10 Mart 2021 Çarşamba

KUSURSUZ BİR MESAFE

 


KUSURSUZ BİR MESAFE

Utku Yıldırım

2021

Dedalus Kitap

163 sayfa

 

Modern ilişki çıkmazları ile ilgili bir roman.

Gerçi bana göre çıkmaz değil ama… Daha doğrusu ilişkileri çıkmaza sokmak bana anlamlı gelmediği için kitaptaki yakarışlarla da empati kuramadım.

*

Kitabın baş karakteri Ufuk, Derin ile evlenecek. Ama bu evlenmenin iyi bir fikir olmadığının farkında. Çünkü Derin’i eskisi kadar sevmiyor. Derin de aynı şekilde bu evliliğin iyi bir fikir olmadığının farkında, çünkü o da sevmiyor. O zaman derdiniz ne değil mi?

Ufuk bu duruma tepki olarak başkalarıyla birlikte oluyor.

Derin de.

Burada da aynısınız.

Benim eş olma haliyle ilgili şöyle bir gözlemim var; insanlar denklerini buluyor. İlişki kurduğun insan aslında bir ayna. Aynadaki görüntünden memnunsan ilişkiyi sürdürüyorsun, bu normal olan. Ama bazen aynadaki görüntünden memnun değilsin fakat düzeltesin de yok. İşte bu anormal olan. Normal insan memnun olmadığı görüntüyü değiştirir, yani ilişkiyi sonlandırır. Ama burada ikisi de adeta kabız gibi davranıyor. İkisinin de hem birlikte olmaya, hem ayrılmaya gönlü yok. Ufuk bu gönülsüzlüğü satırlara dökmüş. Eyleme dökmek bana daha rantabl bir çözüm geldiği için okuması zor bir kitap oldu. Yazarı arkadaşım olmasa okumazdım da ne yalan söyleyeyim. Çünkü benim düz, basit, yüzeysel işleyen aklım böyle şeyleri almıyor. Meseleler, huzursuzluklar benim için çözülmesi gereken şeyler. Çözüm için de harekete geçmek gerekir. Bazen hareketsizlik de çözüm olabilir, o zaman da sessizce, şikayet etmeden beklemeyi daha mantıklı buluyorum. Yani hareket/hareketsizlik/eylem/eylemsizlik… her ne ise, alınan kararın sonuçlarına katlanmaktır yetişkinlik.

*

Ufuk, beraber olduğu insanları değiştirebileceğini düşünüyormuş. “İletişim kurduğum insanları bir şekilde dönüştürebileceğimi düşünüyordum, yeterince önemsediğimi gösterebilirsem elbet değişebilirlerdi.” Sf.17

Derin de öyle düşünüyormuş. Sık sık Ufuk’un üstünü başını düzeltiyormuş, babası gibi olamadığını söylüyormuş…

Yine çiftlerin birbirini bulduğu tezimi kanıtlayan bir örnek işte. İkisi de birbirini değiştirmek istemiş, sonra da işte nötrlemişler.

Ayrıca bir insanı değiştirme fikri çok cüretkar değil mi? Karşında yetişkin bir insan var. Değiştirmeye çalışmak ne cüret!

*

Bir de bu ikisi birbirlerine eski sevgililerini anlatmış. Derin, Ufuk’a eski sevgilisi “Haluk’la yaşadığı cinselliğin zirve noktasında olduğunu” anlatmış defalarca. Bu hiç iyi bir fikir mi Allaşkına? Ufuk da tabii kendisi ile kıyaslamış sonra. Aklından çıkaramamış kızın eski sevgililerini.

Arkadaşlar, sevgiliye eski sevgili anlatılmaz. Hatta muhabbet arasında yeri gelirse “bir arkadaş” diye geçiştirilir. Bunun dürüst olup olmamakla ilgisi yok. Al, dürüst oldunuz da ne oldu? Dürüstlük bu değil. Bu patavatsızlık.  

*

Ufuk “annem gibi biriyle evlenmem” diye düşünürken bu defa babası gibi biriyle evlendiğini fark etmiş. Annem gibi biriyle evlenmem, babam gibi biriyle evlenmem yerine neden “Evlenmem” bir seçenek olarak düşünülmez acaba?

Kendi anne babasının evliliğindeki sorunları, hatta çevresindeki insanların evliliklerindeki sorunları görüp hala evlenme ve kendi evliliğinin onlar gibi olmayacağı düşünü kurmak çok sefil bir umut.

Bir de klasik evlilik masrafı tartışmaları. Kepazelik bu kısımlar.

Türkiye’de bir Türk kızı/Türk erkeği ile evleniyorsanız onun anne babasıyla da, özellikle annesiyle de evleniyorsunuz. Bunu kabul ediyorsanız “Evet!” deyin. Bundan bir nebze kaçınmanın yolu bütün masrafları müstakbel karı-koca olarak sizin üstlenmeniz. Anne babalardan evlilik konusunda para alırsanız onlara söz söyleme hakkı da vermiş olursunuz. İnsanlar bir yere para verince o paranın harcandığı yerle ilgili söz söyleme hakkına sahip olurlar. Anne babanız evliliğinizin masraflarına katkı sağlıyorsa evliliğinize de karışırlar. Karışmalarını istemiyorsanız paralarını almayacaksınız.

En temizi bize yabancı yengeler/enişteler getirin.

*

Başta dediğim gibi, ilişkiler benim için karmaşık şeyler değil. Bunu bu şekilde karmaşıklaştırmak da anlayabildiğim bir şey değil. Mottom sev ya da terk et. İkisini de beceremiyorsan sus.

Ama Ufuk “ortada bir acı var, ben çekmezsem yazık olacak” diye düşünüyor. Sf 29. O yüzden de bence karmaşık olmayan bir olaydan acı devşirmiş. Sanatçı ruhlu insan neticede. Mutsuzluk sanatçıların besin kaynağı sanırım. Her şeyin yolunda olduğu bir hayatta eser çıkaramıyorlar galiba. Hatta Ufuk’un lise yıllığına da yazmış bir arkadaşı”acıyı olabildiğince büyütüyor” diye. Derin de Ufuk’un sanatçı ruhunun bu olaydan faydalanacağını düşünerek “Sana bir roman çıktı işte” diyor. 

Gerçi Derin de sanatçı. Şiirle ilgileniyor. Edebiyatçı ikisi de. Ama Ufuk’un yansıttığına göre Derin’de öyle bir derinlik yokmuş. Bilemenko. İlişkileri taraflardan birinin ağzından dinleyince tek taraflı bir çıkarım yapılabiliyor ancak. Tolstoy’un “KreutzerSonat” kitabını okurken de bir de karşı tarafı dinlemek lazım diye düşünmüştüm. Kitapta karısından ve evliliğinden yakınan bir adam vardı. Adamın ağzından okuyunca ne biçim kadın, ne biçim evlilik diye düşünüyoruz. Ben bir de kadını dinlemek isterdim.

Ayrılık sonrası insanlar genelde kendilerini haklı çıkartacak argümanlara sığınırlar. Kötü niyetli yapmazlar bunu, doğal olarak böyle anlatıverirler. Sadece bu kısmı görebildikleri için. 

Ufuk da “hatanın bende olmadığından emin olmalıydım” diye ilişkiyi sürdürmüş. Sanki başarı ilişkinin sürmesiymiş gibi. Halbuki bu hikayede başarı ilişkinin bitmesi idi.

Aslında bunu hata ya da başarı diye adlandırmamak lazım. Bu adlandırma nedeniyle kafalar bulanıyor anlaşılan. Hata değil, başarı değil, olağan bir şey. İlişki başlar, biter. Burada bir hata, suç ya da suçlu aramamak lazım. “Pay” acaba biraz daha doğru bir adlandırma olabilir mi? İlişkinin başlamasında/bitmesinde benim payım ne? Bu belki biraz daha sağlıklı olabilir.

*

Ufuk ve Derin evlendikleri halde başkalarıyla birlikte oluyorlar. Ufuk’un buna gerekçesi karısının zaten kendisiyle ilgilenmemesi. Yani “Önce o başlattı!” diyor. Şık mı?

Yani aslında gayet birbirlerini birbirlerine denk bulmuşlar ki ilişki başlamış, sonra bir terslik olduğunu sezmişler ama bu seziyi hayata yansıtmakta zorlanmışlar. Debelene debelene tersliğin içinden çıkmışlar. Fiziksel olarak çıkmış gözüküyorlar ama ruhsal ve zihinsel olarak nerelerdeler bilemeyeceğim.

*

Yazarın bir başka kitabı için bkz: Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor

 

 


MY POINT...AND I DO HAVE ONE

 


MY POINT... AND I DO HAVE ONE

Ellen Degeneres

1995

Bantam Books

211 sayfa

 

Akmar’da buldum bu kitabı. Neredeyse otuz yıllık kitap. Ellen Degeneres o zamanlardan beri ünlüymüş, bilmiyordum.

Kitabın girişinde umarım kitap sizi güldürür, düşündürür, eğlendirir, daha iyi hissettirir, kardeşlerinizi sevmenizi sağlar, daha başarılı, daha sağlıklı, daha uzun, daha ince... yapar ya da en azından satın aldığınıza pişman olmazsınız, yazmış.

Genel olarak da böyle komiklikler şakalar içeren bir kitap beklendiği üzere.

*

Çocukluk hatıralarını hatırlamaya çalışıyor kitabın başında. Çocukluk fotoğraflarını arıyor ama bulamıyor çünkü ailesi Ellen’dan  dört yaş büyük abisinin bir sürü fotoğrafını çekerken Ellen’ın çok fotoğrafını çekmemiş. Ellen’ın yorumuna göre yorulmuşlar, gerek yok hatırlarız diye düşünmüşler.

*

Olumlama kelimeleri söylüyormuş Ellen Degeneres her gün. İyiyim, kendimi seviyorum yerine daha küçük şeyler söylemeyi tercih ediyormuş, kalkacağım, dişlerimi fırçalayacağım… gibi.

İnsanın kendisini iyi hissetmesi için başkalarını gömmesinde de sakınca görmüyormuş. Onun kadar şişman değilim, onun kadar fakir değilim… gibi.

*

İlk stand up şovlarını anlatıyor. Park, bahçe, market her yerde stand up yapmış.

Bir tane şakasını paylaşmak istiyorum:

 “Knock knock. Who’s there? God. God who? Godzilla.”

Ben buna güldüm çok.

*

Hayatının bomboş olduğunu düşünüp hobi edinmeye çalıştığı bir serüveni anlatıyor. Bulduğu hobi de köpekleriyle kızak kaymaca.

O değil de Ellen Degeneres bile hayatın sıkıcılığından yakınıp bomboş olduğunu düşünüyorsa…

*

Kitabının tutup tutmayacağını öğrenmek için medyuma gitmiş. Ama bir şey öğrenememiş, çünkü stajyer medyummuş gittiği.

Neyse, neticede kitabı bestseller olmuş zamanında.

*

 Uçak korkusu varmış. Karanlıktan ve hayaletlerden de korkuyormuş.

*

Asansörde kaldığınızda zamanın geçmesi için tavsiyeleri yer alıyor kitapta. İlk tavsiyesi “Panik yapma” Çok sağ ol ya. Sonra da şarkı mırıldan, aileni düşün, zürafaların nasıl doğurduğunu düşün, yavru zürafa o kadar yüksekten nasıl düşüyor ve ölmüyor.. diyip son tavsiye olarak da “Çığlık at!” diyor.

Asansörü çağırmak için çağrı butonuna birden fazla kes basanlarla ilgili de şakası var. Asansör böyle bir durumda ooo çok insan bekliyor, acele edeyim diyecek çünkü, diyor.

Evet, komiklikler şakalar.

*

Avcılık karşıtı bir insan. Her normal insan gibi. Normal insanlar avcılığın spor olmadığını bilir.

Avladıkları geyiklerin başlarını salonlarında sergileyenlere bunun sebebini sorduğunda “Çünkü güzel bir hayvan” diyorlarmış. Ellen da diyor ki “Benim annem de güzel ama başını salonda sergilemiyorum, fotoğrafları var.”

*

Ünlü (celebrity) olmanın nasıl bir his olduğunu soruyorlarmış Ellen’a. Cevap veriyor. “Ünlü iseniz ve batmak üzere olan bir gemideyseniz önce kadınlar ve çocuklar kuralı önce ünlüler, sonra kadınlar ve çocuklara dönüşür.”

(“If a celebrity is on a boat that is sinking - the rule becomes celebrities first, then women and children.” Sf.174)

*

Kendinden daha güçlü insanlardan korkuyormuş, hayır Herkül’den değil, polisten. Örneğin bir gün arabayla hız yaparken polis kenara çekmiş. Polis “Sizi neden durduğumuzu biliyor musunuz?” diye sormuş. Ellen da şaka yapmış:” Bagajdaki cesetler yüzünden” demiş. Ahah kimse gülmemiş ama

*

Bu kitabı elle yazmış, otellerde, kafelerde, havaalanlarında, mutfakta, yatakta... Bilgisayar kullanmamış, çünkü masa başında oturmak ona okulu ve öğrenciliği hatırlatıyormuş ve bundan hoşlanmıyormuş. Bu noktada öğrencilere siz böyle olmayın, tadını çıkarın, bilgi iyidir, bilgi güçtür diye tavsiye vermeyi ihmal etmiyor.

*

Kitabın sonunda avukatlara selam gönderiyor. Yaptıkları sözleşmeye göre kitabın 60.000 kelime olması gerekiyormuş. Avukatların kitabı okumayıp sadece kelimeleri sayacağını düşündüğünden onlara şaka olsun diye kitabın sonunu bağlamdan kopuk rastgele kelimelerle kapatmış. Resim, lamba, vaso, yatak, köpek, sandalye, şapka, ayakkabı... Kitabın son paragrafı böyle ahahaha

 *

Kitabın Türkçesi yok sanırım. Eğlenceli bir kitap halbuki, çevirselerdi insanlar okuyup eğlenebilirdi.

 

 


6 Mart 2021 Cumartesi

ÖTEKİ RÜZGAR

 


ÖTEKİ RÜZGAR

(The Other Wind)

Ursula K. Le Guin

2001

Çevirmen: Çiğdem Erkal İpek

Metis Yayınları


Veeeeee işte Yerdeniz serisinin 6. ve son kitabı. Diğerleri için bkz:


1- Yerdeniz Büyücüsü

2- Atuan Mezarları

3- En Uzak Sahil

4- Tehanu

5- Yerdeniz Öyküleri


Bu kitapta artık büyücüsü, sihirbazı, ejderhası, kralı, prensesi el ele, gönül gönüle, dünyanın dengesini kuruyorlar.

*

Ölen karısını rüyasında gören Kızılağaç adlı tamir yeteneği olan büyücü, bu konuyu danışmak için Ged'in yanına gelir. 

Ölen eşini rüyanda görmek sıkıntı mı? Hayır. Ama ölen eşin elinden tutup seni de yanına çağırıyorsa ve bu rüyanın gerçeğe dönüşmesi an meselesi ise evet bir miktar sıkıntılı olabilir. 

Ölüleri ve hayattakileri ayıran duvara gidip geliyor Kızılağaç. Bu yüzden uykusuz geceler yaşıyor. 

Çevik Atmaca yani Ged de daha önce ölüler diyarına gitmişti. O yüzden Kızılağaç, Ged'den yardım istiyor. Ged'in dediğine göre Kızılağaç ile karısı Zambak arasındaki bağ ölümle yaşam arasındaki bağdan daha güçlü. O yüzden kopamıyorlarmış birbirlerinden.

Ged, rahat uyumasını sağlar diye Kızılağaç'a bir yavru kedi veriyor. Gerçekten de Kızılağaç biraz daha rahat uyuyor. Buradan yola çıkıp her büyücünün bir hayvanı olduğunu anlatıyor Ged. Kendisinin Otak'ı vardı. Harry Potter'in baykuşu var. He he! Kızılağaç'ın da Asıl adlı kedisi oluyor. 

Ged, daha fazla yardımı dokunamayacağını söyleyip Kızılağaç'ın Havnor'a, Kral Lebannen'in yanına gitmesini tavsiye ediyor. 

Kızılağaç, Atmaca’nın verdiği mektupla kral Lebannen’e gidiyor. Mektupta “Kızılağaç rüyasında seninle birlikte geçmiş olduğumuz diyara çağrılıyor. Biz Kuğu’nun açtığı kapıyı kapatmıştık. Şimdi ise belki duvarın kendisi yıkılıyor. Kralım onun sesini duyacak ve irfanı gereğince hareket edecektir.”

Lebannen, Çevik Atmaca'nın misafirini elbette güzel karşılıyor. 

Bu arada Kargad Kralı Thol, barış isteyen Lebannen'e kızını gönderiyor. Prenses ile Lebannen'in evlenmesi bekleniyor ama Lebannen istemiyor. Lebannen peçeler içinde hiç konuşmayan, çünkü Lebannen ve halkının konuştuğu dili bilmeyen, prensesi Nehir Köşküne yerleştiriyor. 

*

Ejderhalar artık insanlara zarar vermeye başlıyor. 

Ejderhalar ve insanlar tek bir halkmış eskiden. Bunun belirtisi olarak insanların her neslinde aynı zamanda ejderha olan bir iki kişi doğarmış. Ejderhaların da her neslinde aynı zamanda insan olan biri doğarmış. Ama artık bu olamayacakmış. Denge değişiyormuş.

Ejderhalar artık kendi topraklarına sahip olmak istiyorlarmış, o yüzden kralın adalarını yakıyorlarmış. 

Lebannen yardım için Tenar ve Tehannu’yu çağırıyor. Tenar, Prensesin konuştuğu dili biliyor. Prensesin gerçek adının Seserakh olduğunu öğreniyor ve ona konuştukları dili öğretiyor.

Tehanu da ejderhaların dilini biliyor.

Ejderhalarla ateşkes yapmaya karar veriyorlar. Barış görüşmeleri için Ejderha Orm geliyor. İnsana dönüşerek konuşuyor. İrialı Hanım oluyor.

Tehanu, aslında ejderha Kalessin’in kızı. İrialı da öyle. Yani Tehanu ve İrialı Kardeşler.

*

Sonuçta;

Duvar yıkılıyor.

Kızılağaç iyileşiyor, artık rüya görmüyor ama karşılığında tamir yeteneğini kaybediyor. 

Tehanu ejderhaya dönüşüyor.

Seserakh ile Lebannen evleniyor.

Ged ile Tenar yine eski rutin yaşamlarına dönüyor.

*

Son!

En son!

Sopson!

Üç kitap olsun diye yola çıktığı seriyi altı kitapla bitiren yazara selam olsun!

Bana da 1000 sayfayı aşkın bu seriyi bitirdiğim için helal olsun! Fantastik edebiyat hiç sevmem hiç sevmem diye diye bitirdim. Hala sevmiyorum ama bir güzelliği var, onu hissediyorum. 

27 Şubat 2021 Cumartesi

HAMLET

 


HAMLET

William Shakespeare

1609

İngilizce Aslından Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

133 sayfa


Yıllar önce okumuştum. Bkz: http://birazkitap.blogspot.com/2012/05/hamlet.html

Yine okumak çekti canım.

*

Danimarka kralı ölmüştür. Ölüm sebebinin bağ evinde uyurken yılan sokması olduğu söylenir. Ancak işin aslı farklıdır. Kralı, kralın kardeşi Claudius öldürmüştür. Claudius tahta geçmiş ve ölen kralın karısı Gertrude ile evlenmiştir.

Bu gerçeği söyleyen ise ölen kralın hayaletidir.

Hayalet kral, oğlu Hamlet'e bu gerçeği anlatıp intikam almasını ister. 

Hamlet öncelikle Hayalet'in söylediğinin doğru olup olmadığının sağlamasını yapar. 

Şehre gelen tiyatro oyuncularından babasının öldürülmesini temsil eden bir oyun sergilemelerini ister. Oyunu izleyen amcası kral Claudius öfkeyle salonu terk eder. Bu da Hamlet'in istediği sağlama olmuştur. 

"Çürümüş bir şey var Danimarka krallığında." 

*

Kral, Hamlet'i bir tehdit olarak gördüğü için onu İngiltere'ye gönderir, sözde geciken alacaklarını istemek için. Orada Hamlet'in öldürülmesini isteyen bir ferman hazırlar. Ancak Hamlet bu fermanı öğrenir ve kendisini öldürecek olanları öldürerek Danimarka'ya döner. 

Hamlet, annesi Gertrude ile konuşurken perde arkasından dinleyen sarayın başmabeyincisi Polonius'u kral zannederek öldürür. 

Polonius'un kızı Ophelia babasının ölümüne üzülerek önce aklını, sonra intihar ederek hayatını kaybeder. 

Polonius'un oğlu Laertes de babasının katili Hamlet'ten intikam almak için onunla bir düelleyo girişir. Ancak kral düelloda hile düzenleyerek Laertes'e ucu zehirli kılıç verir. B planı olarak da zehirli içki hazırlar.

Düelloda Hamlet yaralanır. Daha sonra kılıçlar karışır ve bu defa Laertes zehirli kılıçla yaralanır. Zehirli içkiyi de Hamlet'in annesi kraliçe Gertrude içer.

Laertes ölmeden önce her şeyi kralın planladığını açıklar. Hamlet amcasını yani kralı öldürür. Annesi yani kraliçe zehirli içki nedeniyle ölür. En sonunda da Hamlet ölür.

Eğlenceli değil mi? Tamam, normalde değil. Ama bana eğlenceli gözüktü. Herkesin sırayla öldüğü bir parodi gibi. Ölüm ve son. Suçlular ölerek cezasını çekiyor, suçsuzlar da arada kaynıyor. 

Hamlet, ölmeden önce tek dostu Horatio'dan gerçekleri insanlara anlatmasını ister.

Cenazeleri de Norveç Prensi Fortinbras kaldırır. Fortinbras aslında Danimarka'ya savaş açacaktı, Norveç kralı buna karşı çıkıp Fortinbras'ın kulağını çekti, o da bu defa Polonya'ya savaş açtı. Danimarka'yı da transit geçiş için kullanıyordu. Polonya zaferinden dönerken bu manzarayla karşılaşıyor. 

Yaşasaydı Hamlet ve Fortinbras iyi bir düşmanlık ya da iyi bir dostluk kurabilirlerdi. İkisi de genç, cengaver, yiğit mert gençlerdi. 

*

Hamlet eğlenceli bir tip. Özellikle dalkavukluk edenlerle çok alay ediyor. Örneğin;

Hamlet ile Polonius ile bir bulutun şekli üzerine konuşuyorlar. Hamlet bulutu deveye benzetiyor. Polonius "Doğru, vallahi, tıpkı bir deve." diyor. Hamlet fikrini değiştirip fareye benzetiyor. Polonius "Evet, sırtı tam bir fare sırtı." Hamlet bu defa balinaya benzetiyor. Polonius yine onaylıyor. 

Ya da bir başkası. Lord Osric ile olan muhabbeti. Havadan konuşuyorlar. Osric "Hava pek sıcak" diyor. Hamlet "Yoo, çok soğuk." Osric de hemen "Evet, biraz soğukça galiba efendimiz, haklısınız." Hamlet hemen ardından "Ama yine de bunaltıcı bir sıcak var." Osric de "Dayanılmaz bir sıcak efendimiz." 

Ahahahahaha!

Dili pek nüktedan. Örneğin Polonius "Şimdilik izninizi alıp gideyim efendimiz." diyor. Hamlet'in cevabı: "Bundan daha seve seve verebileceğim hiçbir şey alamazsınız benden bayım." 

Ahahahajah!

*

Meşhur "Olmak ya da olmamak, işte bu bütün mesele bu." diye bildiğimiz kısım "Var olmak mı yok olmak mı, bütün sorun bu!" diye çevrilmiş. Şaşırdım. 

Hamlet'in babasının ölümü ile ilgili öğrendikleri üzerine kafasını kurcalayan düşünceler yumağında geçiyor bu kısım:

"Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!

Düşüncemizin katlanması mı güzel,

Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,

Yoksa diretip bela denizlerine karşı

Dur, yeter demesi mi?"

*

Azıcık kadın düşmanı mı ne Hamlet?

Annesi babasının ölümünden iki ay sonra başkasıyla evlendi diye kinlenmiş. Bunun acısını Ophelia'dan çıkarıyor. "Tanrı size bir yüz vermiş, siz tutup başka bir yüz yapıyorsunuz kendinize. Kırıtmalar, fıkırdamalar, yapmacıklı konuşmalar..." diye kıza atarlanıyor. 

Tiyatroda oyunculara söylettiği metinde

"Yalnız ilkini öldüren varır ikinci kocasına.

İkinci evlenmeye kadını sürükleyen şey

Aşağılık bir hesaptır, sevgi değil.

Bir kez daha öldürmüş olurum kocamı

Bir kocaya açarsam yatağımı."

dedirtiyor. 

Oldu canım. Adam ölünce kadın ömür boyu onun yasını tutacaktı. Tersi için de geçerli. Karısı ölünce de koca ömür boyu onun yasını tutmasın. Yani Hamlet, annene dersini vereceksin diye bütün kadınları gömdün, oldu mu şimdi?

*

Hamlet'in ağzından dönemin tiyatro modasını da eleştiriyor Shakespeare. 

Hamlet, oyunculara verdiği parçanın rahat, özentisiz, söz parlatmadan, el kol havalara savrulmadan, ölçüsünde, tadında söylenmesini istiyor. "Yürekler acısı geliyor bana gürbüz bir delikanlının takma saçlar sakallar içinde, bir acıyı yüreğini paralarca, didik didik ederce bağırıp halkın kulaklarını yırtması.(...) En başta gözeteceğimiz şey, yaratılışa tabiata aykırı olmamak. Çünkü bunda sapıttık mı tiyatronun amacından ayrılmış oluruz. Doğduğu gün de bugün de tiyatronun asıl amacı nedir? Dünyaya bir ayna tutmak, iyilerin iyiliklerini, kötülerin kötülüklerini göstermek..."

*

Soylular ve soylu olmayan halk tabakası arasındaki adaletsizliğe de değiniyor.

Ophelia intihar ettiği için normalde bir cenaze töreni düzenlenmeyecekken soylu bir aileden olduğu için cenaze töreni yapılır. 

Bu konudaki eleştiriyi mezarcılara söyletir. 

"Bu kadın soylulardan olmasaydı, zor gömerlerdi Hıristiyan mezarlığına. (...) Yüksek tabakanın kendini asmaya, boğmaya hakkı var, öteki Hıristiyan dindaşların yok..."

Hamlet'in o meşhur sahnesi olan eline kafatası aldığı kısım da burası. Mezarcıların toprağı kazarken savurduğu kemikler ve kafataslarını görünce Hamlet ölüm ve insanın yaşarken yaptıklarının nasıl önemsiz hale geldiğini düşünür. 

"Bu da niçin bir avukatın kafası olmasın? Nerede şimdi o kanun cambazlıkları, söz perendeleri, maddeler, fıkralar mıkralar? Nasıl katlanır bu kaba herifin tepesine çamurlu küreğine indirmesine? Neden bir dava açmıyor hemen?" 

*

Bir eleştirisi de her devrin insanı olanlara. 

"Zamanımız böylelerine hayran işte, böyle günün türküsünü çağıranlara! Gösterişler, kırıtmalar altında köpüğe benzer boş bir beyin. Bununla en parlak, en ince görüşlü insanların ağzından girip burnundan çıkmayı becerirler. Oysa içlerini yoklarsanız, bir üfürmede su kabarcıkları gibi patlayıverir neleri varsa."

"Zamanımız" dediği zaman 1600'lü yıllar. Ahah! Aynısı bugün.

Muazzez İlmiye Çığ'a atfedilen bir laf var: "Sümer tabletlerinde 'Bu gençlik nereye gidiyor?' yazısını gördüğümden beri gençleri sorgulamıyorum." diye. Sümer tabletleri Milattan Önce 2000'li yıllara ait.

1092'de Selçuklu veziri Nizamü'l-Mülk'ün yazdığı Siyasetname'de de yine bugün için de geçerli eleştirilerin yer alması gibi.

İnsanlık olarak bazı konularda nasıl oluyor da binlerce yıldır değişim gösteremiyoruz? Binlerce yıl boyunca aynı dertlerden yakınmak, aynı şeyleri eleştirmek... Huysuz ihtiyar gibiyiz. Dünyacak, insanlıkcak huysuz ihtiyarız. Değişime direnç gösterdiğimiz gibi sürekli de yakınıp duruyoruz. 

Hazır değiliz demek ki. 

"Serçenin ölmesinde bile bir bildiği vardır kaderin. Şimdi olacak bir şey yarına kalmaz, yarına kalacaksa, bugün olmaz. Bütün mesele hazır olmakta." 

*

Hamlet'i Ophelia'nın gözünden anlatan bir film var:

Bkz: Ophelia 

Orijinal eserden farklılıkları var tabii.

Orijinal eserde Ophelia soylu iken filmde fakir.

Orijinalde Ophelia, Hamlet'in pek umurunda değil. Ama filmde büyük aşk yaşıyorlar.

Orijinalde Ophelia, babasının ölümünün ardından gölde boğularak ölüyor.

Filmde Ophelia zehir içip göle giriyor. Zehrin etkisiyle insanlar onu ölü sanıyor. Mezardan onu Horatio çıkarıyor. O sırada da zehrin etkisi geçtiği için kendine geliyor. Hamlet'in yanına gidiyor. "Gidelim buralardan" diyor. Hamlet babasının katili olan amcasına karşı intikam hırsıyla dolu olduğu için gelmiyor. 

Ophelia tek başına manastıra gidiyor. Orada Hamlet'ten olan kızını doğuruyor. Filmin sonu Ophelia'nın kızıyla mutlu olduğu görüntülerle bitiyor. 

Çiçek gibi son. Ama Shekespeare'in eserinde Opelia kim ki Hamlet'in yanında?

*

Ophelia demişken, Ophelia'nın gölde ölümü pek çok resme de ilham olmuş.



John Everett Millais - 1851 - Tate Britain/Londra



Friedrich Heyser - 1900 - Wiesbaden Müzesi/Almanya





24 Şubat 2021 Çarşamba

YERDENİZ ÖYKÜLERİ

 


YERDENİZ ÖYKÜLERİ

(Tales from Earthsea)

Ursula K. Le Guin

2001

İngilizceden Çeviren: Çiğdem Erkal İpek

Metis Yayınları


Yerdeniz serisinin 5. Kitabı. Diğerleri için bkz:

1- Yerdeniz Büyücüsü

2- Atuan Mezarları

3- En Uzak Sahil

4- Tehanu

5- Yerdeniz Öyküleri

6- Öteki Rüzgar

Bu kitapta beş öykü var. Roke'taki Büyücülük Okulunun kuruluş süreci, kadınlar, erkekler, isimler, büyüler ve büyücüler anlatılıyor.

Öykü sevmiyorum, fantastik edebiyat da sevmiyorum. Ama bu seriye başladım, devamını da getireyim madem. Okumuş olmak için okuyorum açıkçası. Çok keyif almıyorum. Az keyif alıyorum. 


İşte o öyküler:

1- Bulucu

2- Karagül ile Pırlanta

3- Yerin Kemikleri

4- Bataklık Yayla

5- Ejderböceği


1. BULUCU

Ülkedeki tüm kötülüklerden ve uğursuzluklardan cadıların ve sihirbazların sorumlu tutulduğu bir dönem başlamış. Büyücüler artık bu maharetlerini gizler olmuşlar. Çocuklardaki büyü hüneri de korkulan, saklanması gereken bir şey olmuş. 

*

Susamuru (gerçek adı Medra) bir gemi yapımcısının oğlu. Büyücülük yeteneği var ama babası bunu fark edince döverek bu yeteneği çocuktan çıkarmaya çalışıyor. “Bir bulutu yağmur yağdırdığı için dövmek gibi bir şey bu.” Çocuk yılmıyor, gizli gizli öğrenip geliştiriyor  büyü yeteneğini.

Kral Losen, deniz korsanı. Haraç topluyor, insanları esir alıyor. Susamuru ve babası Losen’e gemi yapıyorlar. Losen gibi kötü birine gemi yapmak Susamuru’nu rahatsız ediyor. Bir vicdan muhasebesine girişiyor ve Losen için yaptığı gemiye büyü yapıyor. Kaybetme büyüsü. Böylece geminin dümeni doğru yöne dönmeyecek. 

Losen’in hizmetindeki Tazı adlı adam bu büyüyü fark ediyor. Yapanın da Susamuru olduğunu öğreniyor. Susamuru'nu kaçırıp Losen için çalışmasını istiyor. Susamuru burada buluculuk yapacak, yani maden bulacak. 

Madencilerin hepsi kadın. Uğursuzluk getirdiğine inandıkları için aralarına erkek almıyorlarmış. Sadece ustaları olan Yalak erkek.

Gelluk (Solukyüz) Losen’in başbüyücüsü. Susamuru, Gelluk'u yenmek için onun gerçek ismini öğrenmeye çalışıyor. Gelluk'a aradığı madeni bulduğunu söylüyor. Gelluk, maden kapısına “Açıl, ben Tınaral” diyince Susamuru Gelluk'un gerçek ismini öğrenmiş oluyor. “Tınaral, düş!” diyor ve Tınaral karanlığa düşüyor.

Susamuru'na Anieb adlı bir köle kız yardım ediyor. Kız hastalanıp ölünce Susamuru kızın köyüne gidiyor. Bir süre orada saklanıyor. 

Morred Adasında büyücülüğün devam ettiğini öğrenen Susamuru oraya gitmeye karar veriyor. Susamuruna dönüşüp suya atlayarak yola çıkıyor.

*

Medra (Susamuru)  Morred Adasını, yani efendileri olmayan, sanatların saygın olduğu yeri arıyor. Morred Adası, diğer adıyla Roke.

Bindiği gemi batınca Medra kendisini deniz kırlangıcına dönüştürüp batan gemiden kurtuluyor. Roke Adasına çıkıyor. 

Medra,burada tanıştığı Kor’a aşık oluyor. 

Büyücülüğü öğretmek için okul açmaya karar veriyorlar.

Medra -burada bilinen adıyla Deniz Kırlangıcı- okula yetenekli büyücüler bulmak için Ümitli adlı gemisiyle  yola çıkıyor. Adı Çocuk Alıcı’ya çıkıyor. Çocukları alıp kanını emen sihirbaz diye anlatılıyor.

Medra ve Kor Büyük Ev’de öğretmenlik yapıyorlar. Kor yaşlanıp ölüyor. Medra da artık sadece Büyük Ev’in kapısında nöbet tutuyor.


2- KARAGÜL İLE PIRLANTA

Altın adlı zengin bir tüccarın oğlu olan Pırlanta'nın Gül ile arkadaşlık etmesine sıcak bakmıyorlar. Çünkü Gül'ün annesi bir cadı. Ebelik yapan anne kızıyla ilgili değil. O kadar ki kızı "Eğer istemiyorduysan beni niye doğurdun?" diye sorduğunda annesi "Eğer doğurmazsam nasıl bebek doğurtabilirim." diye cevap veriyor. Evet, alıştırma yapmak için çocuk doğurmuş.

Altın, oğlunun işlerin başına geçmesini istiyor ama Pırlanta’nın büyücülük yeteneği ve müziğe ilgisi var. Babasının işleri, müzisyenlik, büyücülük, babasının oğlu, Gül’ün sevgilisi... her istediğini olabileceğini zannederken hiçbiri olamadığını fark eden Pırlanta, tek bir şey yapmalı, bunun için diğerlerinden vazgeçmeli diye düşünüyor. Gül ise onun hepsini yapabileceği fikrinde. 

Pırlanta ve Karagül ailelerini, okulu, her şeyi bırakıp kaçıyorlar. Müzikle geçimlerini sağlıyorlar. Başta zor olsa da zamanla Pırlanta müzikte başarılı oluyor. Babası onu affetmiyor, annesi ise gizli gizli görmeye gidiyor.


3- YERİN KEMİKLERİ

Deprem olacak. Büyücü Deniz Yosunu ve Ogion depremi durdurmaya çalışıyorlar. Bunun için Deniz Yosunu bir dağın içime giriyor, yerin kemiklerine ulaşıyor. Buraya varıncaya kadar da kendi öğrencilik zamanını, hocası Ard’ı, öğrencisi Sükunet’i düşünüyor. Sükunet’in hocası olmak istememiş, genel olarak artık hocalık yapmak istememiş, yorulmuş öğretmekten. Ama Sükunet kararlı ve akıllı bir öğrenciymiş...


4- BATAKLIK YAYLA

Otak (gerçek ismi İrioth)  adlı bir yolcu Bataklık Yayla’ya gidiyor. Devacılık yaptığını söyleyen Otak buradaki hasta hayvanları iyileştiriyor. 

 Armağan (gerçek ismi Emer) adlı bir kadının evinde kalıyor. 

Bir gün başka bir usta daha geliyor hayvan iyileştirmek için. Güneşparlağı adı. (Gerçek ismi Ayeth) 

İki sihirbaz/büyücü tartışıyor. Günrşparlağı yaralanıp gidiyor. Artık Otak’a çok iyi bakmıyor köy halkı. Sadece Armağan kolluyor onu.

Bir gün köye bir yabancı daha geliyor. Yabancının adı ATMACA. Aaaaaaaaaa!

Atmaca, büyü gücü olan ve bu gücünü kötüye kullanıp Roke'tan kaçan bir büyücüyü arıyormuş. Armağan'ın evindeki adam da aradığı adammış. Ama artık adam iyi biri olmaya karar vermiş, orada yaşayıp sığırları iyileştirmeye devam edecekmiş. Yolu açık olsunmuş. 


5- EJDERBÖCEĞİ

İria bereketli bir toprakken miras kavgaları nedeniyle bereketini yitiriyor. Ejderböceği (İrialı) miras kavgalarından bıkıp evden kaçıyor.

*

Miras kavgalarına karışmayan Huş,  kendisine parasıyla büyücü almış. Büyücünün adı Fildişi. Ama pek işe yarar bir şey yapmıyor bu büyücü. Meyveleri bereketlendir, hastalığı iyileştir, yok. Anca süs püs gösteriş.

Fildişi, Ejderböceği’nin güzelliğini duyup onu görmeye gidiyor. Tanışıyorlar. Fildişi kıza Roke’u anlatıyor. Başbüyücünün bir ejderha tarafından götürüldüğünü, artık Roke’un Yerdeniz’deki gücün bulunduğu yer olmadığını, gücün artık Havnor’daki sarayda olduğunu...

Kız Roke’a gitmek isteyince onu erkek öğrenci kılığına sokup Roke’a götürüyor. Gerçek amacı kızla yatmak.  Hatta bunu kıza açıkça söylüyor da. “Sadece seninle sevişmek istemiştim” diyor. Kız da “Eğer istersen sevişebiliriz.” diye cevap veriyor. Ahahah ya sen nesin? Fildişi de bunu soruyor.  Kız da "Bilmiyorum, o yüzden Roke’a gelmek istedim." diyor.

Fildişi'nin yıllar önce okuldan atılma sebebi okuldan içeri kız sokması imiş. Şimdi yine aynı şeyi yapıp intikam almak istiyor. Ama Ejderböceği’nin iyiliğinden etkileniyor ve ona okula girmesi için yardım ediyor. 

Kız Roke’taki Büyük Ev’e girerken tüm gerçeği söylüyor. Gerçek kılığını gösteriyor, erkek olmadığını söylüyor, öğrenmeye ne kadar istekli olduğunu anlatıyor. 

Ustalar konuşuyor, tartışıyor, aralarına kadın almamaya karar veriyorlar. 

İrialı’nın cadı olduğunu düşünenler onun adadan ayrılmasını istiyor.

İrialı ise ejderhaya dönüşüp “batının ötesine, halkıma gidiyorum.” diyip gidiyor. Bu sonu beklemiyordum. Uç ejderha uç! 



18 Şubat 2021 Perşembe

KULE

 


KULE

(The Spire)

William Golding

1964

İngilizce aslından çeviren: E. Efe Çakmak

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

10. Basım- Ocak 2020

242 sayfa



Ne kuleymiş!

Baş rahibin biri tutturmuş kilisenin tepesine kule yapılacak diye. Öyle böyle değil, metrelerce uzunlukta, upuzun, arşa değecek boyu.

İşçiler bu kadar uzun bir kulenin yapılamayacağını, yıkılacağını söylüyor ama başrahip Joselin dinlemiyor. Tanrı tarafından seçilmiş bir insan olduğuna ve bu kulenin yapılması için görevlendirildiğine inanıyor.

Yapı ustası Roger Mason gece gündüz çalışıyor, rahibe de söylenip duruyor olmaz bu iş diye. Karısı Rachel de ortalarda söylene söylene, gevezelik ede ede dolaşıyor.

Roger Mason ağzı bozuk ve saygısız bir adam ama Joselin bu adamın peşinden ayrılmıyor. Bu kuleyi yapsa yapsa bu adam yapar diye. 

Temizlik işlerine bakan Pangall adlı topal bir adamcağız var. İşçilerin alay malzemesi olmuş. İşçiler adamcağızla dalga geçiyor. 

Pangall'ın karısı Goody, güzelliğiyle dikkat çekiyor. Rahip bile gözünü alamıyor ondan ama kızı gibi sevdiğini söylüyor, günahı boynuna.

Bir gün rahip, Roger ile Goddy'i birlikte görüyor. O günden beri rahibin kafası iyi değil. Ondan önce de iyi değildi ama o günden sonra iyice iyi değil.

Pangall daha fazla dayanamayıp gidiyor. Rahip Joselin de yalnız kalan ve üstelik hamile olan Goody'e iyilik olsun diye onu bir manastıra göndermek istiyor. Ama Goody ölüyor.

Joselin'in akıl sağlığını asıl bu olay etkiliyor. 

Bu arada kilisenin asıl işleri ile ilgilenemediği için Joselin hakkında soruşturma da yapılıyor. 

Nihayet Joselin hasta olup yataklara düşüyor. Kendine geldiği her an kuleyi soruyor yıkıldı mı diye. Yıkılmıyor ama bir gün yıkılacak, herkes öyle düşünüyor. Kulesine doyamadan ölüyor Joselin. 

Ölmeden önce kuleyi, seçilmiş insan olup olmadığını, yaşananları sorguluyor ve anlamsızlığına kanaat getiriyor. Her şeyin boş olduğunu görüp ölmesi tatsız oldu bence. O büyük inancıyla ölseydi daha rahat ederdi.

*

Kitabın İngilizcesinin Benedict Cumberbatch okumuş. Şuradan dinleyebilirsiniz: 

https://www.youtube.com/watch?v=vKC2Dao_Gac&t=837s

Ben dinledim. Cumberbatch'in her karakter için ayrı ses kullanması ve Joselin taklidi çok iyi. Kitabın filmi yapılırsa Joselin'i oynasa keşke.


15 Şubat 2021 Pazartesi

TEHANU

 


TEHANU

Ursula K. Le Guin

1990

İngilizceden Çeviren: Çiğdem Erkal İpek

Metis Edebiyat


Yerdeniz serisinin dördüncü kitabı.

Serinin diğer kitapları için bkz:

1- Yerdeniz Büyücüsü

2- Atuan Mezarları

3- En Uzak Sahil

4- Tehanu

5- Yerdeniz Öyküleri

6- Öteki Rüzgar


Yazar aslında Yerdeniz'i bir üçleme olarak düşünmüş. Ama üçüncü kitaptan sonra bitirmeye gönlü el vermemiş. Demiş ki:

"Yerdeniz Üçlemesi'nin son kitabı En Uzak Sahil, düşlemeyi bırakmadığım bir düş gibiydi. Ve düşlemekten uzun süre vazgeçmedim. Tehanu böyle ortaya çıktı: Ged'in kendi hayatının nasıl sona ermesi gerektiği konusunda yanıldığını ve bana Yerdeniz'in gerçekten son kitabında kılavuzluk edecek kişinin Tenar olduğunu keşfetmek çok hoş bir sürpriz oldu. Üçlemeye eklediğim bu yeni sona 'Olsun da Geç Olsun' adını da koyabilirdim."

Geç olsun, güç olmasın. Bence de Tenar'ı "En Uzak Sahil"de bırakmak çok iyi bir fikir değildi. Hayatının devamı konusunda meraklandırarak bitiyordu. Ama çok da meraklanmaya gerek yokmuş. Evlenmiş, çoluğa çocuğa karışmış Tenar. Ev işlerinden ve çocuk yetiştirmekten başını kaldırmamış. Onca badire atlatan kızın, gayet sıradan, normal, nosnormal, dümdüz bir kadın olması... Mhhh buruk. O kadar sıradan ki ev işine kadın iş gözüyle bakan, evliliği de çocuk yetiştirmesi de görev gibi olan... Ay Tenar, ne yaptın kendine? 

Gerçi mutluysan, keyfin yerindeyse tamam. Ne haddime yok sıradan, yok dümdüz demek. Ama işte mutlu olmamışsın. Bir terslik hissetmişsin bunca yıl.

*

Tenar ki -kendisi Çakmak'ın dul karısı Goha diye anılıyor- kocası ölmüş, kızını evlendirmiş, oğlu denizci olmuş. İşte şimdi yalnız kalmış ve düşünmek için tam zamanı olmuş. Böyledir. Gençken hayat gailesi ve hayaller arasında koşturmaktan, evlenip çoluğa çocuğa karışınca onların telaşesinden kendini unutursun. Sonra çocuklar gider, eş gider ve tek başına kalır, düşünmeye başlarsın. Halbuki daha evlenmeden ve çoluğa çocuğa karışmadan düşünmeye başlasan... Zaten o zaman da evlenmez ve çocuk yapmazsın. Haha!

*

Tenar, şiddete maruz kalmış Therru adında bir kız çocuğunu bağrına basıyor. Ona kötülük etmek isteyenler oluyor, Tenar kızı koruyor, kaçırıyor. 

*

Bu arada Ged bir önceki kitapta ejderha Kalessin'in sırtındaydı. Hah, geldi. Ged ve Tenar yıllar sonra karşılaşıyorlar. Yaşlanmışlar. Ged artık gücünü kaybetmiş. Ben bu ikisini tee "Atuan Mezarları"ndan beri birbirlerine yakıştırıyordum, kısmet bugüneymiş. Artık birlikteler. Therru da onlarla. Ve Therru da aslında büyücü. Büyüyünce geçecek ülkenin başına. Ay işte tam mutlu son. 

*

Kadınlık anlatılıyor bu kitapta. Kadınların gücünün nasıl bastırıldığı ve kadınların da buna karşı koymadığı ya da koyamadığı. 

Tenar mesela ev işlerini hep kendisi yapmış. Kocasına, oğluna her şeyi hazır etmiş. Oğlu denizci olup gittikten yıllar sonra dönüyor. Tenar oğluna "Kahvaltını kendin hazırla!" diyor, oğlu da tabii yadırgıyor. Tenar da anlıyor bunun için geç kaldığını. E yani? Bunca yıl hiçbir ev işine karıştırmadığın insandan birden hadi bu işi de sen yap diye beklemek akıl karı mı? Yavaş yavaş ve doğru bir üslupla başarılı olunabilir belki. 

*

Mutlu son dedim yukarıda ama yine son değil. Yazar kolay kopamamış seriden. 

Devam edecek...