22 Eylül 2026 Salı

YOL AYRIMI

 

YOL AYRIMI

Esir Şehir Üçlemesi 3.Kitap

Kemal Tahir

İthaki Yayınları

7.Baskı - Şubat 2016

354 sayfa

 

Esir Şehir serisinin 3.kitabı.

1.kitap için bkz: ESİR ŞEHRİN İNSANLARI

2.kitap için bkz: ESİR ŞEHRİN MAHPUSU

 

Serinin ana karakteri Kamil Bey’e bu kitabın ortalarında rastlıyoruz. Kitabın başlarında sanki bu bir devam kitabı değil gibi, bir yanlışlık mı var acaba derken konu bağlanıyor ilerleyen sayfalarda.

*

1930 yılında başlıyor kitap. Tek parti dönemi. Ama yeni bir partinin kurulacağı haberi ile ortalık sarsılıyor. Kimisi bu habere temkinli yaklaşıyor, Gazi Mustafa Kemal’in muhaliflerini ortaya çıkarıp onları ortadan kaldıracağına dair şüpheler var, kimisi demokrasi adına seviniyor. Paris elçisi Fethi Bey’in açacağı bu muhalefet partisinin adı Serbest Parti. Gazi Paşa tek fırkanın denetsizliğinden, idaresizliğinden bıkmış, mecliste birbirini denetleyecek iki fırkanın varlığı, ülkede hürriyet havası estirmesi bakımından önemli diye düşünüyor. Fakat kargaşaya meydan vermemek için fırkalar arasında temelde ayrılık olmasın, ikisi yüksek bir elden idare olunsun, düşünceleri var. Halk Serbest Fırka’yı olumlu karşılıyor çünkü halkta Halk Partisi ve İsmet İnönü karşıtlığı var.

Particilik milleti bölüyor. Halk Partili olanlar yani eski Kuvay-ı Milliyeciler halkın neden kurtarıcılarına karşı olduğunu anlamıyor. Tipik seçim hikayemiz burada başlıyor. Serbest Parti kurulalı iki ay olmuş. Seçim süreci kavgalarla geçiyor. “Serbestçilerin yaydığı yalanlara göre, Milliciler bu seçimi kazanırlarsa camiler kapanacak, Kuran ortadan kalkacak…” Eskimeyen klişemiz.

Çok partili siyasi hayatın değerlendirildiği, eleştirildiği ilk bölümün ardından önceki iki kitaptan tanıdığımız isimler geliyor. Serinin önceki kitaplarından bildiğimiz Ramiz Bey (aslında öğretmen olup mahkemede hakim karşısında cahil kabadayı gibi rol kesen ağabeyimiz) bu kitapta ayrıntılı resmediliyor ve hali harap. Karısı Fatma Hanım kanserden vefat etmiş, Ramiz Efendi de derbeder olmuş.

Oğulları Kadir stajyer, avukat olacak.

Manevi oğulları Murat, Vakit gazetesi yazarı.

*

Kamil Bey eşinden boşandıktan bir yıl kadar sonra hapisten çıkmış. Arif Bey’in Amasya’daki çiftliğine gitmiş. Davalarını kazanıp sınır dışında kalan çiftliklerini ve petrol hisselerini almış. Kızıyla görüşmemiş on yıl boyunca. Kızı öldü biliyormuş onu. Kızın karşısına fakir kılıkla çıkacakmış, bakalım kendisini sevecek mi sevmeyecek mi diye, beni param için sevmesin tripleri. On yıl boyunca kafasında bunu kurmuş manyak.

Kmail Bey, ,eski karısının yeni kocası olan doktorun muayenehanesine gidiyor. Kendisini tanıtıp eski karısıyla görüşüyor. Kadına, kızını görmek istediğini söylüyor ama oyunla. Önce bir arkadaşı görüşecek. Kızı tartacak. Kız ne düşünür, şımarık mıdır değil midir, ona göre görüşecek Kamil Bey. Rollere, hareketlere bak koca adam.

Kamil Bey’in arkadaşı kızla görüşüyor. Babasının arkadaşı diye tanıtıyor kendisini kıza. Ayşe, babasının kendisini ve annesini başka bir kadın için terk edip Avrupa’ya gittiğini ve orada öldüğünü sanıyor. Yavrucak on yıl boyunca böyle bilmiş.

Konuşurlarken Ayşe’nin vatansever olduğu, eskinin Kuvayı Milliyesini desteklediği, Kurtuluş savaşına katılmamış insanları korkak bulduğu gibi bilgileri edinen Kamil Bey’in arkadaşı, kıza söylüyor babasının yaşadığını.

Nermin Hanım çok güzel tespit ediyor Kamil’in avanaklığını:

Aslında kimi insanlar için tehlikeli boğuşmalara atılmak, evinin gündelik geçimini sağlamaktan daha kolay oluyor.” İsabet buyurdunuz Nermin Hanımcığım. Kamil Bey, o üstün beyefendi görüntüsünün içinde kendi kızını ve karısını umursamayan, daha büyük bir ideal olduğunu düşündüğü vatan için kendi kızını ve karısını yok sayan beceriksiz, düşüncesiz, zayıf bir adam.

*

Kitapta benim en merak ettiğim Kamil Bey ve ailesi idi. Ama başka karakterler de var. Bir Şükran Hanım ki müthiş bir insan. Zengin bir dul kadın. Hayatı ve insanları çözmüş harika bir karakter. Murat’la birbirlerini seviyorlar.

Ayşe ile de kim birbirini seviyor? Kadir. Kadir pek iyi bir karakter değil ama majör bir kötülüğü de yok. Gözü yükseklerde egolu bir tip diyelim.

Bir de Selim karakteri var, stajyer aynı zamanda gazetede çalışıyor. Saraylar öğrencilere yurt olsun, diye yazdığı için karanlık güçlerce dövülüp öldürülüyor.

Selim’e takılırlarmış “Kaçıncı Selimliğin üstünde bugün?” diye.  “Birinci Selim öfkeliyim demek, tabii Yavuz Selim. İkinci Selim, ‘Bir kadeh atalım!’ Yani Sarhoş Sarı Selim.” Üçüncü Selim’i ilk defa ölümünden az zaman önce söylemiş Selim. “Üçüncü Selim... Yenildik Kabakçı Mustafalara”

*

Murat ülkenin ve insanın durumunu düşünürken bir laf ediyor, altını çizdim:

 “Kanuni lakabı aslında, Süleyman’a, kanunsuzluk dönemi açtığı için alay olsun, hakaret olsun diye takılmıştır. Kanuni, bütün saltanat dönemini, kanunsuzluklardan kanunsuzluklara yuvarlanarak, hiç faydasız olduğundan, istememesi gerektiği halde evlatlarının etini yiyerek, yaşlanıp güçten düştüğü çağda ise en fakir reayasına bile kolayca nasip olan bir rahat döşeği bulamayarak, bir eşya gibi yüklenip zorla sürüklendiği bir seferde, yaralı bir hayvan gövdesi gibi oradan oraya atılarak, sonunda ise devletin selameti adına ölümü bile diri gösterilmek için insafsızca tartaklanmıştır.”

*

Kitap Serbest Parti’nin kuruluşuyla başlamıştı. Kapanmasıyla da son buluyor.


31 Ağustos 2026 Pazartesi

ESİR ŞEHRİN MAHPUSU

 

ESİR ŞEHRİN MAHPUSU

Esir Şehir Üçlemesi -2.cilt-

Kemal Tahir

1961

İthaki Yayınları

10.Baskı - Mart 2010

378 sayfa

 

Esir Şehir Üçlemesi’nin 1.cildi olan ESİR ŞEHRİNİNSANLARI’nda Kamil Bey 7 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

Kamil Bey, cezasını çekmek üzere dört aydır bulunduğu Bekirağa Bölüğü’nden Tevkifhane’ye götürülüyor. Orada suçunu soran diğer mahkumlara “iftira” diyor ama iftira meğer hırsızların kullandığı bir ifadeymiş. O yüzden onu da hırsız sanıyorlar.

Burada koğuş insanlarını tanıyoruz. Tanımaz olaydık. Hepsi birbirinden leş, ahlaksız, şeref yoksunu insanlar. Kamil Bey de bu vesileyle pek merak ettiği halk insanlarıyla tanışmış oluyor.

Burada bizim Kamil Bey’i bir güzel soyuyorlar. Kibarlığından fark etmiyor bile soyulduğunu.

Okurken ben de Kamil Bey gibi çok rahatsız oldum. Hiç oraya ait değil bu adamcağız, hiç!

Kamil Bey sakinliğini ve beyefendiliğini uzun süre koruyor. Ama ne zaman ki eski kaldığı koğuştan arkadaşı Ramiz’in karısı Fatma Hanım kendisini ziyarete gelip kurabiye paketi getiriyor ve o paket çalınıyor… Ve biri de Fatma Hanım için orospu deyince…Gözü dönüyor Kamil Bey’in. Hiç beklemezsin. Önüne geleni yumrukluyor.

Müdürle görüşeceğim, diye gardiyana yaklaştığında gardiyanın "Sen kimsin?" sorusuna birisi “Hırsızlıktan içeride o!” deyince iyice delleniyor Kamil Bey. “Ne hırsızlığı. Ben Selim Paşanın oğlu Kamil’im!” diye bağırıyor.

 Bunu duyan Arif Bey, gardiyana kızıyor, hani gelmemişti Kamil Bey diye.

 Arif Bey de içeride yatan ama sözü geçen biri.

 Meğer Kamil Bey iftira yani onların deyimiyle hırsızlıktan girdi diye önemsememişler. Sonra işin aslı ortaya çıkınca Kamil Bey nispeten daha iyi koşullarda kalmaya başlıyor.

İçeride kaldığı süre boyunca savaş haberlerini okuyor. Arif Bey ile ülkenin geleceğine dair konuşuyor. Resimler yapıyor. Karısı ve kızının yolunu gözlüyor. Ama karısı Nermin ve kızı Ayşe ziyarete gelmiyorlar. Kıza babasının hapiste olduğunu söylememişler. Babasını Avrupa’ya gitti diye biliyor. Nermin de balolara, gezmelere gidiyor. Bunu öğrenen Kamil Bey, Nermin’i neden sevdiğini düşünürken sevmediğini fark ediyor. Ona bir mektup yazıp seni boşuyorum, dükkanları Ayşe’ye bırakıyorum, babalık haklarımı tam olarak kullanmaya başladığım zaman Ayşe’yi bulurum, yazıyor.

Yine heyecanlı bitti.


*

Burada Kamil Bey’i biraz eleştirmezsem olmaz. Vatan aşkı çok güzel, razıyız.

Ama karısı ve kızına pek bir sevgi beslememiş gibi görünüyor. Hatta çoğu zaman kızı aklına gelmiyor bile. Bunu kendisi de fark ediyor ve şok oluyor fark edince. Karısı da bugüne kadar hiç zorluk görmemiş, hiç yalnız kalmamış, ne yapsın kadıncağız? Misafir olduğu evin (halasıgilin) kurallarına uyuyor mecburen. Karısına kızmakta haksız. Karısının da kendisi gibi birden vatan aşkıyla dolmasını bekliyor ama yok ki, kadında öyle bir alt yapı, öyle bir dünya, öyle bir vizyon yok. Olurdu belki karısını kendisine denk görüp onunla açık açık konuşsa, belki anlardı kadın ama onu da hiç yapmadı. O yüzden Kamil Bey’in boşanma kararını olumlu buldum. Kadını salsın. Herkes kendi yoluna baksın. 

*

Savaşa dair haberleri gazetelerden öğrenmeye çalışıyorlar. Ama gazeteler bugün nasılsa o günlerde de öyle. Kimisi doğru, kimisi yalan haber veriyor ve hangisinin doğru, hangisinin yalan olduğu anlaşılmıyor. Kim hangisine inanmak isterse.

*

Ülkemiz gerçekten yok olmaya çok yakınmış içindeki bu hainlerle. O yüzden inancı, azmi, kararlılığı, cesareti, yılmazlığı için Atatürk’e ve doğru kişinin yanında olmayı bilmiş, akıllı, şerefli insanlara teşekkürler.

*

Devamı için bkz 3.kitap: YOL AYRIMI


17 Ağustos 2026 Pazartesi

UTANÇ DUYUYORUM

 


UTANÇ DUYUYORUM

Hrant Dink Cinayetinin Yargısı

Fethiye Çetin

Metis Yayınları 

2013

1. Basım - Eylül 2013 

367 sayfa 

Hrant Dink’in avukatı o dönemi ve yargılama sürecini anlatmış. O dönem yaşananları basından takip ettik basına yansıdığı kadarıyla. Ancak bizzat avukatından okumak çok kıymetli. İfade ve duruşma tutanakları ile iddianameleri de paylaşıyor tabii. En doğru kaynak oluyor bu şekilde.

*

Hrant Dink, Agos gazetesinde bir yazı dizisine başlıyor. Yıl 2004.

Sekiz makaleden oluşan bu yazı dizisinin “Türk’ten Kurtulmak” başlıklı yedinci makalesinde 1915’te yaşananların Türkler tarafından soykırım olarak tanınması yönündeki “saplantılı” çabanın Ermenilerin yaşamını zehirlediğini ve Ermeni kimliğinin sağlıklı bir biçimde inşasını engellediğini savunuyor. Ermenilerin Türklere soykırımı tanımaları için baskı yapmak yerine Ermenistan’ın refahı için çaba göstermeleri gerektiğini savunuyor.

“Ermenistan’la Tanışmak” başlıklı sekizinci makalede önceki makaleden devamla “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur, yeter ki bu mevcudiyetin farkında olunsun.” yazıyor.

Yani Ermeni kimliğini Türk düşmanlığı üzerinden kuran yaklaşımı eleştiriyor.

Yazı bağlamından koparılıp cımbızlanıyor.

İhbarcılar ve şikayetçiler:

1)Türk Ortodoks Kilisesi

2)Mehmet Soykan

3)Recep Taner: Duruşmalara gelmediğinden kim olduğu bilinmiyor. İsim benzerliği değilse 23.dönem MHP milletvekili

4)Tek tip dilekçelerle M.Bahri Oral, M.Akif Baransel (ayrıca Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Federasyonu (ASEF) adına), Sema Aksu, Ramazan Aksu, Mehmet Akif Hut, Gökmen Kılıçoğlu,

Bitlis’te 1.Dünya Harbinde Ermeni Çetelerin Katliamına Uğramış Mağdurlar Derneği adına M. Törehan Serdar

5)İstanbul Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürü Avni Usta

*

Dönemin Şişli Basın Savcısı Turgay Evsen işlemlere başlıyor.

05.03.2004’te tebliğ edilen ifade daveti üzerine Hrant Dink ve Agos yazı işleri müdürü Karin Karakaşlı yanlarında avukat olmadan, aynı gün gidiyorlar savcılığa.

Avukatsız gittiği ifadede Hrant Dink, Ermenilerin Türklere duyduğu öfkenin yersiz olduğunu, Ermeni kanında bulunan Türk korkusunun silinip atılması, bunun yerine Ermenistan’la ilişki kurmak gerektiğini belirtmek için Türk’ten boşalacak zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan diye yazdığını ifade ediyor.

Savcı aynı gün “Sanıkların (Hrant/Fırat Dink ve  Agos yazı işleri müdürü Karin Karakaşlı) “TÜRKLÜĞÜ neşren TAHKİR ve TEZYİF ettikleri anlaşılmaktadır” diyor. “Şüphelenilmektedir” demesi beklenir ama o direkt “anlaşılmıştır” diyor.

Adalet Bakanlığından izin isteniyor 16 Nisan 2004’te.

Bakanlıktan izin geliyor, dava açılıyor.

Dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek.

İddianame: Hazırlık No: 2004/15667 Esas no: 2004/4524 İddianame no: 2004/3035

Suç tarihi: 13.02.2004

Mahkeme: Basın davalarına bakan Şişli 2.Asliye Ceza Mahkemesi

Dosya No: 2004/184 Esas

7 duruşma yapılıyor:

1.duruşma: 06.10.2004

2.duruşma: 14.12.2004

3. duruşma: 27.05.2005

4. duruşma: 08.07.2005

5. duruşma: 27.07.2005

6. duruşma: 13.09.2005

7. duruşma: 07.10.2005

*

Avukat, suça konu edilen yazıları hakimin okumasını istiyor tabii ki. Hakim okusa bir suç unsuru olmadığını göreceğini düşünüyor. Sanki mesele hukuka uygunlukmuş gibi.

Yazının okunup anlaşılması için bilirkişi incelemesi talep ediyor avukat. Savunmasını suçun tipiklik unsuru ve kast olmadığı üzerine yapmaya çalışıyor.

Bu arada Basın Kanunu değişiyor. Yeni kanunda yazı işleri müdürünün cezai sorumluluğu kalkıyor. Yani Agos yazı işleri müdürü Karin Karakaşlı beraat edecek. O anlaşılıyor.

1.duruşma: 06.10.2004

Şikayetçilerden sadece Mehmet Soykan geliyor. Hrant ve Karin gelip savunmalarını veriyor. Hrant’ın sabıka kaydı ve dosyanın bilirkişiye gitmesinin düşünülmesi için duruşma 14.12.2004’e erteleniyor.

Olaysız geçiyor ilk duruşma.


2.duruşma: 14.12.2004

Şikayetçilerden Ramazan Aksu, Gökmen Kılıçoğlu, Mehmet Akif Baransel ve Mehmet Bahri Oran ile avukatları Av. Barış Karaoğlu, Mehmet Soykan ve vekili Av. Başbuğ Pınarbaşı geliyor. Davaya katılma talepleri kabul ediliyor ve dosyayı bilirkişiye gönderme kararı veriliyor. Duruşma 27.05.2005’e erteleniyor.

Duruşma çıkışı avukatın arkasından sloganlar atılıyor. “Ya sev ya terk et, Kahrolsun Ermeniler.”

Avukat cevap vermeyip gidiyor.

Ertesi gün gazetelerde (Yeniçağ) avukatın ortalığı karıştırdığı haberleri çıkıyor.

Bu arada bilirkişi heyetini belirliyor mahkeme. Bilirkişi heyeti:

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Ana Bilim Dalı Araştırma Görevlisi Serdar Talas, Araştırma Görevlisi Hasan Sınar, Araştırma Görevlisi Selman Dursun

Bilirkişi raporunda Türklüğü tahkir ve tezyif yoktur, tipik eylem unsuru ve özel kast yoktur, diye değerlendirme yapıyor heyet. Hukuki gerekçeleri ile iyi bir rapor sunuluyor.


3.duruşma: 27.05.2005

Avukat hanımın yanına birkaç avukat arkadaşı daha eşlik ediyor. İsabet. Tek gitmemeli.

Katılan vekillerine rapora beyan için süre veriliyor. Duruşma 08.07.2005’e erteleniyor..

 

4.duruşma: 08.07.2005

Avukat baro odasında duruşmayı bekliyor. Mübaşir seslenmiyor. Az kalsın duruşmayı kaçıracakmış. Orada hissediyor bir şeylerin ters gideceğini.

Duruşmaya Kemal Kerinçsiz ve ekibi geliyor. Hem kendi adına hem Mehmet Soykan’ın vekili olarak katılmak istiyor. Yeni müdahale talepleri oluyor başka gelenlerin.

Yeni gelenler bilirkişilerin yaşları ve kariyerlerinin yetersiz olduğunu, bilirkişilerden şikayetçi olduklarını söylüyor.

Savcı Muhittin Ayata mütalaa veriyor ceza yönünde.

Avukat mütalaaya katılmıyor tabii ki.

Kemal Kerinçsiz: “Mütalaaya katılıyoruz. Türk milletinin yüzünü ağartan bir mütalaadır” diyor. Savunma için duruşma 27.07.2005’e erteleniyor.

Bu arada Hrant Dink, bilirkişi raporu ve savcı mütalaasını Agos’ta yayımlamak istiyor. Yorumsuz yayınlayabileceğini söylüyor avukat. Bence kötü bir fikir. Zaten atmaca gibi av kovalayanlar varken onlara malzeme vermek bu.

15.07.2005’te bilirkişi raporu ve savcı mütalaası yorumsuz yayımlanıyor gazetede. Ve beklenen oluyor, dava açılıyor. Savcı Turgay Evsen. Suç: Basın Kanununa muhalefet, yargıyı etkileme suçu. Ön ödemeye tabi. Avukat ödemeyin, dava açsınlar, ellerinde malzeme yok diyor. Ah ah! Yine yanlış karar. Öde gitsin, bunların yargılamasına güvenilir mi?

Hakim Meral Tokat. Bu dava beraatle sonuçlanıyor sonuçlanmasına ama Hrant’ın ilk davadaki mahkumiyetinden sonra ve üç celsede bitiyor.


5.duruşma: 27.07.2005

Dosyanın incelemeye alınmasına karar veriliyor ve duruşma 13.09.2005’e erteleniyor.

Karar aşamasına gelmiş bir dosya ama bir şekilde karar verilemiyor. Çünkü hukuk baz alınarak yapılan bir yargılama değil.

Avukat da artık bunu anlıyor ve davayı duyurmasını söylüyor Hrant’a. Çünkü işlerin yolunda gitmediğini seziyor. Ama Hrant’ı desteklemeye gelen olmuyor yeni duruşma gününde.


6.duruşma: 13.09.2005

Dosya incelemeye alınmış olsa da araya adli tatil girmesi ve iş yükü nedeniyle incelenemediğinden erteleniyor.


7.duruşma: 07.10.2005

Karar: 6 ay hapis, sabıkasızlığı nedeniyle cezanın ertelenmesine.

Gerekçeli karar hukukî bir karardan ziyade hakimin duygu ve düşünce dünyasını anlatan bir metin gibi görünüyor.  Bir hakimden, hukuk bildiğini varsaydığımız bir insandan beklenmeyecek niteliksizlikte bir gerekçeli karar. O zamanlar için “Bu kararı o hakim yazmamıştır, yazıp önüne koymuşlardır.” diye düşünüyor avukat ve meslektaşları. Bugün ise benzer karar için yuooo gayet hakim de yazmış olabilir diyoruz biz.

*

Temyiz ediyorlar tabii.

Bu arada Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’tan da görüş alıyorlar: “Sanığın temel vurgusu ve amacı, Türk’ün zehirli kanı değil, Ermenilerde zehirli kana dönüşen saplantıdır” diye görüş bildiriyor Sami Selçuk.

Yargıtay savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu tebliğnamede kararın bozulmasını istiyor.

Yargıtay kararı onuyor. Yargıtay 9.Ceza Dairesi başkanı Hasan Gerçeker. Diğer hakimler: Şerif Erol, Abdürrahim Özer, Ekrem Ertuğrul, Ayşe Doğan.

(Hasan Gerçeker daha sonra Yargıtay başkanı oluyor. Ekrem Ertuğrul da daire başkanı.)

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı karara itiraz ediyor. Dosya bu kez Ceza Genel Kuruluna gidiyor. Ceza Genel Kurulu oy çokluğuyla itirazın reddine karar veriyor. (24 hakimin 18’i red kararı veriyor)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidiyor dosya. AİHM  İfade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar veriyor.

*

Hrant Dink mahkumiyet kararını eleştiriyor çeşitli basın yayın organlarında. Bu defa da hakkında adli yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçundan dava açılıyor, TCK m.288. Kemal Kerinçsiz tayfa bu davanın duruşmalarında şov yapıyor, avukatlığa yakışmayan hareketler sergiliyorlar. 

Reuters Haber Ajansı'na verdiği bir röportajda  “Elbette bu bir soykırımdır diyorum.“ demesi sebebiyle bir soruşturma daha açılıyor, TCK 301.madde Türklüğü aşağılama suçu. Hrant Dink bu arada soykırım kelimesini kullanmıyor. Bunun tarafları ayrıştırdığını düşünüyor. Ama sorarlarsa da söylerim, diyor. Burada savunması Türk sözcüğü kullanmamış olması, Türkler tarafından gerçekleştirildi dememesi. "Örgütler tarafından işlenen bir suçtur ve sorumluluğu topyekün bir millete yöneltilemez. Nasıl ki Holokaust’tan Alman Milleti değil Naziler sorumlu tutuluyorsa..."

Bu üç dava sürerken 19 Ocak 2007’de öldürüldü Hrant Dink. 

TCK 288'den açılan davadan beraat etti. 

Esas dava Yargıtay’dayken TCK 301’de değişiklik yapıldı ve Adalet Bakanından izin şartı getirildi. Bu nedenle dosya Adalet Bakanlığına gönderildi, Adalet Bakanlığı izin vermediği için dava düşürüldü.

*

Sonra Ergenekon iddianamesi yayımlanıyor. Orada da Hrant Dink’in adı geçiyor. Yani yazdığı yazıdan bağımsız operasyonel bir süreç işliyor.

Kitapta hakim, savcı, gazeteci… vb  herkesin adının geçmesini tarihi bir vesika olarak değerlendiriyorum. O kararlara imza atan hakim savcılar ne oldular, kitabı kaleme alan avukat gibi ben de merak ediyorum.


10 Ağustos 2026 Pazartesi

ESİR ŞEHRİN İNSANLARI

 


ESİR ŞEHRİN İNSANLARI

Kemal Tahir

1956

İthaki Yayınları

1.Baskı - 2005

463 sayfa

 

1920’li yılların İstanbul’undayız.

Kamil Bey, Abdülhamid’in en zengin vezirlerinden Selim Paşa’nın tek çocuğu. Büyük bir mirasa konarak karısı ve kızıyla zengin ve rahat bir hayat sürüyor. 1914’te Birinci Dünya Savaşı ve sonra çıkan diğer savaşlar sırasında yurt dışında çeşitli dostlarının yanında. Savaştan kaçtığı sanılmasın, sadece savaş onun hayatını etkilemiyor. Rutin gezileri, dost ziyaretleri bunlar.

Her mirasyedi gibi bir zaman sonra maddi sıkıntılar yaşamaya başlıyor. Mondros Mütarekesi imzalanıp savaş bittiğinde artık maddi açıdan zor durumda. Gemiye binip karısı Nermin ve kızları Ayşe ile İstanbul’a dönüyor.

İstanbul’da Nermin’in halasında kalacaklar. Hala, kocası ve bir kızları savaş İstanbul’unda zengin ve rahat bir hayat sürüyorlar. Çünkü Enişte Bey İngilizlerle beraber çalışan bir müteahhit. Ailecek İngilizlerle iyi ilişkileri var.

Bu Ingilizlerden biri Kamil Bey’in Kerkük’teki arsasını satın almak istiyor. Aslında Kamil Bey de satma niyetindeydi ama İngiliz’in ısrarı tadını kaçırıyor.

Bu dayatmalara daha fazla dayanamayarak ailesiyle birlikte Üsküdar’da anneannesinden kalma köşke taşınıyor. Köşk, yıllarca bakımsız kaldığı için harabeye dönmüş.

Köşkün yanındaki evde oturan çocukluk arkadaşı komşusu Mahir Fuat’ın yardımıyla evi yaşanabilir hale getiriyorlar. Fuat bir derviş. Kadiri tarikatından. Karısı onu aldatıp kızıyla birlikte kaçmış. Fuat da kendisini dervişliğe vurmuş. İzole bir hayat sürüyor.

*

Bir gün Kamil Bey’e okuldan arkadaşı Ahmet ulaşıyor. Ahmet ve arkadaşları gazete çıkarıyorlarmış, Kamil’den de yardım istiyorlar. Kamil kendisini zengin sandıkları için para yardımı diye düşünüyor, parası olmadığı için üzülüyor. Ama kendisinin parasını değil bilgisini istedikleri için seviniyor. Epeydir aylak dolaşıyordu, çok mutlu oluyor bir işe yarayacağı için.

Gazetenin adı Karadayı. Yine Kamil’in okul arkadaşı olan İhsan ve karısı Nedime çıkarıyor gazeteyi. Kuvayı Milliye taraftarı görüşleri var. Bugün tarih kitaplarında bunu kahramanlık olarak görüyor, takdir ediyoruz, ancak o dönem bu durum iktidar tarafından anarşi olarak görülüyordu.

 

 Bu nedenle İhsan hapse giriyor. Yayın işleriyle karısı Nedime ilgileniyor. Bir kadının üstelik de Osmanlı’da bir kadının ve bir de gebe olarak bu işlerle ilgilenmesini herkes yadırgıyor başta ama Nedime’nin kararlılığı, yiğitliği, akıllılığı karşısında hepsi ona saygı duyuyor.

Burada yer yer Kamil’in karısı Nermin ve Nedime’yi bakış açısı olarak karşılaştırmasını görüyoruz. Kamil, vatan harp ve yoksulluk içindeyken zevk-i sefa yaşadığı dönemlerden utanarak var gücüyle çalışıyor ama Nermin bu duruma hiç anlam veremiyor.

Nermin’e kızamam. O da zengin bir ailede büyümüş. Bir zaman sonra babasının iflası dolayısıyla yoksulluğu öğrenecek gibi olmuş ama Kamil Bey’le evliliği hayat standartlarını aynı şekilde sürdürmesini sağlamış. Hafif konularla ilgilenmiş hep, başka konulara ilgilenmesi gerekmemiş, kendi sosyal çevresi dışında bir ortama girmemiş. Kendi dünyasına uygun davranıyor.

*

Nedime ve dostları Anadolu’ya gizlice silah göndermeye çalışıyor. Silahların gideceği gemiye Nedime binecekken Kamil onun gebeliği dolayısıyla bu işi kendisi üstleniyor. Yakalanıyor.

*

Kamil’i tutuklayıp Nedime’nin adını vermeye zorluyorlar. Paşa çocuğu olduğu için işkenceyle değil iyi yerde memuriyet, Roma’da elçilik gibi tekliflerle aklını çelmeye, itiraf almaya çalışıyorlar. Hepsini reddediyor. Sonuçta yedi yıl hapis cezasına çarptırılıyor.

Harp mahkemesinin bu kararı vermesiyle üç ciltlik eserin ilk cildi bitiyor.

Kamil de okuyucu olarak ben de şok!

*

Bugün tarih okuduğumuzda İstanbul ve dahi tüm yurt yabancı askerlerce çevrilmiş işgal altındayken herhalde herkes vatanını savunma derdinde olmuştur sanıyoruz ama ı-ıh, işin aslı öyle değil.

Bu yabancı kuvvetlerin asla yenilemez olduğunu, yenme gayretine girmenin de gereksiz yere düşmanı azdırmak olacağını düşünenler var ve böyle düşünenler güçlü ve karar verici konumdalar. O yüzden Mustafa Kemal Paşa’yı ağza ve akla gelmez şekilde suçluyorlar. Ona inanan ve onun gibi düşünen bir avuç insanın canı pahasına yaptıkları küçük büyük pek çok atılım sayesinde bugün vatanımız var.

Romanda bugün kahramanlık olarak gördüğümüz zaferlerin o dönem dikkate alınmadığı, hatta konuşulmansın bile suç unsuru sayıldığı anlatılıyor. Örneğin Kamil Bey’in görüş gününde İnönü Zaferlerinden bahsediliyorken görevli kişi “siyasi konuşmayın” diye uyarıyor.  

İnsanın aklı almıyor nasıl olur da kendi ülkenin düşman işgalinden kurtulmasını istemezsin? Düşmanla iş birliği yaparsan istemezsin. Bu iş birliği nedeniyle kazanç elde etmiş, savaş zengini olmuşsan düşman artık senin dostun olmuştur. Kitapta da bu rezil örneklere yer veriliyor.

*

Bir eleştiri yapacağım yalnız. Yazarın cinsiyetçi bakış açısı dikkatimi çekti. Babası olmayan kız çocuğunun orospu olacağı hezeyanı, siyasi gerekçelerle ceza almış bir adamın karısı boşanmak istiyor diye kadını ayıplamak, “Bütün esmer kız çocukları gibi üzerinden şirretlik aktığı halde…”sf.192 diye bir ifade…

Hadi neyse diyelim bakalım, neyse…

*

Devamı için bkz 2.kitap: ESİR ŞEHRİN MAHPUSU

3.kitap: YOL AYRIMI

17 Mayıs 2026 Pazar

PARİS'TE BİR OSMANLI SEFİRİ

 


PARİS’TE BİR OSMANLI SEFİRİ 

Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin Fransa Seyahatnamesi

Hazırlayan: Şevket Rado

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

18.Basım - Ocak 2025

107 sayfa



Yirmisekiz Mehmet Çelebi 1720-1721 Paris elçimiz.

 III.Ahmet tarafından 1720'de Fransa'ya büyükelçi olarak görevlendiriliyor. 

(Bu arada Yirmisekiz lakabı, gençken Yeniçeri Ocağı’nın 28.taburuna yazıldığı içinmiş)

Mehmet Çelebi oğlu Said ile (sonradan sadrazam Said Paşa olacak) ve diğer görevlilerle Paris'e doğru yola çıkıyor. 21 Kasım 1720’de Toulon’dan ülkeye giriyor. 

“Varup iskeleye çıkdıkda ol mahalde kapudanlar saf bağlamışlar. Bizi karşılayup aşinalıklar eylediler.” Sf14

diyerek hoş karşılandığını anlatıyor. Genel olarak hoş tutulmuş zaten. Saygı ve ilgi gösterilmiş kendisine. 

Geldiklerinde ülkede veba salgını var. O yüzden zaman zaman karantinaya giriyorlar. “Kırantene” diye geçiyor kavram kitapta.

*

Sokaklarda bir sürü kadın olması şaşırtıyor elçimizi:

“Fransa memleketlerinde kadınların itibarı erkeklerden üstün olmağla istedikleri ne ise, işlerler ve murad ettikleri yere giderler.” Sf.19

*

Dönemin Fransa kralı XV.Louis on bir yaşında. Fransız Mareşal kralın gençlini güzelliğini övüyor:

 “Kralımızın güzelliğine ne dersiniz?' diye sual eyledi. “Maaşallah” dedik. Sf.48 

Mareşal krala diyor şöyle bir yürüyün görsünler, şimdi de koşun, koştuğunuzu görsünler. 

Zaten bu Fransız sarayında kralı çeşitli şekillerde görme seremonisi var. Kral nasıl yemek yer, yatağında nasıl yatar, nasıl kalkar, nasıl giyinir izlemek isteyenler oluyor, bunun için önceden izin alıyorlar. Elçimiz bunu “adetleri böyle imiş” diye anlatıyor. Bizim elçiyi de yemek yerken izlemek isteyenler olmuş: 

“Filan kimsenin kızı veya filanın karısıdır; yemek yidiginize bakmağa izninizi rica eder' deyu haberler gelüp kimini def’edemeyüp naçar ruhsat verirdik.” Sf.32

Ramazan ayında da elçimiz ve yanındakiler nasıl iftar eder, nasıl teravih namazı kılar izlemek için yüzlerce kadın gelmiş. Elleri de boş gelmiş. Elçimiz diyor "Bunlarda şey getirmek galiba adet olmamak gerektir." sf.82 

(Kitabın ilk nüshası hazırlanırken bazı yerler daha güzel dursun diye değiştirilmiş, Mehmet Çelebi karalayıp düzeltmiş doğru bulmadığı kısımları. Bu Ramazan iftarını izleme kısmında yazma nüshada seyre gelen herkesin otuz kutu şekerleme getirdiği yazıyorken Çelebi bu satırı silip "bir kutu getirmiş yoktur" yazmış. "Bunlarda şey getirmek galiba adet olmamak gerektir." de onun düzelttiği not.)

*

Operaya da gidiyor tabii ki elçimiz. “Paris şehrine mahsup bir lûub var imiş, adına opera dirler imiş.” 

Opera sahnesinde dekorun hikayeye göre değişmesi onu çok şaşırtıyor. “Görülmedikçe inanılmayacak kadar acaiplikler ve gariplikler temaşa olundu.” Sf.55 diye anlatıyor.

*

Avlara, hayvanat bahçelerine, saray bahçelerine vb davet ediyorlar. Güzel geziyor, inceliyor. Sonra krala veda edip dönüyorlar.

*

Doğum tarihi tam olarak bilinmeyen, 1660'lar olarak tahmin edilen Yirmisekiz Çelebi Mehmet'in parladığı dönem 1718 Pasarofça Antlaşması'nın müzakere heyetinde görev almasıyla oluyor. Orada yabancı soyluların saygısını kazanıyor.

III.Ahmet, 1730'da Patrona Halil İsyanı ile tahttan indirilince Yirmisekiz Mehmet Çelebi de gözden düşüyor. Son olarak Kıbrıs valisi olarak görevlendiriliyor ve 1732'de orada vefat ediyor. 

*

Anılarını yazmış olması çok kıymetli. Ben de Fransa büyükelçisi olsam ben de anılarımı yazardım. Büyükelçi olup da anılarını yazmayan zaten ayıp eder. 

15 Mayıs 2026 Cuma

CÜRET

 

CÜRET

Neslihan Önderoğlu

2023

Everest Yayınları

1.Basım – Eylül 2023

171 sayfa

 

Üzücü bir hikaye.

*

Gül, çok çocuklu fakir bir ailenin kızı. Aile evden bir boğaz eksilsin diyerek Gül’ü başka bir ailenin yanına veriyor.

Travmaya bak. Neden ben, diye sorar insan. Gül de soruyor tabii. Ah kuzum!

Gül’ün besleme olarak gittiği aile Aliye Hanım ve Reşat Bey’in evi. Aliye ile Reşat’ın engelli bir oğulları var, Oğuz. Gül, Oğuz’a bakmakla görevli. Oğuz yürüyemiyor, konuşamıyor. Gül, onunla konuşuyor, onun altını değiştiriyor, ilaçlarını veriyor, onu tıraş ediyor… ve daha bir sürü şey.

Aliye Hanım’ın ismi Yeşilçam’da kötü karakterleri canlandıran Aliye Rona’dan mı geliyor nedir, tam o cinsten bir karakter. Gül’ü sevmesi beklenir değil mi, oğluna bakıyor mis gibi sonuçta, ama yok Gül’e kötü davranıyor. Kadının içi kötü ondan olsa gerek.

Gül on iki yaşında geldiği bu evden kim bilir ne zaman, nasıl çıkacak ya da hiç çıkabilecek mi? Buna dair pek umut vermiyor okuyucuya yazar.

Bir gün Reşat Bey ölüyor. Aliye Hanım da onun ardından elden ayaktan düşüyor. O da artık Gül’ün bakımına muhtaç kalıyor ama Gül’e kötü davranmaktan bir gıdım uzaklaşmıyor.

*

Aynı apartmanda üst komşu Resul var, annesiyle yaşıyor. Antikacılık yapıyor, Kadıköy’de dükkanı var. Bir gün dükkana gidecekken annesi diyor ki, Aliye Hanım’a bir bak ne zamandır sesi çıkmıyor.

Resul annesini kırmıyor, Aliye Hanım’ın evine uğruyor. Kapıyı Gül açıyor. Gül, lappadanak söylüyor Aliye Hanım öldü diye.

Resul giriyor içeri, Aliye Hanım ölmüş evet. Ama boğazında izler var. Gül yine söylüyor açıkça kendisinin yaptığını.

Aliye Hanım son günlerinde Oğuz’u öldürmeyi planlıyormuş. Aliye Hanım artık yaşlandı ve öleceğinin farkında, öldüğünde Oğuz’u öylece bırakmamak için onu zehirlemeyi düşünüyor. Bunun için bir karışım yaparken Gül görüyor. Gül onu engellemek için Aliye Hanım’ı öldürüyor.

Resul’den direkt polisi arayıp kenara çekilmesi beklenir değil mi? Ama yok, öyle yaparsa roman olmaz. Öyle yapmayacak ki roman olsun.

*

Gül, Oğuz’u çok seviyor. Adeta onunla o lanet evde hayata tutundu. Hapse girmek umurunda değil ama Oğuz’a bakacak kimse yok, aklı onda. Yıllar önce bir tanıdığı adresini vermiş, Tarlabaşı’nda, bir şey olursa gelirsin, diyerek. Oraya gideceğim, diyor, Oğuz’u da alıp.

Resul de onlara yardım etmeye karar veriyor. Aliye’nin ölü bedenini buzdolabına koyup yola çıkıyorlar.

*

O gün yola çıkmak için hiç iyi bir gün değil. Şehirdeki mülteciler ve Türkler arasında çatışmalar başlamış. Yer yer patlamalar, yangınlar oluyor. Gül, Oğuz, Resul güç bela kendilerini Kadıköy’den vapura atıyorlar. Vapurda da arbede çıkıyor. Silahlar patlıyor. Oğuz ölüyor.

Gül’ün hali perişan tabii.

Oğuz’u denize atıyorlar.

Gül için artık nereye gittiğinin de bir önemi yok. Sadece hiç kimsenin bilmediği, tamamen unutulacağı bir yer istiyor.

O esnada Resul’un aklına Marmaris’teki yazlığı geliyor. Resul’ün ikizi varmış. Yıllar önce ikizi denizde ölünce anne babası o yazlığa uğramaz olmuş. Resul ve Gül oraya gitmek üzere otobüse biniyor. 

Resul bu süreçte Gül’e aşık oldu tabii. Tam sırasıydı yani, koyun can derdinde kasap et derdinde.

Gül bu arada hamile, Oğuz’dan. Aslında Gül Oğuz’a tecavüz etti teknik olarak. 

Gül, Oğuz'dan hamile olduğunu söylüyor Resul'e. Resul önce mırın kırın bir şeyler söyleniyor. Sana ne oluyor be, sen kimsin?

Bu ikisini otobüste bırakıyoruz kitabın sonunda. Yol uzun, yol boyu konuşup birbirlerini tanırlar artık. 

*

Kitap bana Türkan Şoray’ın bir filmini anımsattı. Türkan Şoray’ın oynadığı karakter gelin olmuş, evlenecek, ama damat ölüyor mu ne oluyor, bir şey oluyor, evlenemiyor onunla, onun kardeşiyle evlendirmeye karar veriyorlar. Ama kardeşi daha bebek. Türkan Şoray o bebeğe bakacak, büyütecek, sonra onunla evlenecek.  Ruh hastası ruh hastası hikayeler/hayatlar  tövbe estağfurullah.

Filmi buldum. Bkz: SULTAN GELİN. İzlemeyin, korkunçlu. 


 

 


21 Nisan 2026 Salı

NASIL ÖLÜNÜR

 


NASIL ÖLÜNÜR

(Comment On Meurt)

Emile Zola

1876

Fransızca Aslından Çeviren: Volkan Yalçıntoklu

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

7.Basım - Ağustos 2024

38 sayfa


Çeşitli sosyal sınıflardan insanın son anları anlatılıyor kitapta.

Kimisi zengin, kimisi fakir. Ölümle birlikte tüm statüler sıfırlanıyor.

Fakirlerin ölümleri dokunaklı iken zenginlerin ölüm döşeğinde bile akılları geride kalan mallarında mülklerinde.

Ben çok etkilenmedim kitaptan. Kendimi tok hissediyorum ölüm çeşitlerine de sınıf farklarının yarattığı sisteme de.