17 Mayıs 2026 Pazar

PARİS'TE BİR OSMANLI SEFİRİ

 


PARİS’TE BİR OSMANLI SEFİRİ 

Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin Fransa Seyahatnamesi

Hazırlayan: Şevket Rado

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

18.Basım - Ocak 2025

107 sayfa



Yirmisekiz Mehmet Çelebi 1720-1721 Paris elçimiz.

 III.Ahmet tarafından 1720'de Fransa'ya büyükelçi olarak görevlendiriliyor. 

(Bu arada Yirmisekiz lakabı, gençken Yeniçeri Ocağı’nın 28.taburuna yazıldığı içinmiş)

Mehmet Çelebi oğlu Said ile (sonradan sadrazam Said Paşa olacak) ve diğer görevlilerle Paris'e doğru yola çıkıyor. 21 Kasım 1720’de Toulon’dan ülkeye giriyor. 

“Varup iskeleye çıkdıkda ol mahalde kapudanlar saf bağlamışlar. Bizi karşılayup aşinalıklar eylediler.” Sf14

diyerek hoş karşılandığını anlatıyor. Genel olarak hoş tutulmuş zaten. Saygı ve ilgi gösterilmiş kendisine. 

Geldiklerinde ülkede veba salgını var. O yüzden zaman zaman karantinaya giriyorlar. “Kırantene” diye geçiyor kavram kitapta.

*

Sokaklarda bir sürü kadın olması şaşırtıyor elçimizi:

“Fransa memleketlerinde kadınların itibarı erkeklerden üstün olmağla istedikleri ne ise, işlerler ve murad ettikleri yere giderler.” Sf.19

*

Dönemin Fransa kralı XV.Louis on bir yaşında. Fransız Mareşal kralın gençlini güzelliğini övüyor:

 “Kralımızın güzelliğine ne dersiniz?' diye sual eyledi. “Maaşallah” dedik. Sf.48 

Mareşal krala diyor şöyle bir yürüyün görsünler, şimdi de koşun, koştuğunuzu görsünler. 

Zaten bu Fransız sarayında kralı çeşitli şekillerde görme seremonisi var. Kral nasıl yemek yer, yatağında nasıl yatar, nasıl kalkar, nasıl giyinir izlemek isteyenler oluyor, bunun için önceden izin alıyorlar. Elçimiz bunu “adetleri böyle imiş” diye anlatıyor. Bizim elçiyi de yemek yerken izlemek isteyenler olmuş: 

“Filan kimsenin kızı veya filanın karısıdır; yemek yidiginize bakmağa izninizi rica eder' deyu haberler gelüp kimini def’edemeyüp naçar ruhsat verirdik.” Sf.32

Ramazan ayında da elçimiz ve yanındakiler nasıl iftar eder, nasıl teravih namazı kılar izlemek için yüzlerce kadın gelmiş. Elleri de boş gelmiş. Elçimiz diyor "Bunlarda şey getirmek galiba adet olmamak gerektir." sf.82 

(Kitabın ilk nüshası hazırlanırken bazı yerler daha güzel dursun diye değiştirilmiş, Mehmet Çelebi karalayıp düzeltmiş doğru bulmadığı kısımları. Bu Ramazan iftarını izleme kısmında yazma nüshada seyre gelen herkesin otuz kutu şekerleme getirdiği yazıyorken Çelebi bu satırı silip "bir kutu getirmiş yoktur" yazmış. "Bunlarda şey getirmek galiba adet olmamak gerektir." de onun düzelttiği not.)

*

Operaya da gidiyor tabii ki elçimiz. “Paris şehrine mahsup bir lûub var imiş, adına opera dirler imiş.” 

Opera sahnesinde dekorun hikayeye göre değişmesi onu çok şaşırtıyor. “Görülmedikçe inanılmayacak kadar acaiplikler ve gariplikler temaşa olundu.” Sf.55 diye anlatıyor.

*

Avlara, hayvanat bahçelerine, saray bahçelerine vb davet ediyorlar. Güzel geziyor, inceliyor. Sonra krala veda edip dönüyorlar.

*

Doğum tarihi tam olarak bilinmeyen, 1660'lar olarak tahmin edilen Yirmisekiz Çelebi Mehmet'in parladığı dönem 1718 Pasarofça Antlaşması'nın müzakere heyetinde görev almasıyla oluyor. Orada yabancı soyluların saygısını kazanıyor.

III.Ahmet, 1730'da Patrona Halil İsyanı ile tahttan indirilince Yirmisekiz Mehmet Çelebi de gözden düşüyor. Son olarak Kıbrıs valisi olarak görevlendiriliyor ve 1732'de orada vefat ediyor. 

*

Anılarını yazmış olması çok kıymetli. Ben de Fransa büyükelçisi olsam ben de anılarımı yazardım. Büyükelçi olup da anılarını yazmayan zaten ayıp eder. 

15 Mayıs 2026 Cuma

CÜRET

 

CÜRET

Neslihan Önderoğlu

2023

Everest Yayınları

1.Basım – Eylül 2023

171 sayfa

 

Üzücü bir hikaye.

*

Gül, çok çocuklu fakir bir ailenin kızı. Aile evden bir boğaz eksilsin diyerek Gül’ü başka bir ailenin yanına veriyor.

Travmaya bak. Neden ben, diye sorar insan. Gül de soruyor tabii. Ah kuzum!

Gül’ün besleme olarak gittiği aile Aliye Hanım ve Reşat Bey’in evi. Aliye ile Reşat’ın engelli bir oğulları var, Oğuz. Gül, Oğuz’a bakmakla görevli. Oğuz yürüyemiyor, konuşamıyor. Gül, onunla konuşuyor, onun altını değiştiriyor, ilaçlarını veriyor, onu tıraş ediyor… ve daha bir sürü şey.

Aliye Hanım’ın ismi Yeşilçam’da kötü karakterleri canlandıran Aliye Rona’dan mı geliyor nedir, tam o cinsten bir karakter. Gül’ü sevmesi beklenir değil mi, oğluna bakıyor mis gibi sonuçta, ama yok Gül’e kötü davranıyor. Kadının içi kötü ondan olsa gerek.

Gül on iki yaşında geldiği bu evden kim bilir ne zaman, nasıl çıkacak ya da hiç çıkabilecek mi? Buna dair pek umut vermiyor okuyucuya yazar.

Bir gün Reşat Bey ölüyor. Aliye Hanım da onun ardından elden ayaktan düşüyor. O da artık Gül’ün bakımına muhtaç kalıyor ama Gül’e kötü davranmaktan bir gıdım uzaklaşmıyor.

*

Aynı apartmanda üst komşu Resul var, annesiyle yaşıyor. Antikacılık yapıyor, Kadıköy’de dükkanı var. Bir gün dükkana gidecekken annesi diyor ki, Aliye Hanım’a bir bak ne zamandır sesi çıkmıyor.

Resul annesini kırmıyor, Aliye Hanım’ın evine uğruyor. Kapıyı Gül açıyor. Gül, lappadanak söylüyor Aliye Hanım öldü diye.

Resul giriyor içeri, Aliye Hanım ölmüş evet. Ama boğazında izler var. Gül yine söylüyor açıkça kendisinin yaptığını.

Aliye Hanım son günlerinde Oğuz’u öldürmeyi planlıyormuş. Aliye Hanım artık yaşlandı ve öleceğinin farkında, öldüğünde Oğuz’u öylece bırakmamak için onu zehirlemeyi düşünüyor. Bunun için bir karışım yaparken Gül görüyor. Gül onu engellemek için Aliye Hanım’ı öldürüyor.

Resul’den direkt polisi arayıp kenara çekilmesi beklenir değil mi? Ama yok, öyle yaparsa roman olmaz. Öyle yapmayacak ki roman olsun.

*

Gül, Oğuz’u çok seviyor. Adeta onunla o lanet evde hayata tutundu. Hapse girmek umurunda değil ama Oğuz’a bakacak kimse yok, aklı onda. Yıllar önce bir tanıdığı adresini vermiş, Tarlabaşı’nda, bir şey olursa gelirsin, diyerek. Oraya gideceğim, diyor, Oğuz’u da alıp.

Resul de onlara yardım etmeye karar veriyor. Aliye’nin ölü bedenini buzdolabına koyup yola çıkıyorlar.

*

O gün yola çıkmak için hiç iyi bir gün değil. Şehirdeki mülteciler ve Türkler arasında çatışmalar başlamış. Yer yer patlamalar, yangınlar oluyor. Gül, Oğuz, Resul güç bela kendilerini Kadıköy’den vapura atıyorlar. Vapurda da arbede çıkıyor. Silahlar patlıyor. Oğuz ölüyor.

Gül’ün hali perişan tabii.

Oğuz’u denize atıyorlar.

Gül için artık nereye gittiğinin de bir önemi yok. Sadece hiç kimsenin bilmediği, tamamen unutulacağı bir yer istiyor.

O esnada Resul’un aklına Marmaris’teki yazlığı geliyor. Resul’ün ikizi varmış. Yıllar önce ikizi denizde ölünce anne babası o yazlığa uğramaz olmuş. Resul ve Gül oraya gitmek üzere otobüse biniyor. 

Resul bu süreçte Gül’e aşık oldu tabii. Tam sırasıydı yani, koyun can derdinde kasap et derdinde.

Gül bu arada hamile, Oğuz’dan. Aslında Gül Oğuz’a tecavüz etti teknik olarak. 

Gül, Oğuz'dan hamile olduğunu söylüyor Resul'e. Resul önce mırın kırın bir şeyler söyleniyor. Sana ne oluyor be, sen kimsin?

Bu ikisini otobüste bırakıyoruz kitabın sonunda. Yol uzun, yol boyu konuşup birbirlerini tanırlar artık. 

*

Kitap bana Türkan Şoray’ın bir filmini anımsattı. Türkan Şoray’ın oynadığı karakter gelin olmuş, evlenecek, ama damat ölüyor mu ne oluyor, bir şey oluyor, evlenemiyor onunla, onun kardeşiyle evlendirmeye karar veriyorlar. Ama kardeşi daha bebek. Türkan Şoray o bebeğe bakacak, büyütecek, sonra onunla evlenecek.  Ruh hastası ruh hastası hikayeler/hayatlar  tövbe estağfurullah.

Filmi buldum. Bkz: SULTAN GELİN. İzlemeyin, korkunçlu.