Tolstoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tolstoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2022 Pazar

İNSAN NE İLE YAŞAR

 


İNSAN NE İLE YAŞAR

(What Men Live by And Other Tales)

Lev Nikolayeviç Tolstoy

1885

Çeviri: Begüm Konya

Yakamoz Kitap

1.Baskı - 2020

176 sayfa


İnsan ne ile yaşar?

Cevap veriyorum: Sevgi ile.

Kitapta sorunun cevabı bu, kısa yoldan cevap isteyenleri yormayayım dedim. 

Yorulmak isteyen buyursun.

*

Dört tane hikaye var kitapta:

1- İNSAN NE İLE YAŞAR

2- ÜÇ SORU

3- İNSAN NE KADAR TOPRAĞA İHTİYAÇ DUYAR

4- EFENDİ İLE UŞAĞI



İNSAN NE İLE YAŞAR

Ayakkabıcı Simon zar zor geçinen bir zanaatkar. Kendisine borçlu olanların kapısını çalıp alacaklarını tahsil etmek istiyor. Ama kimse veremiyor. Simon o paraları alıp kendisi ve eşine koyun postumdan kaban almak istiyor. Çünkü mevcut kabanları çok eskidi. Ama hiçbir alacağını alamıyor, eli boş kalıyor.

Yolda çıplak bir adam görüyor. Ölü sanıp üstüne kalır diye görmezden geliyor ve yoluna devam ediyor. Ölü sandığı adamın kendisinin peşinden geldiğini sanıp kaçıyor. Sonra kaçtığına utanıyor, zengin miyim de hırsızdan kaçayım diyip adama yardım etmeye karar veriyor.

Adama kendi ceketini verip eve getiriyor. Karısı kızıyor. Zaten yiyecek bir lokma yiyecek ya var ya yok, onu da bir yabancıyla paylaşmak istemiyor kadın. Kocası Tanrı sevgisinden dem vuruyor. Adamın zararsız hali de kadını da yumuşatıyor. Adama yemek veriyorlar. O ana kadar başını bile kaldırmamış olan Michael, kadına gülümsüyor. 

Yabancı adam, kendisi hakkında bir şey anlatmıyor. “Tanrı beni cezalandırdı.” diyor sadece. Adama yatacak yer veriyorlar. Kadıncağız “Biz herkese yardım ediyoruz, neden kimse bize yardım etmiyor?” diye üzülüyor.

*

Yabancının adı Michael. Simon, ona ayakkabıcılık öğretiyor. Michael o kadar başarılı oluyor ki Simon'un ayakkabı dükkanı ünleniyor.

Bir gün zengin bir adam geliyor dükkana. Elinde pahalı bir deri var. Simon ve Michael’dan bu deriyle bir yıl boyunca bozulmadan duracak bir çizme yapmalarını istiyor. Sert ve kaba davranıyor konuşurken. Buna rağmen Michael, bu kaba adama gülümsüyor. 

Michael, adamın getirdiği kıymetli deriden çizme yapmak yerine terlik yapıyor. Simon şok. Sonra zengin adamın hizmetçisi geliyor. Adamın öldüğünü haber veriyor. Adamın karısı da çizme siparişini iptal ediyor, o deriden terlik yapılmasını istiyor.  Tam da Michael’in hissedip zaten yaptığı gibi.

Başka bir gün bir kadın ve yanında iki kız çocuğu geliyor. Kızlardan biri topal. Anneleri ve babaları ölmüş çocukların, anne ölürken yanlışlıkla çocuğun ayağını ezmiş. Yanlarındaki kadın kızları evlat edinmiş. Onların bu hikayesini dinleyince Michael gülümsüyor. Böylece hayatında üç defa gülümsemiş oluyor:

1- Simon’un karısı yemek verince

2- Pahalı seri getiren zengin adama

3- İkizlerin yanındaki kadına

Simon neden sadece üç kez güldüğünü soruyor:

Michael anlatıyor: "Ben bir melektim. Tanrı beni ona karşı geldiğim için cezalandırdı. Bir kadının canını almamı istedi. Kadının ikiz bebekleri vardı, canını alamadım. Ama Tanrı kadının canını almamı ve üç gerçeği öğrenmemi istedi:

1- İnsanın içinde yaşayan nedir?

2- İnsana verilmemiş olan nedir?

3- İnsan ne ile yaşar?

Bunları öğren, tekrar cennete alınacaksın."

Bunların cevaplarını öğrenmiş Michael. Öğrendiğine göre;

1- İnsanın içinde yaşayan şey sevgi. Bunu Simon’un karısı yemek verince anlıyor. Başta kızmıştı kadın ama kocası ona Tanrı sevgisinden bahsedince kadın yumuşamıştı.

2- İnsana neye ihtiyacının olduğu bilgisi verilmemişti. Zengin adam bir yıl için yetecek ayakkabı yaptırıyordu ama akşama ölecekti, bilmiyordu. 

3- İnsan sevgiyle yaşar. Bunu da anneleri ölen ikizlere bakan kadını görünce anlıyor.

“Ayrıca öğrendim ki Tanrı, insanların birbirlerinden ayrı yaşamasını istemiyor. Bu yüzdendir ki insanlara doğrudan neye ihtiyaçları olduğunu söylemiyor. Onların birlikte yaşanmasını sağlayarak, birbirlerinin neye ihtiyacı olduğunu bilmelerini sağlıyor.” Sf.47

Artık gitme vaktinin geldiğini söylüyor Michael. Melek kanatlarıyla yükseliyor. 

Simon gözlerini açıyor, kulübe eski halinde ve yalnız.



ÜÇ SORU

Kralın cevaplarını çok merak ettiği sorular var:

1- Bir iş için en önemli an nedir?

2- En gereken insanlar kimlerdir? 

3- Yapılması gereken en önemli şey nedir?

Cevaplarını da hemen vereyim:

1- En önemli an şimdi. Çünkü gücün bizde olduğu tek an, içinde bulunulan o an.

2- En gerekli kişi o an kiminleysek o, çünkü kimse bir daha başka biriyle görüşüp görüşemeyeceğini bilemez.

3- En önemli iş iyilik yapmaktır, insanın dünyaya geliş amacı budur.

Bu cevaplara ulaşma süreci şöyle;

Kral önce bu soruları bilgelere sormuş, herkes farklı cevap vermiş. Sonra bir keşişe gitmiş. Keşiş toprağı kazıyormuş, kral ona yardım etmiş, zaman akıp gitmiş.

Yaralı bir adam gelmiş, kral ve keşiş onu iyileştirmişler. Yaralı adam af dilemiş kraldan, meğer onu öldürmek için gelmiş ama kralın muhafızları onu vurup yaralamış, ama kral kendisine yardım edince pişman olmuş ve artık onun dostu olmak istiyormuş. 

Keşiş krala diyor ki; benimle toprak kazdın, bana yardım ettin. Böylece seni öldürecek olan adam öldüremedi. En önemli an benimle toprak kazarkenki anındı, sonra yaralı adama baktığın andı. Yani önemli an şimdidir, içinde bulunduğun andır. En gerekli kişi de benimle toprak kazdığın sırada bendim, sonra yaralı adam gelince onunla ilgilendin, o oldu. O an kiminleysen en gerekli kişi odur. En önemli iş de iyilik yapmaktır, yaptığın da buydu, çünkü insan iyilik yapmak için dünyaya gelir. 


İNSAN NE KADAR TOPRAĞA İHTİYAÇ DUYAR?

Yerli toprak sahipleri, topraklarını az bir paraya satıyorlar. Satın alınacak toprağı alıcı belirliyor. Alıcının tek yapması gereken gün doğumunda yola çıkıp istediği kadar toprağı yürüyüp gün batmadan geri dönmek. O yol boyunca tüm topraklar alıcının olacak.

Açgözlü bir alıcı olan adam da bu amaçla arazi üzerinde ilerliyor. İlerlemeye devam ediyor. Daha da fazla toprağa sahip olmak için ilerledikçe zaman da geçiyor. Artık dönüş için az vakti kalıyor. Güç bela döndüğünde ise ölüyor. Oracığa gömülüyor. Yani insana yetecek olan baştan aşağı altı metre toprak imiş.



EFENDİ İLE UŞAĞI

Uşak Nikita. Efendi Vasili.

Vasili sömürüyor Nikita’yı. Yok pahasına çalıştırıyor. Nikita farkında ama başka bir seçenek de düşünmüyor.

Vasili bir ağaçlık satın almak niyetinde. Başka tüccarların orayı alacağından korktuğu için acele yola çıkıyor. Kar fırtınası yüzünden kayboluyorlar. Ulaştıkları bir köyde geceyi geçirseler iyi olacak ama Vasili vakit kaybetmek istemiyor. Kar fırtınası, soğuk ve kaybolmak yüzünden zor durumda kalıyorlar.

Vasili önce Nikita’yı yolda bırakıp kendisi devam ediyor. Ama at geri dönünce dönmek zorunda kalıyor. Nikita'yı donmuş halde buluyor, ölmek üzere. Vasili ona sarılıyor ısınsın diye. O arada aklından nasıl sıfırdan zenginliğe ulaştığı, nasıl daha da çok kazanacağı, gelecek planları... vb geçiyor. Derken Vasili ölüyor.

Nikita’yı kurtarıyorlar. Yirmi yıl daha yaşıyor. Arzu ettiği gibi huzur içinde ölüyor.

3 Ocak 2017 Salı

ANNA KARENİNA


ANNA KARENİNA

L.N.Tolstoy

1877

Rusça Aslından Çeviren: Ayşe Hacıhasanoğlu

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

7. Basım - Mayıs 2016

1062 sayfa


Bin sayfa.

Biraz göz korkutucu bu.

Ama çok yersiz bir korkuymuş.

Karmaşık bir konu değil çünkü.

Hatta kabaca özeti şu ki;

Evli ve bir çocuğu olan Anna, Vronskiy denen bir adama aşık olur. Bu aşkını da gizlemeden yaşar. Bir yandan evlidir, diğer yandan Vronskiy ile birlikte yaşamaktadır. Hatta ikisinin bir de çocuğu olmuştur. Hem Anna ve Vronskiy'nin tutumu, hem kocasının, hem de sosyetenin duruma yaklaşımı ele alınır kitapta. 

Aslında bir cemiyet hayatı anlatılıyor.

*

Önce Prens Stepan Arkadyiç Oblonskiy (sosyetedeki adıyla Stiva) ve karısı Dolli ile tanışıyoruz.

Stiva karısını aldatmış evdeki mürebbiyeyle.

Dolli, ayrılmayı düşünüyor ama emin değil. Ne yapacağını bilemiyor.

Stiva'nın kız kardeşi Anna gelip Dolli'ye affetmesini tavsiye ediyor. Dolli de bu tavsiyeye uyuyor. 

(Ne var ki Stiva yine yine ve yine aldatmaya devam ediyor. Dolli ise artık bilmezlikten geliyor.)

Dolli'nin kız kardeşi Kiti, Vronskiy'e aşık. Vronskiy ise aşık sayılmaz ama boş da değil. Evlilik falan düşünmüyor Vronskiy, ama Kiti ile vakit geçirmeye de hayır demiyor.

Kiti, Vronskiy'e olan aşkı yüzünden Levin'in evlenme teklifini reddediyor.

Levin, köyde yaşayan, zengin, Vronskiy'nin tersine ağır başlı, vakur bir adam. Kesinlikle Vronskiy'den evla. 

Levin, Kiti'den aldığı red yanıtı üzerine epey üzülüp köyüne, çiftliğine dönüyor.

(Levin ve ağabeyi arasındaki ilişki, Orhan Pamuk'un "Cevdet Bey ve Oğulları" romanındaki Cevdet Bey ve ağabeyi arasındaki ilişkiyi anımsattı bana. Orada Cevdet Bey, ticaretle uğraşan ve iyi para kazanan, siyasetle ilgilenmeyen, kendi hayat gailesi içinde yaşayan, ülke ve dünya gündemine bizzat kendisini ilgilendirmediği müddetçe kayıtsız kalan bir adam. Bu açıdan Levin gibi. Ağabeyi ise siyaseten yanlış gördüğü insanlara ve girişimlere sesli bir şekilde karşı çıkan, bu uğurda başını belaya sokmaktan çekinmeyen bir adam. Bu da Levin'in ağabeyi gibi. Bir diğer benzerlik de Cevdet Bey'in ağabeyinin de Levin'in ağabeyi gibi hasta olması ve huysuzluğuna rağmen onun çok seven bir kadının hep yanında olması.)

*

Anna, tren yolculuğu sırasında Vronskiy'nin annesiyle tanışıyor. Sonra da Vronskiy ile. 

Bu ikisi birbirine aşık oluyor.

Öyle bir aşk ki Anna evliymiş, Vronskiy'nin iş yaşamı alt üst olurmuş... dinlemiyorlar.

*

Anna kocasının gözü önünde Vronskiy'e olan ilgisini belli etmekten çekinmiyor.

Anna'nın kocası Aleksey Aleksandroviç Karenin, karısının bu adama olan ilgisini görüyor ama önemsemiyor başta. Anlamazlıktan geliyor. Onun bu hallerini Anna, sevgiden yoksunluk olarak yorumluyor. "Sevse kıskanırdı"ya bağlıyor. Artık sağır sultanın duyduğu bu ilişkiyi Aleksey ancak Anna itiraf edince anlıyor. Daha doğrusu artık anlamıyormuş, bilmiyormuş gibi davranamayacak noktaya geliyor.

Buralar çirkin.

Aleksey, Anna'ya üstü kapalı şekilde "aşığınla benim evimde buluşmayın da nerede ne yaparsanız yapın." diyor. 

Aleksey'in bu halleri Anna'yı çok sevmesinden, onu kaybetmek istememesinden değil. Bir miktar seviyor gerçi ama esas sebebi boşanma gibi bir duruma yanaşmak istememesi. Hayatında böyle radikal bir değişiklik istemiyor.

Anna da boşanmaya yanaşmıyor ilkin. Çünkü boşanırlarsa Aleksey, çocuğunu göstermeyecek Anna'ya.

Ama sonra Anna, çocuğunu görmemeyi de kabullenip boşanmaya razı oluyor.

Bu arada Anna, Aleksey'in evde buluşmama kuralına da karşı geliyor. Vronskiy'i eve çağırıyor. Aleksey ile Vronskiy karşılaşıyor falan, uff çirkin.

*

Vronskiy ile Anna'nın ilişkisini öğrenince Kiti kahroluyor tabii.

Vronskiy yüzünden Levin gibi bir kısmeti de tepti.

Neyse ki Levin, Kiti'yi sevmeye devam ettiği için yine evlenme teklif ediyor. Çabuk ve kolay olmuyor bu. Israrlar, hatırlı dostların araya girmesi, tavsiyeler, uzun uzun düşünmeler derken anca karar veriyor Levin. 

Evleniyorlar. Güzel de oluyor.

*

Aslında burada bir yanda Levin ve Kiti'nin son derece düz ve normal ilişkisi,

diğer yanda Anna ve Vronskiy'nin tutkulu, heyecanlı, maceralı ilişkisi var.

*

Anna zamanla kıskançlık krizlerine girmeye, Vronskiy'nin kendisini artık sevmediğini düşünmeye başlıyor. 

Sosyete içinde de dışlandığını hissediyor.

Halbuki sanki onlar çok şey. Bir sürü aldatan var ama hepsi ilişkisini gizli saklı yaşıyor. Anna açığa vurdu, gizlemedi diye dışlanıyor. Siz sanki çok şeysiniz.

*

Anna ölmekten başka çıkış yolu bulamıyor.

(Aslında kitabın daha yarısında yine Anna'nın ölmek üzere olduğu bir an vardı. Çok ölecek gibiydi o esnada. Hatta okurken "Şimdi ölürse kitabın kalan yarısı kimden bahsedecek? Roman biter." diye düşünmüştüm.)

Anna ve Vronskiy, yıllar önce istasyonda tanıştıklarında bir adamın tren raylarına düşüp öldüğünü duymuşlardı. 

Anna'nın sonu da böyle oluyor. Trenin önüne atıyor kendini.

Vronskiy de savaşa gidiyor, sağ döner mi dönmez mi belli değil.

*

"Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir." 

Bu da kitabın efsanevi giriş cümlesi. Bir yerlerde edebiyat tarihinin en iyi giriş cümlelerinden biri seçilmişti. 



17 Temmuz 2016 Pazar

AŞKIN YASASI ŞİDDETİN YASASI



AŞKIN YASASI

ŞİDDETİN YASASI

(The Law of Love & The Law of Violance

Leo Nikolayeviç Tolstoy

Dedalus Kitap

Türkçesi: Pelin Arda

3. Baskı - Ocak 2015

111 sayfa


"Gerçek Hristiyanlık bu değil." diyor Tolstoy özetle.

Köleliğe, askerliğe, otoriteye, şiddete, dinsizliğe karşı çıkıyor. 

*

Zorlama ve baskıyla halkın değiştirilemeyeceğini, şiddetin işe yaramayacağını anlatıyor.

"Zorlama altında bulunanlar, bu yolla zorbalardan daha zayıf oldukları ve aksi takdirde başlarına geleceklerin korkusu yüzünden istemedikleri halde o şeyi yapacaklardır. Güçlenir güçlenmez, onlar da istemedikleri şeyi yapmayı bırakacaklar, bununla kalmayıp kendilerini ezenlere karşı yürüttükleri mücadeleyle ve onların yüzünden çektikleri acılarla bilendikleri için, önce zorbaların elinden kurtulup sonra bu defa da onlar iyi veya şart gördükleri şeyi yapmaları için muhaliflerini zorlayacaklardır." sf.19

Mesele, bilinçlerin değişmesi.

"Bilinçteki değişimlerden kaynaklanmayan, hayatın görünürdeki değişimleri insanların durumunu düzeltemez, aksine daha da kötüleştirir. Çocuk dövmeyi, işkenceyi ve köleliği hükümet kararıyla değil, o emirleri de meyve verecek olan insanların vicdanlarındaki değişimle önlemek mümkündür. Bilinç ne kadar değiştirilebilirse; yani insanların vicdanlarında şiddet kanununun yerine sevgi kanunu ne kadar geçirilebilirse ,hayat o kadar ıslah edilebilir." sf. 81

 Bu çerçevede idama da karşı.

"İdam edilen insanların sayısı hakkında her gün yayımlanan ve milyonlar tarafından okunan gazete haberleri hava durumu haberleri gibi bir etki gösteriyor." sf.23

Suçluyu yakalayıp onu öldüren sade vatandaşa da karşı. Bu sade vatandaşın vali ya da bir başka üst yönetici tarafından ödüllendirilmesine de.

Şiddetin her türlüsüne açıkça karşı yani.

Savaşlara da. 

Askerliğin Hristiyanlıkta yasaklandığını söylüyor. 

Özellikle Haçlı Seferleri Tolstoy'u çok kızdırmış. Çünkü askerliğin ve savaşın zaten dinen yasak olduğunu düşünüyor, bu savaşa bir de Haçlı Seferleri denerek dinin buna alet edilmesini "Hristiyanlıkla alay edercesine" diye değerlendiriyor. 

Ona göre kilise, yalanlar söyleyerek dini çarpıtıyor.

"İncil hem Kilisenin, hem de devletin otoritesini reddetmiştir. Artık Hristiyan dünyasının büyük çoğunluğu alışkanlık, otorite korkusu veya diğer şahsi eksenli amaçlarla Kilise ayinlerini zahiren uygulayarak, ama iç çelişkisini gördükleri Kilisenin öğretisine inanmadan yaşamışlardır. Giderek sayıları artan diğerleri ise mevcut dini artık kabul etmemiş ve 'bilim' adını verdikleri bir öğretinin etkisiyle her türlü dini bir safsata olarak görmüş; hayatlarında da şahsi içgüdülerden başka hiçbir şeyi yol gösterici olarak tanımamışlardır." sf.31

Evet, dinsizliğe de karşı.

"Kuş, nasıl kanatları olmadan uçamazsa, insan da imansız yaşamamıştır, yaşayamamıştır, yaşayamaz." sf. 87

Ona göre hep sevelim sevilelim.

"Sevgi saadettir; başkalarının bana olan sevgisi bir nimettir ve benim başkalarına olan sevgim daha büyük bir nimettir. En büyük saadet benim sadece beni sevenlere değil, (Hz.) İsa'nın dediği gibi benden nefret eden, beni inciten, bana kötülük edenlere de olan sevgimdir." sf.103

Gençlere tavsiyesi de şu:

"Bütün hataları, günahları ve tutkuları sonlandırarak sevginin arttırılmasını sağlamaya çalışın. İnsanların mutluluğunu ancak bu yolla arttırabilirsiniz." sf.107

24 Ocak 2016 Pazar

KREUTZER SONAT




KREUTZER SONAT

L.N.Tolstoy

1889

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - 2. Basım - Ocak 2014

140 sayfa

Bu kitabı bana arkadaşım hediye etti. Uyardı da verirken, "Sinirlenebilirsin, Tolstoy biraz kadın düşmanıdır." diye.

Kadın düşmanı olan her erkeğin geçmişinde kadınlardan yüz bulamama hikayesi olduğunu düşünüyorum. Yoksa neden kadınlara kin duysun?

*

Bir trende başlıyor hikaye.

Trende bir hanımefendi, bir tüccar, bir tezgahtar, bir avukat ve anlatıcı var. Mevzu boşanmadan açılıyor. Tüccar, boşanma konusunda müthiş sevimsiz. Kadın diyor ki: "Kadın adamı sevmiyorsa ne olacak?" Tüccar diyor ki:" Yok öyle bir şey, mecburen sevecek." Kadının dizginlerini kısa tutmak lazım, erkek gözünü kadının üzerinden ayırmamalı, kadında koca korkusu olmalı... Fikirleri böyle ağzına sıçtığımın tüccarının. Ha ama ne var ki kendisi bir panayırda kadınlarla eğleniyor ve bunu ballandıra ballandıra da anlatıyor. Ama o başkaymış.

Kadın "Evliliği aşk kutsallaştırır." deyince kulak misafiri olan bir yolcu geliyor. Aşkın ömrünü tartışıyorlar. "Bir aylık mı? İki günlük mü, yarım saatlik mi?" diye. Kadın ömür boyu deyince de adam bunun sadece romanlarda böyle olduğunu söylüyor.



sf.12


Adam, evliliklerin aldatmaca olduğunu, aslında kimsenin tek eşli olmadığını, bunun iğrenç olduğunu ama böyle sürüp gittiğini söylüyor. 

Sonra da itiraf ediyor. Meğer karısını öldürmüş.

Onunla aynı kompartımanda kalan anlatıcıya, aşk yüzünden başına gelenleri anlatmaya başlıyor.

Adı Pozdnışev. En baştan başlıyor anlatmaya. 16 yaşından. Ağabeyi ile geneleve gitmesinden. Geneleve gitmenin yaygın olmasından, büyükler tarafından destek görmesinin yanı sıra devlet tarafından da teşvik edilmesinden, doktorlar tarafından gerekli sağlık koşullarının sağlanmasından. 

Sonra da o doktorların frengiyi tedavi etmek için uğraşmalarının saçmalığına değiniyor. Halbuki frengi hastalığına harcanan çabaların yüzde biri cinsel ahlaksızlığın kökünün kazınmasına harcanmış olsaymış zaten frengi olmazmış.

Adam genelevdeki deneyiminin ardından artık bir şehvet düşkünü olduğunu söylüyor. Kadınlarla basit, saf, kardeşçe ilişki kuramaz hale gelmiş.

30 yaşına kadar böyle yaşadıktan sonra artık saf, temiz bir kızla evlenmeye karar vermiş.

Kriterlerini sağlayan bir kız bulmuş. Kıza geçmişinden bahsetmiş. Kız korkup bırakmak istemiş ama bırakmamış sonra.

Karısına aslında aşık olmamış, aşık olduğunu sanmış. Onu güzel kıyafetler içinde görünce, biçimli vücudunu beğenince aşık olduğu zannetmiş. Bir işi de olmadığından, aylak aylak gezmesi neticesinde aşık olmuş kıza. "Bir yandan sandal gezmeleri, bele oturan o elbiseleri diken terzi kızlar vesaire olmasaydı, karım biçimsiz bir sabahlıkla evde otursaydı, öte yandan ben de normal koşullarda yaşayan, çalışmasına yetecek kadar yemek yiyen bir adam olsaydım ve bir süreliğine tesadüfen kapanmış emniyet supabım açık olsaydı ne ben aşık olurdum, ne de bunlar olurdu." sf.28

Bütün kadınların amacının koca avlamak olduğunuu, erkeğin sadece görünüşte seçen olduğunu, gerçekte ise kadının seçtiğini söylüyor.

Mağazalarda genelikle kadınlar için ve kadınların geçici heveslerini tatmine yönelik şeyler olmasından yola çıkarak her yerde kadın egemenliğinin hüküm sürdüğünü anlatıyor. 

Cinsel ilişkinin korkunç bir kötülük olduğunu söylüyor. (Karakterine bunu söyleten ve kimisine göre bu kitapta kendi evliliğini anlatan Tolstoy'un 13 çocuğu var.)

Adamın evliliğindeki ilk tatsızlık balayında başlıyor. Kadın annesini özlediğinden yakınıyor ama adam bunun cinselliğin artık doyması nedeniyle aşkın tükenmesinin sebep olduğu bir kriz hali olduğunu düşünüyor.


Belki kadın PMS? Olamaz mı?


Ayrıca da adamın bahsettiği bu olay balayının dördüncü gününde olmuş. Dört günde nasıl doyurdunuz acaba cinselliğinizi? 





Bunun ardından bir kavga daha patlak veriyor. O da para yüzünden olmuş. Adamın anlattığına göre kendisi hiçbir zaman parayı sakınmıyormuş ama kavganın boyutunu paraya çeken kadın olmuş. 



Açıkçası bu hikayeyi bir de kadından dinlemek isterim.

Bu kavgaların yalnızca kendi evliliğinde olduğunu sanmış o zamanlar:  

"Beni üzen korkunç bir düşünce daha vardı kafamda: Başkalarının evlilikleri yolunda giderken, karısıyla arasında beklediğine hiç benzemeyen, kötü bir yaşam sürdüren tek kişi bendim. O zamanlar bunun ortak bir kader olduğunu, ama benim gibi herkesin de bunu kendi talihsizliği olarak gördüğünü (...) bilmiyordum." sf.42

Halbuki kavgalarını birine anlatsa hemen "Her evlilikte böyle şeyler olur, takma" diyen olurdu.

O kavgaların ardından sarılmayı da iğrenç buluyormuş.

"Karşılıklı söylenen en sert sözlerden sonra birden suskun bakışlar, gülümsemeler, öpücükler, sarılmalar... Öf, ne iğrenç!" 

Nesi iğrenç be? Kavga sonrası sevişmesi işte ne güzel.

Cinsel ilişkinin sadece üremek amaçlı olmasını, zevk amaçlı olmasının yanlış olduğunu söylüyor. Aksi takdirde kadın isterik, tutaraklı oluyormuş. 

"Karnında bebeğini taşıyan ya da kucağında bebeğini emziren bir kadının ne yüce bir iş yaptığını düşünmek bile yeter. Soyumuzu sürdürecek,yerimizi alacak olanı büyütmektedir. İşte bu kutsal iş bozuluyor, hem de neyle? Düşünmesi bile korkunç!" sf.46

Neyle bozuluyor? Sevişerek mi?

"Erkek için cinsel duygularını tatmin etmek gereklidir, fakat araya bu gereksinimin karşılanmasına engel olan doğum ve emzirme olayları girmiştir. (...) Hayvanlar soylarını yavrularının devam ettireceğini sanki biliyorlar ve bununla ilgili belli bir yasaya uyuyorlar. Bunu bilmek gerektiğini sadece insan bilmiyor ve bilmek de istemiyor. Tek kaygısı olabildiğince çok zevk almak." sf.46

Doğru mu anlamışım? Sevişmek sadece üreme amaçlı olmalı, zevk için yapılan sevişmenin Allah belasını versin. Bunu mu diyor? Bunun çirkin ve kötü olduğunu, kadınlarınsa bunu aşk diye tanımlayıp yücelttiklerini söylüyor. Öyle mi?

Devam ediyor:

"Kadına özgürlüğünü veriyorlar, erkeklerle eşit haklar tanıyorlar, ama ona bir zevk aracı olarak bakmaya devam ediyorlar." sf.49

Tamam bu pek haksız sayılmaz.

Ama;

"...aşağılık doktorların yardımıyla gebe kalmamaya çalışacak, yani hayvan derecesine bile değil, bir eşya derecesine kadar düşen tam bir fahişe ya da çoğu vakadaki gibi manevi gelişim olanağından yoksun, ruhen hasta, isterik, mutsuz bir insan olacaktır." sf.49

Ama bu hayvanlık artık. 

Bu kitabı okumak çok zor. Çok sevimsiz, çok sinir bozucu.

Nasıl bir evlilik yaşadı acaba Tolstoy? İnsan sormadan edemiyor, "La bu karın sana ne etti kardeşim?"

Kadının matematikten çok anlaması ya da güzel enstrüman çalması hiçbir şeyi değiştirmez,diyor.  Kadın ancak bir erkeği büyülediği zaman mutlu olurmuş ona göre. Bak buna külliyen yalan diyemem. Bir erkeği etkilemek evet güzel bir şey. Ama kadının kendini geliştirmesi tamamen bunun içindir, demek... Yo dostum, yanılıyorsun.

Derken karısı hamile kalmış. Sekiz yılda beş çocuk doğurmuş.

Çocuk sahibi olmakla ilgili fikirlerine katılıyorum. 


Bence de eziyet, bence de gereği yok.





Bugünün annelerini anlatıyor sanki ahaha

Yani Pozdnışev için evlilik özetle şu:

"Biz, birbirinden nefret eden, birbirinin hayatını zehirleyen ve bunu görmemeye çalışan, birbirine prangalanmış iki mahluktuk." sf.61

Ve yavaş yavaş işin civcivli kısmına geliyoruz.

Bir adam çıkageliyor.

Kemancı.

Ve Pozdnışev tam bir gavat gibi bu adamı karısının kucağına atıyor. Evet.

Kemancıyı karısıyla tanıştırıyor. Karısı da piyano çalıyor. Daha tanıştırdığı an ikisi arasında bir şey olacağını hissediyor. Daha ilk anda. Peki ne yapıyor? Kemancıyı evine davet ediyor. "Karım piyano çalar, sen de keman çalarsın, beraber çalarsınız. Kreutzer Sonat çalın hatta, ne güzel Beethoven Beethoven." diyor. 

Bir yandan kıskançlıktan kuduruyor, bir yandan da kendi ağzıyla davet ediyor. Neymiş efem, çağırmazsa korkaklık olurmuş. Çağırman da gavatlık oluyor, kusura bakma da.

Bence adam karısını sevmiyor ya. Karısını öldüresi var. Ama sırf sevmiyor diye öldüremez. Öldürebilmek için istem dışı bir şekilde bu bahaneyi kendisi oluşturuyor. Bence böyle.

Sonra bir gün iş için şehir dışına gidiyor. Ama aklı evde kalıyor. Ya onun yokluğunda karısı ile kemancı...

Bu şüpheye daha fazla tahammül edemiyor ve eve adeta baskın yapıyor.

Şüphelerinde haklı çıkıyor, gecenin bir vakti karısı ve kemancı evde, odada baş başalar.

Sonra da dellenip karısını öldürüyor. Aslında önce kemancıya yelteniyor ama kemancı kaçıyor. Sonra karısı "Yanlış anlıyorsun, zannettiğin gibi değil..." deyince karısını bıçaklıyor.

Burada ben de adamın yerinde olsam, öldürmek değil tabi de dehşetli sinirlenir ve üzülürdüm. Burada Pozdnışev'e hak veriyorum. Gecenin bir vakti neden kadın ve adam odada yalnız? Neden? NEDEN? NE GEREĞİ VAR?

Pozdnışev geldiğinde karısı ve kemancı bir şey yapmıyorlar aslında. Öyle bir yatakta basma ya da samimi bir şekilde yakalanma durumu yok. Ama yine de az evvel dediğim gibi NE GEREĞİ VAR? NEDEN YALNIZSINIZ GECENİN BİR VAKTİ? NEDEN?

Ben de bu durumdan rahatsız olurdum. 

*

Kitabın sonunda Tolstoy'un bu kitabın ardından gelen eleştiri ve sorulara yanıtı var. Kendi dünya görüşünü ve din yorumunu anlatmış. 

Açıkçası Tolstoy'u pek tanımıyorum. Bu kitabı edebi açıdan tartışmayacağım elbette, o kadar hadsiz değilim ama bahsi geçen düşünceler çok çirkin. Haklı/haksız ayrımını yapamayacağım. İlişkilere dair çıkarımlar hep yaşadıklarımızdan, tecrübe ve gözlemlerimizden oluşuyor. Örneğin hayatında hiç aldatılmamış birinin ilişkilerinde sadakat ve güvenle ilgili kafasına takılan şeyler olmayacaktır. Çünkü bunu düşünmesini gerektiren bir durum olmamıştır. Ama bunu deneyimlediğinde artık onun da bu konuda söyleyecekleri olacaktır.

Tolstoy da anladığım kadarıyla bu minvalde bir şeyler yaşamış. Bir ağız yanma durumu olduğunu sanıyorum. 

Bir gün diğer kitaplarını ve hayatını da okursam daha iyi anlarım. 


*

Altını Çizdiklerim:

(Altını çizdim ama onayladığımdan, hmm ne güzel söylemiş, dediğimden değil, kimisi "Oha hayvan" dediğim laflar:

"Çoğu kadının sahip olduğu bir alışkanlıkla, yani konuştuğu kişinin söylediği sözlere değil de o insanın ne söyleyeceği üzerine kendi kafasında yarattığı sözlere yanıt veren bir alışkanlıkla ekledi." sf.6

"Herhangi bir bedensel ilişkide ahlaksızlık söz konusu değildir, hiçbir fiziksel çirkinlik de ahlaksızlık değildir; ahlaksızlık, yani gerçek ahlaksızlık, bedensel ilişkiye girdiğin kadına karşı ahlaki ilişkilerden kendini bağışık tutmaktır." sf.16

"Kısa süreliğine fahişelik eden kadınların genellikle küçümsendiklerini, uzun süreli fahişelerin ise saygı gördüklerini söylememiz gerekir." sf.26

"Zaten tam bir fiziksel avarelik içindeyken tahrik edici şeyler tıkınıp durmamız, şehvetin sistemli olarak kışkırtılmasından başka bir şey değildir." sf. 27

"Kadınlar da 'Madem bizim sadece şehvet aracı olmamızı istiyorsunuz, o zaman biz de şehvet aracı olur, sizi köleleştiririz.' diyorlar." sf.31

"Mutsuz insanların kentte yaşamaları daha iyidir. İnsan kentte yüz yıl yaşar da çoktan öldüğünün ve çürüdüğünün farkında bile olmaz. Bunu kendiliğinden anlayacak zamanı yoktur, hep meşguldür." sf.63

11 Eylül 2011 Pazar

İVAN İLYİÇ'İN ÖLÜMÜ


İVAN İLYİÇ'İN ÖLÜMÜ

Yazarı: Lev Tolstoy




Daha en başta spoiler veren Tolstoy eseri.

Bir yargıç olan İvan İlyiç ölmüş ve karısı, arkadaşları üzülmüş, cenaze menaze, taziye maziye tatsız konularla boğuşmaktadırlar.


Sonra İvan İlyiç'in hayatının son günlerinde düşündüklerini anlatır yazar. Ölmeyi hiç düşünmemiş. Nasıl da sonsuza kadar yaşayacağını sanmış. Fakat nedir '' Her canlı ölümü tadacaktır.''