8 Nisan 2026 Çarşamba

ERKEK NEDİR BİLMEYEN BEN

 


ERKEK NEDİR BİLMEYEN BEN

(Moi qui n’a pas connu les hommes)

Jacqueline Harpman

1995

Çeviri: S. İpek Ortaer Montanari

Can Yayınları

1.Basım – Şubat 2026

180 sayfa

 

Kitabın adından ilişkiler üzerine bir hikaye sanmıştım. Erkekleri tanımayan, onlarla sağlıklı ilişkiler kuramayan bir kadının hikayesi gibi gelmişti aklıma. Ben erkekten ne anlarım, gibisine bir şey. Ama durum bambaşka.

Erkekleri bilmiyor, evet. Ama kelimenin tam anlamıyla bilmiyor. Üstelik sadece erkekleri değil, örneğin kağıt, kalem, defter, kitap, okul, ev, aile, iş, para, oda, yatak, yastık, sayı, harf, saat, gün, ay, yıl, … yani hayatımızda normal ve olağan bulduğumuz şeyleri de bilmiyor, çünkü hiç görmemiş.

*

Ne olmuşsa olmuş ve kırk kadın bir hapse atılmış. Başlarında gardiyan adamlar var. Ama gardiyanlar asla kadınlarla konuşmuyor, bakışmıyor, insani hiçbir yaklaşım yok. Sadece kırbaçla ve ilaçla kadınları yatıştırıyorlar.

Aralarında en küçüğünün adı… Adı yok. “Küçük kız” diyorlar. Annesi babası kimdi, bilen yok. Zaten kimse neden orada olduklarını bilmiyor. Oraya nasıl geldiklerini bilmiyor. Geçmişi bölük pörçük hatırlıyorlar. Hatırladıkları az şeyi de her geçen gün unutuyorlar.

Dışarıdaki gündelik dünyadan küçük yaşta koparılan küçük kız, bu kadınların arasında kendini yalnız hissediyor. Onlardan zorla bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Zorluyor çünkü kadınlar bir şey öğretmeye hevesli değil. Öğretseler ne olacak? Bir işine yaramayacak. Yıllardır oradalar. Yıllarca daha kalacak gibiler. Zaman mefhumlarını da yitirmişler. Küçük kızın büyümesinden anlıyorlar yıllar geçtiğini.

Yedi-sekiz yıl geçiyor böyle içeride. Bir gün gardiyan yemek vermek üzere parmaklıkları açtığı sırada siren sesi duyuluyor. Gardiyanlar koşarak uzaklaşıyor. Geride kapı açık kalıyor.

Kadınlar ürkerek çıkıyorlar dışarı. Kimsecikler yok. Uçsuz bucaksız bir ovadalar. Hiçliğin ortasındalar.

Hapis yaşadıkları mağarada hepsine uzun yıllar yetecek kadar erzak var. Bir süre onlarla idare ediyorlar.

Yavaş yavaş ilerlemeye başlıyorlar. Etrafta birileri olmalı. Bir yaşam olmalı. Bir köy, kasaba, şehir olmalı. Bu arada artık on beş-on altı yaşında olan küçük kız bunların hiçbirini bilmiyor. Yaşını da bilmiyor.

Boşlukta ve hiçlikte hiç kimseye rastlamadan yürüyorlar. Kimisi başka bir gezegende olduklarını düşünüyor. Ay var, Güneş var, gece gündüz var ama yine de Dünya’da değil gibi hissedenler var.

Nihayet bir gün kendilerininki gibi bir mağara buluyorlar. Heyecanla içeri giriyorlar. Aynı cins hapishane, içeride kadınlar var, ama hepsi ölmüş. Parmaklıkları kapalı kalmış, çıkamamışlar. Ölmüşler.

Bu manzara tabii bizim kadınları epey sarsıyor.

İşte böyle yürüye yürüye, dinlene dinlene, zaman zaman yerleşkeler kura kura, evler yapa yapa yıllar geçiyor, yıllar. Birkaç mağara daha görüyorlar. Hepsinde aynı manzara. Anlıyorlar ki sadece kendileri hapisten çıkabilmiş ve hayatta kalmış. Zamanla yaşlılık ve hastalıktan onlar da ölüyor.

En sona artık küçük olmayan ama başka da bir adı olmayan küçük kız kalıyor.

Tek başına.

Bir otobüs görüyor bir gün. Ama otobüs olduğunu da bilmiyor tabii, daha önce görmemiş. İçinde gardiyanlar var, ölmüş. Nereden nereye gidiyorlardı, nasıl öldüler?.. Cevap yok.

Bir gün de bir ev buluyor. Yer altında. İnsan eliyle yapıldığı anlaşılan bir taş yığını görüyor. Heyecanla kaldırıyor taşları. Kapağı açıyor, yer altında bir ev. Koltuklar, yataklar, raflar. Bilmiyor hiçbirini. İlk defa koltuk görüyor. Raflarda kitaplar görüyor. Kadınlardan az buçuk bir şeyler öğrenmişti okumaya yazmaya dair. Anlamaya çalışıyor kitapları. Uzay ve bilimle ilgili kitaplar.

Yürüyor, duruyor, dönüyor…

Altmışlı yaşlarına geliyor.

Rahminden gelen kanama ile fenalaşıyor. Bu kısım da ilginç, çünkü regl olmadı hiç. Bir şekilde vücudu buna gerek görmedi herhalde. Ömrünün son demlerinde ise tüm kanamasını akıttı.

Ölüm sebebimin rahim olması ne tuhaf; regl nedir bilmeyen ben, erkek nedir bilmeyen ben.” Sf.180 diyor evde bulduğu kalem ve kağıt sayesinde yaşadıklarını yazarken. 

*

Etkileyici bir romandı.

Önce bir metafor sandım hapsedilmiş kadınları. Erkekler tarafından tutsak edilen kadınlar. Ama okudukça metafordan çıktı, gerçeğe çok yakınsadı. Okurken bu kadınlar nasıl buraya geldi, neler oldu, bu gardiyanlar kim ve ne oldu da gittiler, nereye gidip kayboldular… sorularının cevaplarını bulmak umudundaydım ben de küçük kız gibi. Ama bir noktada, şu noktada diyemeyeceğim, kendiliğinden sorular önemini yitirdi. N’olduysa oldu! Bir önemi kalmadı. Herkes öldü, kızcağız bir başına kaldı ve sorular da öldü.

*

Çok beğendim.

Bana niye Tatar Çölü’nü anımsattı? Gitmek mi kalmak mı ikileminden sanırım. Küçük kız her ne kadar hep gitmek, yürümek, bir şeyler bulmak istediyse de diğer kimi kadınlar artık kalmak, durmak istiyordu. Hangisi iyi, hangisi kötü bir fikir bilemiyorsun bazen.