Sait Faik Abasıyanık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sait Faik Abasıyanık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2016 Pazar

SAİT FAİK ABASIYANIK




SAİT FAİK ABASIYANIK

Devrim Altay

Alter Yayıncılık - 1.Basım - Aralık 2010

135 sayfa


Çocuklar için mi yazılmış bu kitap anlamadım. 

Sait Faik'in hayatını anlatan bir kitap almak üzere internette bakındığımda bir sürü kitabı ya tükenmiş, ya baskısı yok, ya satışı yok diye gördüm. Bir tane eli yüzü düzgün buldum, sepete ekledim, son anda temin edememişler, iptal oldu. Bu geçti elime sadece.

O kadar basit ve yavan bir kitap ki. İlkokul çocukları için yazılmış olmalı. 

Neyse ben Sait Faik'i okuduklarımdan tanıdığım kadarıyla anlatayım. 

*

Doğum tarihi kasım 1906. Kasımın kaçı belli değil. 18-24 kasım arasında bir gün. 

Adapazarı'nda doğmuş.

Babası Mehmet Faik, memur. Baskıcı bir adam olduğunu yazmış bu kitap. Memuriyetten ayrıldıktan sonra ticarete atılıyor. Oğlu Sait'in de tüccar olmasını istiyor ama Sait ticareti beceremiyor.

Öğretmen oluyor. Onu da beceremiyor. Derse geç kalmaları ve öğrencileri üzerinde disiplin kuramaması nedeniyle istifa ediyor.

İstanbul Üniversite'sinde edebiyat okuyor. Tahsilinin devamı için Fransa'ya gidiyor. 

Yurda döndüğünde hikayeler yazıp gazetelere, dergilere gönderiyor.

Babası İstanbul'da Burgazada'dan ev alınca oraya yerleşiyor. 

Bu kitaptan öğrendiğim kadarıyla Fatma diye bir kızdan hoşlanmış, evlenmek istemiş. Ama Sait'in annesi ve babası bu evliliğe razı olmamış. Sonra Sait'i başkasıyla evlendirmek istediklerinde de Sait istememiş. Ömrünün sonuna kadar evlenmemiş,  ailesiyle yaşayan bir adam olmuş. Babası ölünce, annesi Makbule Hanım ile yaşamış.

Alkol nedeniyle siroz olmuş Sait Faik. Ruhen de pek iyi durumda değilmiş. Genel olarak karamsar ve küskün bir ruh haline bürünmüş hastalığının ardından.

11 Mayıs 1954'te ölmüş. Sait Faik'in telif haklarını Darüşşafaka'ya devretmiş anne Makbule Hanım. Ayrıca da her yıl Sait Faik Abasıyanık adına bir hikaye yarışması düzenlenmesini sağlamış.

Burgazada'da Sait Faik Müzesi varmış. En kısa zamanda görmem lazım.

*

Kabaca hayat hikayesi anladığım kadarıyla böyle.

Eserlerinden yola çıkarsak da şunları anlıyorum;

İnsanları çok seviyor. Onlarla muhabbet etmekten, onları gözlemlemekten keyif alıyor. 

İnsanları genel olarak sevdiğini söylüyor ama aslında bu biraz teorik bir sevgi. Yoksa onun da sevmediği insanlar var:

"Öyle insanlar var ki kafasından tutup koparmak aklımdan geçmese bile, başka bir insanın aklından geçebilirse ve bunu yaparsa, ben nihayet bir yazıcıdan başka bir şey olmadığım için mazur görürüm." (Sevgiliye Mektup)

Denize, balığa ve balıkçılara hayran. Bu konular üzerine yazdığı bir sürü hikaye var zaten. 

Yazmaya delicesine tutkun. Zaten meşhur lafı: "Yazmasam deli olacaktım" (Haritada Bir Nokta)

Tanışmasa, konuşmasa bile bir insanı görüp onun hakkında bir hikaye yazabilir. 

"Sokakta, bir dükkanda, kalabalık bir yerde durup herhangi bir adamın yüzüne bakarak hayatının hiç olmazsa bir kısmını hikaye etmek mümkündür, hülyasına kapıldım." diyor "Birahanadeki Adam" hikayesinde. Ve başlıyor birahanedeki herhangi bir adama bakarak, ona yakışan bir hikaye uydurmaya. O adamın kaşından, gözünden, kılığından, kıyafetinden, halinden, tavrından anlamlar çıkarıp ona bir hikaye uyduruyor. Mesela göz kenarlarında çizgi olmadığını farkediyor, bir kadın yüzünden sevda acısı çekmemiş olduğu sonucuna varıyor. Adamın traşının yalapşap olduğunu görüyor, oradan kendi işinin sahibi olmadığı, başkasının yanında çalışıp acele yetişmesi gereken bir işi olduğu kanaatini çıkarıyor.

Hatta salt insana değil, insana dair herhangi bir şeye bakması bile yetiyor hikaye yazması için. 

Örneğin, mezarlık. Mezar taşına bakıyor, o mezarda yatanın hayattaki halini tasvir ediyor kendince. 

"Kameriyeli Mezar" hikayesinde böyle. Karı kocanın mezarını görüyor. Ama kadın daha ölmemiş, mezar yeri boş. Bunu gören yazar, başlıyor hikaye uydurmaya. Karın evlendi de seni unuttu diye  sesleniyor ölen adama.

Vapurdan inen insanlara dik dik bakıp ilginç bir tip arıyor gözleri yazmaya değer. "Hallaç" adlı hikayesinde bunu söylüyor.  (Tabii bu dik dik bakmayı öküzce değil, Sait Faikçe algılayın lütfen.) 

Gerçi kendisine sorsan "İnsanların yüzüne, halü etvarına bakıp hikayeler mi düzüyorum? Ne münasebet!" diyor "Bilmem Neden Böyle Yapıyorum?" adlı hikayesinde. 

Ama kendisiyle çelişiyor çünkü daha bu satırları yazdığı aynı hikayede kahvede gördüğü bir ihtiyarı gözüne kestiriyor ve ondan bahsediyor.

Dağarcığında yüzlerce insan olmasına, insanları dinlemeyi, onları incelemeyi, onlar üzerine düşünmeyi seven bir adam olmasına rağmen  Sait Faik bile yalnızlığı keşfetmiş, tatmış, yaşamış ve bundan yakınmış.

"Milyonluk şehirlerde de yaşasa, insanoğlunun içinde yalnızlık, kendi içine çekilme,s inme günleri doludur. Bitişik doğmadığımıza göre içimizdeki sevinçleri, kederleribaşkalarıyla her an paylaşmamıza imkan mı vardır? En yakınlarımızdan bile bucak bucak kaçtığımız, derdimizi kimselere söyleyemediğimiz günlerimiz olmaz mı?

Karı koca, ana oğul, kardeş, baba, hep ayrı ayrı kederlenmez, üzülmezler mi? Müşterek kederler, müşterek sevinçler ne kadar azdır. Kendi kendimiz kadar kim paylaşır derdimizi? Gün olur dost, sevgili, arkadaş, baba, ana oğul, kardeş hep elimizi bırakıverir. Hem yapayalnız doğup kendi başımıza ölmüyor muyuz?" 
(Havuz Başı) 

Sait Faik'in babası anladığım kadarıyla maddi açıdan iyi durumdaymış. Ama baba ölünce işler değişmiş. Ondan kalanlarla idare etmek zorunda kalmışlar ana oğul. 

Yazarak para kazanmak kolay değilmiş o yıllar. (Şimdi daha kolay gibi gözüküyor. Piyasadaki abuk subuk kitaplara bakınca.)

Hikayelerini gazete ve dergilerde yayınlatmak bir dert, bir de bundan para kazanmak ayrı bir dertmiş.

Hatta bir yazısında, yazısını yayınlayan dergiye de geçirmiş ama buna rağmen dergi yazıyı yayınlamış, hayret:

"Yazıcılığın Yirminci Senesinde" başlıklı yazısı Yeditepe dergisinde yayınlanıyor ve yazının sonunda:

"Bereket 'Yeditepe' para vermiyor yazıcılarına şimdilik. Şu yazıma en azından beş papel isterdim." yazmış. Ahaha. Dergiyi yayınlayanlar okumamış ya da okuduklarını anlamamış olmalılar.

Adı geçen bu hikayede resmi bir evrak işi için mesleği soruluyor. Mesleğini "yazıcı" olarak tanımlıyor ama yazıcılık mesleği kabul görmüyor. Meslek hanesine "yok" yazıyorlar. Üzülüyor tabi.

Sait Faik öldükten sonra cenazesine gelen balıkçı dostları çok şaşırmışlar. Onun balıkçılığa merak salan varlıklı bir adam olduğunu sanıyorlarmış. Cenazesinde ünlü insanları görüp onun da aslında ünlü biri olduğunu öğrendiklerinde şaşkınlıklarını gizleyememişler.

Biraz da dedikodu yapayım mı:

Leyla Erbil ve Sait Faik Abasıyanık'ın 1953-1954 yıllarında baba-kız gibi bir ilişkileri olmuş. Ama daha sonra Sait Faik'in dostluğu renk değiştirmeye başlamış. Leyla Erbil o sırada genç bir kız. Evlilik gibi ciddi bir şey düşünmüyor. Sait Faik'in de evlilikten anladığı güneye yerleşip bir kahve açmak, sonra beraber o günün hikayelerini yazmakmış. Sait Faik kısa bir süre sonra ölmüş. Biri Sait Faik'in ölümünden Leyla Erbil'i sorumlu tutan bir yazı yazmış ki Leyla Erbil buna çok üzülmüş.

(Şimdi Sevişme Vakti- Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - 1.basım - sf.41)

*

Halikarnas Balıkçısı diye bilinen Cevat Şakir, Sait Faik Abasıyanık için "Beni taklit ediyor" demiş. Sait Faik bunun böyle olmadığına dair bir yazı kaleme almış. "İkimiz de denize, balığa, balıkçıya hayranız. Bunları taklit edelim." diye cevap vermiş.

(Balıkçının Ölümü-Yaşasın Edebiyat - Bilgi Yayınevi - 10.basım)

*

Sait Faik, İlhan Berk'in şairliği için: "İlhan Berk'te müthiş bir arama cehdi var. Fakat şekil o kadar bozuk ki." demiş.

(Balıkçının Ölümü-Yaşasın Edebiyat - Bilgi Yayınevi - 10.basım)

*

Orhan Veli ile Sait Faik arkadaşlar. Sait Faik, Orhan Veli'nin ölümünün ardından yazdığı bir yazıda çok da yakın arkadaş olmadıklarını, Orhan Veli'nin çok daha yakın olduğu arkadaşları olduğunu yazmış. Aralarındaki bir diyaloğu paylaşmış:

- Dilimin en büyük şairi sensin, diyorum.

- Hadi ordan it, diyor.

(Balıkçının Ölümü-Yaşasın Edebiyat - Bilgi Yayınevi - 10.basım)

*

Memdut Şevket Esendal'ın ölümünün ardından da bir yazı yazıyor. Ayaşlı ve Kiracıları'nı okumuş, çok beğenmiş. Esendal ile tanışmamışlar ama onun çok mütevazi bir insan olduğunu düşünürmüş. 

"Hikayelerini okudukça sever, hem sinirlenirdim. Sonunda elime 'Ayaşlı ve Kiracıları' geçti. O zaman anladım ki bu çekinme hali edebiyata saygısındandır. 'Ayaşlı ve Kiracıları'na ismini bile koymamıştı. İsim yerine yalnızca M.Ş. Halbuki siyaset adamı idi. Bir edebi şöhret az mı işine yarardı? Kalemini bu yolda da kullanmadı." 

(Balıkçının Ölümü-Yaşasın Edebiyat - Bilgi Yayınevi - 10.basım)

*

Sait Faik, ilk hikaye kitabını çıkardıktan sonra, kitabının ilgi görmemesi yüzünden yaşama küsmüş. Psikolojik sorunları nedeniyle psikiyatri kliniğinden rapor almış ve askere gitmemiş. 

(Sait Faik Abasıyanık/Devrim Altay - Alter Yayıncılık-2010)

*

Özdemir Asaf, Sait Faik'in hayranıymış ve yazdıklarını önce ona gösterirmiş. 

(Sait Faik Abasıyanık/Devrim Altay - Alter Yayıncılık-2010)

*

Sabahattin Ali, yeni yazdığı romanı için isim düşünürken Yaşar Nabi Nayır ile görüşüyormuş. "Lüzumsuz Adam" ismini koymayı düşünüyormuş romanına. 

Sait Faik Abasıyanık da yazdığı öykülerin toplu şekilde birarada olacağı kitap için isim önerisi sormuşYaşar Nabi'ye. Yaşar Nabi de "Sabahattin Ali ile geçen gün konuştum. Lüzumsuz Adam tabirini sık sık kullandı. Ben de ona tam bir kitap adı dedim. İstersen kitabına bu adı koy" diyor.

Sait faik de bu adı koyuyor.

Sabahattin Ali ise romanına Kürk Mantolu Madonna ismini koyuyor.

(Sait Faik Abasıyanık/Devrim Altay - Alter Yayıncılık-2010)

*
Şu linkleri de şuraya koyayım. Detaylı inceleyemedim, bilahare bakarım:

http://www.sabitfikir.com/dosyalar/adan-zye-sait-faikce

https://ipeklimendil.wordpress.com/2015/11/20/sait-faik-ile-roportaj/

http://t24.com.tr/k24/yazi/tuncaybirkan1,537

**

Bir de size beni çok heyecanlandıran bir şey söyleyeyim mi? Şimdi aşağıda yazacağım isimler aynı dönemde yaşamışlar. Baştan sona aynı dönem değil de hepsinin aynı zaman zarfı içinde olduğu en az birkaç yıl var.

Sabahattin Ali

Aziz Nesin

Rıfat Ilgaz

Nazım Hikmet

Nihal Atsız

Sait Faik Abasıyanık

Orhan Veli

Orhan Kemal

İlhan Berk

Memduh Şevket Esendal

Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı)

Özdemir Asaf

Vâlâ Nurettin

Halide Edip Adıvar

Tarık Buğra


1930'lu yıllarda bu isimler hayattaydı. Türk edebiyatının altın çağı olmuş resmen.

ŞİMDİ SEVİŞME VAKTİ




ŞİMDİ SEVİŞME VAKTİ

Sait Faik Abasıyanık

1953

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - 1. Basım - Haziran 2014

42 sayfa

Şiirleri de öyküleri gibi naif Sait Faik'in. İstanbul'a, insanlara, sevgililerine... yazdığı şiirler.

İçindekiler:

Şimdi Sevişme Vakti

Yeis

Sicilya Ormanları

Ceylâni Bahri

Arkadaş

O ve Ben

Napoli

Mektup I

Mektup II

Bir Zamanlar

Şarap İçerek

Deli Çay

Bir Masa

Köprü

Marikula Doğur

Karlı Hava

Söyliyemiyorum

Yarı Belimiz


Kitaba adını veren şiiri Ezgi'nin Günlüğü şarkı yaptı, çok da güzel yaptı.




Kitabın sonunda Leyla Erbil'in bir notu var. Çok ilginç.

Sait Faik ile 1953-1954 yıllarında baba-kız gibi bir ilişkileri olmuş. Ama daha sonra Sait Faik'in dostluğu renk değiştirmeye başlamış. Leyla Erbil o sırada genç bir kız. Evlilik gibi ciddi bir şey düşünmüyor. Sait Faik'in de evlilikten anladığı güneye yerleşip bir kahve açmak, sonra beraber o günün hikayelerini yazmakmış. Sait Faik kısa bir süre sonra ölmüş. Biri Sait Faik'in ölümünden Leyla Erbil'i sorumlu tutan bir yazı yazmış ki Leyla Erbil buna çok üzülmüş.

Vay anam vay, neler dönmüş yaaaa


tabi ya

16 Ocak 2016 Cumartesi

MÜTHİŞ BİR TREN



MÜTHİŞ BİR TREN

çeviriler - uyarlamalar

Sait Faik Abasıyanık

Bilgi Yayınevi - 4. Basım - Mayıs 1989

192 sayfa



Sait Faik, eğitim için Fransa'ya gittiğinde orada da edebiyattan uzak durmuyor. Orada okuduğu hikayeleri Türkçe'ye çeviriyor. Kimisini de uyarlıyor.

Kitabın başında kitabı baskıya hazırlayan Muzaffer Uyguner'in tanıtım yazısı var. O yazıda bir cümlesi var ki... Böyle açıklama mı olur, Allah seni kahretmesin:

"Yurt dışında kaldığı süre içinde, Fransız kızlarıyla düşüp kalkması nedeniyle, bu dili epeyce öğrenmişti."


Oha oha oha.

Öyle denir mi?

Kitabın birinci baskısı 1981. Benim elimdeki 1989'da basılan 4. baskı. Acaba o yıllarda "düşüp kalkmak" ifadesinin şimdi olduğu gibi ayıp bir anlamı yok muydu?

Eskiden mesela "sevişmek" kelimesi cümle içinde rahatlıkla kullanılabilirmiş. Birbirini sevmek anlamında "Sevişiyoruz" denirmiş. Ben onu seviyorum, o beni seviyor, karşılıklı seviyoruz. Anneye babaya sevdiğin adamdan/kadından bahsederken "Sevişiyoruz" demek ayıp kaçmazmış. Şimdi öyle olmuyor, diyemiyorsun. (Belki de bütün kötülükler bundan doğdu. Sevişmek kelimesini ayıp kelime haline getirip, cümle içinde kullanmayı terk ettiğimizde kapıyı açtık bütün kötülüklere.)

Ha işte, acaba "düşüp kalkmak" ifadesi o yıllarda müstehcen bir anlam içermiyor muydu? Öyle olmasını umuyorum açıkçası, aksi takdirde çok hayvanca olur.



İçindekiler:

Çeviriler

Son Turfandalar

Uykuda Cinayet

Flüt Çalan Adam

Kuyruklu Piyano Adası

Pomega

Meslek Kazası

*

Uyarlama Öyküler

Ecel Atı

Saadet

Bir Eşek Hikayesi

Diş Ağrısı

Çiviler

Ana

Gümüş Saat

Venüs'ün Sevgilisi

Müthiş Bir Tren


ÇEVİRİLER

*

SON TURFANDALAR

Andre Gide

1936

Yaşadığı zamandan farklı düşünen biri. Zaten içinde bulunduğu zamanla da insanlarla da fazla teması yok.



UYKUDA CİNAYET

Claude Houghton

1948

Rüyasında metresini öldürdüğünü görüyor adam. Sabah da metresinin gerçekten öldürüldüğü haberini alıyor.

Kendinden şüpheye düşüyor. Kimseye anlatmıyor ama rüyasını.

Kadını, birlikte olduğu zamanlar pek umursamazmış. Ama öldükten sonra onu ne kadar sevdiğini anlıyor.

Sonunda katil bulunuyor.



FLÜT ÇALAN ADAM

Liam O'Flaherty

1948

Aşkından flüdüne sarılan bir adam. Ama nasıl sarılmak, yemeden içmeden kesilircesine flüt çalmak


KUYRUKLU PİYANO ADASI

Samivel

1948

Bir gemi kazası sonucu ıssız bir adaya düşüyor iki adam.

Biri piyanist. Narin ellerini hiçbir işe sürmüyor. Diğer adam da onun bu ekmek elden su gölden tavrına bozulup ondan uzaklaşıyor.

Bu arada gemideki piyano karaya vuruyor. Piyanosuna kavuşan piyanist gece gündüz durmadan piyano çalıyor. Diğer adam bu sesten bıkıyor. Kavga ediyorlar. Piyanist piyano çalmayı bırakıyor, hafiften de aklını kaçırıyor. Taşla kumla oynayıp aç acına dolaşıyor.

Diğer adam da piyanonun tellerinden ızgara yapmanın daha mantıklı olduğunu düşünüyor. Bir gün piyanodan birkaç tel koparıyor. Bunu anlayan piyanist, adamı öldüresiye dövüyor.

Dayaktan bayılan adam kendine geldiğinde piyanistin ölmüş olduğunu görüyor.

Sonra bir yerli kafilesi gelip adamı kurtarıyor.


POMEGA

Manhood

1948

Adam, Pomega adındaki kıza aşık. Kızın babası zalim.

Genç adam, Bir gün Pomega'nın evinin bahçesine girip tatlı tatlı ıslık çalıyor. Pomega onu duyup yanına geliyor. Karanlıktan görmüyor onu (görse tanır, çünkü tanışıklar) ama görmeden kanı kaynıyor, bir elektriklenme oluyor yani.

Sonraki bir gün adam, cesaretini toplayıp Pomega'ya evlenme teklifi ediyor. Pomega reddediyor, çünkü geçen akşam bahçede gördüğü adama aşık olduğunu söylüyor. 

Adam da, onun kendisi olduğunu söylüyor. Pomega inanmıyor. Adam o akşam bahçede söylediği şarkıyı söylüyor da kız inanıyor. Ve mutlu son.


MESLEK KAZASI

Bir İtalyan Hikayesi

1953

Doktora ilginç bir vaka geliyor.

Adam, değirmenine koyduğu kahveden bazen beyaz toz çıktığını, bazen çiçek, bazen zencefil, bazen iğne, düğme... bu gibi şeyler çıktığını, bu yüzden değirmenini akıl hastanesine kapatmalarını söylüyor.

Doktor da tabi bunu söyleyen adamı tımarhaneye yolluyor.

Sonra doktor değirmene kendisi bakıyor. Gerçekten de kahve koyduğu değirmenden adamın söylediği gibi abuk subuk şeyler çıkıyor. Bunun üzerine doktor, adamı salmalarını ve bu kahve değirmenini tımarhaneye tıkmalarını söylüyor. Gel gelelim doktoru yakapaça tımarhaneye götürüyorlar.


UYARLAMA ÖYKÜLER

*

ECEL ATI

1948

Hasta çocuk. Ninesi sıkı sıkı tembihliyor evden çıkmamasını. Ama çocuk dışarıda gördüğü oyuncakçıdaki atı çok istiyor. Evden kaçıp o ata biniyor. O atın üzerinde de ölüveriyor. Ayırmak mümkün olmuyor. Atla beraber gömüyorlar çocuğu.


SAADET

1948

Vaktiyle padişahın güzel bir kızı varmış. Kız rüyasında beyaz atlı prensini görmüş. Bu yakışıklı genç adam, sultandan kendisini kurtarmasını istiyormuş.

Sultan, padişah babasına gördüğü rüyayı anlatmış. Her yerde sultanın tarif ettiği o genç, yakışıklı adamı aramışlar. Bulamamışlar. Sultan aşk acısından ölmüş. Cenazesine tam da sultanın bahsettiği o adam gelmiş. Padişah sormuş, şimdiye kadar neredeydin, diye. Meğer zindandaymış. Sultan kız "biraz düşünebilseydi rüyasında kendisini bir tehlikeden kurtarılmasını niyaz eden adamın nerede olduğunu pekala tahmin edebilirdi."

Yani "Saadet hapishaneleri gezmekte imiş."

"Saadet mahpusları düşünmekteymiş."


BİR EŞEK HİKAYESİ

1948

Postacı, eşeği ile beraber postaları dağıtırmış.

Bir gün bir kadın bu postacı ve eşeği ile takılmaya başlamış. Kadın eşeği çok severmiş, eşek de onu.

Eşeğinin kadını bu kadar sevmesine bozulan postacı, sinirden eşeğin kulaklarını kesmiş. Hayvancık da herhalde bundan üzülüp zehirli baldıran otu yiyip intihar etmiş.

Kadın daha sona postacıya para yollamış, kendisine yeni bir eşek alsın diye.


DİŞ AĞRISI

1948

Tam da gerdek gecesi diş ağrısı tutan bir damat. 

Gelin elinden geleni yapıyor ama dindiremiyorlar damadın diş ağrısını.

Sabah beraberce dişçiye gidiyorlar. 

"Dişçinin bekleme salonunda birbirlerine kırk yıllık karı koca gibi bakıyorlardı. Dün evlenmiş bir çift gibi değil, dörtte üçü bu şekilde geçecek bir hayatın yarısını yaşamış gibiydiler."


ÇİVİLER

1948

Aynı evde kalan ev arkadaşları, borç harç yüzünden eve haciz gelince dağılıyorlar. Mal paylaşımı yaparken bir tanesi çivileri alıp bir de "daha sağlam çiviyi aldım, kusura bakma" diye mektup yolluyor.


ANA

1948

Oğlu idam edilecek bir annecik.

Son kez görmeye gidiyor onu. Oğlu hırsızlık yapmış olabilir, ne yapsın.


GÜMÜŞ SAAT

1948

Babasından yadigar bir tek gümüş saati kalmış çocuk.

Mahallenin diğer çocuklarına saatini kaptırmamak için onu saklıyor. Sonra da denize atıyor.


VENÜS'ÜN SEVGİLİSİ

1948

Tanrılara hizmet eden Volkan ile dalga geçiyorlar. Tanrıların Volkan ile dalga geçmesine Venüs bozuluyor. Volkan'ın o tanrılardan daha işe yarar olduğunu söylüyor. Sonra Volkan'ı ödüllendirmek için onunla yatıyor.


MÜTHİŞ BİR TREN

Adam trende karısı ve çocuğunu görüyor. 

Sonra trende çok evvel ölmüş olan tanıdıklarını görüyor. 

Karısı ve çocuğuna ulaşmak için bir memurdan yardım almak üzere trenden iniyor ama sonra tren gidiyor.

BALIKÇININ ÖLÜMÜ - YAŞASIN EDEBİYAT





BALIKÇININ ÖLÜMÜ

&

YAŞASIN EDEBİYAT

Sait Faik Abasıyanık

Bilgi Yayınevi - 10. Basım - Aralık 1999

223 sayfa


Sait Faik Abasıyanık kitaplarını ben Yapı Kredi Yayınlarından almıştım 2012'de. Okumak şimdiye kısmet oldu.

Diğer kitapları için internetten baktığımda Yapı Kredi Yayınlarının tükendiğini gördüm. İş Bankası Yayınları basıyormuş şimdi. Ama onda da Yapı Kredi Yayınları'nın daha önce bastıklarından farklı bir kitap yok.

Bilgi Yayınevi'nin kitapları var ama o da internette yok, ara ki bulasın.

Ben de aramadım zaten, bir arkadaşımın aradığı kitap için gittiğimiz sahafta tesadüfen denk geldim.

Çok güzel denk geldim, çok da güzel iyi denk geldim.

Bu kitapta Sait Faik'in ilk hikayeleri de var. İLK. Vuhuuvv. Ölümünden sonra yayınlananlar da.


İçindekiler

BALIKÇININ ÖLÜMÜ
ÖYKÜLER

Salıncakçı

Bir Küçük Satıcı

Vilayetin Hikayesi

Karabaş'ın Hakkını Yediler

Tahtacılar

Paşa Hazretleri

Bir Balık Avı Hikayesi

Baharı Aramak

Yağmurlu Hava

Millet Bahçesi

Teşekkür

Yalnızlık

Sevgiliye Mektup

Şopar Hüseyin

Balıkçının Ölümü


*

YAŞASIN EDEBİYAT
YAZILAR

Uçurtmalar

Yağma

Sıcak ve Dondurma

Kartal

Bağda

Bir Genç Erkek

Bir Muhabir Mektubu

Solugan Beygir ve İhtiyar Av Köpeği

Madam ve Mösyü

Gece ve At

Osman Cemal'in "Çingâneler"i

Yeni Neslin İddiası ve Davası

Nurullah Ataç'a Mektup

Yedi Yaşındaki Şairler

Bir Mecmua Hakkında

Sevgiliye Mektup

Yaşasın Edebiyat

Yazıcılığın Yirminci Senesinde

Değil mi Ama...

Onunla

Bir Fotoğraf Sergisinde

Hikayecinin Kaderi

İki Münekkit Tipi

Yarı "Yeditepe", Yarı Balıkçı, Yarı Okuyucu İle Konuşma

Orhan İçin

Eleştirmeci Falan Filan

Ölüm Hiç de Fena Değil

Ölen İyi Hikayeciye

Mikropsuz Hastalıklardan

El İle Gelen

Sait'in Burgazada'daki Dostları

Bir Balık Adam



BALIKÇININ ÖLÜMÜ
ÖYKÜLER

*

SALINCAKÇI
1930

Bayramda salıncak kurup çocukları eğlendirerek para kazanmak istiyor ama belediye reisi izin vermiyor. Olsun, kim takar izni?

"O gün kasabanın sokaklarını serseri serseri dolaştım. Sanki başka vakit başka türlü dolaşıyormuşum gibi." sf.21


BİR KÜÇÜK SATICI
1930

Cin gibi zeki bir çocuk satıcı. Ne denk gelirse satıyor. Belediye memuru ile başı dertte ama adamın huyunu çözmüş. Adamın neye ihtiyacı varsa onu satıyor. Böylece adamdan dayak yemekten kurtuluyor. Ama adam son zamanlarda kılıç balığına ilgi duymaya başlamış. Çocukcağız da kılıçbalığını nereden bulup da satacağım diye kara kara düşünüyor. 


VİLAYETİN HİKAYESİ
1930

Vilayetin tüm çalışanlarının, valisidir, belediye memurudur... herkesin işlerinin nasıl yapıldığını gösteren bir film oynatılıyor bir baloda.


KARABAŞ'IN HAKKINI YEDİLER
1934

Çingene deve güreşi izlemeye gidiyor. Yanına onu tanıyan sokak köpeği Karabaş'ı da alarak.

Ama Karabaş bir sebepten çingeneye darılıp gidiyor. Çingene de onun için aldığı etleri yalağa atıyor. Etleri başka köpekler yiyor. 


TAHTACILAR
1935

Tahtacılar, köye geldiklerinde hikaye anlatırlarmış. Bu hikayelerden birine göre bir kadına aşık olan tahtacı, kadınla beraber İstanbul'a gitmiş, Daha da kendisinden haber alınamamış.


PAŞA HAZRETLERİ
1938

Balık tutmak isteyen ama çekinen bir paşa. Laf ederler diye endişeleniyor. Koskoca paşa hazretleri balık mı tutarmış?


BİR BALIK AVI HİKAYESİ
1940

Sandalla balık tutmaya çıkıyor. Sekiz tane balık tutuyor. Bunları sandalcıya satacak. Fiyatta anlaşıyorlar. Tam kıyıya geldiklerinde sandalcı bıçağını gösterip kovuyor adamı. Para vermeden gasp ediyor balıkları. 

Bu hikayede bir "medarı maişet" ismi geçiyor. Sandaldan kovulan yazar, yanından geçtiği gemide bu ismi okuyor. Medarı Maişet romanına isim babası ya da anası neyse işte, olan gerçek bir gemi mi yani?


BAHARI ARAMAK
1940

"Yaz denizde yıkanan insanlar mıdır? Kış damlardan sarkan buz mudur? Bahar da bir avuç papatya, bir-iki kırmızı gelincik, birkaç Çingene kızının şalvarı mıdır?" sf.53

"Yalnız adamın baharı yoktur.(...) Yalnız adam çimenlere yattığı ve ağzına bir yonca aldığı zaman ne kadar kederli, ne kadar bedbin olursa olsun aynı şehir içindeki sevgilisinin de aynı rüzgarı ve aynı ılık güneşi gördüğünü hissedip, teselli bulur ya! İşte bahar. Bu, baharı bulamamak değil, sevgiliyi bulamamaktır." sf.55


YAĞMURLU HAVA
1940

Yağmurlu havada herkes güzel görünürmüş gözüne.
Bir kızın peşine takılıyor. Laf atıyor ona edebi edebi. Kız oralı olmuyor ama yazar yine de mesut oluyor.


MİLLET BAHÇESİ
1940

Şimdiki Taksim-Gezi Parkı'ndan bahsediyor Millet Parkı diye. 

Orada boşa yanan ışıklardan dem vuruyor. Ve kısa tramvay yolculukları sırasında edinilen dostluklardan.

"Bu nevi küçük, alaminüt ve süreksiz dostlukların insan ruhuna yaptığı tesir harikuladedir. Eve daha şen, daha az yorulmuş gidilebilir. Merdivenler ıslıkla çıkılır. Kırk senelik karı kucaklanabilir." sf. 65


TEŞEKKÜR
1941

Babası hasta. Ona ilaç almak için eczaneye gidiyor. Dönüşte durak haricinde tramvaya biniyor. Polis ceza kesecekken ona babasının durumunu anlatıyor, polis de ceza yazmıyor. İşte o polise teşekkür hikayesi.


YALNIZLIK
(Kendi Kendime)
1941

Deniz kenarında oturmuş, karşısından sandal geçerken sevgilisini düşünüyor. Sevgilisi olmadan hiçbir şeyin manasının olmadığını.


SEVGİLİYE MEKTUP
1942

Düşünürken iyiydi de yazarken o kadar iyi olmadı, diyor sevgilisine. Düşüncelerimizi yazarken, düşündüğümüz gibi güzel yazamamamızı sorguluyor.

"Düşünürken iyi düşünüyorum. Ne yazarken ne de konuşurken bu meziyetimi muhafaza edemiyorum. (...) Sonra galiba yazarken, fizik bir yorgunluk da duyuyoruz. Yazmak yalnız düşünmekle mümkün değil. Bir marangoz gibi bir tahtayı yontuyor, kesiyor, bir şekil vermeye çalışıyoruz. Halbuki düşünürken şekil vermeye hacet yok. O şekil, inconcient mevcut. Halbuki yazarken tam aksine. Şekil yok. Onu bulmaya bir cehd var. Var ama bu sefer düşünceden fedakarlık etmek lazım." sf.83

İnsanları genel olarak sevdiğini söylüyor. Ama bu biraz teorik bir sevgi. Yoksa onun da sevmediği insanlar var:

"Öyle insanlar var ki kafasından tutup koparmak aklımdan geçmese bile, başka bir insanın aklından geçebilirse ve bunu yaparsa, ben nihayet bir yazıcıdan başka bir şey olmadığım için mazur görürüm." sf.81

Mektubun sonunu da çok güzel bağlıyor:

"Mektupta adet yerini bulsun diye bir yerini öpmek lazımsa, hiçbir yerini tercih edemiyorum; her tarafından öperim." sf.84


ŞOPAR HÜSEYİN
1946

Bunu daha önce de okumuştum. Tazminat için kolunu kopartan bir çingene.


BALIKÇININ ÖLÜMÜ
1954

"Kimseye kalmadı bu dünya ki balıkçıya kalsın" diyorlar balıkçının balık ağları içinde son nefesini vermesinin ardından.

"Hangi dünya içinde bulunsak bir başka dünyanın varolabileceğini düşünüyoruz." sf.94


***


YAŞASIN EDEBİYAT
YAZILAR


*

UÇURTMALAR
1929

"Ben bir kuş olsaydım! Ufacık bir kuş, uçurtmaları acaba nerden seyrederdim? Çınarın üstünden mi? Yoksa yukarlardan, atmacalardan korkmayarak daha yukarlardan, uçurtmaların üstünden mi?" sf.99


YAĞMA
1930

"Minarelerin ve selvilerin arasında ipi kesilmiş, düşen bir uçurtmanın titreyişi, benim titreyişim gibidir." sf.101


SICAK VE DONDURMA
1930

Koşarken gördüğü dondurmacının, ünlü sosyetik mekanlardaki dondurmalardan daha lezzetli dondurmaları olduğunu anlatıyor. 


KARTAL
1930

Bildiğimiz İstanbul'un Kartal ilçesi. O zamanlarda da bir boka benzemiyormuş.


BAĞDA
1930

Taze taze şarap içiyor. Mis gibi ohh.


BİR GENÇ ERKEK
1930

Kızlara tepeden bakan, laubali, pirinç tarlaları olan zengin bir genç erkek.


BİR MUHABİR MEKTUBU
1930

Başkalarının roman çıkartabileceği bir konuyu haber eden muhabir. 


SOLUGAN BEYGİR VE İHTİYAR AV KÖPEĞİ
1930

Bir beygir ve köpekle konuşuyor.

"İnsan tipleri bana usanç verdi artık. Hepimizde aynı zevksiz, tatsız arzular, hırslar... İncir çekirdeğini doldurmayan fikirler, hisler..." sf.115


MADAM VE MÖSYÜ
1930

Bir madam ve mösyönün bir günü


GECE VE AT
1939

"Gece ile beraber nal sesleri geliyor.

İnsana kaçmak ve uzaklaşmak arzularını doğduran nal sesleri." sf.121

"Ne kadar kaçmak ve uzaklaşmak arzusu ile dolu isem, o kadar da bağlanmak, kalmak, bağdaş kurup oturmak istiyorum." sf.122


OSMAN CEMAL'İN "ÇİNGÂNELER"İ
1939

Osman Cemal'in eseri Çinganeler'i değerlendiriyor. "Muhakkak bir şaheserdi." diyor bu kitap için.


YENİ NESLİN İDDİASI VE DAVASI
1940

Bir yandan yeni nesli bir yandan eski nesli değerlendiriyor. "Hem şark ve garp, hem de anavatanla ilk defa temasa biz geçtik." diyor. Avrupalılaşma çabası ile kendi toplumuna yabancılaşmanın başladığını, geçmişimizi de bilmemiz gerektiğini söylüyor. 

Yazının sonunda "Abidin Dino, Sait Faik." adı var. Beraber kaleme almışlar zahir.


NURULLAH ATAÇ'A MEKTUP
1940

Nurullah Ataç, Sait Faikgilleri beğenmiyormuş. Onların karşısına başka bir ekiple çıkacakmış. Sait Faik de bunun üzerine yazmış bu mektubu. Ayrıştırıcı değil, birleştirici olması dileğinde bulunmuş.


YEDİ YAŞINDAKİ ŞAİRLER

Gazete satıcı bir çocuk, şair Arthur Rimbaud'u hatırlatıyor. Onun şiirlerinden bahsediyor. "Tercüme etmiyorum. Ulu orta, anladığım gibi yazıyorum... Şiir tercüme edilir mi?" sf.140


BİR MECMUA HAKKINDA

Serveti Fünun dergisini eleştiriyor. Hiç beğenmemiş. İlhan Berk de oraya şiir yazmış, Sait Faik, onu değerlendiriyor. "İlhan Berk'te müthiş bir arama cehdi var. Fakat şekil o kadar bozuk ki." sf.145

Başka bir şiir hakkında;

"Eğer şuna da şiir diyen bir kişi dünya yüzünde varsa ben yokum:

Sular musikin, kayalar
Orgun bu sahillerde.

Bu dört beyti nasıl okudum, neden okudum? Hala pişmanım. Artık günlerce hiçbir şey okuyamayacağım." sf.149


SEVGİLİYE MEKTUP
1942

"Senin oturduğun kara parçasındayım." diye başlıyor mektubuna. 

"Bu küçücük memleketin her çayırında, hemen her evinin önünden geçen beni muhakkak gördün." diye sonlandırıyor.


YAŞASIN EDEBİYAT
1949

Tanıdığı ciddi bir şahsiyetten bir mektup almış. Mektupta gelecek için neler hazırladığı sorulmuş. Gülüyor Sait Faik bu soruya. Bol keseden cevaplayıvermek geçiyor içinden ama yapmıyor. Hikayelerini kitaplarda toplamak hoşuna gidiyor ama kolay olmuyor bu. Yayınevleri uzun süre cevap vermiyor, bazen basmıyor, bazen istediği kadar para alamıyor. Basıldığı zaman da sevdiği hikayelerin çıkarıldığını, sevmediklerinin basıldığını, o zaman da kitabı benimsediğini söylüyor.


YAZICILIĞIN YİRMİNCİ SENESİNDE
1950

Yirmi yıldır hikaye yazıyor. Mesleğini "yazıcı" olarak tanımlıyor ama bir resmi evrak işi için mesleği sorulduğunda, yazıcılık mesleği kabul görmüyor. Meslek hanesine "yok" yazıyorlar. Üzülüyor. 

Bu yazısı Yeditepe dergisinde yayınlanıyor. Üstelik yazının sonunda:

"Bereket 'Yeditepe' para vermiyor yazıcılarına şimdilik. Şu yazıma en azından beş papel isterdim." yazmış. Ahaha. Dergiyi yayınlayanlar okumamış ya da okuduklarını anlamamış olmalılar.


DEĞİL Mİ AMA...
1950

Eleştirmenleri eleştiriyor. Bir hikayeyi övmek için ötekilerini yermelerini yanlış buluyor. 


ONUNLA
1951

Orhan Veli'nin ölümünün ardından ona dair yazıları var Sait Faik'in. Bu da onlardan.

- Dilimin en büyük şairi sensin, diyorum.

- Hadi ordan it, diyor.


BİR FOTOĞRAF SERGİSİNDE
1952

Bir fotoğraf sergisinde görüp çok beğendiği fotoğrafların, bir nevi şiir gibi olduğunu söylüyor.


HİKAYECİNİN KADERİ
1952

Bir yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalışıyor. Artık gazetelerin edebiyata, hikaye tefrikalarını yayınlamaya pek önem vermediklerini kastetmişken bu sözleri sanki büyük sanatçılar gazetelere yazı yazmazlar gibi algılanmış. Bunu düzeltmeye çalışıyor.


İKİ MÜNEKKİT TİPİ
1952

Münekkit tiplerinden bahsetmiş. Bir alay edenler, bir de bir hikayeden yola çıkıp onu överek diğerlerini yerenler. 
Böyle olmamalı, diyor


YARI "YEDİTEPE",YARI BALIKÇI, YARI OKUYUCU İLE KONUŞMA
1953

Cevat Şakir, yani Halikarnas Balıkçısı, Sait Faik için "Beni taklit ediyor" demiş.

Sait Faik de buna cevaben bu yazıyı kaleme almış. "İkimiz de denize, balığa, balıkçıya hayranız. BUnları taklit edelim." demiş. Seni severim ama ne taklit edeceğim beaa, demiş özetle benim anladığım.


ORHAN İÇİN
1953

Orhan Veli ile aslında çok da iyi arkadaş sayılmazlarmış. Orhan Veli'nin daha yakın olduğu arkadaşları varmış. Yine de severlermiş birbirlerini, bazen atışsalar da. 


ELEŞTİRMECİ FALAN FİLAN
1954

Eleştirmecilerin yapıcı olması isteğini dile getiriyor. Ayrıca da bir eleştirmenin büyük bir sanatçıyı bulduğunun görülmediğini söylüyor. Sanatçıyı gene sanatçı anlayıp buluyor.

"Sanatçıyı sanatçı keşfeder. Eleştirmecinin bunda hiçbir rolü olmaz." sf.191


ÖLÜM HİÇ DE FENA DEĞİL
1954

Orhan Veli için yazılmış bir yazı daha.
Şiirin ve şairin öneminden bahsediyor.




Orhan Veli'nin şiirlerinin Türkçe'nin fazlalıklarından arınmış, duru bir dili olduğunu söylüyor. Orhan Veli'nin şiirlerinden alıntılar yapıyor. 

"Bilmem ki nasıl anlatsam,
Nasıl, nasıl size derdimi,
Bir dert ki yürekler acısı,
Bir dert ki düşman başına,
Gönül yarası desem,
Değil,
Ekmek parası desem,
Değil,
Bir dert ki,
Dayanılır şey değil."

Şununla sonlandırıyor:

"Öteki dünyada akşam vakitleri,
Fabrikamızın paydos saatinde,
Bizi evlerimize götürecek olan yol,
Böyle yokuş değilse eğer,
Ölüm hiç de fena bir şey değil."



ÖLEN İYİ HİKAYECİYE
1955

Memdut Şevket Esendal'ın ölümünün ardından da bir yazı yazıyor. Ayaşlı ve Kiracıları'nı okumuş, çok beğenmiş. Esendal ile tanışmamışlar ama onun çok mütevazi bir insan olduğunu düşünürmüş. 

"Hikayelerini okudukça sever, hem sinirlenirdim. Sonunda elime 'Ayaşlı ve Kiracıları' geçti. O zaman anladım ki bu çekinme hali edebiyata saygısındandır. 'Ayaşlı ve Kiracıları'na ismini bile koymamıştı. İsim yerine yalnızca M.Ş. Halbuki siyaset adamı idi. Bir edebi şöhret az mı işine yarardı? Kalemini bu yolda da kullanmadı."  sf.199


MİKROPSUZ HASTALIKLARDAN
1948

Milletvekili hastalığı bahsettiği. 

Milletvekili olunca baş gösteren bu hastalığa tutulan Rahmet Hoca, seçilemeyince aklını kaçırmış.


EL İLE GELEN
1954

Bedri Rahmi Eyüboğlu yazmış bunu. Sait Faik'i anlatmış. Beraber balık tutuşlarını, Sivriada'ya gidişlerini...


SAİT'İN BURGAZADA'DAKİ DOSTLARI
1996

Perihan Ergun'un "Sait Faik Abasıyanık 90 Yaşında" kitabından alıntı bu kısım. ÖLMÜŞ OLAN BALIKÇI DOSTLARI ve BURGAZADA'DAKİ YAŞAYAN DOSTLARI Sait Faik'i anlatmış. Onun balıkçılığa merak salan varlıklı bir adam olduğunu sanıyorlarmış. Cenazesinde ünlü insanları görüp onun da aslında ünlü biri olduğunu öğrendiklerinde şaşırmışlar. 


BİR BALIK ADAM
1996

Zeyyat Selimoğlu yazmış. "Sanırım karşıdan geldiğinde ilk göze çarpan yanı, biraz patlakça mavi gözleriydi. Öykülerinde zaman zaman andığı balıklardan birinin gözleriyle geçip giderdi yanınızdan. Bir balık adam, ama yalnız gözleriyle." sf.223

KAYIP ARANIYOR




KAYIP ARANIYOR

Sait Faik Abasıyanık

1953

Yapı Kredi Yayınları - 27. Baskı - Mart 2011

85 sayfa


Bu kitap neden çok satanlar arasında değil, neden?

Kürk Mantolu Madonna'nın yıllar sonra sahip olduğu popülariteyi bu kitap da hakediyor. Buradan D&R'a sesleniyorum. Sonuçta piyasayı domine eden o. Şu kitabı da koyuverin çok satanlar rafına da çok satsın. Çok sevilecek bu da, eminim.

*

Nevin, babası konsolos olan, özgür yetiştirilmiş, kendine güvenen, akıllı, güzel, gazeteci bir kız.
Gazeteci bir adamla evleniyor, Adı Özdemir.

Özdemir, Nevin'i aldatıyor. Nevin, evde Özdemir'i başka bir kadınla (Amerikalı bir gazeteci kadın) yatakta görüyor. Sessizce evi terkedip bir otele yerleşiyor.

Günler sonra Özdemir onu çağırıyor. Arkadaşlarının da olduğu bir ortamdalar. Ayrılık konuşması olacak. Ama Özdemir, arkadaşlarına karısını aldattığını söyleyememiş. Nevin'in Özdemir'i aldattığı fikri hakim olmuş ortama.

Nevin'in bindiği otobüsün biletçisiyle bir ilişkisi olduğu dedikodusu yayılmış aralarında. Biletçi evet Nevin'e yazıyordu, Nevin de ileri gitmeden karşılık veriyordu. İleri de giderdi belki ama gitmedi sonuçta.

Nevin, biletçiyle arasında geçenleri anlatıyor herkese. Yani kendisinin kocasını aldatmadığını. 

Özdemir gerçek sebebi anlatmadığına göre ben de anlatmayayım, geçimsizlik diye bilin siz, diyor. 

Böyle de asil. 

Emekli olup köye yerleşmiş babasıyla annesinin yanına dönüyor.

Nevin'in rahat hareketleri, erkeklerle konuşmaları önce garipseniyor ama sonra alışıyorlar. İrfan var, o kötü, o haset, dedikodular çıkarıyor.

Nevin, balıkçı Ali Ağa'nın oğlu Cemil'i seviyor. Cemil de onu. Ama sosyal, ekonomik, yetiştirilme tarzı... vb çeşitli sebeplerden mutlu olamayacaklarını biliyorlar, birbirlerini severek yollarını ayırıyorlar.

Boşanma işlemleri için Ankara'ya gidiyor Nevin. Özdemir, Nevin'in boşanmak isteğini ilk duyduğunda çok öfkelenmiş, hatta Nevin'i tartaklamıştı. Burada Sait Faik, erkeklerin terk edildiklerinde çok başka bir hal aldıklarını yazmış ki sen bir erkek olarak bunu nasıl biliyorsun, helal olsun.

Nevin, yalnız kaldığı bir an babasına mektup yazıyor. Saadet üzerine düşünüyor. Hepimiz onu düşünmüyor muyuz? MUTLULUK. Nedir, nerededir?..

Nevin, mektubunda mutluluğu Özdemir ile bulmadığını, Cemil ile de bulamayacağını bildiğini ve tek başına başka bir yerde, başka bir sıfatla (onun kızı, bunun kocası sıfatıyla değil) yaşamak istediğini yazıyor. Ve kimsenin bilmediği bir şehre doğru yola çıkıyor.

Babası da yıllarca kızı için kayıp ilanı vererek ondan bir haber bekliyor.


arka kapak