26 Ocak 2026 Pazartesi

SEVİŞEN BEDEN

 


SEVİŞEN BEDEN

Her Yönüyle Kadın ve Erkek Cinselliği

(How Sex Works)

Dr. Sharon Moalem

2009

İngilizce Aslından Çeviren: Begüm Turgut

Alfa Yayınları

1.Basım - Ocak 2012

272 sayfa



Seks nedir, ne değildir?

Tam olarak böyle olmasa da sevişmek, insan bedeni, arzular, cinsel çekicilik gibi konularda bilgiler veriyor kitap. Sevişmenin anatomisi diyebilir miyiz? Diyebiliriz. 

*

Anatomi demişken, insan dişisinde memeler var. Pek benzeştiğimiz primatların dişisinde ise yok. Dişi primatlarda erkekten farklı meme yok. Çünkü diyorlar ki memeler aslında kalçaların taklitçisi. Primatların çoğunda erkek, dişiye arkadan yakınlaşır. İnsanlar iki ayak üzerinde dikilince ve en uygun cinsel pozisyon yüz yüze olunca, dişiler kalçaların taklitçisi olarak iki yuvarlak göğüs geliştirdi. Vay anasını, evrim sürecinde neler dönmüş!

Erkeklerde de eser miktarda meme var. Üstelik erkeklerde de süt bezleri varmış:

"Kadınlara nazaran daha nadir olsa da erkeklerin de meme dokularına sahip olması, onların da meme kanserine yakalanabileceği anlamına gelir. Erkek süt bezleri genel koşullarda etkin değildir ve süt salgılamazlar, fakat bazı özel koşullarda erkeklerin de süt salgıladığı bilinmektedir. Örneğin, bazı prostat kanseri hastaları, kanserlerinin yavaşlaması için tedavinin bir parçası olarak dişi cinsiyet hormonları aldığında bu hormonlar bazen erkeğin süt salgılamasını tetikler. Aşırı derecede açlık çeken erkeklerin de süt salgıladığı bilinmektedir. Açlığın ön hipofız bezinden (beynin tabanında bulunan) prolaktin salgılanımını tetiklediği ve erkek göğüs bezelerine süt salgılattığı düşünülmektedir."

Memeler ilginizi çektiyse şu kitabı öneririm:

Bkz: Havva/ Cat Bohannon

*

Aşkın gözü kördür'e de değiniyor kitapta. Bunu daha akademik şekilde ifade ediyor:

"İnsanlar halihazırdaki partnerlerine aşık olduklarını düşündükleri anda, karşı cinsin diğer çekici üyelerine karşı görsel dikkatleri dağılıyor."

Aşkın gözü kördür demiyor tabii, okumuş insan.

Bu körlüğe, pardon, görsel dikkat dağınıklığına dair bir deney var. Duymuşsunuzdur belki, ben duymuştum internetlerde, Terli Erkek Tişörtü Deneyi. Kadınlara terli erkek tişörtleri koklatıyorlar. Öğğgh!  Ve kadınlar beğeniyor bu kokuları. "Kokunun Brad Pitt'i yoktur.” diyor yazar. Zaaa!

Kendilerine en değişik gelen kokuyu beğenmiş kadınlar. 

“Gönüllüler her seferinde, kendi bağışıklık sistemlerinden farklı bağışıklık sistemlerine sahip erkeklerin kokularını en çekici kokular olarak belirlediler.”

Bizden daha farklı olanı beğenmemizin sebebi bağışıklık sistemimizi güçlendirme isteğimizmiş. "Nisbi çeşitlilik" diye geçiyor kitapta bu konu. Nisbi çeşitlilik ne kadar zenginse bağışıklık sistemimiz o kadar dirençli oluyormuş.

"Çünkü bu şekilde, daha geniş bir potansiyel mikrop grubunu tanıyarak, onlarla savaşabilecektir. Böylece enfeksiyonel hastalıklara karşı daha dirençli ve iyi silahlanmış olacaksınız. Nisbi çeşitlilik önemlidir."

 *

Kitapta neler neler yok ki! Pornodan da bahsediyor mesela. İlginç bir bilgi: 

"Pornografik görüntüler izleyip mastürbasyonla boşalan erkeklerde, görüntüye bir erkek de katılırsa, spermlerin daha hareketli olduğu gözlenmiştir."

Pornosuna daha fazla eğlence katmak isteyen beyler denesin.

*

Ananas ve meni tadı arasındaki ilişkiyi duymuşsunuzdur. Ben duydum internetlerde. (Ben internette nerelerde takılıyorum?) 

Ne yediğiniz, meni tadını etkiliyormuş gerçekten: 

"Acı yiyeceklerle, kahve ve alkol gibi acı içecekler, meninizin daha acı olmasına yol açar. Ananas, kereviz, karpuz gibi daha zayıf aromalı yiyecekler ise meninizin daha az güçlü tatmasına yol açar. Et bakımından zengin bir diyeti olan kişilerin menileri, kesinlikle daha yoğun ve yapışkan olur. En hafif meni için, şefin tercihi vejetaryenlerdir."

*

Canım kadınlar tahrik olduklarını bazen anlamıyorlarmış:

"Genital organların vazodilatasyonu (damar çaplarının genişlemesi), erkeklerde ereksiyon, kadınlarda vajinanın kayganlaşması ve benzeri işaretleri içeren fiziksel tahrik, bilinçli bir cinsel arzudan veya zihinsel tahrikten, yani cinsel ilgi düşüncesinden önce gelebilir. Diğer bir deyişle, vücudunuz, siz fark etmeden tahrik olabilir. Sonrasında 2007'de McGill Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, sıcaklık göstergesi kullanarak, porno izleyen erkeklerin ve kadınların genital bölgelerindeki sıcaklık artışlarını ölçtüler. Sıcaklıktaki artışın nedeni, genital bölgeye kan akışıdır ki bu normalde vücudu cinselliğe hazırlar. Çalışmada, erkekler de kadınlar da on dakikada tahrikin zirve noktasına ulaştılar. Bu sonuç beraberinde, kadınların tahrik olmasının erkeklerden daha uzun sürdüğü veya pornografiye karşı daha az duyarlı oldukları inancını sarsacak şüpheler getirdi"

*

Homoseksüellikten de bahsediliyor kitapta. Hayvanlardan örnekler veriliyor ve hayvanlarda da homoseksüellik olması o zaman cinselliğin tek amacının üremek olmadığını düşündürüyor.

Aynı cinsler arasında cinsel ilişki olması heteroseksüel ilişki gibi yakınlık ve bağlanma sağlıyor, saldırganlığı ve gerginliği azaltıyormuş. 

Hayvanlar demişken, doğum kontrolü hayvanlarda da varmış. Babunlar, Siyah Afrika eriği ve yaprakları yiyorlarmış ki bu bitki doğurganlığı etkiliyormuş. Ama bilerek yediklerine dair somut bir veri yokmuş.

*

Bunların yanı sıra kitapta kadın boşalması (boşalma sırasında kadının çıkardığı sıvıya idrar diyen erkekler), cinsel yolla bulaşan hastalıklar, menopoz ve benzeri pek çok konu yer alıyor. 

23 Ocak 2026 Cuma

ADAMIN OĞLU

 


ADAMIN OĞLU 

(Le Fils de L'homme)

Jean - Baptiste Del Amo

2021

Fransızca aslından çeviren: Canan Özatalay

Can Yayınları

1.Basım - Kasım 2024

213 sayfa


Uzun ve yorucu betimlemelerin ardından sürükleyici ve kahredici bir hikaye geldi. 

Zavallı bir çocukcağızın kafası gidik babası yüzünden ne travmalara maruz kaldığını okuyoruz. 

*

Anne, baba, çocuk. İsimleri yok. Böyle bilmemiz yeterli demek ki.

Arabayla gidiyorlar. İlk elli sayfa, belki daha fazla, gidiyorlar. Nereye, neden gidiyorlar? Bilmiyoruz. Ama mutlu bir yolculuk olmadığını anlıyoruz. 

Dağ başında bir eve varıyorlar. Pek sağlam görünmeyen, eski bir ev.  Bir süre o evde yaşayacaklarmış. 

Anne bu durumdan memnun değil. Bir gerilim var kitapta. 

İlerleyen sayfalarda annenin bir gün ağzından kaçırmasıyla çocuğun istenmeyen bir çocuk olarak dünyaya gelmiş olduğunu okuyoruz. Çocuk doğmuş, baba gitmiş, altı yıl sonra çocuğun karşısına çıkmış, ben senin babanım diye. 

Dağ başındaki evde baba evin tamiri ile uğraşıyor. 

Bir gün baba oğlana soruyor, ben yokken annene yardım eden bir erkek oldu mu, diye. Tony Amca, diyor çocuk. Hah! Baba kesin kötü bir şey yapacak Tony'e. Bir akşam Tony’i eve çağırıyor baba. Eski arkadaşlarmış zaten bu ikisi. Yemekten sonra baba, Tony’e bir daha karşıma çıkma, beni görürsen yüzünü çevir, seni öldürmekten korkuyorum, diyor. İyi, bir şey yapmıyor, sevindim. 

Anne hamile kalıyor, kardeşin olacak, diyor çocuğa. 

Baba, annenin karnındaki bebeğin babasının kendisi olmadığını söylüyor çocuğa. Çocuğu da tembihliyor, “Sevmekten uzak dur, sana hiçbir fayda getirmez.” diyor.

Babanın manyaklığı kendi babasından gelmiş. Babanın babası bir arazi almış ve oraya ev yapmak istemiş. Görevli memur gelip idarî bazı yasaklardan, cezalardan bahsetmiş. Adam öfkelenmiş. O öfkeyle iş yerinde ihmalkarlık edip kaza geçirmiş, kolunu kaybetmiş. Artık tek amacı bu arazideki evi inşa etmekmiş. O arada karısı da ölmüş. Bu inşaat adamın hınçla bağlandığı ve çocuğuna da aktardığı bir saplantıya dönüşmüş. Çocuk kaçmış oradan. Sonra babasının ölüm haberini almış. Yalnız ve hayvanlar tarafından vücudunun bir kısmı yenmiş şekilde bulunmuş babasının cesedi.

Büyükbabanın bu eve olan takıntısı küçük babaya geçmiş. 

Baba, karısını ve çocuğunu dağ başındaki bu eve getirip inşaat işlerine girişiyor. Fırtınada çatı uçup gidiyor. Adam hâlâ burada kalacağız diyor. Kadın hamile yedi aylık. Yok, diyor adam, buradayız. 

Bir gece baba uyurken kadın oğlunu da alıp evden kaçıyor. Gidiyorlar ama bir müddet sonra hamile kadından kan geliyor. Kadın oğluna, eve dön, babanı bul, diyor. Baba anneyi bulup eve geri getiriyor. Doktora götürmüyor. Kadın doğum sırasında ölüyor. Kız bebek dünyaya geliyor. Baba uzun bir süre anneyi gömmüyor, odada öyle bırakıyor. Yavrum çocuk da annesi orada yatıyor diye bir ihtiyacı var mı diye bakıyor ara sıra. Ölüm mölüm bilmiyor ki yavrucak. 

Ölü annenin kokusuna daha fazla dayanamayarak gömüyor nihayet baba. Yavrucak için nasıl travmalar bunlar!

Çocuk, bebek kardeşini de alarak kaçıyor bir gün. Hadi başar çocuk! 

Çocuk ve bebecik ormanda koşuyor, kaçıyor, mağaralar, dereler. Derken baba onları buluyor. Çocuk, kucağında bebekle kaçıyor kaçıyor. Bebecik ağlıyor. Bebeği yere bırakıyor, kaçıp bir kuytuya saklanıyor. Baba bebeğin yanına gelince çocuk çıkıp babasına silah doğrultuyor. Vurdu mu? Bilmiyoruz. Burada bitiyor .

*

Ne gerdi be!

Bu gerilim hikayesi bana şu kitabı hatırlattı:

Bkz: Kya'nın Şarkı Söylediği Yer/ Delia Owens

Orada da erkek şiddetinden kendisini korumaya çalışan bir kız çocuğu vardı. Babası yüzünden annesi ve kardeşleri evden kaçmıştı.

*

Başlardaki kaçma hikayesi de başka bir kitabı anımsattı. Nereye neden kaçtıklarını anlamayan çocuk hikayesi olarak:

Bkz: Biz Kimden Kaçıyorduk Anne/Perihan Mağden



22 Ocak 2026 Perşembe

KASİYER

 


KASİYER

(Konbini Ningen)

Sayaka Murata

Çeviren: H. Can Erkin

İthaki Yayınları

1.Baskı – Kasım 2025

101 sayfa

 

Kendi normalini yaşayan bir kadına, “Hayır, normal bizim dediğimiz!” diye diretenler var. Kadın, onların normal dediğini yaşamaya başlayınca onu da beğenmiyorlar.

*

Furukura toplum için değişik bir kız. Pür mantık. Duygusallık ve duygusal zeka yok. Bence gayet iyi. İnsanlara bir zararı da yok. Kimseye karışmıyor. Sadece hayatı anlamlandıramıyor. İnsanların kızmalarını, söylenmelerini anlayamıyor ve bence gayet haklı.

Öyle böyle okulları bitiyor, bir markette yarı zamanlı çalışmaya başlıyor daha üniversite öğrencisiyken. Yıllarca da çalışmaya devam ediyor. On sekiz yılı deviriyor o markette. İnsanlar tuhaf buluyor, otuz sekiz yaşında bekar kadın, yarı zamanlı çalışıyor. Uvvvv ne büyük tehlike, ne büyük tehdit!

Bir gün markette bir adam çalışmaya başlıyor. Şiraha. Ama çalışmaya gönlü yok. Serseri, işe yaramaz bir tip. Hayattan şikayet edip duruyor, çok ve boş konuşuyor. Zaten kısa zaman sonra işten çıkarıyorlar.

Furukura insanların yadırgayıcı bakışlarından kurtulmak için şunu akıl ediyor. Şiraha ile evlenmek. Ah benim güzel kızım! Korkunç bir fikir ama insanlar da zaten korkunç.

Şiraha başta tereddüt ediyor. Sonra işine geliyor ve kabul ediyor. Arzu ettiği gibi hiç çalışmadan, hiç dışarı çıkmadan, ekmek elden su gölden yaşayabilecek.

Erkek arkadaşı olduğunu söyleyen Furukura’yı herkes tebrik ediyor, herkes onun adına çok mutlu oluyor. Ama erkek arkadaşının işsiz güçsüz olduğunu öğrendiklerinde yine tatlar kaçıyor. Ama tahammül ediyorlar. Çünkü hiç değilse bir erkekle, hiç değilse evlenecekler. Bir de yarı zamanlı işi bırakırsa tamamdır.

Halbuki Furukura markette çalışmayı seviyor. Marketin bir organı gibi. Bütün hayatını markete göre yaşıyor ve bundan memnun, rahat. Ama toplum baskısına daha fazla dayanamayıp işi bırakıyor. Sudan çıkmış balığa dönüyor tabii.

Şiraha kendisi çalışmayıp Furukura’ya iş arıyor. Furukura bir mülakata gidecek yolda bir markete rastlıyor. Raflar, reyonlar, ürünler… Hemen müdahale ediyor, bir şeylerin yerlerini değiştiriyor, kasiyer kıza tavsiyelerde bulunuyor. Ve anlıyor. Yeri burası. Market.

Mülakatı boşveriyor. Şiraha zaten umurunda değil. Markette çalışacak. Kesin kararlı.

Hay yaşa!

Kendi bildiğin yol var, mis gibi. Dünyanın en mükemmel şeyi insanın ne yapmak istediğini bilmesi. Ne derlerse desinler, aman, sanki onlar çok şey.

 

 

 


11 Aralık 2025 Perşembe

BİR YANGININ TARİHÇESİ

 


BİR YANGININ TARİHÇESİ 

(A History of Burning) 

Janika Oza 

2023 

Çeviren: Serkan Toy 

Dedalus Kitap 

1.Baskı - Şubat 2025 

448 sayfa 


1898’den başlayıp 1990’lara kadar uzanan bir aile nesli hikayesi. 

Ailemizin babası Hintli ve Hindistan’da yaşıyor. Fakat oradan Afrika ve Avrupa’ya uzanan bir göç hikayesi oluşuyor. Her göç hikayesi gibi acılar, kayıplar, bilinmezlikler yaşanıyor. 

*

Pirbhai

On üç yaşında. Hintli. Fakir. Kız kardeşi hasta, anası yoksul. 

Bir gün bir adam iş vaadiyle Pirbhai’yi kandırıyor, gemiyle başka bir ülkeye demir yolu yapmaya götürüyor. Teknik olarak iş ama yaptığı aslında kölelik. 

Efendisinin emriyle demir yolunun geçeceği küçük bir yerleşimdeki evleri yakıyor. Ödül olarak zengince bir iş adamının yanında amelelik yapmaya başlıyor. 

Patronunun dokuz çocuğu var. En büyüğü Sonal adlı kız. Pirbhai çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile patronun güvenini kazanınca patron kızı Sonal’ı Pirbhai ile evlendiriyor. İkisini kuzeninin eczanesine yolluyor. Orada çalışsınlar, para göndersinler, aile daha da zenginlesin diye. 

Pirbhai ve Sonal'ın üç tane çocukları oluyor. Kızları Sarita, Varsha ve oğulları Vinod. 

Hepsi büyüyor, evleniyor. 

Vinod'un karısı Rajni. Babası okul müdürü olduğu için Rajni iyi eğitimli, iyi aile kızı. 

Rajni, Vinod ile evlenip Uganda'ya yerleşiyor. Çocukları oluyor. Latika, Mayuri, Kiya

Büyükbaba Pirhbai yaşlanıp vefat ediyor. Sonal oğlu, gelini ve torunlarıyla biraz yaşadıktan sonra o da vefat ediyor. 

*

Latika sorumluluk sahibi büyük kız. Annesi keşke erkek olsaydın diyor, ona.

İşlettikleri pansiyona Arun adlı Hukuk 1.sınıf öğrencisi bir pansiyoner yerleşiyor. Arun öğrenci olaylarına katılan, ülkedeki haksızlıklara sessiz kalamayan devrimci bir genç. Latika da ondan etkileniyor. Latika, üniversiteyi kazanıyor. Birlikte öğrenci isyanlarına, toplantılara katılıyorlar. Arun mezun olup bir hukuk firmasında çalışmaya başlıyor. Latika da gazetecilikten mezun oluyor. Evleniyorlar. 

Latika’nın ailesi istemiyor bu evliliği, annesi gelmiyor düğüne. 

Bir süre Arun’un anne babasının evinde yaşıyorlar. Latika ev hanımı olmaya zorlanıyor. Ev halkı kötü davranıyor, Arun dahil. Latika şok. Evde hapis hayatı yaşıyor. Neyse ki bir yıl sonra kendi evlerine çıkıyorlar. Bir çocukları oluyor Harilal

Bu arada diğer kardeşlere bakalım.

Mayuri yurt dışında üniversiteye gidiyor, Hindistan’a, Bombay Üniversitesi.

Kiya da Uganda'da ailesininin yanında okuyor ama sokaklar güvenli değil. Çünkü Uganda’da darbe oluyor. Askerler sık sık kontrol ediyor. Bunu yaparken kızları taciz ediyorlar. Kiya da bir askerin tacizine uğruyor.

Uganda'da yabancıların istenmediği ve sınır dışı edildiği bir Afrikanizm politikası izleniyor. Hintlileri ve diğer tüm Asyalıları ülkeden gönderiyorlar. (Darbenin arkasında elbette İngiltere var.)

Arun ve Latika hükümet karşıtı bir gazete bastıkları için Arun yakalanıyor. 

Romana konu ailemizin ülkeden gitmeleri gerek. Etnik temizlik yapılıyor. Hee yabancıya gitmesi emrediliyor. 

Ama Latika, Arun içerideyken gidemiyor. Çocuğu Harilal'ı da vermek istemiyor. Kaos yaşanıyor. Rajni alıyor çocuğu ve gidiyor. 

İngiltere'ye gidiyorlar. Rajni çocuk bakıcılığı yapıyor. 

Latika, Arun'un hayatta olmasından ümidini kesince yıllar sonra çocuğunun yanına gidiyor. Harilal şok. 

Tam hayatlarını düzene koyacaklar İngiltere'de sokak protestoları yapılıyor. Irkçılık artıyor. Onlara yine yer yok. Yine gitme planları yapıyorlar.

Böylece ailenin 1898'de başlayan göç hikayesi, yıl 1992 olmasına rağmen devam ediyor. 

*

Kahredici. 

Bir türlü kök salamamak. Huzurla yaşayacağın bir ülkenin olamaması. 

*

Benzer bir göç hikayesi için 

Bkz: Sınırsız Ülke

*

Hikayedeki yaşama azmi, hayata tutunma çabası çok takdir edici. Şöyle bir cümle vardı:

 “Oturup sızlanmaktan çok daha fazlasını yapan insanların soyundan geliyordu." Sf.341 

Doğru. 

Bir doğru da şu cümle:

“Bu dünyaya nasıl geleceğimize karar veremeyiz ama bu dünyadan nasıl gideceğimizi seçebiliriz.” Sf.166 

25 Kasım 2025 Salı

SINIRSIZ ÜLKE

 


SINIRSIZ ÜLKE

(Infinite Country)

Patricia Engel

2024

Çeviren: Elif Nihan Akbaş

Holden Kitap

5.Basım - Şubat 2025

191 Sayfa


Üzücü.

Parçalanmış bir aile hikayesi. 

Kendi ülkelerinde huzurla yaşamayacağını düşünen bir ailenin başka bir ülkedeki yaşam mücadelesi anlatılıyor. Yıllar süren zorlu ve acı bir yaşam. Sayfalar boyu üzüntünün sonunda şükür ki mutluluk var. 

Mutlu sonla bitmesine sevindim. Teşekkürler sevgili yazar. Mutlu sonla bitmeyebilirdi çünkü. 

*

Kolombiya. Sokaklar tehlike dolu. Gerillalar var, bombalar patlatılıyor, hak hukuk yok. 

Elena. Annesi Perla ile bir çamaşırhane işletiyor. Baba ortada yok. Başka bir kadınla gitmiş, ailesini terk etmiş. 

Mauro. Onun da babası yok. Annesi var ama annesi Mauro'yu istememiş. Akraba, konu komşu evlerinde büyüyor. Bir markette çalışıyor. 

Elena da zaman zaman bu marketten alışveriş yapıyor. Gide gele gençler birbirine aşık oluyor. 

İlk çocukları oluyor, bir kız. Karina

Kolombiya’daki çatışmalar, gerginlikler Mauro'yu düşündürüyor. Düşünüyor ve yurt dışına gitmeye karar veriyor. Abd'ye. Orada çalışıp para kazanıp ailesini yanına alacak. Ama Elena diyor ki, bizi de götür.

Mauro, Elena ve bebekleri Karina Amerika'ya gidiyorlar. Orada da hayatları daha kolay olmuyor. Ama en azından Kolombiya’dakinden daha çok kazanıyorlar. 

Bir çocukları daha oluyor, erkek, Nando

Kısa bir zaman sonra Amerika'da 9 Eylül 2001 İkiz Kulelere saldırı olayı gerçekleşiyor. Ülkedeki yabancılar için hayat daha da zorlaşıyor. Üstelik Mauro ve Elena'nın vizelerinin süresi doldu. Ama Kolombiya'ya dönerlerse bir daha Abd'ye gelemeyeceklerini, kendilerine izin/vize verilmeyeceğini düşünüyorlar. Kaçak göçek yaşamaya devam ediyorlar.

Bir kızları daha oluyor, Talia.

Onun bunun yanında her an yakalanma korkusuyla yaşarlarken Mauro bir gün bir kavgaya karışıyor. Parasını çaldığını düşündüğü adamla tartışıyor. Adamdan dayak yiyor ama işin büyümesinden ve polisle başının belaya girmesinden korktuğu için hiç karşılık vermiyor. Ama polis geliyor. Adam vatandaş diye ona bir şey yapmıyorlar ama Mauro kaçak diye tutuklanıyor ve sınır dışı ediliyor. 

Mauro Kolombiya'da yaşamaya başlıyor sersefil ve alkolik olarak. Elena da dönmek istiyor ama Mauro karısına orada kalmasının daha iyi olacağını söylüyor. 

Elena temizlik, fırında çalışmak, çocuk bakmak gibi işlerle geçiniyor. Çocuklara bakacak bakıcı var ama sadece bezden kesilmiş çocuklara bakıyor. Talia ise daha bebek. O yüzden onu gönderme kararı alıyorlar. 

Talia, Kolombiya'da anneannesi Perla ile yaşıyor. Mauro alkolik ve kötü durumda. İlk zamanlar kızıyla pek ilgilenemiyor. Zamanla kendisini topluyor ve kızıyla iyi bir baba-kız ilişkisi kuruyor. Bu arada Perla yaşlılığa bağlı olarak zayıf düşüyor, hastalanıyor, unutkanlaşıyor, sonunda vefat ediyor. Talia anneannesiyle bu süreçte yakından ilgileniyor. 

*

Talia on beş yaşına geliyor. Annesini, ağabeyini, ablasını görmeden. Onlarla sadece telefonda konuşarak büyüyor.  

Bir restoranda çalışıyor Talia. Çalışanlardan biri dışarıdaki bir kediye kızgın yağ döküp kediyi öldürüyor. Talia bunu görüp çok sinirleniyor ve adamın üzerine kızgın yağ döküyor. 

Talia ceza alıyor ve ıslahevine koyuluyor. Tam da annesi ona Amerika'ya gelmesi için uçak bileti almışken. 

Islahevinden kaçıyor Talia.

Bir kafede otuzlu yaşlarda bir Fransız adamı gözüne kestiriyor. Ona zor durumda olduğunu söylüyor. Adam onu evine alıyor. Korktuğum şey olmuyor ama olayazıyor. Talia sabah evden çıkarken adamın cüzdanını ve telefonunu çalıyor. Motosikletli bir gence cüzdanı ve telefonu teklif ederek kendisini götürmesini istiyor. Şükür iyi bir genç ve Talia'yı babasının evine kadar bırakıyor. 

Sonraki gün Mauro, Talia'ya havaalanına götürüyor. 

Talia sorunsuz bir şekilde Amerika'ya varıyor. Havaalanında onu annesi, ağabeyi ve ablası sevgiyle, hasretle karşılıyor.

*

Karina ve Nando da zorluklar yaşıyor bu arada. Yabancı oldukları için çok zorbalanıyorlar. 

Elena şükür iyi bir yerde çocuk bakıcılığı işi buluyor. Patronları evin müştemilatını onlara veriyor, Elena ve çocuklar orada yaşıyor. Buraya gelene kadar Elena çok kahır çekiyor. Şöyle söyleyeyim, çaresiz kadın ve tecavüz. Erkekler kapatılsın!

Beri yandan Elena on beş yıl önce Kolombiya'dan uçağa binerken annesini son kez gördüğünü bilmiyordu. Talia'yı gönderdiğine de bin pişman. Ama göndermese olacakların da iyi olacağından emin değil. Ülkesine dönse orada da işler iyi değil. İki ucu boklu değnek yani. 

Mauro zaten perişan. Amerika'ya gidelim, orada yaşayalım diyen oydu. Şimdi ise oraya gidemiyor. Karısı ve iki çocuğu orada. 

Perişanlık, diz boyu perişanlık!

*

Ailenin anne ve çocuklar kısmı sonunda bir araya geliyor.

Mauro da önce yasal yolları deniyor. Olmuyor. İzin vermiyorlar. Sonra yasa dışı yollarla o da ulaşıyor Amerika'ya ve nihayet bütün aile bir araya geliyor. Ay nihayet!

*

Bir araya gelebilmelerine sevindim. Yanı sıra sırlarını da kaldırıyorlar. 

Talia, ıslahevinden annesine bahsetmemişti. Anlatıyor. 

Anne, eski patronunun tecavüz ettiğini büyük kızına anlatıyor. 

*

Kitap başta üçüncü kişi gözünden anlatılırken sonra Karina kendisini gösteriyor ailemizin hikayesi diyerek. 

Dokunaklı bir amaç var hikayenin yazılmasında. Karina ve ailesi "belgesiz" diye değerlendiriliyor. Yani orada yaşamak, oturmak, çalışmak ve benzeri hususlar için izni olmamak anlamında. Karina da çocukken buna takılmış ve yazmaya karar vermiş. Günlükler, mektuplar. Belge olsun diye. 

*

Ben başka ülkede yaşamaya merak duymuyorum. O yabancılık hissini tahmin edebiliyorum. Zordur mutlaka. Kitapta da bu zorluk çok net anlatılıyor. 

2 Kasım 2025 Pazar

PARANIN PSİKOLOJİSİ

 

PARANIN PSİKOLOJİSİ 

Morgan Housel 

2021

Çeviri: Canan Feyyat 

Scala Yayıncılık 

2.Baskı - Aralık 2021 

303 sayfa 


İnsanların parayla ilişkilerini anlama konusunda ufuk açan bir kitap. Doğduğumuz yer, zaman, yetiştiğimiz çevre paraya olan bakışımızı derinden etkiliyor. Kitapta buna ilişkin çokça örnek var.

Ancak ben kitabı çok Amerikan buldum. Amerika'da belli ki hisse senedi yatırımı çok yaygın. Kitapta hisse senedi alım-satımı, uzun vadede getireceği karlar gibi konular var. Ama Türkiye'de yatırım denince aklımıza hisse senedi değil gayrimenkul geliyor. Bu açıdan kitabın Türk okuyucuya hitap ettiğini düşünmüyorum. 

*

Kitapta çarpıcı örnekler var. Örneğin Wifi teknolojisinden çok para kazanmış bir adam var. Deste deste para taşıyor, ona buna paraları saçıyor, hatta denize altın atıyor eğlence olsun diye. Keyfi savurganlıklar sonucu sıfırı tüketiyor. Buna karşılık bir hademe var. Öldüğünde geride servet bırakıyor. Çünkü sabırla biriktirmiş ve hisse senedine yatırım yapmış. 

Burada tasarrufu övüyor yazar. “Servet sahibi olmanın tek yolu elinizdeki parayı harcamamaktır.” Sf.129 İyi güzel. Ama bu da bize uzak. Şu an Türkiye ekonomisinde tasarruf kulağa pek mantıklı gelmiyor. Zira her şeyin fiyatı sürekli artıyor. Tasarruf olsun diye kenara koyduğun para da her şeyin fiyatının artışı karşısında durduğu yerde eriyor. Bu yüzden bizde kenara koymak demek belki faize koymak olabilir. Ya da altın almak. Kitapta ise bunlardan bahsedilmiyor. İşte bu yüzden Türkiye pratiklerine uygun olmayan bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Ama kitabın esas konusu zaten yatırım tavsiyeleri değil de psikoloji. Bu konuda kitabı etkileyici buldum. 

Örnekler üzerinden anlatıyor insanların parayla ilişkilerini. Fakirin eline para geçince davranışları farklı olur, zenginin farklı. Ailesini düşünen biri farklı davranır, sadece kendisini düşünen farklı. İnançlarımız, amaçlarımız parayla farklı deneyimler yaşatır bize. 

“Yüksek enflasyon ortamında büyüyenler, yaşamlarının ilerleten dönemlerinde tahvillere, düşük enflasyon ortamında büyümüş kişilere oranla daha az para yatırmışlar. Hisse senedi piyasasının güçlü olduğu dönemde büyüyenler, hisselerin zayıf olduğu dönemde büyümüş kişilere oranla, yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde paralarının daha büyük bir kısmını hisse senetlerine yatırmış.” Sf.23 

Yazarın dediği gibi; “Yani zeka, eğitim veya gelişmişlik meselesi değil. Sadece saçma sapan bir şans yüzünden nerede ve ne zaman doğmak kısmet olmuşsa.” Sf.23 

Örneğin Bill Gates neden Bill Gates? Çünkü bilgisayarı olan sayılı liselerden birinde okudu. Sonuç ortada. 

Doğduğun yer ve zamanın hayatına ilişkisi ile ilgili bir kitap için bkz: 

Çizginin Dışındakiler/Malcolm Gladwell 

*

Aslında kendimize çok yüklenmemek lazım. Para ve yatırım konusu insanlık tarihi için yeni bir konu. Parayı MÖ 600’de Lidya kralı Alyattes icat etti. Fakat tasarruf, yatırım gibi kavramlar buna göre çok yeni. Emeklilik sistemi bile çok yeni. ABD’de 1940’da başlamış ve verilen para 22 dolar gibi bir şeymiş. (Günümüzün 416 doları) Zamanla bu para enflasyona uyarlı olmaya başlamış. 

Dolayısıyla “Emeklilik dönemimiz için tasarruf etme ve yatırım yapma konusunda birçoğumuzun kötü olması, kimseyi şaşırtmasa gerek. Çılgın değiliz, sadece bu işte yeniyiz.” Sf.32 

*

Para kazanmak ve parayı elde tutmak farklı iki beceri. 

“Para kazanmak risk almayı, iyimser olmayı ve kendinizi ortaya koymayı gerektirir. Ancak parayı elde tutmak, risk almanın tam tersini gerektirir. Alçakgönüllü olmayı ve elde ettiğiniz şeyin aynı hızla sizden geri alınabileceğinden korkmayı gerektirir.” Sf.80  

*

ABD’de yapılan bir araştırma insanların ömür boyu yatırım kararlarının büyük ölçüde, kendi kuşaklarından yatırımcıların deneyimlerine bağlı olduğunu göstermiş. Yani etrafımız parayı nasıl kazanıyor ve değerlendiriyorsa biz de çoğunlukla öyle yapıyoruz. Ben para kazanma ve yatırımı babamdan gördüm. Memur biri. Her ay sabit gelir ve her ay öngörülebilir giderler vardı. Dolayısıyla parasal durumda herhangi bir artı/eksi olmadan süren bir yaşam gördüm. İş yaşamına girdiğim zaman başta ben de böyle başladım maaşlı çalışan olarak. Ama bir zaman sonra kendi işimi kurdum. Yani bildiğimden farklı olanı seçtim. Sabit olmayan bir gelir ve öngörülemez giderlerle tanıştım. İşimi ve kendimi ayakta tutacak durumdayım ama arzu ettiğim seviyede değilim. Kitap sağ olsun ayakta kalmayı da olumlu buluyor. Bence de olumlu. Daha olumlusu da olsun inş. 

17 Ekim 2025 Cuma

KAPI

 


KAPI 

(Az Ajto) 

Magda Szabo 

2003 

Yapı Kredi Yayınları 

12.Baskı - Şubat 2024 

Çeviren: Hilmi Ortaç 

239 sayfa 


Çok beğendim.

Sıradan insanı ne güzel anlatmış.

Sıradan, sade, hiçbir sürprizi olmadığını düşündüğümüz düz, renksiz bir insan diyeceğimiz birinin hiç de öyle olmadığını o kadar güzel anlatmış ki... Zevkle okudum.

*

Yazar bir kadın, evindeki yardımcı kadını anlatıyor hikayede.

Emerenc adlı bu kadın ev işlerinde çok maharetli, temiz, titiz bir kadın. Kendi öz temizliğine de özen gösteriyor. 

Yazar, Emerenc'i tuhaf buluyor. Çünkü Emerenc pek konuşmuyor. Sadece işini yapıyor ama onda da kendi çalışma çizelgesi var, ona göre çalışıyor. Daha fazla ya da daha az değil. Pek insancıl bulmuyor yazar Emerenc’i. 

Bir gün Emerenc çocukluğuna dair bir anıyı anlatıyor. Babası küçükken ölmüş. Annesi yeniden evlenmiş. İkiz kardeşleri olmuş. Üvey babası Emerenc’i okuldan alıp tarla işlerinde çalıştırmış, dövmüş. Savaş çıkınca üvey babası da askere çağrılmış ve şehit olmuş. Annesi hem ilk hem ikinci kocasının ölümüyle sarsılmış, Emerenc’i döver olmuş. Emerenc de büyükbabasının evine gitmek istemiş. Orada abisi varmış, büyükbabası ona iyi bakıyormuş. Kendisine de bakar diye düşünmüş. İkiz kardeşlerini alıp yola çıkmış. Yolda fırtına çıkmış, bir ağaca yıldırım düşmüş, ağaç da ikiz kardeşlerin üstüne devrilmiş. Çocuklar yanarak ölmüş. Emerenc’in çığlıklarına gelen annesi bu manzara karşısında kuyuya atlamış, ölmüş. Yetişkin insan olarak okurken kahroldum, bir de küçücük çocuğun bu manzaralara şahit olması… Emerenc’e daha laf etmez kimse herhalde. 

*

Yazar ve Emerenc zaman zaman çatışmalar yaşıyor. Emerenc bir gün dışarıdan eve çer çöp eserler getiriyor. Yazar kadın beğenmiyor. Emerenc güceniyor ve istifa ediyor. Evde işler yürümeyince yazar kadın, Emerenc’i tekrar çağırıyor. İsterse o çirkin bibloyu istediği yere koyabileceğini söylüyor Emerenc'e. Emerenc geliyor, bibloyu kırıyor. 

*

Yazar bir gün bir konuşma yapmak için Emerenc’in eski köyüne gidiyor. Orada öğreniyor ki Emerenc’in kızı varmış. Şok! Emerenc’ten dinliyor sonra, meğer ülkeden kaçmak zorunda kalan Alman bir ailenin bebeğiymiş. Emerenc onu alıp benim çocuğum demiş kendi ailesine, ailesinden feci dayak yemiş. Bebeğe Emerenc’in büyükbabası bakmış. 

Böyle beklenmedik anıları var Emerenc'in. Geçmişi, kendisinden beklenmeyecek olaylarla dolu.

Genel itibariyle yürekli, sağlam, cesur bir kadın. Eğilip bükülmesi, esnekliği, sahte kibarlığı, boş muhabbeti yok. Yazara bu özellikler ters geliyor. Bana ise şahane geldi. Mükemmel biri. 

Yazar ve Emerenc hayat tarzları nedeniyle çatışıyorlar aslında. Yazar kadın, eğimi ve entelektüel birikimi ve dahi işi nedeniyle derin düşünce ve duyguların insanı. Emerenc ise hayatta pratik olan, faydası olacak şeylere ilgili. Yazar için önemli olan soyut meseleler Emerenc'in umurunda değil. Zaten onun derin düşünecek zamanı da yok. Hep çalışıyor. Ev temizlikleri, kaldırımları temizleme, yemek yapma, hasta olan komşularına yardıma gitme... gibi sürekli bir meşguliyeti var. 

Emerenc'in en derin sırrı evinde. Evine kimseyi almıyor. Sırrını yazar kadına açıyor bir tek.

Evde dokuz tane kedi besliyor. Kimsenin haberi yok. Bina sakinleri laf eder diye ve daha önemlisi, daha önce bir kedisi öldürülmüş. Bunların da öldürüleceğinden korkuyor. 

Emerenc'in en büyük hayali mezarları olmayan ya da ayrı ayrı yerlerde olan aile üyeleri için anıt mezar yapmak. Bunun için para biriktiriyor. 

Biriktirdiği paranın bir kısmını bu görev için yazar kadına vasiyet ediyor. Bir de evdeki eşyalarını. Evinde daha önce kaçak bazı insanları gizlemiş. Onlardan kalma değerli eşyalar varmış. 

*

Emerenc bir gün hastalanıyor. Sonu da böylece geliyor.

Karlı bir kış günü öksürük aksırık derken felç geçiriyor. Kimseye söylemiyor. Evini de kimselere açmıyor. Ama yardıma ihtiyacı var. 

Yazar, ona yardım etmek gayesiyle doktor çağırıyor ve Emerenc'i zorla evinden çıkarıyorlar. 

Temizliğine o kadar özen gösterdiği bilinen Emerenc pislik içinde bulunuyor. Hareket edemediği için hep... Evdeki kediler evden kaçıyor. Evden gelen kötü kokular nedeniyle devletin ilaç firması evi ilaçlıyor. Her şey kullanılamaz hale geliyor. Hastanede yatan Emerenc'ten başta bunları gizliyorlar. Ama sonra söylemek zorunda kalıyorlar ve Emerenc hayattan kopuyor. Yaşamaya dair bir motivasyonu kalmıyor. Vefat ediyor.

*

Yazar da kendisini sorguluyor. İyi mi yaptım, kötü mü, doğru mu, yanlış mı? 

Bence pek doğru yapmadı ama kötü niyetli de değildi. Kafası o kadarına çalıştı.

*

Kimi okurlar tarafından sıkıcı bulunabilecek bir anlatı belki ama ben bayıldım. Aynı anda hem basit hem derin olmasına hayran kaldım. 

Kitapta bir cümle geçiyor bununla ilgili: 

“Bir şey ne denli basitse anlatılması da o denli güçtür.” Sf.186