Johann Hari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Johann Hari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2025 Çarşamba

SİHİRLİ HAP

 


SİHİRLİ HAP

Yeni Zayıflama İlaçlarının Olağanüstü Faydaları ve Tedirgin Edici Riskleri

(Magic Pill: The Extraordinary Benefits and Disturbing Risks of the New Weight-Loss Drugs)

Johann Hari

2024

Çeviren: Özde Duygu Gürkan

Metis Yayınları

1.Basım – Kasım 2024

331 sayfa

 

Kitaba adını veren sihirli hap Ozempic.

Ben bu hapın adını ilk kez magazin haberlerinde duymuştum. Hollywood ünlüleri arasında meşhurmuş. Kilolu ünlülerin çok kısa zamanda zayıflamasıyla ilgili haberlerde bu ilacı kullandıkları iddia ediliyordu. Kitapta da bu ilaçtan bahsediliyor.

Bu ilacın olayı şuymuş: Bize doyduğumuzu haber veren GLP-1 adlı bağırsak hormonunun yapay bir kopyası imiş. Böylece az yemekle tokluk hissini artırıyormuş.

Yazar obez olduğunu ve Ozempic kullanmaya başladığını açıklıyor. Bu kapsamda deneyimlerini ve araştırıp öğrendiklerini yazmış.

Yazar, pandemi sonrası katıldığı bir partide öğrenmiş bu hapı. Herkes pandemide kilo almıştır zannederken bakıyor ki herkes fit. Öğreniyor ki bu ilaç sayesinde. Kendisi de kullanmaya başlıyor. Bunun üzerine iştahı kesiliyor, eskisi kadar yeme isteği olmuyor.

İlaç aslında diyabet hastaları için üretilmiş. Hastaların kilo verdiği gözlenince obezler de kullansın denmiş.

Kullananların iştahı kesiliyor ve yemek hakkında o kadar düşünmemeye başlıyorlar. Yani bir bakıma düşünme biçimlerini değiştiriyor bu hap.

Ama ilacı bırakınca yine kilolar alınıyor. Bu yüzden ömürlük bir ilaç kullanımı gerekiyor.

Yazarın kanaatine göre; Ozempic kullanımı artarsa fast food şirketleri kazanç kaybetmeye başlar. İlacı kullananlar daha az alkol aldığı için alkollü içki piyasası da etkilenir. Kalça ve diz protezleri satan şirketler de etkilenir, çünkü obezite bedenin bu kısımlarına zarar veriyor, ilaç sayesinde obeziteden kurtulanlar artık bu protezlere ihtiyaç duymaz. Hatta havayolu şirketleri de etkilenir. Uçakta daha zayıf insanlar olunca daha az yakıt yakılırmış.

Yazar kısa zamanda ideal kilosuna kavuşuyor. Yan etkileri olarak bulantı, kusma, geğirme, kabızlık yaşıyor.

Ve sonra başlıyor asıl neden şişmanladığını araştırmaya.

İlk karşılaştığı şey yemek diye yediklerinin yemek olmadığı. Gıda fabrikalarında yemek pişirilmiyor, imal ediliyor. Market raflarında aldığımız yiyecekler neredeyse tamamen kimyasal. Üstelik bunlara alıştıktan sonra bir daha gerçek, sağlıklı, normal yemek yavan geliyor, yemek istemiyor insanlar. İşlenmiş gıdalar ayrıca tokluk hissimize zarar veriyor. Bunun bir sebebi daha az çiğnemek. Bu gıdalar yumuşak oluyor ve az çiğniyoruz. Halbuki daha uzun çiğnediğimiz yiyeceklerde beden yiyeceğin geldiğini anlayıp bize doyma sinyali gönderiyormuş. Ama çiğnemek gerekmediğinde tıka basa yiyene kadar sinyal almıyormuşuz.

*

İlacın zararlarını şöyle belirtiyor yazar: Çok hızlı kilo verdirdiği için yüz ve kalçalarda sarkık görüntü, tiroit kanseri riski, pankreasta sorun, mide felci, kas kütlesi kaybı. Bunların yanı sıra diyabet hastalarının artık ilaca ulaşamaz hale gelmesi. Ek olarak ilaca talep arttıkça muadil ama içeriği belirsiz ilaçlar üretilip satılması.

*

Zayıflamak isteyenlere ilk olarak diyet yapmaları önerilir. Yazar bunu da sorgulamış. Diyet kısa vadede sonuç verse de uzun vadede insanlar eski kilolarına geri dönüyormuş.

Egzersiz de akla geliyor. Ama bu da şu yüzden pek işe yaramıyormuş: “Kötü bir beslenmeyi koşarak telafi edemezsiniz.” Sf.147

*
Bu kilo almaların sebebi olarak:
1. Biyolojik nedenler (Beynimizdeki değişimler, genlerimiz vb)
2. Psikolojik nedenler (Stres, çocukluk travması vb)
3. Toplumsal nedenler (Yalnızlık, mali güvensizlik vb)
diye sayıyor yazar.


Ayrıca kötü yiyeceklerin kolay ulaşılır olmasına karşılık iyi yiyeceklere zor ulaşılan bir ortamda yaşıyoruz. “Aslına bakılırsa pek çok insan uygun fiyatlara taze yiyecekler satın almanın imkansız olduğu yiyecek çöllerinde yaşıyor.” Sf.140 Buna obezojenik ortam dendiğini öğrendim kitapta, yani obez olmayı kolaylaştıran ortam.

*

Ozempic vb ilaçların ödül sistemini baskıladığını söyleyenler var. Yemek yemek artık zevk vermiyor bu ilacı kullananlara. Gerçi sadece zevk için yemiyoruz. Niçin yiyoruz:

Neden yiyoruz, diye de soruyor yazar:
-Vücudumuzu ayakta tutmak için
-Yemek zevk verdiği için
-Yatıştırıp sakinleştirdiği için
-Çocukken yemek konusunda öğretilen psikolojik örüntüler: Sussun diye çocuğun ağzına yemek tıkama gibi
-Fazla kilonun insanı psikolojik olarak koruması (cinsel İstismardan korunmak için, cinsel açıdan koruyuculuk hissi gibi)

*

Kilo konusunda aslında bünyelerimizde bir ayar noktası varmış.

“Birçok bilim insanı bedenlerimizin kilomuzu korumaya çalıştığı doğal bir ayar noktası olduğuna inanıyor. Ama kilo aldıkça ayar noktamız artıyor ve bedenimiz bizi daha yüksek kiloda tutmaya çalışıyor. İlaçlar ayar noktasını düşürüyor olabilir.” Sf.169

*

Kitabın sonunda görüyoruz ki bize verilen yiyeceklerin kökten değişmesi gerekli. Berbat yiyeceklere bağımlılıktan kurtulmak şart. Bu da tabii bireysel emekten daha fazlasını toplumsal bir dönüşümü gerektiriyor. Yazar yemek kültürlerini görmek için Japonya’ya gitmiş. Oradaki yemek kültürünü beğenmiş. Çok sayıda küçük tabakta porsiyonlar, çeşitli tatlardan oluşan dengeli yemekler ve bu sistemin çocukluktan aşılanması… Abd ve diğer kültürlerde pek mümkün gözükmeyen bir şey.

Yazar burada okuyucuya bir tercih sunuyor. Obez olarak da bazı hastalık riskleri ile karşı karşıyasınız, bu ilacı kullanıp zayıflayarak da. Tercih sizin.


16 Eylül 2024 Pazartesi

KAYBOLAN BAĞLAR

 

KAYBOLAN BAĞLAR

Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler

(Lost Connections

Uncovering the Real Causes of Depression and the Unexpected Solutions)

Johann Hari

2018

Çeviren: Barış Engin Aksoy

Metis Yayınları

7.Basım – Mayıs 2024

361 sayfa

 

Daha önceki kitabı “Çalınan Dikkat” gibi yine bir çırpıda okunacak çok etkili bir kitap yazmış yazar.

Kendisi de yıllarca antidepresan ilaçlar kullandıktan sonra bu ilaçların işe yararlılığını düşünmeye başlamış. Bu düşüncenin izinde çeşitli uzmanlarla ya da uzman değil ama aynı dertten muzdariplerle konuşmuş ve ortaya bu kitap çıkmış.

*

Yazar ergenliğinden beri yaklaşık on üç yıl antidepresan kullanmış. Sonra bu ilaçların işe yaramadığına ilişkin şüpheler yaşamış. Nitekim ilaç firmaları tarafından finanse edilen ve yayımlanan yazıların kar amacı güttüğü için yanlı ve yanlış olduğu sonucuna varmış.

*

Depresyonun seratonin hormonu azlığından olduğu bilinir. Ama bunu artıran ilaçların kişinin depresyonunu azaltmadığı ortaya çıkmış. Hatta diğer hormonları artıran/azaltan ilaçlar da depresyonu etkilememiş. Sonuçta depresyonun kimyasal bir dengesizlik olmayabileceği sonucu doğmuş. Çünkü aslında depresyon ya da kaygı yaşayan insanların beyinlerinde kimyasal bir dengesizlik olduğuna dair bir kanıt yokmuş. Ruhsal sıkıntıların kimyasal bir dengesizlikten kaynaklandığı fikri ilaç şirketleri tarafından pazarlanan bir efsane olabilir.

Depresyon sadece ve illa ki beyindeki bir kimyasal dengesizlik değil diyor kitap özetle. Örneğin yas halinde de insanlar depresyonla aynı bulguları gösteriyorlar ama bir sebebi var. Yakınının ölümü. Ya da başka bir sebep. Psikiyatristlerin bu yas sürecine bir sınır koyup (örneğin iki hafta) bundan sonrası için akıl hastalığı teşhisi koymaları kişinin kendisinden kopmasına sebep oluyor. Hemen ilaç vermek yerine insanların yaşadığı hayatı hesaba katmak gerek. Böyle düşünen psikiyatristler de var.

“Bu psikiyatristler çektiğimiz acının ilaçlarla ortadan kaldırılması gereken akıldışı bir spazm olduğunu söylemek yerine, onu dinleyip bize ne söylemeye çalıştığını anlamamız gerektiğini görüyor.” Sf.59

Bu noktada yazar çok güzel bir soru soruyor:

“Ya depresyon aslında yaş tutmanın bir biçimiyse - olması gerektiği gibi olmayan hayatlarımız için tutulan bir yas ise?” Sf.61

*

Depresyon tanısı almış ve almamış kişilerle deney yapıyorlar. Depresyon tanısı almış kişilerin hayatlarında bir önceki yıl önemli bir olumsuz olay yaşanmış. Yakının ölümü, hapis, hastalık vb. Olumsuz olayın yanında eğer iyi arkadaş, destekleyici partner varsa depresyona girme ihtimali azmış. Ama bunun gibi destekleyici unsurlar yoksa ve hayatınızda stres doğuran uzun vadeli faktörler varsa -kötü evlilik, kötü aile vb- depresyona girme ihtimaliniz yüksek. Buradan da anlaşılıyor ki depresyon aslında beyinle değil hayatınızla ilgili bir sorun. Yani:

“Klinik depresyon, yaşanan zorluklar karşısında anlaşılır bir yanıt.” Sf.69

*

Depresyonun nedeni olarak şu maddeleri saymış yazar ama bunların sınırlı olmadığını ekliyor:


1.Anlamlı çalışmadan kopuk olmak

İngiliz kamu görevlileri arasında yapılan araştırmaya göre kamu hizmetlerindeki konum yükseldikçe depresyona girme riski azalıyormuş. Tam aksi olur sanırken. Çünkü yüksek kademedekiler daha fazla kontrol sahibi. Bu da depresyona girme riskini azaltıyor. Kamu hizmetlerinde üst kademelere çıktıkça arkadaş sayınız ve sosyal faaliyetleriniz artıyor. Aşağılara indikçe azalıyor, işten eve gelince tek isteğiniz televizyon karşısına çökmek oluyor. “Çalıştığınız iş sizi zenginleştirdiğinde hayat daha dolu oluyor ve bu da iş dışı faaliyetlerinize yansıyor. Ama çalıştığınız iş sizi köreltiyorsa gün sonu geldiğinde canınız çıkmış oluyor.” Sf.88 Yani işte stres yaratan fazla sorumluluk sahibi olmak değil, aksine tekdüze, sıkıcı, ruh köreltici bir iş olması. Buna ek olarak takdir edilmemek.

2.Diğer insanlardan kopuk olmak

Ciddi, derin bir yalnızlık bir fiziksel saldırı gibi yani birinden yumruk yemek kadar stres yaratıyormuş. Buradaki yalnızlık diğer insanların fiziksel yokluğundan ziyade kimseyle önemli bir şey paylaşmama hissi. Yalnızlığın son bulması için en azından bir insanla karşılıklı yardım ve koruma hissi bulunmalı. Bu durum avcı toplayıcı ilk insanların yaşamak için birlikte hareket etmeleri gerekliliğinden gelen bir his. Bundan kopmak depresyona sürüklüyor. Bu yalnızlık internette oyun bağımlılığı ile de ilintili. Orada bir grup içinde olmak, bir hedef doğrultusunda hareket etmek rahatlama sağlıyor ama etkili ve gerçek bir iyileşme sağlamıyor.

3. Anlamlı değerlerden kopuk olmak

Materyalist ve dışsal hedeflerin güdümündeki insanların depresyona daha meyilli olduğu belirlenmiş. Yani bir şeyleri satın almak, bir şeylere sahip olmak (terfi, lüks araba, yeni iphone, pahalı kolye) mutluluğu artırmıyor. Karşılığında bir şey istediği için değil iyi bir şey olduğunu hissettiği için daha iyi bir arkadaş, daha iyi bir baba olmak, keyif için dans etmek… bunlar mutluluğu artırıyormuş.

4. Çocukluk travmasından kopuk olmak

Obezite ile mücadele eden bir doktor gerçekten obez hastaları kısa zamanda sağlıklı kiloya kavuşturan bir diyet uygulatıyor. Ama görüyor ki bu insanlar kilo verince mutlu olmuyor ve yeniden obez oluyorlar. Onları yargılamak yerine soruyor, kilo verdiğinizde sizi mutsuz eden neydi? İlk ne zaman kilo almaya başladınız?… Hepsinin çocukluğundan bir travma çıkıyor. Genellikle taciz, tecavüz. Kadınlar bundan korunmak için kilo alıyor, böylece erkeklerin kendilerini görmeyeceğini düşünüyor. Bir grup erkek de kilo verince kendilerini güçsüz hissediyor, kilolu cüsseli görünmek daha saygıdeğer diye düşünüyorlar.  Ve buradan araştırıyorlar ki çocukluğunda travma yaşayanların yetişkinliğinde depresyona girme ihtimali daha yüksek. Yani “depresyon bir hastalık değil, anormal hayat deneyimlerine verilen normal bir yanıt.” Sf.139

5. Statü ve saygıdan kopuk olmak

Babunlar üzerinde yapılan bir araştırma hiyerarşide düşük olan babunun stres seviyesinin çok yüksek olduğunu ortaya koymuş. Bir de hiyerarşide yukarıda ama statüsünü tehdit eden durumlarla karşılaşan babunlarda stres seviyesi yüksekmiş. Aynısının insanlar için de geçerli olduğu gözlemlenmiş. Eşitsizlik depresyona sebep oluyor. Çünkü insanda önemli olmadığı hissi doğuruyor. Bu noktada insanların seçim şansı var. Hiyerarşiyi yıkabilir, eşit bir ortam yaratabiliriz. Ama görünen o ki hiyerarşiler oluşturmayı tercih ediyoruz.

6. Doğal dünyadan kopuk olmak

Hayvanat bahçesindeki hayvanların zamanla kendilerine zarar verdikleri gözlemleniyor. Bu durum insanların hayatlarıyla da ilintili. İçinde yaşamak üzere evrildiğimiz ortamdan mahrum kalınca depresyona giriyoruz. Yeşilin, doğanın içinde olunca kendimizi daha iyi hissediyoruz. Yeşilin içinde yaşarsak da depresyon ihtimali azalıyor. Bunun sebebini şöyle açıklıyor bu konuda bir uzman:

“Hepimiz hayvanız. Bunu unutup duruyoruz. Ve hayvan olduğumuza göre bu beden hareket için var.” Sf158 

“Konuşup kavramlar aktaran hayvanlar olmadan önce çok daha uzun bir süre hareket eden hayvanlar olduk biz.(…) Önce fizyolojimiz düzeltelim. Dışarı çıkalım. Hareket edelim.” Sf.159 

Doğada bulunmanın iyi gelmesinin bir sebebi de egolarımızdan arındırması. Depresyondaysan kendi düşüncelerine tutsak oluyorsun, her şey seninle ilgili oluyor. Ama doğadayken senden daha büyük bir şeyin içindesin, dünyanın kocaman olduğu ve dertlerinin küçücük kaldığını hissediyorsun.

7. Umutlu ya da güvenli bir gelecekten kopuk olmak

Abd ve Kanada’daki yerliler hükümetler tarafından küçük bölgelere sıkıştırılınca bu yerli uluslar arasında intihar vakaları artmış. Hayatları hakkında geleceğe dair düşüncesi kalmayan yerliler intihara sürükleniyor, ama direnerek bir şekilde hükümetlerden çeşitli kazanımlar sağlayanlar depresyona daha az meylediyor. Yani kendi kaderi üzerinde söz hakkı olması insanları hayatta tutuyor. 

“Evet, canım yanıyor, ama sonsuza dek böyle olmayacak. Ama gelecek elinizden alındığında, o sancı hiç geçmeyecek gibi gelir.” Sf.170 

İş dünyasında pek çok böyle insan var. İş güvencesi ve dolayısıyla geleceğe dair güveni olmayan milyonlarca insan. Türkiye’de yaşayan insanlara zaten bunu anlatmaya gerek yok.

8. 9. Genlerin ve beyindeki değişimlerin gerçek payı

Beyin deneyime dayalı olarak kendini yapılandırıyor. Kullanmadığımız sinapsları buduyor, kullandığımız sinapsları geliştiriyor. Dış sebeplerle beynin içindeki değişimler birlikte gidiyor. Örneğin yukarıdaki nedenlerden bazılarını yaşadınız. Evliliğin yeni bitti, işini kaybettin, annen hasta oldu.

 “Uzun süre yoğun bir acı hissettiğin için beynin bundan sonra bu hal içinde hayatta kalmaya çalışacağını varsayacaktır. O yüzden de sana neşe ve haz getirecek şeylerle ilişkili sinapsları güçlendirmeye başlayabilir.” Sf.180

“Kendinize kafamın içinde ne var diye değil, kafam neyin içinde diye sorun.” Sf.181

Depresyonda genetik etkenler çok önemli bulunmuyor. Genetiğin bu konuda çok büyük bir etkisi olmadığı sonucuna varılmış.

“Depresyon ve kaygıya katkıda bulunan genetik etkenler pekala gerçek, ama bunların çevrede ya da psikolojide bir tetik bulması gerekiyor.” Sf.184

*

Depresyonun beyinde bir arıza olduğuna inanış yaygın. Bunun da sebeplerini anlatıyor yazar.

1950’lerde ABD’de ev kadınları ev, araba, eş, çocuklar vb sahip olduğu halde mutsuz olmalarına bir neden bulamayıp doktorlardan ilaç istiyorlardı. Ama mutlu olmalarını sağlayacak diye söylenen şeyler  kültürün ölçütleriydi. 

“Kültürün ölçütlerine göre mutsuz olman için hiçbir neden yok. Ama biz bugün kültürün ölçütlerinin yanlış olduğunu biliyoruz. Kadınların ev, araba, eş ve çocuklardan daha fazlasına ihtiyacı var. Eşitliğe, anlamlı bir işe ve özerkliğe.” Sf.186

Kültür o zamanlar yanlış ölçütler sunmuşsa bugün de yanlış olabilir. O yüzden her şeyi var ama mutsuz dediğimiz insanlar aslında neye ihtiyaç duyduğu yanlış değerlendirilen insanlar.

Bir de depresyonu küçük gören, zayıflık ya da şımarıklık olarak değerlendirip hafife alanlara karşı bir bir yoldu bu depresyonun bir hastalık olarak lanse edilmesi. 

“Depresyonun utanç verici bir damga olmaktan çıkmasının tek yolunun insanlara bunun salt fiziksel nedenleri olan biyolojik bir hastalık olduğunu açıklamaktan geçtiğine inanmaya başladık.” Sf.188 

Ona hastalık denirse insanların daha anlayışla yaklaşacağı sanılmış ama aids ya da cüzzam da bir hastalık ve insanlar onlarca yıl bu hastalıklara yakalananlara iyi bakmadı. Yapılan bir deneyde de depresyonun hastalık olduğunu düşünenler, depresyonun çocukluk döneminden kaynaklı olduğunu düşünenlere göre depresyondaki insanlara daha saldırgan davranmış.

Depresyonla ilgili üçüncü bir değerlendirme de şu: Yaşam tarzımıza verilen bir tepki. 

“Depresyon yaşam tarzımıza karşı bir tepki olduğunda çok daha zengin bir şey elde etmen mümkün: empati - çünkü bu hepimizin başına gelebilir.” Sf.190

Hasılı depresyonun kimyasal bir sorun olarak görülmesi ilaç şirketlerinin işine geliyor. Yukarıda sayılan sebeplerin konuşulmaması da siyasetin işine geliyor. Zira o nedenlerin ortadan kaldırılması siyasi ve sosyal açıdan çok zor.

*

Kamboçya’ya antidepresanlar ilk defa satışa çıktığında halk anlamamış, kelime karşılığı zaten yokmuş. Depresyonu “üstünüzden atamadığınız derin bir üzüntü” diye tanımlayan uzmanlara köylüler, mayın tarlasında bir bacağını kaybeden çiftçiyi göstermişler. Bu çiftçiye protez bacak takılmış ama yine de mutsuzmuş, çiftlik işlerini yaparken canı yanıyormuş. Diğer köylüler ve doktorlar onun çiftçilik değil de hayvancılık yapabileceğini düşünmüşler. Elbirliğiyle ona bir inek almışlar. Adam inekle ilgilenirken  canı yanmıyormuş ve depresyonu da geçmiş. Burada bunun bir hastalık olmadığı, toplumsal bir çözümle geçtiği görülüyor. O zaman yaşam tarzımızı değiştirmek bir çeşit antidepresan olamaz mı?

Yazar depresyonun üzerine çökeceğini hissettiğinde kendisi için değil başkaları için bir şeyler yapmaya başlamış ve bunun kendisine iyi geldiğini görmüş. Böyle zamanlarda bir arkadaşını görmeye gidiyor, onun kendisini iyi hissetmesi için neler yapabileceğine odaklanıyor, içinde bulunduğu gruplar için bir şeyler yapmaya, insanlara yardım etmeye çalışıyormuş. Böylece dibe çöküş hissini önlediğini fark etmiş.

Bir arkadaşı varmış yazarın, kıskançlıktan muzdaripmiş. Kendi hayatı kötü durumdaymış ve iyi durumdaki insanları görünce onların kötü yanlarını düşünüp kendini iyi hissetmeye çalışıyormuş.  Ancak bu da kendisini yetersiz hissedip depresyona girme eğilimi yaratıyormuş. Bununla mücadele etmek için şöyle bir yöntem geliştirmiş. Sevdiği bir insanın mutlu olduğu bir olay düşünmüş. O insan için mutlu olduğunu hissetmiş. Sonra tanımadığı bir insan, örneğin kasiyer kız için mutlu bir olay hayal etmiş ve onun adına mutlu olmuş. Derken sevmediği insanları düşünmüş. Onların da mutlu olduğunu hayal edip mutlu olmaya çalışmış. Başkalarının mutluluğunun kendi mutluluğunu azaltmadığını fark etmiş. Bunun kıskanmaktan daha iyi sonuçlarını gözlemlemiş hayatında.

*

Dolu dolu bir kitap. Her okuyana dokunacak bir yanı olduğunu düşünüyorum. 

6 Şubat 2023 Pazartesi

ÇALINAN DİKKAT


 ÇALINAN DİKKAT

Neden Odaklanamıyoruz?

(Stolen Focus

Why You Can’t Pay Attention)

Johann Hari

2022

Çeviren: Barış Engin Aksoy

Metis Yayınları

İlk Basım - Kasım 2022

316 sayfa


Çok bilgilendirici ve etkileyici bir kitaptı. Günümüz sorunlarından odaklanamamak ile ilgili çarpıcı şeyler anlatıyor kitap. Dikkatimiz azalıyor. Derinleşmek zorlaşıyor. Bu durum salt bireysel değil, daha geniş bakıldığında otorite figürlerini sorgulamayı da ilişkilerimizi de etkiliyor. Siyasilerin yanlışlarını ya da iklim krizi gibi konuları derinlemesine değerlendiremememiz de bu sorunla ilgili. İlişkilerimizi sürdürebilmemiz de. Çünkü ilişkiler enerji ve zaman ister, ilişkilerimiz de iyi gitmiyor dikkatimiz çabuk dağıldığı için.

*

Yazar, internete erişimini kapatmış, kendisini izole ettiği bir yere gitmiş. İlk elli sayfa bunun zorluğunu anlatıyor. Sonra da faydalarını.

*

İnternetten ve sosyal medyadan pek çok bilgi alıyoruz, evet. Ancak bu bilgiler doğru mu yanlış mı bilemiyoruz, manipüle ediliyoruz, manipüle edilmesek de bu defa bilgi akışına çok hızlı maruz kalıyoruz ve özümseyemiyoruz.

“Hayat hızlanırken, biz de enformasyon sağanağı altında gitgide hiçbir şeye odaklanamaz hale gelirken, neden yeterince tepki olmamıştı?”

İşte odaklanamamaktan, bir konuyu yeterince özümseyememekten kaynaklanıyor tepkisizlik.

Bir açıdan bakınca doğal bir süreç gibi de bir yandan. Sapiens'te yer verilmişti benzer bir sürece. Avcı toplayıcılıktan yerleşik tarım hayatına geçiş gibi bir süreç mi acaba bu?

*

Odaklanma sorunu için beyne pratik yaptırma önerisi var yazarın. Önce on dakika tek bir işle uğraş, sonra bir dakika dağılsın dikkatin, sonra on dakika daha. Böyle böyle aşinalık kazanacak beyin.

*

Sanatçılarla, sporcularla yapılan araştırmalar sonucu onların bir akış hali içinde olduğu görülmüş. Akış hali: “yaptığınız şeye kendinizi kaptırıp benlik hissini tamamen kaybettiğiniz, zamanın ortadan kaybolur gibi olduğu, deneyimin kendisine aktığı zamanlar.” Sf.61

Bunun için:

1)Net belirlenmiş tek bir hedef seçmek. Örneğin; şu tuvale resim yapmak istiyorum, şu tepeye çıkmak istiyorum.

2)Sizin için anlam taşıyan bir şey yapmanız gerekiyor. Çünkü sizin için anlamdan yoksun bir şey yapmaya çalıştığınızda sık sık dikkat dağılır.

3)Ne çok kolay ne çok zor olmalı yaptığınız şey. Çok kolay olursa otomatik pilota geçiyorsunuz, çok zor olursa tedirginlik yaratıyor.

Akış halinde olabilmek neden önemli? Dikkat dağınıklığından çıkmak için.

*

Uykusuzluk ya da az uyku da sarhoşluk gibi diye değerlendiriyor yazar. “Sabah 6’da uyanıp gece yarısı uykuya daldığınızda -gün sonunda kanınızda yüzde 0.05 oranında alkol varmış gibi tepki vermeye başlarız.” Sf.74

Önceden hayatı şekillendiren güneşin doğuşu ve batışı idi. Güneş doğunca yani ışık olunca uyanıyor, batınca yani karanlık bastıktan sonra uyuyorduk. Ama sonra elektrikli ampulle beraber ışığı kontrol etmeye başladık. Bu da iç ritmimizi bozdu. Karanlık basmıyor. Bir de yanı başımızda tuttuğumuz telefonların ışığı var. Diyor ki yazar, uyumadan önce en az iki saat ekrana bakma ve telefonu uzakta tut.

Uyku uyumamızı istemeyen dış güçler olduğunu belirtiyor yazar. Çünkü uyurken para harcamayız. “Sağlıklı ölçüde uyku uyumaya geri dönmemiz ekonomik sistem için bir deprem etkisi yaratır.” Sf.82

*

Ekranda atlaya zıplaya göz gezdirerek okumak, kitap okuma alışkanlığımızı da etkiliyor. Okuyamaz hale geliyoruz. Yapılan bir araştırmada aynı bilgiler bir gruba basılı kitap, diğerine ekran yoluyla verilmiş. Ekrandan bilgiyi alanlar daha az anlamış ve hatırlamış. Buna “ekran dezavantajı” deniyor. Kitap okumak bizi belli bir şekilde okumaya alıştırıyor, çizgisel bir şekilde, bir süreliğine tek bir şeye odaklanarak. Ekrandan okumak ise bir şeyden diğerine atlayıp zıplayarak, göz gezdirerek. Bu durum kitap okumamızı da etkiliyor. Okuyamaz hale geliyoruz.

*

Zihnini ara sıra serbest bırak, zihin oradan oraya aksın, diyor yazar. “Zihin gezinmesi” deniyormuş buna. Bir konuya çözüm bulmak için o konu üzerine odaklanıp düşünmek değil, zihnini serbest bırakmak. Zihnini serbest bırakınca aklına çözüm geliveriyor. O yüzden dışarıdan bakınca boş boş otobüs camından dışarıyı seyretmek gibi gözüken şey aslında pek çok yeni ve yaratıcı fikir getirebilir akla.

*

Yazar, "dijital detoks" yaparak bu düşüncelere varmış. Ama bunun pek de faydalı olmadığı kanaatinde. “Nasıl ki haftada iki gün gaz maskesi takmak kirliliğe çözüm değilse, dijital detoks da çözüm değil.” Sf.109

Çözüm böyle bireysel değil, sistematik.

Google çalışanı birinin sözleri yer alıyor kitapta. Google’da başarı sayılan şey, kullanıcıları meşgul etmek. “İnsanların telefonlarına baktığı süre arttıkça gördükleri reklam sayısı ve böylece Google’ın kazandığı para da artıyor.” Sf.116

Odaklanamamanın bizim bireysel kabahatimiz olmadığını anlatıyor yazar. Tasarlanmış dikkat dağınıklığımız kimileri için yakıt. Google yöneticileri bize bunları yaparken kendileri yoga, meditasyon, mindfullnes ile kendilerini bu tuzaktan uzak tutuyor, çocuklarını tekonolojik olmayan okullara gönderiyor.

*

Telefonlarımız dinleniyor mu? Karşımıza çıkan reklamlardan ötürü bazen böyle düşünüyoruz. Yazarın cevabı: Hayır. Ama “Hedeflenmiş reklamlar sunmak için dinleme yapıyor değiller aslında. Size dair oluşturdukları model o kadar isabetli ki size sihirbazlık gibi gelen öngörülerde bulunuyor.” Sf.129 Google haritalar ücretsiz ki nereye gittiğiniz ayrıntılarıyla bilinsin. Buna “gözetim kapitalizmi” deniyor.

*

İnsanlar olumsuz şeylere daha çok bakıyor. O yüzden sosyal medya algoritmalarında nefret, saldırı, kötü, suçlama… gibi ifadeler daha çok tık alıyor. Bu da nefret kültürü yaratıyor.

*

Bu bağımlılıkların üstesinden gelmek için bu sitelere bakmak istememize yol açan nedenlere bakmak gerek diye tavsiyeler de var. Bu tavsiyede bulunan kişi önceden şişmanmış, bir sürü diyet, kamp vb işe yaramamış. Çünkü onu şişmanlatan şeyin duygusal/psikolojik olduğunu görmüş. Telefonuna bakma itkisini de bunun gibi değerlendiriyor. Bu itkiyi hissettiğinde on dakika bekle, diyor, ondan sonra bak. Bir zaman çizelgesi oluştur, her gün ne yapacağına dair ayrıntılı program oluştur ve buna sadık kal. Telefonundaki uygulamalardan mümkün olduğu kadarını sil. Bildirim ayarlarını değiştir.

Ama yazara göre çok daha büyük ve siyasi çözümler lazım. Örneğin bizim çevrimiçi hareketlerimizi takip edip bu verileri satan iş modellerinin hükümetçe yasaklanması. Sosyal medya şirketlerinin devlet tarafından satın alınıp kamu mülkü haline gelmesi... gibi. Ama sakıncası şu ki otoriter liderlerin bunu suistimal edebilmesi. O zaman hükümetten bağımsız kamu mülkiyeti olsun önerisi var. Örneğin BBC gibi. Mülkiyeti kamuya ait, kamu finanse ediyor, günlük işleyişi hükümetten bağımsız.

*

Besinler de dikkatimizi bozuyor. Sağlıklı değiller çünkü.

*

Çocuklar artık dışarıda birbirleriyle oyun oynamıyor. Yazar buna da dikkat çekiyor ve bunun yaratıcılıklarını ve dikkatlerini etkilediğini söylüyor.

*

Baştan sona çok ufuk açıcı buldum kitabı.