21 Nisan 2026 Salı
NASIL ÖLÜNÜR
13 Nisan 2026 Pazartesi
FACTFULNESS
FACTFULNESS
Dünya Hakkında Yanılmamızın On Nedeni ve Neden Her Şey Aslında Sandığınızdan Daha İyi
(Factfulness: Ten Reasons We're Wrong About the World and Why Things Are Better Than You Think)
Hans Rosling
2018
İngilizceden çeviren: Sevinç Seyla Tezcan
Pegasus Yayınları
1.Baskı - Eylül 2019
350 sayfa
Dünya o kadar da kötü değil demeye çalışıyor kitap.
*
13 soruluk bir testle
başlıyor. Örneğin;
Bugün dünyadaki düşük
gelirli ülkelerden kızların yüzde kaçı ilkokulu bitiriyor?
A)%20
B)%40
C)%60
Ben A dedim, doğru cevap C imiş.
Son 20 yılda dünyada
aşırı yoksulluk içinde yaşayan nüfusun oranı:
A) Neredeyse ikiye
katlandı
B) Üç aşağı beş
yukarı aynı kaldı
C) Neredeyse yarı
yarıya azaldı.
Ben A dedim, doğru cevap C imiş
Bugün dünyada 1
yaşındaki çocukların yüzde kaçı bazı hastalıklara karşı aşılıdır?
A) %20
B)%50
C)%80
B dedim, doğru cevap
C imiş
Dünya genelinde 30
yaşındaki erkekler hayatlarının ortalama 10 yılını okulda geçirmektedir. Aynı
yaştaki kadınlar kaç yılı okulda geçirmiştir?
A)9 yıl
B)6 yıl
C)3 yıl
C dedim, doğru cevap
A imiş
*
Anladınız mı?
Bu gibi istatistiki
verilerden yola çıkarak aslında gidişatın o kadar da kötü olmadığını anlatıyor.
Gerçekten ön yargılı
mıyız her şeyin kötüye gittiğine dair?
Pek çok ülkeden pek
çok eğitim ve meslek grubundan12 bin kişiye sorulmuş bu sorular. Ortalama doğru
cevap sayısı 2 imiş. Ben 5 bildim, ben birinc.
Yazar diyor, şempanzelere sorsak, sallayarak onlar da bu sonuca ulaşır. Zaaaa!
“Aşırı dramatik dünya görüşü” diye tanımlıyor yazar bu durumu. Hakikaten
öyle.
Otuz ülkede insanlara sormuşlar: “Sizce dünya
daha iyiye mi daha kötüye mi gidiyor, yoksa yerinde mi sayıyor?” En çok “Daha
kötüye gidiyor” diyen nerede bilin? Türkiye’de. Acaba niye? Türkiye’de neredeyse yüzde yüz böyle cevap
verilmiş. Sonra Belçika, Meksika, Güney Kore geliyor. En iyimser Rusya çıkmış.
Abartıyoruz yani
aslında kötülüğü. Bundan kaçınmak için sayıları karşılaştırmamızı öneriyor
yazar. Mesela 2016’da bebek ölümleri sayısı dört milyon iki yüz bin. Bir yaşına
bile ulaşmamış bebek ölümleri. Çok büyük sayı. Önceki yıl dört milyon dört yüz
binmiş. Ondan önceki yıl dört buçuk milyon. 1950’de on dört milyon dört yüz
bin. Böyle geniş perspektiften bakınca şimdi o kadar büyük görünmüyor. (Keşke
hiç olmasa tabii.)
*
Medya da bu arada
bizi kötümserliğe çok itiyor. İyi haberlerden çok kötü haberlere maruz
kalıyoruz. Biraz medyanın doğası galiba
bu. İyi olanın haber değeri yok. Dünyaya bakış açımızı medyadan gördüklerimize
göre şekillendirdiğimizde ise genel olarak dünyanın çok kötü olduğunu
düşünüyoruz ister istemez.
“Dünya görüşünüzü
medyaya dayanarak oluşturmak, benimle ilgili görüşünüzü sadece ayağımın bir
fotoğrafına bakarak oluşturmak gibi bir şey olur.” Sf.195 diyor yazar, doğru!
Medyanın değişecek
hali yok. İyi haberler normal kabul edildiği için duyurulmaz, kötü haberler
haber olur. Hep de kötü haber olunca bütün dünya kötü sanırız.
“Gerçeği yansıtmak,
medyadan beklenilecek bir şey değildir.” Sf.222
Ön yargılardan
sıyrıldık, geniş açıdan baktık ve sayıları doğru okuduk diyelim. Bir de her
şeyden bir kişiyi sorumlu tutma, bir kişiyi suçlama yanılgımız var. Tek bir
suçlu bulup onu cezalandırırsak ya da ortadan kaldırırsak her şey düzelir gibi
düşünüyoruz. Bu da yanlış tabii. (Ama bir kişi var, o yok olsa bence bayağı
güzel olabilir.)
Neticede insanı dünyanın o
kadar kötü olmadığına ikna ediyor kitap gerçekten.
Yazar İsveçli ve bir
İsveçli için böyle söylemek kolay diye düşündüm başta. Ama meğer İsveç de dün
İsveç olmamış. Yazar, geçmiş yıllarda İsveç’in ekonomik olarak zayıf,
eğitimsiz, köylü bir nüfusa sahip olduğunu anlatıyor ki akıl almaz geliyor şu
an. Yüzyıllar öncesi de değil bu. Kısa zamanda bugünkü durumlarına geliyorlar. O
zamanlar için olmaz denilen gelişmeler oluyor. İsteyince oluyor yani.
Dünyamız iyi diyelim
iyi olsun.
Kadehimi iyiliğe
güzelliğe kaldırıyorum.
VATAN YAHUT SİLİSTRE
VATAN YAHUT SİLİSTRE
Namık Kemal
1872
İthaki Yayınları
4.Baskı – Eylül 2025
99 sayfa
Dört perdelik bir tiyatro oyunu.
Savaş zamanı halkta yurtseverlik uyandırmak için yazılmış.
Zaten Namık Kemal diye yazılır, vatan şairi diye okunur.
*
İslam Bey ve Zekiye Hanım birbirlerine aşıklar.
Ama savaş var ve İslam Bey orduya katılır, savaşa gider.
Zekiye de peşinden.
Erkek kılığına giren Zekiye, bu kısımları bilmiyoruz ama bir şekilde, İslam ile aynı bölükte, onun yanı başında olur.
Aynı bölükte yıllar evvel ailesini kaybetmiş bir miralay vardır. Yıllar evvel bu miralayın arkadaşı Ali evlenmiş. Kaymakam, evlerine ziyarete gelmiş. Ali’nin karısına tecavüze kalkışmış. Ali kaymakamı öldürmüş. Divan-i Harp’te yargılanmış ve Ali’nin kurşuna dizilmesine karar vermişler. Onu kurşuna dizecek bölüğün başına da en yakın arkadaşını getirmişler. Arkadaşı bu görevi yerine getirmeyi reddedince onu da keçe külah etmişler, yani askerlikten atmışlar, üniformasını almışlar.
Arkadaşı o sırada evli ve üç yaşında bir oğlu ve on dört aylık bir kızı var. Ama arkadaş, asker ocağında gördüğü bu rezillikler ve hakaretler karşısında utanıyor, evine gidemiyor. Hicaz’a gidiyor. İsim değiştirerek yeniden asker oluyor. İyi halt ediyor. O arada karısı veremden ölüyor. Oğlu vefat ediyor. Kızı kayboluyor.
Ne olmuşsa olmuş, var git be adam ailenin yanına. Kadıncağız iki çocukla bir başına ne yaptı kim bilir? Bir şey de yapamamış işte, verem olup ölmüş.
İşte bu hikayenin sahibi Sıtkı Bey de İslam ve Zekiye ile aynı bölükte.
*
İslam bir çatışmada yaralanıyor. Zekiye ona gerçek kimliğini açıklıyor. İslam şok!
Savundukları Silistre Kalesi’ni düşmandan temizleyince İslam ve Zekiye, Zekiye’nin gerçek kimliğini komutanları Sıtkı Bey’e itiraf ediyorlar.
Sıtkı Bey diyor ki, “Aaa! Benim kızımın adı da Zekiye idi. Yoksa yoksa…” “Kızım” diyor, “Sen Manastırlı mısın? Annenin adı, babanın adı nedir?
“Manastırlıyım. Annem öldüğü zaman ben çocuktum. Evde herkes hanım derdi, adını işitmedim. Babamı görmedim, adını bilmem.”
“Bir erkek kardeşin vardı, rahmetli adı Sadık mıdır?”
Zekiye hemen anlıyor leb demeden leblebiyi. “Buldum, babamı buldum.”
*
Çok ani gelişiyor olaylar.
İslam ve Zekiye aşkı, ki birbirlerini sadece bir bilemedin iki defa görmüşler ve bum, büyük aşk!
Zekiye güzel bir konakta iyi bir dadıyla büyümüş. Nasıl olmuş bu hayat hikayesi bilmiyoruz.
Zekiye’nin erkek kılığına girip askere gitmesi ve İslam’la aynı yere gidebilmesi de ilginç.
Orada bir de babasına denk gelmesi.
Tesadüfler zinciri.
Üstüne savaşı da kazanmaları iyi.
Oyun, "Padişahım çok yaşa! Yaşasın vatan! Yaşasın Osmanlılar!" nidalarıyla bitiyor.
*
Namık Kemal, bu eser sahnelendikten sonra sürgün edilmiş, Mağusa'ya. Gazetesi İbret de kapatılmış.
Niye ki? Padişahım çok yaşa, diyor halbuki karakterler, padişahımız buna niye kızmış?
Divan-i Harp yani askeri mahkemeyi eleştiriyor, ondan mı ki? Mahkeme üyelerinin ona buna yaltaklanarak o makama geldiklerini ve sadece güçlüyü gözettiklerini anlatıyor. Tipik!
Vatan aşkı dedin mi birileri hep rahatsız oluyor demek ki.
8 Nisan 2026 Çarşamba
ERKEK NEDİR BİLMEYEN BEN
ERKEK NEDİR BİLMEYEN BEN
(Moi qui n’a pas connu les hommes)
Jacqueline Harpman
1995
Çeviri: S. İpek Ortaer Montanari
Can Yayınları
1.Basım – Şubat 2026
180 sayfa
Kitabın adından ilişkiler üzerine bir hikaye sanmıştım. Erkekleri tanımayan, onlarla sağlıklı ilişkiler kuramayan bir kadının hikayesi gibi gelmişti aklıma. Ben erkekten ne anlarım, gibisine bir şey. Ama durum bambaşka.
Erkekleri bilmiyor, evet. Ama kelimenin tam anlamıyla bilmiyor. Üstelik sadece erkekleri değil, örneğin kağıt, kalem, defter, kitap, okul, ev, aile, iş, para, oda, yatak, yastık, sayı, harf, saat, gün, ay, yıl, … yani hayatımızda normal ve olağan bulduğumuz şeyleri de bilmiyor, çünkü hiç görmemiş.
*
Ne olmuşsa olmuş ve kırk kadın bir hapse atılmış. Başlarında gardiyan adamlar var. Ama gardiyanlar asla kadınlarla konuşmuyor, bakışmıyor, insani hiçbir yaklaşım yok. Sadece kırbaçla ve ilaçla kadınları yatıştırıyorlar.
Aralarında en küçüğünün adı… Adı yok. “Küçük kız” diyorlar. Annesi babası kimdi, bilen yok. Zaten kimse neden orada olduklarını bilmiyor. Oraya nasıl geldiklerini bilmiyor. Geçmişi bölük pörçük hatırlıyorlar. Hatırladıkları az şeyi de her geçen gün unutuyorlar.
Dışarıdaki gündelik dünyadan küçük yaşta koparılan küçük kız, bu kadınların arasında kendini yalnız hissediyor. Onlardan zorla bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Zorluyor çünkü kadınlar bir şey öğretmeye hevesli değil. Öğretseler ne olacak? Bir işine yaramayacak. Yıllardır oradalar. Yıllarca daha kalacak gibiler. Zaman mefhumlarını da yitirmişler. Küçük kızın büyümesinden anlıyorlar yıllar geçtiğini.
Yedi-sekiz yıl geçiyor böyle içeride. Bir gün gardiyan yemek vermek üzere parmaklıkları açtığı sırada siren sesi duyuluyor. Gardiyanlar koşarak uzaklaşıyor. Geride kapı açık kalıyor.
Kadınlar ürkerek çıkıyorlar dışarı. Kimsecikler yok. Uçsuz bucaksız bir ovadalar. Hiçliğin ortasındalar.
Hapis yaşadıkları mağarada hepsine uzun yıllar yetecek kadar erzak var. Bir süre onlarla idare ediyorlar.
Yavaş yavaş ilerlemeye başlıyorlar. Etrafta birileri olmalı. Bir yaşam olmalı. Bir köy, kasaba, şehir olmalı. Bu arada artık on beş-on altı yaşında olan küçük kız bunların hiçbirini bilmiyor. Yaşını da bilmiyor.
Boşlukta ve hiçlikte hiç kimseye rastlamadan yürüyorlar. Kimisi başka bir gezegende olduklarını düşünüyor. Ay var, Güneş var, gece gündüz var ama yine de Dünya’da değil gibi hissedenler var.
Nihayet bir gün kendilerininki gibi bir mağara buluyorlar. Heyecanla içeri giriyorlar. Aynı cins hapishane, içeride kadınlar var, ama hepsi ölmüş. Parmaklıkları kapalı kalmış, çıkamamışlar. Ölmüşler.
Bu manzara tabii bizim kadınları epey sarsıyor.
İşte böyle yürüye yürüye, dinlene dinlene, zaman zaman yerleşkeler kura kura, evler yapa yapa yıllar geçiyor, yıllar. Birkaç mağara daha görüyorlar. Hepsinde aynı manzara. Anlıyorlar ki sadece kendileri hapisten çıkabilmiş ve hayatta kalmış. Zamanla yaşlılık ve hastalıktan onlar da ölüyor.
En sona artık küçük olmayan ama başka da bir adı olmayan küçük kız kalıyor.
Tek başına.
Bir otobüs görüyor bir gün. Ama otobüs olduğunu da bilmiyor tabii, daha önce görmemiş. İçinde gardiyanlar var, ölmüş. Nereden nereye gidiyorlardı, nasıl öldüler?.. Cevap yok.
Bir gün de bir ev buluyor. Yer altında. İnsan eliyle yapıldığı anlaşılan bir taş yığını görüyor. Heyecanla kaldırıyor taşları. Kapağı açıyor, yer altında bir ev. Koltuklar, yataklar, raflar. Bilmiyor hiçbirini. İlk defa koltuk görüyor. Raflarda kitaplar görüyor. Kadınlardan az buçuk bir şeyler öğrenmişti okumaya yazmaya dair. Anlamaya çalışıyor kitapları. Uzay ve bilimle ilgili kitaplar.
Yürüyor, duruyor, dönüyor…
Altmışlı yaşlarına geliyor.
Rahminden gelen kanama ile fenalaşıyor. Bu kısım da ilginç, çünkü regl olmadı hiç. Bir şekilde vücudu buna gerek görmedi herhalde. Ömrünün son demlerinde ise tüm kanamasını akıttı.
“Ölüm sebebimin rahim olması ne tuhaf; regl nedir bilmeyen ben, erkek nedir bilmeyen ben.” Sf.180 diyor evde bulduğu kalem ve kağıt sayesinde yaşadıklarını yazarken.
*
Etkileyici bir romandı.
Önce bir metafor sandım hapsedilmiş kadınları. Erkekler tarafından tutsak edilen kadınlar. Ama okudukça metafordan çıktı, gerçeğe çok yakınsadı. Okurken bu kadınlar nasıl buraya geldi, neler oldu, bu gardiyanlar kim ve ne oldu da gittiler, nereye gidip kayboldular… sorularının cevaplarını bulmak umudundaydım ben de küçük kız gibi. Ama bir noktada, şu noktada diyemeyeceğim, kendiliğinden sorular önemini yitirdi. N’olduysa oldu! Bir önemi kalmadı. Herkes öldü, kızcağız bir başına kaldı ve sorular da öldü.
*
Çok beğendim.
Bana niye Tatar Çölü’nü anımsattı? Gitmek mi kalmak mı ikileminden sanırım. Küçük kız her ne kadar hep gitmek, yürümek, bir şeyler bulmak istediyse de diğer kimi kadınlar artık kalmak, durmak istiyordu. Hangisi iyi, hangisi kötü bir fikir bilemiyorsun bazen.
23 Mart 2026 Pazartesi
VEJETARYEN
VEJETARYEN
Han Kang
2016
Türkçesi: Göksel Türközü
APRIL Yayıncılık
19.Baskı – Mart 2025
176 Sayfa
Deli bir hikaye.
Kadın vejetaryen oluyor gördüğü korkunçlu bir rüya üzerine. Vay efendim nasıl et yemezsin?
Manyak mısınız ayol? Size ne?
*
Ben pesketaryen besleniyorum. Balık hariç et yemiyorum şimdilik. Belki bir gün balık yemeyi de bırakırım.
Duygusal sebeplerden bıraktım et yemeyi. Tavukçuklar, inekçikler sırf biz yiyelim diye bitki gibi yetiştiriliyorlar. Kafeslerde, büyüme hormonlarıyla, hareketsiz. Onlar adına üzülüyorum ve bu zalim endüstriyel hayvancılığa katkım olsun istemiyorum. Bu koşullarda yetişmiş hayvanların etinden de hayır geleceğini sanmıyorum.
Balıklarla henüz empati yapamıyorum. Bir gün balıklara da bu raddede üzülürsem onları da yemeyi bırakırım.
Ben bu beslenme kararımı açıkladığım zaman klasik tepkiler oldu. Et yemeden olur muymuş? Niye olmasın ayol? Sen yiyorsun da ne oluyor? Sanırım sekiz yıl olmuştur ben et yemeyeli, bir sakıncasını görmedim.
Ayrıca yetişkin insanların ne yiyeceğine karışmayı da çok hadsizce buluyorum. Ben birine "Et yeme!" demiyorsam kimse de bana "Et ye!" dememeli. Ne cüret! Yiyen yesin.
Kitapta da bu hadsizliği görüyoruz ileri boyutta.
*
Karı koca, sıradan bir evli çift.
Önce kocanın dünyasından okuyoruz kitabı. Karısının ortalama güzellikte, az konuşan, saygılı, sıradan bir kadın olduğundan bahsediyor. Sanki kendisi çok şey.
Kadın bir gün bir rüya görüyor. Rüyasında kanlı
etler, ölü hayvanlar, vahşetli bir rüya. Ardından et yemeyi bırakıyor. Kendisi
et yemediği gibi eve et sokulmasına da karşı çıkıyor. Evdeki bütün etleri çöpe
atıyor. Kocası anlam veremiyor bu duruma. Kadının ailesine anlatıyor. Kadının
annesi, babası, ablası da hayret ediyor.
Kadının anne babası çiftimizi yemeğe davet ediyor.
Yemekte et var. Herkes, hadi ye, yemeden olmaz, etsiz olur mu… diye diye
kadını darlıyor. Kadının babası daha da ileri gidiyor. Kadının
ağzına etli yemek sokmaya çalışıyor zorla. Tutuyorlar kadının ellerini
kollarını, ağzına zorla et sokmaya çalışıyorlar. Kadın şiddetle karşı çıkıyor.
Gerçekten şiddetle. Eline aldığı bıçakla bileğini kesiyor kadın. Anca o zaman
bırakıyorlar kadını.
Koştur koştur hastaneye. Kadın hastaneden çıkıyor
ama et yememeye devam ediyor. Kocası terk ediyor. Kadın yalnız yaşamaya
başlıyor. Rüyalar görüyor korkunç korkunç.
*
Kadının ablasının kocası, yani enişte, sanatçı. Kitabın ikinci kısmını onun gözünden okuyoruz. Enişte, baldızının hayalini kuruyor. Hayalinde baldızının vücudunu çiçek
desenleriyle boyuyor, onun öyle fotoğraflarını, videosunu çekiyor. Sonra
dayanamayıp bu hayalini kadınla paylaşıyor. Kadın kabul ediveriyor. Aklı gidik
zaten kadının, neyi kabul ettiğini anlamamış da olabilir.
Enişte kadını boyuyor. Videosunu çekiyor. Ama
yeterli bulmuyor. Bir de diyor çiçek desenli bir adamla bu ikisi sevişse. Kendi
bedenini buna layık bulmayan adam iyi bedenli bir tanıdığından rica ediyor.
Genç delikanlının bedenini de çiçek desenleriyle kaplıyor. Kadın ve delikanlı
yakınlaşıyorlar. Fakat delikanlı rahatsız oluyor, daha ileri gitmiyor, “Porno
mu çekiyoruz, hayırdır!” deyip bırakıyor, gidiyor.
Giden delikanlının ardından kadın “Islanmıştım!” deyince bizim enişte
kadına yumulmaya çalışıyor. Ama kadın itiyor onu reddediyor. “Onda çiçek
desenleri var diye hoşuma gitmişti. Sanki gerçekten çiçekmişiz gibi.” diyor kadın. Bunu
duyan enişte koşarak kendi bedenini çiçekletmeye gidiyor. Kime gidiyor? Eski
sevgilisine. Diyor, beni çiçeğe boya.
Kendisini de çiçek desenlerine boyatan enişte, çiçek
desenli baldızıyla sevişiyor. Videoya çekiyor. Sanatı oldu.
Bu sanatın sabahında kadının ablası, yani eniştenin
karısı geliyor. Videoyu izlemiş. Gerçi izlemesine ne hacet! Zaten iki çiçek
orada yan yana yatıyor. Kitabın üçüncü bölümü de ablanın gözünden.
Burada ablanın insanlığına hayran kaldım. Kardeşini
asla suçlamıyor. Onun aklının gidik olduğunu biliyor. Kocasını suçluyor,
kardeşimin akıl zayıflığından faydalandın diyerek. Ablanın ihbarıyla bu ikisi
akıl hastanesine yatırılıyor. Koca bir zaman sonra akıl hastası olmadığını
ispatlayarak çıkıyor. Ablanın hayatından da çıkıyor, komple.
Kadın ise iyice yitiriyor aklını. Yemeden
içmeden tümden kesiliyor. Serumla, hortumla, hiçbir şekilde besleyemiyorlar
kadını. Kadın diyor ki, ben ağacım, beni sulayın... İç parçalayıcı.
Abla burada kendisini ve hayatını sorguluyor. Kocamı
seviyor muydum, kardeşimi koruyabilir miydim?.. Canım benim, senin
yapabileceğin bir şey yoktu. Sen yapabileceğin her şeyi yaptın. Kıyamam kuzum.
Belki de bu bir rüyadır, diyor ama yok bayağa gerçek gibi.
Kadıncağızı rahat bıraksalar normal hayatına devam edecekti belki ama ailesinden hastanesine herkes deli etti kadını.
*
Kitapta Kore’deki orul orul ataerki dikkatimi çekti.
Kadın etli yemek yapmıyor, kocası da bu yüzden et yiyemiyor diye kadının anne
babası, damatlarından özür diliyordu. Höh!
*
Filmi de varmış. Belki izlerim.
14 Mart 2026 Cumartesi
RÜYALAR SARAYI
RÜYALAR SARAYI
(Pallati i endrrave)
İsmail Kadare
1981
Arnavutça Aslından Çeviren: Finesa Xhibo
Jaguar Kitap
1.Baskı - Ocak 2022
183 Sayfa
İlginç bir hikaye.
Halkın gördüğü rüyalar, ülkenin geleceği ile ilgisi olma ihtimaline binaen yorumlanıyor. Bunun için kurulmuş bir devlet kurumu var: Tabir Sarayı.
*
Osmanlı'nın son dönemleri.
Ünlü Qyprilli ailesinden (Qyprilli yani Köprülü ailesi) Mark-Alem, Tabir Sarayı'nda iş buluyor. .
Halk, gördüğü rüyaları yazarak veya yazdırarak Tabir Sarayı'na gönderiyor. Saray'daki görevliler rüyaları yorumluyor. Rüyalar önemine göre sınıflandırılıyor ve daha üst mercilere gönderiliyor. Kimi rüyalar devletin aksiyonları için önemli bulunuyor. Savaşları, felaketleri, suikastları ve benzerlerini haber veren rüyaların sahipleri ödüllendiriliyor. Kimisinin de gördüğü rüyaların ayrıntılarına ihtiyaç duyuluyor, Saray'a çağrılarak sorguya çekiliyor rüyasının ayrıntılarına dair.
Mark-Alem bu akla zarar yerde hiç beklemediği şekilde terfi alıyor ve yukarılara çıkıyor. Çıktıkça rüya okumak ve yorumlamaya çalışmaktan gerçek fiziksel dünya gözüne renksiz gözükmeye başlıyor.
Bu süreçte Osmanlı İmparatorluğu'nda ve Qyprilli ailesinde çeşitli olaylar yaşanıyor.
Mark-Alem'se işine artık adapte olmuş, bu işte ölene kadar çalışacak, belli.
*
Hikayenin atmosferi Puslu Kıtalar Atlası,
Tabir Sarayı gibi çılgın bir kurumun varlığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü andırıyor.
9 Mart 2026 Pazartesi
HARİKA BİR HAYAT






