21 Nisan 2026 Salı

NASIL ÖLÜNÜR

 


NASIL ÖLÜNÜR

(Comment On Meurt)

Emile Zola

1876

Fransızca Aslından Çeviren: Volkan Yalçıntoklu

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

7.Basım - Ağustos 2024

38 sayfa


Çeşitli sosyal sınıflardan insanın son anları anlatılıyor kitapta.

Kimisi zengin, kimisi fakir. Ölümle birlikte tüm statüler sıfırlanıyor.

Fakirlerin ölümleri dokunaklı iken zenginlerin ölüm döşeğinde bile akılları geride kalan mallarında mülklerinde.

Ben çok etkilenmedim kitaptan. Kendimi tok hissediyorum ölüm çeşitlerine de sınıf farklarının yarattığı sisteme de.




13 Nisan 2026 Pazartesi

FACTFULNESS

 



FACTFULNESS

Dünya Hakkında Yanılmamızın On Nedeni ve Neden Her Şey Aslında Sandığınızdan Daha İyi

(Factfulness: Ten Reasons We're Wrong About the World and Why Things Are Better Than You Think)

Hans Rosling

2018

İngilizceden çeviren: Sevinç Seyla Tezcan

Pegasus Yayınları

1.Baskı - Eylül 2019

350 sayfa


Dünya o kadar da kötü değil demeye çalışıyor kitap.

*

13 soruluk bir testle başlıyor. Örneğin;

Bugün dünyadaki düşük gelirli ülkelerden kızların yüzde kaçı ilkokulu bitiriyor?

A)%20

B)%40

C)%60

Ben  A dedim, doğru cevap C imiş.

 

Son 20 yılda dünyada aşırı yoksulluk içinde yaşayan nüfusun oranı:

A) Neredeyse ikiye katlandı

B) Üç aşağı beş yukarı aynı kaldı

C) Neredeyse yarı yarıya azaldı.

Ben  A dedim, doğru cevap C imiş

 

Bugün dünyada 1 yaşındaki çocukların yüzde kaçı bazı hastalıklara karşı aşılıdır?

A) %20

B)%50

C)%80

B dedim, doğru cevap C imiş

 

Dünya genelinde 30 yaşındaki erkekler hayatlarının ortalama 10 yılını okulda geçirmektedir. Aynı yaştaki kadınlar kaç yılı okulda geçirmiştir?

A)9 yıl

B)6 yıl

C)3 yıl

C dedim, doğru cevap A imiş

*

Anladınız mı?

Bu gibi istatistiki verilerden yola çıkarak aslında gidişatın o kadar da kötü olmadığını anlatıyor.

Gerçekten ön yargılı mıyız her şeyin kötüye gittiğine dair?

Pek çok ülkeden pek çok eğitim ve meslek grubundan12 bin kişiye sorulmuş bu sorular. Ortalama doğru cevap sayısı 2 imiş. Ben 5 bildim, ben birinc.

Yazar diyor, şempanzelere sorsak, sallayarak onlar da bu sonuca ulaşır. Zaaaa!

“Aşırı dramatik dünya görüşü” diye tanımlıyor yazar bu durumu. Hakikaten öyle.

 Otuz ülkede insanlara sormuşlar: “Sizce dünya daha iyiye mi daha kötüye mi gidiyor, yoksa yerinde mi sayıyor?” En çok “Daha kötüye gidiyor” diyen nerede bilin? Türkiye’de. Acaba niye?  Türkiye’de neredeyse yüzde yüz böyle cevap verilmiş. Sonra Belçika, Meksika, Güney Kore geliyor. En iyimser Rusya çıkmış.

Abartıyoruz yani aslında kötülüğü. Bundan kaçınmak için sayıları karşılaştırmamızı öneriyor yazar. Mesela 2016’da bebek ölümleri sayısı dört milyon iki yüz bin. Bir yaşına bile ulaşmamış bebek ölümleri. Çok büyük sayı. Önceki yıl dört milyon dört yüz binmiş. Ondan önceki yıl dört buçuk milyon. 1950’de on dört milyon dört yüz bin. Böyle geniş perspektiften bakınca şimdi o kadar büyük görünmüyor. (Keşke hiç olmasa tabii.)

*

Medya da bu arada bizi kötümserliğe çok itiyor. İyi haberlerden çok kötü haberlere maruz kalıyoruz.  Biraz medyanın doğası galiba bu. İyi olanın haber değeri yok. Dünyaya bakış açımızı medyadan gördüklerimize göre şekillendirdiğimizde ise genel olarak dünyanın çok kötü olduğunu düşünüyoruz ister istemez.

“Dünya görüşünüzü medyaya dayanarak oluşturmak, benimle ilgili görüşünüzü sadece ayağımın bir fotoğrafına bakarak oluşturmak gibi bir şey olur.” Sf.195 diyor yazar, doğru!

Medyanın değişecek hali yok. İyi haberler normal kabul edildiği için duyurulmaz, kötü haberler haber olur. Hep de kötü haber olunca bütün dünya kötü sanırız.

“Gerçeği yansıtmak, medyadan beklenilecek bir şey değildir.” Sf.222

 *

Ön yargılardan sıyrıldık, geniş açıdan baktık ve sayıları doğru okuduk diyelim. Bir de her şeyden bir kişiyi sorumlu tutma, bir kişiyi suçlama yanılgımız var. Tek bir suçlu bulup onu cezalandırırsak ya da ortadan kaldırırsak her şey düzelir gibi düşünüyoruz. Bu da yanlış tabii. (Ama bir kişi var, o yok olsa bence bayağı güzel olabilir.)

 *

Neticede insanı dünyanın o kadar kötü olmadığına ikna ediyor kitap gerçekten.

Yazar İsveçli ve bir İsveçli için böyle söylemek kolay diye düşündüm başta. Ama meğer İsveç de dün İsveç olmamış. Yazar, geçmiş yıllarda İsveç’in ekonomik olarak zayıf, eğitimsiz, köylü bir nüfusa sahip olduğunu anlatıyor ki akıl almaz geliyor şu an. Yüzyıllar öncesi de değil bu. Kısa zamanda bugünkü durumlarına geliyorlar. O zamanlar için olmaz denilen gelişmeler oluyor. İsteyince oluyor yani.

Dünyamız iyi diyelim iyi olsun.

Kadehimi iyiliğe güzelliğe kaldırıyorum.


VATAN YAHUT SİLİSTRE

 


VATAN YAHUT SİLİSTRE

Namık Kemal

1872

İthaki Yayınları

4.Baskı – Eylül 2025

99 sayfa

 

Dört perdelik bir tiyatro oyunu.

Savaş zamanı halkta yurtseverlik uyandırmak için yazılmış.

Zaten Namık Kemal diye yazılır, vatan şairi diye okunur.

*

İslam Bey ve Zekiye Hanım birbirlerine aşıklar.

Ama savaş var ve İslam Bey orduya katılır, savaşa gider.

Zekiye de peşinden.

Erkek kılığına giren Zekiye, bu kısımları bilmiyoruz ama bir şekilde, İslam ile aynı bölükte, onun yanı başında olur.

Aynı bölükte yıllar evvel ailesini kaybetmiş bir miralay vardır. Yıllar evvel bu miralayın arkadaşı Ali evlenmiş. Kaymakam, evlerine ziyarete gelmiş. Ali’nin karısına tecavüze kalkışmış. Ali kaymakamı öldürmüş. Divan-i Harp’te yargılanmış ve Ali’nin kurşuna dizilmesine karar vermişler. Onu kurşuna dizecek bölüğün başına da en yakın arkadaşını getirmişler. Arkadaşı bu görevi yerine getirmeyi reddedince onu da keçe külah etmişler, yani askerlikten atmışlar, üniformasını almışlar.

Arkadaşı o sırada evli ve üç yaşında bir oğlu ve on dört aylık bir kızı var. Ama arkadaş, asker ocağında gördüğü bu rezillikler ve hakaretler karşısında utanıyor, evine gidemiyor. Hicaz’a gidiyor. İsim değiştirerek yeniden asker oluyor. İyi halt ediyor. O arada karısı veremden ölüyor. Oğlu vefat ediyor. Kızı kayboluyor.

Ne olmuşsa olmuş, var git be adam ailenin yanına. Kadıncağız iki çocukla bir başına ne yaptı kim bilir? Bir şey de yapamamış işte, verem olup ölmüş.

İşte bu hikayenin sahibi Sıtkı Bey de İslam ve Zekiye ile aynı bölükte.

*

İslam bir çatışmada yaralanıyor. Zekiye ona gerçek kimliğini açıklıyor. İslam şok!

Savundukları Silistre Kalesi’ni düşmandan temizleyince İslam ve Zekiye, Zekiye’nin gerçek kimliğini komutanları Sıtkı Bey’e itiraf ediyorlar.

Sıtkı Bey diyor ki, “Aaa! Benim kızımın adı da Zekiye idi. Yoksa yoksa…” “Kızım” diyor, “Sen Manastırlı mısın? Annenin adı, babanın adı nedir?

“Manastırlıyım. Annem öldüğü zaman ben çocuktum. Evde herkes hanım derdi, adını işitmedim. Babamı görmedim, adını bilmem.”

“Bir erkek kardeşin vardı, rahmetli adı Sadık mıdır?”

Zekiye hemen anlıyor leb demeden leblebiyi. “Buldum, babamı buldum.”

*

Çok ani gelişiyor olaylar.

İslam ve Zekiye aşkı, ki birbirlerini sadece bir bilemedin iki defa görmüşler ve bum, büyük aşk!

Zekiye güzel bir konakta iyi bir dadıyla büyümüş. Nasıl olmuş bu hayat hikayesi bilmiyoruz.

Zekiye’nin erkek kılığına girip askere gitmesi ve İslam’la aynı yere gidebilmesi de ilginç.

Orada bir de babasına denk gelmesi.

Tesadüfler zinciri.

Üstüne savaşı da kazanmaları iyi.

Oyun, "Padişahım çok yaşa! Yaşasın vatan! Yaşasın Osmanlılar!" nidalarıyla bitiyor.

*

Namık Kemal, bu eser sahnelendikten sonra sürgün edilmiş, Mağusa'ya. Gazetesi İbret de kapatılmış. 

Niye ki? Padişahım çok yaşa, diyor halbuki karakterler, padişahımız buna niye kızmış?

Divan-i Harp yani askeri mahkemeyi eleştiriyor, ondan mı ki? Mahkeme üyelerinin ona buna yaltaklanarak o makama geldiklerini ve sadece güçlüyü gözettiklerini anlatıyor. Tipik!

Vatan aşkı dedin mi birileri hep rahatsız oluyor demek ki. 


 

 

 


8 Nisan 2026 Çarşamba

ERKEK NEDİR BİLMEYEN BEN

 


ERKEK NEDİR BİLMEYEN BEN

(Moi qui n’a pas connu les hommes)

Jacqueline Harpman

1995

Çeviri: S. İpek Ortaer Montanari

Can Yayınları

1.Basım – Şubat 2026

180 sayfa

 

Kitabın adından ilişkiler üzerine bir hikaye sanmıştım. Erkekleri tanımayan, onlarla sağlıklı ilişkiler kuramayan bir kadının hikayesi gibi gelmişti aklıma. Ben erkekten ne anlarım, gibisine bir şey. Ama durum bambaşka.

Erkekleri bilmiyor, evet. Ama kelimenin tam anlamıyla bilmiyor. Üstelik sadece erkekleri değil, örneğin kağıt, kalem, defter, kitap, okul, ev, aile, iş, para, oda, yatak, yastık, sayı, harf, saat, gün, ay, yıl, … yani hayatımızda normal ve olağan bulduğumuz şeyleri de bilmiyor, çünkü hiç görmemiş.

*

Ne olmuşsa olmuş ve kırk kadın bir hapse atılmış. Başlarında gardiyan adamlar var. Ama gardiyanlar asla kadınlarla konuşmuyor, bakışmıyor, insani hiçbir yaklaşım yok. Sadece kırbaçla ve ilaçla kadınları yatıştırıyorlar.

Aralarında en küçüğünün adı… Adı yok. “Küçük kız” diyorlar. Annesi babası kimdi, bilen yok. Zaten kimse neden orada olduklarını bilmiyor. Oraya nasıl geldiklerini bilmiyor. Geçmişi bölük pörçük hatırlıyorlar. Hatırladıkları az şeyi de her geçen gün unutuyorlar.

Dışarıdaki gündelik dünyadan küçük yaşta koparılan küçük kız, bu kadınların arasında kendini yalnız hissediyor. Onlardan zorla bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Zorluyor çünkü kadınlar bir şey öğretmeye hevesli değil. Öğretseler ne olacak? Bir işine yaramayacak. Yıllardır oradalar. Yıllarca daha kalacak gibiler. Zaman mefhumlarını da yitirmişler. Küçük kızın büyümesinden anlıyorlar yıllar geçtiğini.

Yedi-sekiz yıl geçiyor böyle içeride. Bir gün gardiyan yemek vermek üzere parmaklıkları açtığı sırada siren sesi duyuluyor. Gardiyanlar koşarak uzaklaşıyor. Geride kapı açık kalıyor.

Kadınlar ürkerek çıkıyorlar dışarı. Kimsecikler yok. Uçsuz bucaksız bir ovadalar. Hiçliğin ortasındalar.

Hapis yaşadıkları mağarada hepsine uzun yıllar yetecek kadar erzak var. Bir süre onlarla idare ediyorlar.

Yavaş yavaş ilerlemeye başlıyorlar. Etrafta birileri olmalı. Bir yaşam olmalı. Bir köy, kasaba, şehir olmalı. Bu arada artık on beş-on altı yaşında olan küçük kız bunların hiçbirini bilmiyor. Yaşını da bilmiyor.

Boşlukta ve hiçlikte hiç kimseye rastlamadan yürüyorlar. Kimisi başka bir gezegende olduklarını düşünüyor. Ay var, Güneş var, gece gündüz var ama yine de Dünya’da değil gibi hissedenler var.

Nihayet bir gün kendilerininki gibi bir mağara buluyorlar. Heyecanla içeri giriyorlar. Aynı cins hapishane, içeride kadınlar var, ama hepsi ölmüş. Parmaklıkları kapalı kalmış, çıkamamışlar. Ölmüşler.

Bu manzara tabii bizim kadınları epey sarsıyor.

İşte böyle yürüye yürüye, dinlene dinlene, zaman zaman yerleşkeler kura kura, evler yapa yapa yıllar geçiyor, yıllar. Birkaç mağara daha görüyorlar. Hepsinde aynı manzara. Anlıyorlar ki sadece kendileri hapisten çıkabilmiş ve hayatta kalmış. Zamanla yaşlılık ve hastalıktan onlar da ölüyor.

En sona artık küçük olmayan ama başka da bir adı olmayan küçük kız kalıyor.

Tek başına.

Bir otobüs görüyor bir gün. Ama otobüs olduğunu da bilmiyor tabii, daha önce görmemiş. İçinde gardiyanlar var, ölmüş. Nereden nereye gidiyorlardı, nasıl öldüler?.. Cevap yok.

Bir gün de bir ev buluyor. Yer altında. İnsan eliyle yapıldığı anlaşılan bir taş yığını görüyor. Heyecanla kaldırıyor taşları. Kapağı açıyor, yer altında bir ev. Koltuklar, yataklar, raflar. Bilmiyor hiçbirini. İlk defa koltuk görüyor. Raflarda kitaplar görüyor. Kadınlardan az buçuk bir şeyler öğrenmişti okumaya yazmaya dair. Anlamaya çalışıyor kitapları. Uzay ve bilimle ilgili kitaplar.

Yürüyor, duruyor, dönüyor…

Altmışlı yaşlarına geliyor.

Rahminden gelen kanama ile fenalaşıyor. Bu kısım da ilginç, çünkü regl olmadı hiç. Bir şekilde vücudu buna gerek görmedi herhalde. Ömrünün son demlerinde ise tüm kanamasını akıttı.

Ölüm sebebimin rahim olması ne tuhaf; regl nedir bilmeyen ben, erkek nedir bilmeyen ben.” Sf.180 diyor evde bulduğu kalem ve kağıt sayesinde yaşadıklarını yazarken. 

*

Etkileyici bir romandı.

Önce bir metafor sandım hapsedilmiş kadınları. Erkekler tarafından tutsak edilen kadınlar. Ama okudukça metafordan çıktı, gerçeğe çok yakınsadı. Okurken bu kadınlar nasıl buraya geldi, neler oldu, bu gardiyanlar kim ve ne oldu da gittiler, nereye gidip kayboldular… sorularının cevaplarını bulmak umudundaydım ben de küçük kız gibi. Ama bir noktada, şu noktada diyemeyeceğim, kendiliğinden sorular önemini yitirdi. N’olduysa oldu! Bir önemi kalmadı. Herkes öldü, kızcağız bir başına kaldı ve sorular da öldü.

*

Çok beğendim.

Bana niye Tatar Çölü’nü anımsattı? Gitmek mi kalmak mı ikileminden sanırım. Küçük kız her ne kadar hep gitmek, yürümek, bir şeyler bulmak istediyse de diğer kimi kadınlar artık kalmak, durmak istiyordu. Hangisi iyi, hangisi kötü bir fikir bilemiyorsun bazen. 

23 Mart 2026 Pazartesi

VEJETARYEN

 


VEJETARYEN

Han Kang

2016

Türkçesi: Göksel Türközü

APRIL Yayıncılık

19.Baskı – Mart 2025

176 Sayfa

 

Deli bir hikaye.

Kadın vejetaryen oluyor gördüğü korkunçlu bir rüya üzerine. Vay efendim nasıl et yemezsin? 

Manyak mısınız ayol? Size ne? 

*

Ben pesketaryen besleniyorum. Balık hariç et yemiyorum şimdilik. Belki bir gün balık yemeyi de bırakırım. 

Duygusal sebeplerden bıraktım et yemeyi. Tavukçuklar, inekçikler sırf biz yiyelim diye bitki gibi yetiştiriliyorlar. Kafeslerde, büyüme hormonlarıyla, hareketsiz. Onlar adına üzülüyorum ve bu zalim endüstriyel hayvancılığa katkım olsun istemiyorum. Bu koşullarda yetişmiş hayvanların etinden de hayır geleceğini sanmıyorum.

Balıklarla henüz empati yapamıyorum. Bir gün balıklara da bu raddede üzülürsem onları da yemeyi bırakırım.

Ben bu beslenme kararımı açıkladığım zaman klasik tepkiler oldu. Et yemeden olur muymuş? Niye olmasın ayol? Sen yiyorsun da ne oluyor? Sanırım sekiz yıl olmuştur ben et yemeyeli, bir sakıncasını görmedim.

Ayrıca yetişkin insanların ne yiyeceğine karışmayı da çok hadsizce buluyorum. Ben birine "Et yeme!" demiyorsam kimse de bana "Et ye!" dememeli. Ne cüret! Yiyen yesin. 

Kitapta da bu hadsizliği görüyoruz ileri boyutta.

*

Karı koca, sıradan bir evli çift.

Önce kocanın dünyasından okuyoruz kitabı. Karısının ortalama güzellikte, az konuşan, saygılı, sıradan bir kadın olduğundan bahsediyor. Sanki kendisi çok şey.

Kadın bir gün bir rüya görüyor. Rüyasında kanlı etler, ölü hayvanlar, vahşetli bir rüya. Ardından et yemeyi bırakıyor. Kendisi et yemediği gibi eve et sokulmasına da karşı çıkıyor. Evdeki bütün etleri çöpe atıyor. Kocası anlam veremiyor bu duruma. Kadının ailesine anlatıyor. Kadının annesi, babası, ablası da hayret ediyor.

Kadının anne babası çiftimizi yemeğe davet ediyor. Yemekte et var. Herkes, hadi ye, yemeden olmaz, etsiz olur mu… diye diye kadını darlıyor. Kadının babası daha da ileri gidiyor. Kadının ağzına etli yemek sokmaya çalışıyor zorla. Tutuyorlar kadının ellerini kollarını, ağzına zorla et sokmaya çalışıyorlar. Kadın şiddetle karşı çıkıyor. Gerçekten şiddetle. Eline aldığı bıçakla bileğini kesiyor kadın. Anca o zaman bırakıyorlar kadını.

Koştur koştur hastaneye. Kadın hastaneden çıkıyor ama et yememeye devam ediyor. Kocası terk ediyor. Kadın yalnız yaşamaya başlıyor. Rüyalar görüyor korkunç korkunç.

*

Kadının ablasının kocası, yani enişte, sanatçı. Kitabın ikinci kısmını onun gözünden okuyoruz. Enişte, baldızının hayalini kuruyor. Hayalinde baldızının vücudunu çiçek desenleriyle boyuyor, onun öyle fotoğraflarını, videosunu çekiyor. Sonra dayanamayıp bu hayalini kadınla paylaşıyor. Kadın kabul ediveriyor. Aklı gidik zaten kadının, neyi kabul ettiğini anlamamış da olabilir.

Enişte kadını boyuyor. Videosunu çekiyor. Ama yeterli bulmuyor. Bir de diyor çiçek desenli bir adamla bu ikisi sevişse. Kendi bedenini buna layık bulmayan adam iyi bedenli bir tanıdığından rica ediyor. Genç delikanlının bedenini de çiçek desenleriyle kaplıyor. Kadın ve delikanlı yakınlaşıyorlar. Fakat delikanlı rahatsız oluyor, daha ileri gitmiyor, “Porno mu çekiyoruz, hayırdır!” deyip bırakıyor, gidiyor.

Giden delikanlının ardından kadın “Islanmıştım!” deyince bizim enişte kadına yumulmaya çalışıyor. Ama kadın itiyor onu reddediyor. “Onda çiçek desenleri var diye hoşuma gitmişti. Sanki gerçekten çiçekmişiz gibi.” diyor kadın. Bunu duyan enişte koşarak kendi bedenini çiçekletmeye gidiyor. Kime gidiyor? Eski sevgilisine. Diyor, beni çiçeğe boya.

Kendisini de çiçek desenlerine boyatan enişte, çiçek desenli baldızıyla sevişiyor. Videoya çekiyor. Sanatı oldu.

Bu sanatın sabahında kadının ablası, yani eniştenin karısı geliyor. Videoyu izlemiş. Gerçi izlemesine ne hacet! Zaten iki çiçek orada yan yana yatıyor. Kitabın üçüncü bölümü de ablanın gözünden.

Burada ablanın insanlığına hayran kaldım. Kardeşini asla suçlamıyor. Onun aklının gidik olduğunu biliyor. Kocasını suçluyor, kardeşimin akıl zayıflığından faydalandın diyerek. Ablanın ihbarıyla bu ikisi akıl hastanesine yatırılıyor. Koca bir zaman sonra akıl hastası olmadığını ispatlayarak çıkıyor. Ablanın hayatından da çıkıyor, komple.

Kadın ise iyice yitiriyor aklını. Yemeden içmeden tümden kesiliyor. Serumla, hortumla, hiçbir şekilde besleyemiyorlar kadını. Kadın diyor ki, ben ağacım, beni sulayın... İç parçalayıcı.

Abla burada kendisini ve hayatını sorguluyor. Kocamı seviyor muydum, kardeşimi koruyabilir miydim?.. Canım benim, senin yapabileceğin bir şey yoktu. Sen yapabileceğin her şeyi yaptın. Kıyamam kuzum. Belki de bu bir rüyadır, diyor ama yok bayağa gerçek gibi.

Kadıncağızı rahat bıraksalar normal hayatına devam edecekti belki ama ailesinden hastanesine herkes deli etti kadını. 

*

Kitapta Kore’deki orul orul ataerki dikkatimi çekti. Kadın etli yemek yapmıyor, kocası da bu yüzden et yiyemiyor diye kadının anne babası, damatlarından özür diliyordu. Höh!

*

Filmi de varmış. Belki izlerim.




14 Mart 2026 Cumartesi

RÜYALAR SARAYI

 


RÜYALAR SARAYI

(Pallati i endrrave)

İsmail Kadare

1981

Arnavutça Aslından Çeviren: Finesa Xhibo

Jaguar Kitap 

1.Baskı - Ocak 2022

183 Sayfa

İlginç bir hikaye.

Halkın gördüğü rüyalar, ülkenin geleceği ile ilgisi olma ihtimaline binaen yorumlanıyor. Bunun için kurulmuş bir devlet kurumu var: Tabir Sarayı.

*

Osmanlı'nın son dönemleri. 

Ünlü Qyprilli ailesinden (Qyprilli yani Köprülü ailesi) Mark-Alem, Tabir Sarayı'nda iş buluyor. . 

Halk, gördüğü rüyaları yazarak veya yazdırarak Tabir Sarayı'na gönderiyor. Saray'daki görevliler rüyaları yorumluyor. Rüyalar önemine göre sınıflandırılıyor ve daha üst mercilere gönderiliyor. Kimi rüyalar devletin aksiyonları için önemli bulunuyor. Savaşları, felaketleri, suikastları ve benzerlerini haber veren rüyaların sahipleri ödüllendiriliyor. Kimisinin de gördüğü rüyaların ayrıntılarına ihtiyaç duyuluyor, Saray'a çağrılarak sorguya çekiliyor rüyasının ayrıntılarına dair. 

Mark-Alem bu akla zarar yerde hiç beklemediği şekilde terfi alıyor ve yukarılara çıkıyor. Çıktıkça rüya okumak ve yorumlamaya çalışmaktan gerçek fiziksel dünya gözüne renksiz gözükmeye başlıyor. 

Bu süreçte Osmanlı İmparatorluğu'nda ve Qyprilli ailesinde çeşitli olaylar yaşanıyor. 

Mark-Alem'se işine artık adapte olmuş, bu işte ölene kadar çalışacak, belli.

*

Hikayenin atmosferi Puslu Kıtalar Atlası,

Tabir Sarayı gibi çılgın bir kurumun varlığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü andırıyor. 



9 Mart 2026 Pazartesi

HARİKA BİR HAYAT

 


HARİKA BİR HAYAT 

Hikmet Hükümenoğlu 

İthaki Yayınları 

1.Baskı - Kasım 2025 

358 sayfa 



1919'da İstanbul'da doğan Harika'nın hayat hikayesi. Müthişti. Çok beğendim. 

*

Veysel Bey gazeteci. Eşi Melek Hanım ve oğulları İrfan ile işgal yılları İstanbul'unda yaşamalarına rağmen nispeten iyi durumdalar. Veysel Bey gazeteci dediysek öyle acar bir muhabir değil. Cebinde defteri gördüklerini, duyduklarını, izlenimlerini yazıyor. Pek cesur biri değil. Vatanı için iyi niyetler besleyen ama bunun için bir atılımda bulunmayan biri. 

Her hafta gazete, edebiyat ve benzeri çevreden dostlarının katıldığı akşam yemekleri düzenliyorlar. Melek Hanım da edebiyatla ilgili. Şiir ve roman yazmaya çalışıyor ama bir türlü ortaya bir şey çıkaramıyor. 

Bir kız çocukları oluyor. Veysel Bey, kızına bakıp ilk aklına geleni isim olarak koyuyor: Harika

Yalnız Harika bebeğin ismi gibi bir hayatı olamıyor. Baş sorumlusu da anası. 

Melek Hanım tipik bir erkek çocuğunun aşığı, kız çocuğunun düşmanı. Kızcağızın her yaptığına bir kulp takıyor. Halbuki o kadar akıllı, çalışkan bir kız. Sadece radyoda dinleyerek kendi başına beş dil öğrenen bir çocuk. Bulmaca ve benzeri şifreli oyunları anında çözen hatta kendisi de bulmaca ve şifreli oyunlar üreten, temiz kalpli, akıllı uslu bir yavrucak. Annesi sevsin diye sürekli, hayatı boyunca ödünler veriyor kendisinden. Kıyamam.

Bir tane arkadaşı var. Gülizar. Melek Hanım Gülizar ve ailesini kendi ailesinden aşağı gördüğü için pek hoşlanmıyor onlardan ama bir şey de demiyor. Harika ve Gülizar beraber büyüyorlar, İrfan ikisine de abilik ediyor. 

Veysel Bey kumara bulaşıyor. Tombala, piyango derken kumar borcu boyunu aşıyor. Evini teminat göstererek bankadan kredi çekiyor. Çektiği krediyle de kumar oynayıp kaybediyor. Kimseye söyleyemiyor. Stresten hasta olup ölüyor. Evi ellerinden alınınca Melek Hanım, Harika, İrfan şok!

Eski zengin bir tanıdık, Kamuran Bey, sahip olduğu apartmanda bir daireyi onlara veriyor. Melek Hanım memnun değil ama başka çare yok.

Bu arada Fransız Kız Mektebi ve ardından üniversitede Tarih okuyor Harika. Aslında Matematik okumak istiyor ama annesinin isteğiyle Tarih okuyor. O arada da apartmanın altındaki pastanede garsonluk yapıyor. Annesi yine kızıyor. Aile şerefi, yakışıyor mu garsonluk, şu bu...

Bir gün pastaneye gelen bir delikanlının unuttuğu defteri görüyor Harika. Gazeteden kesilmiş haberlerin yapıştırıldığı bir defter. Delikanlı defteri almaya geri geliyor. Bu vesileyle tanışıyorlar. Adı Selçuk. İngiliz Konsolosluğunda pasaport memuruymuş. Dolu dolu aşk yaşıyorlar. Melek Hanım yine onaylamıyor. 

Bu arada Melek Hanım da boş durmuyor. Sık sık toplantılarına gittiği bir dernekten tanıştığı Harun Bey ile nişanlanıyor. Harun Bey, Harika ve İrfan'ın ideolojik olarak tam zıttı. Nazi Almanya'sının Avrupa'da nam saldığı bir dönem. Harun Bey de Nazilerden yana. Melek Hanım da az biraz öyle. 

Harika, annesinin nişanına Selçuk'u da çağırıyor. Böylece ilk kez annesiyle tanıştırmış olacak Selçuk'u. Ancak Selçuk gelmiyor. Şok!

Selçuk'un izini de bulamıyorlar sonra. Ortadan kayboluyor.

Bir zaman önce Selçuk'un ısrarıyla bir şiir yarışmasına katılmıştı Harika. Ama yarışmaya kendi adıyla değil H.Kara mahlasıyla katılmıştı. O yarışmada birinci olduğu haberi geliyor. Ödül gecesine Kamuran Bey ile katılıyor. Harika, rahat edebilmek için saç, makyaj, kıyafet değiştirdiği gibi karakter de değiştiriyor ve adeta başka bir insana, H.Kara'ya, dönüşerek ödül gecesine gidiyor. Gecede dans sırasında biri geliyor yanına, kim? Selçuk.

Selçuk meğer ajanmış. Bu sebeple gitmesi gerekmiş o gece. Haber de verememiş. 

Harika affediyor onu. 

*

Beraber büyüdükleri ve biricik arkadaşı olan Gülizar ile Harika'nın abisi İrfan çocukluktan beri birbirlerine aşıklarmış. Evlenmeye karar veriyorlar.  Melek Hanım şiddetle karşı çıkıyor ama İrfan kararlı. Evleniyorlar. Gülizar hemşire, İrfan matbaada çalışıyor. 

Melek Hanım ile Harun Bey de evlenecekler. Selçuk davet ediliyor ama yine gelmiyor. Yine ortada yok. Selçuk’un daha önce bir akrabam diye tanıştırdığı Fuat’tan öğreniyor ki Selçuk, ajanlığı ortaya çıkınca öldürülmüş. Harika yıkılıyor tabii. 

Bir zaman sonra Harika, Kamuran Bey aracılılığıyla tiyatroda iş buluyor. Çehov’un Martı’sını oynayacaklar. Tiyatroda arka plandaki işleri yapan Harika, bir rol sahibi hasta olup gelemeyince onun rolünü üstleniyor. Bu kez kullandığı isim H.Ak. 

Daha önce Selçuk'un akrabası diye tanıdığı Fuat Aydınoğlu müfettiş ve tiyatroları teftişe gidiyor, komünist unsur var mı diye. O ara Harika’ya aşık oluyor. Harika da ona. Harika'nın ona aşkı biraz vicdan azaplı tabii. Zaten kız hep üzülmeye yer arıyor. Üzülmeye, kendini suçlamaya. Kuzum ya, kıyamam. 

Harika, bir gün sokakta Selçuk’u gördüğünü sanıp Selçuk’un evine gidiyor. Radyo frekanslarını karıştırıyor onunlayken yaptıkları gibi. Selçuk'un bir görevi de radyo frekanslarına gizlenmiş şifreleri deşifre etmekmiş. Harika ondan daha iyi yapıyordu bu işi. 

Harika, radyodan şifreli mesaj alıyor. Mesaj Selçuk'tan. Ölmemiş. 

Fuat’a anlatıyor Harika. Fuat Selçuk’un yaralandığını ama ölmediğini, güvenlik için başka ülkeye gönderildiğini itiraf ediyor. 

Harika Fuat’tan yeni bir hayat istiyor. 

Bir gün haber geliyor. Selçuk’un evinde yangın çıkmış, Harika da oradaymış, ölmüş. 

Harika öldü diye biliyor herkes. Ama o Selçuk’un yanına gidiyor. 

Selçuk'la beraber yabancı memlekette üç yıl kalıp gidiyor. 

Gülizar ve İrfan'a her yıl dünyanın çeşitli yerlerinden isimsiz bir kartpostal geliyor. Gülizar ve İrfan da hafiften şüphelenmeye başlıyor bu kartpostalları gönderen Harika mı diye ama bir delilleri yok. 

Selçuk Harika'nın bir yerlerde olduğunu düşünüyor ve bu kitabı yazıyor. Kitabı yazarken Kamuran, İrfan ve Gülizar’ın anlatımlarına da başvuruyor.

Melek Hanımsa Harun Bey Demokrat Parti'den milletvekili olduktan sonra çıktıkları gemi seyahatinde başını çarpıp ölüyor. Harun Bey, vatana ihanetten yargılanıp sonra serbest kalıyor .

*

Kitapta hem bu bireysel hayat hikayeleri hem de dönemin olayları kısa ve sade şekilde yer alıyor. Atatürk'ün ölümü, Tan gazetesi baskını, Sabahattin Ali-Nihal Atsız kavgası, Alman Naziler ve faşizm, İkinci Dünya Savaşında Türkiye'nin durumu gibi.

*

Çok severek beğenerek okudum.