi' nin resmini çizmesi oluyor. 

Hamdi, diğer çalışanlarına yapamadığı patronluğu, Raif Efendi' ye yapıyor. "Diğer memurlara karşı daima daha ihtiyatlı olan ve her biri bir türlü iltimasa dayanan bu gençlerden fena bir mukabele görmekten çekinen arkadaşımın, kendisine asla mukabeleye cesaret edemeyeceğini bildiği Raif Efendi'yi bu kadar hırpalaması, birkaç saat geciken bir tercüme için kıpkırmızı kesilerek bütün binaya duyuracak şekilde bağırması gayet kolay anlaşılabilirdi: İnsanları, kendi cinslerinden biri üzerinde kudret ve selahiyetlerini denemek kadar tatlı sarhoş eden ne vardır?" (sf.20)

Hamdi'nin, yine böyle Raif Efendi'ye kızdığı bir gün. 

Hamdi gidiyor. 

Raif Efendi, kimsenin görmediğini sanarak Hamdi'nin bir resmini çiziyor. Ancak bu çizimi, anlatıcı görüyor ve  resimdeki incelik ve çizgilerdeki isabetten çok etkileniyor. 

Böylece Raif Efendi hakkında merak doğuyor anlatıcıda. 

Raif Efendi'nin hasta olup işe gelmediği bir gün, anlatıcı Raif Efendi'nin evine gidiyor. Ona tercüme etmesi gereken evrakı götürüyor. 

Böylece Raif Efendi'nin evine giriyoruz her beraber. Bakalım, evdeki durumu neymiş?

Evde de iştekinden farklı değil. Raif Efendi adeta yok hükmünde. Maddi ve fiziki anlamda var. Evin geçimini o sağlıyor. Evde karısı ve iki kızından başka,  bu geçime katkıda bulunması beklenen bir baldız ve kocası ile iki çocukları, iki de kayınbirader var. Bunlar para kazanıyorsa, kazandıkları parayı kendi özel giderleri için harcıyor, evin giderleri Raif Efendi tarafından karşılanıyor. Hatta ekmek almaya bile bu koca adamı gönderiyorlar. Raif Efendi'nin karısı da ev işlerinden, evdekilerin de hizmetine koşmaktan kafası ambale olmuş, kendi evinde hizmetçi gibi yaşamayı benimsemiş bir kadıncağız.

İnsan gerçekten, anlatıcı ile beraber merak ediyor Raif Efendi'nin bu insanlık dışı boşvermişliğinin sebebini. Zira hiç haketmediği bu muamelelere katlanmasının, duygulardan arınmış davranmasının, kendisini daha yaşarken ruhen öldürmesinin bir sebebi olmalı.

Anlatıcı da merak ediyor bunu:

"Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?" (sf.38)


Raif Efendi, son hastalığını epey ağır geçiriyor. Öyle ağır ki artık ölüm döşeğinde diyebiliriz. 

Anlatıcıdan, iş yerindeki masasının çekmecesinden birtakım eşyalar getirmesini rica ediyor. Bir defter de var bunların arasında. 

Raif Efendi, bu defteri yakmasını istiyor anlatıcıdan. 

"Herkesten sakladığı ruhunu ihtimal ki bu deftere dökmüştü ve şimdi onunla beraber gitmek istiyordu. İnsanlara kendinden hiçbir şey bırakmak istemeyen ve yalnızlığını, ölüme giderken bile beraber alan bu adama karşı içimde nihayetsiz bir merhamet ve onun mukadderatına karşı nihayetsiz bir alaka uyandı." (sf.44)

Anlatıcı, defterin sadece bir gün kendisinde kalmasını istiyor. Raif Efendi, nedenini sorduğunda "Dünyada benim için en kıymetli insansınız" diyor. (sf.44) Ne ara "en kıymetli" payesini verdi, anlamadım. Biraz abartıyor mu ne defteri almak için. Ya da yok, abartıyor demek haksızlık olur. Anlatıcı bu sözünde oldukça samimi aslında, benim içim fesat.

Raif Efendi, anlatıcının ricasını kırmıyor. Defteri ona veriyor. Son olarak "Seninle hiç şöyle uzun boylu konuşmadık evladım...Yazık!" diyor ve gözlerini kapıyor. Bu, anlatıcı ve Raif Efendi'nin vedalaşması oluyor.

Ve işte geçiyoruz Raif Efendi'nin defterine. Ve romanın da esas mevzusuna.

"20 Haziran 1933"

"Dün başımdan garip bir hadise geçti ve bana on sene evvelki başka birtakım hadiseleri yeniden yaşattı."

Raif Efendi, asıl meseleye gelmeden, gençliğinden başlıyor anlatmaya. 

"Sıkılmadan yazacağım... Belki manasız tafsilat arasında asıl korkunç tarafları boğmak, onların tesirinden kurtulmak mümkün olur" (sf.47)

Fazlasıyla çekingenmiş çocukken. Öyle ki, "kız gibi" olmakla ithaf edilirmiş. Büyüdüğünde de bu çekingenliği azalmış sayılmaz. 

Yazı yazmaya, resim yapmaya bile engel bir çekingenlik. Çünkü bunları yaptığında içindekiler dışarıya vurmuş olacak. 

Önceleri resim hakkında böyle düşünmüyor. Dışarıyı bir kağıda aksettirmek gibi algılıyor. Fakat zamanla resimlerine kendisinden şeyler katmaya başlayınca resmi de bırakıyor.

Çok kitap okuyor. Okuduğu kitaplardaki dünyayı gerçekte bulamadığı için hayallerinde yaşıyor. 

"Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?" (sf.51)

"Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim." (sf.51)

Babasının maddi durumu iyi. Sabun işi yapıyorlar. Sabunculuk öğrensin diye babası onu Almanya'ya gönderiyor.

Büyük bir heyecanla Almanya'ya gidiyor. Ama heyecanı kısa sürede geçiyor. Hayallerindeki Avrupa'yı bulamıyor orada. Gözünde fala büyüttüğünü düşünüyor. 

Almanya'da da sık sık kitap okuyor. Müzeleri, sergileri geziyor.

Gazetede yeni ressamların açtığı bir resim sergisi olduğu haberine denk geliyor. Yenilerden bir şey anlamadığı için ilgisini çekmiyor haber. Fakat rastgele sokakta dolaşırken tam da o serginin bulunduğu binanın önünde olduğunu farkediyor.  Yapacak bir işi olmadığından da giriyor.

Sergideki bir resim aşırı derecede ilgisini çekiyor. Mıhlanıyor resmin önünde. Kürk mantolu bir kadın portresi bu. Uzun uzun tasviri var kitapta. Elindeki katalogdan, bu eserin Maria Puder adlı sanatçıya ait olduğunu okuyor. Ressamın sergideki tek resmi bu. Kendi portresini resmetmiş. 

Raif, uzun uzun bakıyor bu tabloya. Ressamın kendi portresi olduğuna göre, dünyada gerçekten bu resimdeki kadının var olduğunu bilmek onu heyecanlandırıyor, mutlu ediyor.

Kaldığı pansiyona geri dönüyor. Odasına geçtiğinde, ceketinin cebinden sabahki gazeteyi düşürüyor.

İlkin ilgilenmediği o sergi haberini arıyor fellik fellik. Maria Puder hakkında yazılmış bir makaleye rastlıyor. Makalede, Maria Puder'in tablosunun, Andreas del Sarto'nun Madonna delle Arpie adlı tablosundaki Meryemana tasvirine benzediğinden yola çıkarak "Kürk Mantolu Madonna" deniyor yarı şakayla.

Bundan sonra her gün bu sergiye gidip bu tablonun önünde saatlerce duruyor. Bakmaya doyamıyor.

Bir gün sergide, bu tabloya bakarken, bir kadın yanaşıyor yanına. Resmi çok mu beğendiniz, gibi sorular soruyor. Raif de zaten çekingen adam. Kadının yüzüne bile bakamadan, konuyu da uzatmak istemediği için "Evet, güzel bir resim, anneme benziyor." gibi cevaplar veriyor. Biraz da gülünç duruma düşüyor. Bir daha da sergiye gitmiyor.

Kaldığı pansiyondaki Frau Tiedamann ile Raif bir gece dışarı çıkıyorlar. İçkiyi fazla kaçırınca Frau Tiedamann'ın sokak ortasında kendisine fazlaca sokulmasını engelleyemiyor Raif. 

Tam da bu esnada Maria Puder'i görüyor. Sonra kadını gözden kaybediyor.

Önce emin olamıyor. Sarhoşlukla hayal görmüş olabileceğini sanıyor. Fakat unutamıyor da.

Ertesi akşam, aynı saatte, yine oraya gidiyor. Bir umut, belki tekrar göreceğini düşünüp.

Nitekim görüyor da. Takip ediyor. Atlantis diye bir bara giriyor kadın. Raif de arkasından.

Maria Puder orada şarkı söylüyor. Pek nezih bir ortam değil.

Maria, Raif'i tanıyıp yanına gidiyor. Raif, şaşırıyor kendisini tanımasına. 

Meğer, Frau Tiedamann ile Maria akrabaymış, ama görüşmezlermiş. 

Ayrıca sergide, Raif'in yanına gelen kadın da Maria Puder'miş. Raif tabloya o kadar dalmıştı ki, tablodaki kadının gerçeğinin yanıbaşında olduğunu algılayamadı.

Bu tanışmanın ardından Raif ve Maria ilişkilerini ilerletiyorlar. Ancak daha en başta Maria, Raif'i uyarıyor. 

"Şuna dikkat edin ki, benden herhangi bir şey istediğiniz gün her şey bitmiş demektir. Hiçbir şey anlıyor musunuz, hiçbir şey istemeyeceksiniz.(...) Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabi haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için... Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil... Erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hülasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki... Kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım. Herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını görmek için kafidir. Kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. Bizim vazifemiz sadece tabi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek... Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey vermeyiz... Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum. Anlıyor musunuz? Sizinle, bunun için dost olabileceğimizi zannediyorum. Çünkü halinizde o manasız kendine güvenme yok." (sf.82)

Böylece dost oluyorlar. 

Birbirlerini, kadın-erkek olmanın dışında bir sevgiyle seviyorlar.

Raif bu sevgiyi şöyle tarif ediyor:

"O zamana kadar bütün insanlardan esirgediğim alaka, hiç kimseye karşı tam manasıyla duymadığım sevgi sanki hep birikmiş ve muazzam bir kütle halinde şimdi bu kadına karşı meydana çıkmıştı." (sf.85)

İkisi şahane vakit geçiriyorlar. Hem gezerek, hem muhabbet ederek birbirlerine iyi geliyorlar. 

Hayatın anlamı, kadın-erkek ilişkileri, yalnızlık, merhamet, hayaller, aşk, sevgi...ve bunun gibi pek çok konu hakkında düşündüklerini okuyoruz buralarda.

Tüm bu esnada arkadaşlar. Hatta Maria, Raif'e "Seni sevmiyorum" bile diyor. Bunu söyleme sebebi de, bu gezmeler, beraber vakit geçirmeler neticesinde Raif'in boş umutlara kapılmaması, sonrası için kendisine bir talepte bulunmaması. 

Raif, tamamen Maria'ya tabi. Maria nasıl isterse öyle olur.

Yalnız bu arkadaşlığın şeklinin değişeceği, kitabı okuyan herkesin aklından geçmiştir herhalde. Bir yerde olacaktı bu ve oldu.

Bir yılbaşı kutlaması ardından Raif, Maria'yı eve bırakıyor. O geceyi beraber geçiriyorlar. Esasen Maria'nın isteğiyle oluyor. "Başımı kendisine doğru çekti ve bütün yüzümü ateş gibi buselere boğdu." (sf.116) 

Biraz sarhoşluk da var ama bunu tamamen sarhoşluğa meyletmek yanlış olur. 

Sabah Raif uyanınca ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemiyor. 

Maria ise üzgün. Üzgünlüğü, Raif'e aşık olmamasından. Yine içindeki boşluğu dolduramadığını, yalnızlığını gideremediğini farketmiş olmaktan. 

"Birbirimize her zamandan daha uzağız! Çünkü artık ümidim yok. Bu sondu... Bir defa da bunu tecrübe edeyim dedim. Belki bu noksandı, diye düşündüm. Ama değil... İçimde hep o boşluk var... Daha da büyümüş olarak... Ne yapalım? Kabahat sende değil... Sana aşık değilim. Halbuki dünyada sana aşık olmam icap ettiğini, sana da aşık olmadıktan sonra hiç kimseyi sevemeyeceğimi, bütün ümitlerimi terk etmek lazım geleceğini gayet iyi biliyorum." (sf.119)

Raif, kafası karmakarışık çıkıyor.

"Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey." (sf.122)

Bu ayrılığın ardından Raif, gene lüzumsuz olduğuna inanmaya başlıyor. 

"Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu?.. Dingilden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayet beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti." (sf.124)

Bir yerde okumuştum, doğruluğundan emin değilim, Sabahattin Ali, bu kitabın adını "Lüzumsuz Adam" koymayı düşünmüş bir ara. Yusuf Atılgan'ın "Aylak Adam"ı, Sabahattin Ali'nin "Lüzumsuz Adam"ı ve muhakkak başka bir sürü daha böyle adamlı hikaye-roman vardır. O yüzden iyi ki bu fikirden vazgeçip, Kürk Mantolu Madonna'da karar kılmış.

Raif, ayrılığa dayanamayıp Maria'yı görmeye bara gidiyor ama onun işe gelmediğini öğreniyor. 

Evine gidiyor. Evde de yok. Komşudan öğreniyor, Maria hastanedeymiş.

Raif, hemen hastaneye gidiyor tabi. Yılbaşı gecesi Maria üşütmüştü. Onun etkisiyle olsa gerek hasta olmuş.

Maria, annesiyle yaşıyor ama annesi bir akraba ziyaretine gitmişti. .

Raif, Maria'yı hastanede hiç yalnız bırakmıyor, diyemeyeceğim, ara sıra işe gidiyor ama genel olarak Maria ile ilgileniyor. Yirmi beş gün kalıyor Maria hastanede. Sonra artık evine dönüyor. Hala tam anlamıyla iyileşmiş sayılmaz ama hastanede duracak kadar da kötü değil.

Raif'in bu yakınlığı ve ilgisi Maria'yı etkiliyor. En sonunda aşka geliyor be kadın ohh:

"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum. Bu eksik sana değil, bana ait... Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar. .. Ama şimdi inanıyorum... Sen beni inandırdın... Seni seviyorum... Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum... Seni istiyorum..." (sf.136)

Üzerinde çok düşünülebilir bir konu.

Öncelikle, "Aşık mıyım?" "Seviyor muyum?" sorusu çok kafa yorucu. Bu sorunun "Evet" ya da "Hayır" gibi bir cevabı olabiliyor mu? Bu sorunun cevabı "evet" olacaksa zaten "Aşık mıyım?" diye sorar mı insan kendine? Karnın acıktığında direkt yemeğe gidersin değil mi? "Aç mıyım?" diye sormazsın kendine. Bunu sormadan, dile getirmeye lüzum da görmeden yemek yersin. Aşk da böyle kendiliğinden oluvermez mi? Kafanı hep aynı kişi meşgul eder, kalbin hep onu görmek isteğiyle atar, görünce dizlerinin bağı çözülür. Aşık olduğun kişiye koşarsın işte. Açın yemeğe gitmesi gibi, aşkına gidersin. 

Peki ya Maria'nın "Senin beni sevdiğine inanmıyordum, o yüzden ben de seni sevmediğimi düşünüyordum" demesi? Seveceksek, illa karşılığı mı olmalı? Karşılıksız olacaksa, karşılıksız olacağını bile bile sevemez mi bir insan? Sever. Hem de ne güzel sever. Acı verir, ama sever. O seni sevmiyor diye, kendi duygularını kendinden mi saklayacaksın? Kendini mi kandıracaksın? Ben de sevmiyorum ki zaten hıh, diye kendi kendinin gururunu mu okşayacaksın? Ne zaman ki onun seni sevdiğinden emin oldun, ancak o zaman mı "Tamam ya ben de seviyordum ki zaten aslında" mı diyeceksin?

Ama Maria'yı kınıyor değilim. Çok yaralanmış belli ki. Bir çeşit savunma mekanizması geliştirmiş. Kendi sevgisinden emin olmadan önce, karşısındakinin sevgisinden emin olmak gerektiği sonucuna varmış. Böylece aldatılmaya, incitilmeye, kırılmaya karşı bir önlem almış. 

*

Ne güzel, gençler birbirini sevmiş, burada bitse. Sonsuza kadar mutlu yaşasalar.

*

Raif, pansiyona geldiğinde kendisine gelen bir mektup olduğunu öğreniyor. Mektup eniştesinden. 

Babasının öldüğünü haber veren kısa bir yazı.

Raif, sanki bu mektubun ardından bir babası ve bir ailesi olduğunu hatırlıyor. Afallıyor. Çok da üzülmüyor. Çünkü babasını çok da tanımış değil. 

"Herhangi bir yerde doğmuş ve herhangi bir adamın oğlu bulunmuş olmak bu kadar mühim değildi. Asıl mühim olan, iki insanın birbirini bulması bu derece güç olan şu dünyada, bu nadir saadete ermekti." (sf.138)

Artık Almanya'da kalması da sıkıntıya giriyor. Çünkü memleketten gelecek bir para olmayacak bundan sonra. 

Raif, memlekete dönmeyi, işleri yoluna koyunca da Maria'yı yanına çağırmayı düşünüyor.

Ne yanlış, ne gereksiz bir fikir. Kal orada. Zaten anne, babanla bir gönül bağın yoktu. Ne onların sana, ne de senin onlara derin bir bağlılığın var. E neye kasıyorsun o zaman? Tamam git, aileni gör, hayatına Almanya'da devam edeceğini söyle. İlla ki geçinmenin bir yolunu bulurdun. Bulurdunuz.

Raif, Maria'ya olanları anlatınca, Maria Raif'in gitmesi gerektiğini söylüyor. Ama üzülüyor tabi.

O da annesinin yanına, Prag'a gitmeye karar veriyor. Madem Raif yok. Prag'da kır hayatının sağlığına iyi geleceğini söylüyor.

Raif'ten önce yola çıkıyor. Ayrılmadan önce son olarak "Şimdi ben gidiyorum. Fakat ne zaman çağırırsan gelirim. Nereye çağırırsan gelirim!" diyor. (sf.140)

Raif, memlekete döndüğünde, babasının zenginliğinden pek pay alamadığını görüyor. Enişteleri aslan payını bir şekilde kapmış, Raif'e pek bir şey bırakılmamış. 

Burada içinden sitem ediyor babasına. "Babamın, nedense en çorak, en yolsuz, en güdük yerleri bana bırakmış olduğunu hayretle görüyordum. Buna mukabil, ovada, sulak ve kasabaya yakın yerlerde bulunan ve her bir ağacı yarım çuvaldan fazla mahsul veren zeytinlikler ablalarıma, yani eniştelerime bırakılmıştı." (sf.144)

Muhtemelen eniştelerin çevirdiği dümenler var ortada. Ama velev ki babası, kendi arzusuyla böyle bir dağılım yapmış olsa bile nasıl sitem edebilir ki? Sırf oğlusun diye baban en değerli malları sana mı bırakmalıydı? Sen baban için "Herhangi bir yerde doğmuş ve herhangi bir adamın oğlu bulunmuş olmak bu kadar mühim değildi." derken, baban da senin için benzer şeyler düşünmüş olamaz mı? Nasıl ki baban senin için bir yabancı idiyse, sen de baban için öyleydin belki, ha?

*

Bu dönemde Maria ile sık sık mektuplaşıyorlar. Maria, çok güzel bir haberi olduğunu ama bunu ancak geldiği zaman ve bizzat söyleyeceğini yazıyor mektuplarında.

Ama Raif, bir türlü Maria'yı çağıramıyor. Evin işleri, bağ bahçe işleri, daha genel tabiriyle parasal işleri bir türlü yoluna koyamıyor. Tam yoluna koydum derken mektuplar kesiliyor. Son gönderdiği mektuplar da kendisine geri dönüyor.

Bundan sonra Raif için hissiz, ölü günler başlıyor.

"Bana hareket etmek, görmek, duymak, hissetmek, düşünmek, hülasa yaşamak kabiliyetini veren bir şey içimden çekilip alınmış gibi, posa haline geldiğimi fark ettim." (sf.145)

Maria'nın kendisini terk ettiğini, unuttuğunu, sevmediğini, başkasıyla beraber olduğunu... neler neler kuruyor kafasında. 

Diğer insanlara karşı da güvenini ve inancını yitiriyor. Bir insanı sevecek, ona bağlanacak gibi olsa aklına Maria geliyor. O bile kendisini bıraktıktan sonra, diğer insanlar neler yapmaz diye düşünüp insanlardan uzaklaşıyor.

"Herhangi bir kimsenin bana bir adıma kadar yaklaştığını görüp ümitlere düşsem, hemen kendimi topluyor: 'Hayır, hayır, o bana daha çok yaklaşmıştı... Aramızda artık mesafe bile kalmamıştı... Fakat işte sonu!' diyordum. İnanmamak, inanamamak...Bunun ne kadar korkunç olduğunu her gün, her an hissediyordum. Bu histen kurtulmak için yaptığım bütün hamleler boşa çıktı... Evlendim... Daha o gün karımın bana herkesten uzak olduğunu anladım. Çocuklarım oldu... Onları sevdim, fakat hayatta kaybetmiş olduğum şeyi bana asla veremeyeceklerini bile bile..." (sf.148)

"İnanmamak, inanamamak" diyor Raif. Maria'nın da derdi buydu hatırlarsınız. O da "Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar. .. Ama şimdi inanıyorum... Sen beni inandırdın" diyordu ya.

Maria da Raif ile tanışıncaya kadar insanlara inanmıyor, sevse bile bunu açığa vurmuyor ve sevmediğine ikna ediyordu kendisini. 

İşte şimdi Raif, Maria'nın o hali gibi oldu. Belli ki Maria, Raif'in yaşadığı bu hali defalarca yaşadı ve o yüzden daha güçlü oldu.

Raif ise ilk defa ediniyor bu tecrübeyi. 

İnsanlara inanmamak, zaten lüzumsuz bulduğu yaşamını, iyice öldürüyor.

"Bir nebat gibi, şikayetsiz, şuursuz, iradesiz yaşayıp gidiyordum. Yavaş yavaş hislerim kütleşmişti. Hiçbir şeyden müteessir olmuyor, hiçbir şeye sevinmiyordum." (sf.150)

Raif, Maria'nın kendisini unuttuğunu, aldattığını, terkettiğini sanıyor ya. Nasıl oluyor da aklına ölmüş olabileceği fikri gelmiyor, hayret. Bu kadar yakınlaştığını, iyice tanıdığını söylediğin bir insanın, birden bütün iletişimini koparması halinde "Öldü mü la yoksa?" diye düşünmez mi insan?

Ciğerini bildiğim arkadaşım kendisinden beklemediğim şekilde davrandığında bile "Noldu lan, içine şeytan mı kaçtı, uzaylılar gerçek seni kaçırıp, yerine bunu mu bıraktı?" gibi şeyler gelmez mi akla? Tamam bu kadar gelmese bile, aslında başka bir şeye kızdığını, ama o sinirle  size çattığını düşünürsünüz, değil mi? Hemen "Demek beni sevmiyormuş"a bağlamak nedir?

28 yaşındaki Maria, zaten Raif'e "Sen daha çocuksun" diyor bir yerde. Hakikaten öyle. 25 yaşında bir çocuk Raif.

*

Günlerden bir gün, Raif yolda kendisine seslenildiğini duyuyor. "Herr Raif!" diye. Bu seslenen, Almanya'daki pansiyondan Frau Tiedemann.Yanında bir kız çocuğu ile gelmiş. Kocasının işleri yüzünden Ankara'da imiş. 

Raif, ilk şaşkınlığını üzerinden atınca Frau Tiedemann, Maria ile akraba olduğundan Maria'yı soruyor çaktırmadan. Çaktırmadan, çünkü Raif ile Maria'nın ilişkisini kimse bilmiyordu.

Ve işte bomba haberler. Korkunçlu gerçekler.

Maria ölmüş.

Hem de teee ne zaman. Yani Raif'in Maria beni terketti, unuttu diye kendini yediği ve ardından on yıl boyunca kendisini yaşayan bir ölüye çevirip hayatını zindan ettiği süre boyunca Maria aslında yaşamıyormuş bile. 

Raif, dönerken Maria zaten hastaydı. Ayrıldıklarında hastalıkları ilerlemiş. Bir de o sırada hamileymiş. Çocuğun babasını kimseye söylememiş. Sonra öğreneceksiniz, diyormuş. 

Annesi, kızının sık sık bir Türkten bahsettiğini söylüyormuş, fakat ne ismini biliyormuş, ne yüzünü görmüş. 

Yanındaki kız da Maria'nın kızıymış. 

Frau Tiedemann trene yetişmesi gerektiğinden daha fazla konuşmaya zaman kalmıyor, ayrılıyorlar.

Raif'in ne durumda olduğu tahmin edilebilir. 

"Demek on sene evvel ölmüştü! Ben onu beklerken, evimi onu kabule hazırlarken ölmüştü. Hiç kimseye bir şey söylemeden, beni imkansızlıklar içinde kıvrandırmamak, beni sıkıntıya sokmamak için, bütün sırrını beraber alarak ölmüştü." (sf.158)

Maria, o kadar biliyor ki Raif'in çocukluğunu, mektuplarında hamile olduğundan bahsetse Raif'in eli ayağı birbirine dolanır, kendine güvensizliğinden ve korkusundan yığılıp kalırdı herhalde.

Frau Tiedemann'ın yanındaki kızın kendi öz kızı olduğunu öğreniyor da, hiçbir şey yapmadan gitmesine seyirci kalıyor. Hadi şaşkınlıktan diyelim. Şaşkınlığı geçecek kadar zaman olsa bile, yine de kızın karşısına çıkıp "Ben senin babanım" diyemez, kızı evine götürüp "Bu, benim kızım" diyemezdi. 

Ah zavallı Raif. 

"Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde 'Bu böyle olmayabilirdi!' düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır." (sf.149) 

Bu şok edici gerçeğin ardından defter bitiyor: 

"On seneden beri belki boşuna yere herkesten kaçmışım, insanlara inanmamakta haksızlık etmişim.(...) Senin hakkında verdiğim yanlış bir hükme dayanarak bütün insanları suçlu tuttum; onlardan kaçtım. Bugün hakikati anlıyorum; fakat nefsimi ebedi bir yalnızlığa mahkum etmeye mecburum. Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim.(...) Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana, dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.(...) Bana hakikaten yaşamak imkanını verdiğin birkaç ay için sana teşekkür ederim. Böyle birkaç ay, birkaç ömür kıymetinde değil midir?(...) Kızımız yeryüzünde bir babası olduğundan habersiz, uzak yerlerde dolaşıp duracak.(...) Kafamda ona bir hayat seyri icat edip yanında yürüyeceğim. (...) Dışarıda gürültüler oluyor. Herhalde bizimkiler döndüler. Hep yazmak istiyorum. Ama ne lüzumu var? Bu kadar yazdım da ne oldu? Bizim kıza yarın başka bir defter almalı ve bunu kaldırıp saklamalı.Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı..." (sf.160)

Defter bu şekilde bitiyor.

Anlatıcı da, söz verdiği şekilde defteri Raif Efendi'ye götürüyor. Ama eve girdiğinde evdeki telaştan Raif Efendi'nin ölmüş olduğunu anlıyor. 

Burada anlatıcı Raif Efendi'nin kendisine son sözünü hatırlıyor. 

"Dün akşam bana: 'Seninle şöyle oturup konuşamadık!' demişti. Ben artık öyle düşünmüyordum. Dün akşam onunla uzun uzun konuşmuştum. 

"O bu dünyadan ayrılırken, benim hayatıma, başka hiçbir insana nasip olmayacak kadar canlı bir şekilde giriyordu. Bundan sonra onu daima yanımda bulacaktım.

"Şirkette Raif Efendi'nin boş masasına oturdum ve siyah kaplı defterini önüme koyarak bir kere daha okumaya başladım." (sf.160)

*

Buraya yazarken kitabı bir daha okumuş gibi oluyorum. 

Raif Efendi'nin defterine geçince iyice onun hayatına kendimi kaptırdım. Ne zaman ki defter bitti, defterin bir anlatıcının elinde olduğunu hatırladım, o zaman soluklandım.

Sabahattin Ali de bir dönem Almanya'da kalıyor. Dil öğrenmeleri için yurtdışına gönderilecek öğrenciler için yapılan sınavı kazanıyor ve Almanya'ya gönderiliyor. Döndüğünde Türkiye'de Almanca öğretmenliği yapıyor bir süre.

Romanın geçtiği yerler de Sabahattin Ali'nin öğrencilik döneminde yaşadığı Berlin/Almanya. 

Sabahattin Ali hakkındaki anılarda, Maria karakterinde Almanya'da takıldıkları  bir gazinodaki kadından esinlendiği söyleniyor. Kadınla bir gönül ilişkileri olmamış, Sabahattin Ali hayallerinde kurgulamış.

Kitapta bölümler arasında ayrım olmaması ilgimi çekti. Zaten roman değil de "uzun hikaye" diye bahsediliyor bu kitaptan genelde.

Salt aşk hikayesi mi bu? Sabahattin Ali'nin diğer romanlarında da ("Kuyucaklı Yusuf" ve "İçimizdeki Şeytan") aşk var ama onları aşk romanı diye değerlendirmek çok yanlış ve yetersiz olur. 

Derinlemesine psikolojik tahliller içeriyor roman. Raif de, Maria da hislerini çok sorguluyor. 

Sıkmıyor ama bu durum, aksine keyifle okuyorum ben. Sadece hislerin bu kadar sorgulanmasının doğru olup olmadığını düşünüyorum.

Toplumsal rollerle ilgili de değerlendirmeler var kitapta. Erkek rolü ve kadın rolü. Güçlü, sağlam erkek motifi yerine, Raif gibi kırılgan, hassas bir erkeği merkeze alıyor. Kırılgan, hassas olması beklenen kadının yerine de ne istediğini bilen, kendinden emin, güçlü Maria karakteri var. 

Sonra birinin Türk, birinin Alman olması, üstelik birinin müslüman Türk, diğerinin yahudi Alman olması ne kadar teferruat kalıyor. Ne güzel. O kadar önemsiz ki bu bilgi, yazar niye veriyor ki bu bilgiyi diye düşünürken, belki de gerçekten önemsizliğini görmemiz için yapmıştır. Yani kitap, bir Türk erkekle ile bir Yahudi Alman kadının aşkı diye anılamaz. Keza, aslında Raif ile Maria'nın Almanca konuşuyor olduğunu da düşünmüyoruz. Dini, dili, milliyeti ortadan kaldıran, hatta cinsiyetleri bile düşündürtmeyen bir aşk.


4 yorum:

  1. en en en sevdiğim kitaplardan biri. çok kere okudum. arada sırada da bir sayfasından açar 2-3 sayfa okurum. :)

    bu arada henüz çok taze olan blog'uma da beklerim:

    thestyledigger.blogspot.com.tr

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Benim de en sevdiklerim arasında.

      Blogunuz hayırlı olsun.

      Sil