HUKUK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HUKUK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2025 Pazartesi

SAVUNMANIN TARİHİ VE İSTANBUL BAROSU


 

SAVUNMANIN TARİHİ VE İSTANBUL 

BAROSU

Av. Atilla Özen

2022

İnkılap Kitabevi

279 Sayfa

 

Ne çektin be İstanbul Barosu!

İstanbul Barosu dünyanın en kalabalık barolarından biri. Hatta birincisi diyorlar. Bu nedenle çok büyük bir güç. (Ama bu güç ne kadar efektif kullanılıyor, tartışılır. Avukat olarak bize sorsalar bir dokunup bin ah işitirler.) Siyaseten de iktidarların hedefinde baro. Çünkü iktidar karşıtı bir duruşu var ve hukuksuz uygulamalara karşı çıkıyor. Elinden geldiğince. Kitapta bu kısımlarda genel bir ülke tarihi de okumuş oluyor, hatırlıyoruz. Susurluk, Şemdinli, Ergenekon, Balyoz, Gezi, Soma, 2016 Darbe Teşebbüsü… gibi.

Kapsamlı bir tarih okuması olmuyor ama hiç yoktan iyidir. Ve gerçekten hiç yokmuş. Salt yıllık bütçeler ya da değişen baro başkanlarının uygulamalarının anlatıldığı teknik eserler var baronun çıkardığı. Bu minvalde başka bir tarih anlatısı olmaması yazık. Bu açıdan bu kitabı kıymetli buluyorum.

*

İstanbul Barosu’nun kuruluşundan başlıyor kitap.

Birkaç baro varmış önce.

İstanbul’da çalışan yabancı avukatlar 1870 yılında İstanbul Baro Cemiyeti’ni kurmuş.

1878’de Dersaadet Dava Vekilleri Cemiyeti Nizamnamesi ile baro kurulmuş.

Bugünkü İstanbul Barosu ise 14 Mayıs 1880’de kurulmuş.

105 avukat baro levhasına kayıt yaptırmış. Başkan Rus asıllı Av. Fransuva Rosolato olmuş.

En uzun süre başkanlık yapan 1886-1908 yılları arasında Av. Mehmet Reşit. Aynı zamanda ilk Türk ve Müslüman baro başkanı.

Baro ilk olarak Galata Yıldız Han’da bir odada bulunuyormuş. Genel kurulu Galata’da Artin Ağa Lokantasında yapılıyormuş. 1893’de adliyenin (Sultanahmet Adliyesi olsa gerek) üst katına taşınmış.

Bugün İstanbul Barosunun bulunduğu İstiklal Caddesindeki bina 1961’de 5.700.000 TL’ye satın alınmış. Buna “Birinci Baro Han” adı verilmiş. Daha sonra ikinci ve üçüncü hanlar da olur diye umularak. Adı böyle olmadı ama gerçekten binalar alındı. Av. Yücel Sayman başkanlığı döneminde Galata’da baro için bina, Av. Ümit Kocasakal döneminde Kanlıca’da sosyal tesis alındı.

*

Cumhuriyet rejiminin ilk milli Barosu olarak İstanbul Barosu genel kurulu, 28 Ağustos 1924’te 431 kayıtlı avukatla toplanmış.


(Ağustos aslında adli tatil ama adli tatil yok daha o dönem.) Av. Lütfi Fikri 142 oyla başkan seçilmiş.

1933’de Istanbul Adliyesinde yangın çıkmış. Baro da adliyede bulunduğu için baronun tüm kayıtları yanmış.

1938’de Avukatlık Kanunu, 1939’da Asgari Ücret Tarifesi hazırlanmış. (Günümüzdeki 1136 sayılı Avukatlık Kanunu 1969’da kabul edildi.)

*

İlginç bilgiler öğrendim kitaptan. Örneğin baro pulunun hikayesi. Avukatlar vekaletnamelere baro pulu yapıştırır. Bildiğiniz pulu bildiğimiz dille yalayıp yapıştırmak suretiyle kullanırız bu vekaletnameleri. Ama artık vekaletnameler sistem üzerinden gönderildiğinden yalayıp yapıştırmıyoruz, pul parasını sistemden yatırıyoruz, yatırıldığına dair makbuz yeterli oluyor. İşte bu baro pulu şöyle doğmuş: Bir kısım avukat Romanya’ya gitmiş ve orada bastırılan ve mahkemelerde kullanılan pullarla avukatların sosyal yardım meselelerinin hallolduğunu görmüş. Bu model daha sonra ülkemizde de uygulanmaya başlamış.

1963 yılında yapılan genel kurulda avukata ücretini ödemeyen müvekkillerin kara listeye yazılması ve İstanbul Barosu avukatlarının bu listedeki kişilere hizmet vermemesi gündeme gelmiş.

Aynı yıl aidatını ödemeyen 233 avukat baro levhasından silinmiş.

Özel hukuk fakülteleri kurulmasına karşı çıkılmış. Ankara ve İstanbul Hukuk Fakülteleri özel hukuk fakültelerine öğretim görevlisi vermeyeceklerini, baro da bu okullardan mezun olanlara avukatlık stajı yaptırmayacağını açıklamış.

Adliyede dosya satışı ve matbu formlar oluşturularak bunların satılmasına adliyeye ticaret bulaştırılıyor diye eleştiri getirilmiş, iptali için Danıştay’da dava açılmış.

1972’de avukatın görevini yaparken ve görevi dolayısıyla saldırıya uğraması halinde baroların suçtan zarar gören sıfatıyla ceza davasına müdahil olması tartışılmış.

Eskiden bir ilçede iki, üç, hatta dört adliye binası vardı.1970’lerde gecekondu mahkemeleri deniyormuş bunlara. (Daha sonra adliyeler birleştirildi. 2007’de Bakırköy, 2011’de İstanbul Çağlayan, 2013’de İstanbul Anadolu adliyesi açıldı.)

*

Yıllardır düzeltemediğimiz kronik sorunları da okumuş oldum. 1940’larda da avukatlar aynı dertlerden yakınıyormuş: Duruşma saatlerinin düzensizliği, adliye çalışanlarının vaktinde mesaiye başlamaması, adliyede vestiyer ve asansör meseleleri, zabıt kağıtları suretlerinin avukatlara verilmemesi, adliye çevresindeki arzuhalcilerle mücadele…

Yazarın da dediği gibi “Anlaşılan o ki yıllar geçse de avukatların yaşadığı sorunlar değişmeyecekti.” Sf.51

*

1959’da ülke genelinde 6.636 avukat varmış, 2.248’i İstanbul’da
1995’te ülke genelinde 35.486 avukat varmış, 11.822’si İstanbul’da

2024’te ülke genelinde 199.142 avukat var. 69.364’ü İstanbul’da. (65.772 İstanbul 1 no.lu Baro, 3.592 İstanbul 2 no.lu Baro) 

Her geçen gün bu sayı artıyor. 

2009'dan beri ben de bu sayıların içindeyim. Seviyorum mesleğimi ama içinde bulunduğumuz şartlarda avukatlık çok zor.

17 Aralık 2024 Salı

GENÇ BİR AĞIR CEZA HAKİMİNİN ANILARI

 


GENÇ BİR AĞIR CEZA HAKİMİNİN ANILARI

Kasımcan Sarıkaya

2024

Adalet Yayınevi

1.Baskı – Mayıs 2024

357 sayfa



2019’da göreve başlamış, beş yıllık anılarını kaleme alıp kitaplaştırmış, gerçekten kitabın adında da belirtildiği üzere genç bir hakimin anıları.

Hakim, savcı ve avukatların anılarını yazmalarını kıymetli buluyorum. Özellikle hakim ve savcıların. Avukatlar çeşitli internet platformlarında kendilerini ifade edebiliyorlar. Ama hakim ve savcılar bu rahatlıktan yoksunlar. O yüzden hiç değilse anılarını yazsınlar ki ne düşünüyorlar bilebilelim. Daha genç meslektaşlara da ışık tutmak anlamında yardımcı olması da cabası.

*

Hakim Bey önce On Dokuz Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanıyor. Ama burası beklentilerini karşılamıyor. Bunun üzerine Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine geçiyor. Burada kampüsteki siyasi pankartlar onu biraz rahatsız ediyor.

*

Mezun olunca avukatlık ofisi açacak maddi durumu olmadığından hakim-savcılık sınavlarına girdiğini söylüyor.  Sınavda başarılı olamazsa hukuk bürolarında avukat olarak çalışacakmış. (Bu bakış açısı CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “Hiçbir iş bilmiyorsan git avukatlık yap" açıklamasına benziyor.  O da öyle bir laf etmişti. Bu lafa çok tepki gösterildi tabii. Yalnız hukuk fakültesinde bazı hocalar da derdi bunu: “Mezun olunca en kötü ihtimal avukat olursunuz” diye. Çünkü avukat olmak için hukuk fakültesinden mezun olmak yeterliydi. Şimdi sınav şartı getirildi. Belki bu durum bakış açısını biraz düzeltir.)

*

Mezun olduktan sonra hakimlik-savcılık sınavına giriyor. Kazanıyor. Mülakatı da geçiyor. Mülakattan geçmek için araya birilerini koyup koymadığını bilmiyoruz tabii. Bundan bahis yok.

*

Ve 2019’da Tekirdağ’da Asliye Ceza hakimi olarak göreve başlıyor. Buraya geçici olarak görevlendiriliyor. Asıl görev yeri Ağır ceza.

*

Mümkün mertebe tarafların sözünü kesmeden duruşmayı yönetmeye dikkat ettiğini, bu yüzden duruşmaların biraz uzun sürdüğünü söylüyor. “Ancak duruşmaların uzamasından şikayetçi değildim.” diyor. Sf.54 Ya bekleyenler? Biz avukatların en şikayet ettiği konulardan biri duruşmaların vaktinde başlamaması.

*

Gerek kendisinin incelediği gerek meslektaşlarından dinlediği davaları anlatıyor bolca. Bunları hikayeleştirerek anlatıyor ki bence iyi bir tercih bu.


İlk davası penis davası diye adlandırdığı bir dava. Cinsel taciz suçu. Bir kızın telefonuna sanık tarafından penis fotoğrafı gönderildiği iddiası var. Ama bu iddiayı destekleyen somut delil yokmuş. Kendi aralarında teşhise elverişli fotoğraf çektirerek dosyadaki fotoğrafla bilirkişi incelemesi yaptıralım diye şakalaşmalar olmuş. Hakim bey dosyayı incelerken diyor ki: “Suçunu ikrar etmediği sürece sanık hakkında mahkumiyet kararı verilemezdi.” Sf.55 Yuooo! İkrar etse de verilemeyebilir. İkrar tek başına delil değildir. Dosyada delil yoksa salt ikrara dayalı nasıl ceza vereceksin? Nasıl karar vereceğini merak ediyordum ki duruşmada taraflar gelmediği için karar vermemiş. Ertelemiş.

Nöbetçi hakim olarak ilk kez tutuklamaya sevk edilen bir dosya gelmiş önüne. “Dosyadaki delil durumuna göre şüphelinin suçu işlediğine dair kuvvetli bir şüphe mevcuttu. Tutuklamanın diğer şartları da mevcut olduğundan aksini gösteren bir savunma yapmadığı sürece şüphelinin tutuklanması gerekliydi.” Diyor. Sf. 59 Gerekli miydi? Gerçekten mi? Tutuklama şart değil ki. Adli kontrolle de tutuklamadan beklenen amaç gerçekleşebilir. Ama hakimlerimiz tutuklamayı bir çeşit şart/zorunluluk gibi görüyor. Bu ilk tutuklama kararı hakim beyi biraz üzmüş ama ilerleyen yıllarda yüzlerce tutuklama kararı daha vermiş ve artık olaya duygusal bakmamayı öğrenmiş.

Cinayet dosyalarından da bahsediyor. Verdiği örnekler çok trajik.

Adam, karısını öldürmüş. Geride 8 ve 6 yaşında iki kızları var. Baba tutuklanıyor. Kızlar babaanne ve dedede kalıyor. Babaanne yatalak, dede alzaymır. Duruşmaya büyük kız da geliyor. Evde yemek yapamadığını, kardeşine bakamadığını, o yüzden babalarının tutuklanmamasını istediğini anlatıyor gözü yaşlı. Ondan sonra hakimlerin aklına geliyor Aile Bakanlığına haber verip çocukları sevgi evine aldırmak. Bunun için küçücük çocuğun karşınıza gelip ağlaması mı gerekiyordu?

Başka bir dava. Anne, baba, çocuk. Anne ikinci çocuğa hamile. İlk çocuk, babasını karşılamak üzere yola çıkıyor. Babası karanlıkta görmüyor ve arabasıyla çocuğa çarpıyor, çocuk ölüyor. Onun yası tutulamadan hamile anne ikinci çocuğunu doğuruyor. Çocuğa ölen ağabeyinin adını veriyorlar. İkinci çocuk sık sık ölen ağabeyinden özlemle bahsedildiği için o da hiç görmediği ağabeyini özlüyor. Annesine ağabeyini hiç görüp göremeyeceğini soruyor. Annesi de öldüğümüzde hepimiz onun yanına gideceğiz diyor. Ölümü abisine kavuşmak olarak değerlendiren çocuk koluna canım abim yazarak okul penceresinden kendisi aşağı atıp ölüyor. Korkunç bir vaka!

Bir başka trajik olay. Karı koca. Beş yıldır evliler, çocukları olmamış. Doktora gidiyorlar. Erkeğin spermlerinin yetersiz olduğunu söylüyor doktor. Adamın ablası beşinci çocuğunu doğuruyor. Maddi durumları kötü. Adam ablasına bu çocuğu bana ver diyor. Karısı pek memnun olmuyor bu durumdan ama çocuğa bakıyor. Kısa bir zaman sonra kadın hamile kalıyor. Eşinin ablasının çocuğuyla ilgilenmez oluyor ve çocuğu ablasına iade ediyor. Ertesi yıl bir çocukları daha oluyor. Sonraki yıl bir daha. Dört çocukları oluyor peş peşe. Adam etraftakilerin alaylarından şüphelenip tekrar doktora gidiyor ve doktor çocuk yapmasının imkansız olduğunu söylüyor. Adam karısından boşanıyor. Çocuklar için de nesebin reddi davası açıyor. Doktor raporlarını sunuyor dosyaya. Hakim DNA istiyor. DNA sonucu görülüyor ki adam çocukların yüzde 99,9 babası. Burada kim suçlu diyor hakim. Yaptığı muayene sonucunun yüzde yüz doğru olduğunu söylediyse eğer doktorun kabahati var bence. Yaptığımız muayenede böyle gözüküyor ama siz yine de başka yerde daha baktırın gibi ya da bilmediğimiz başka bir tıbbi kontrol varsa ona yönlendirebilirdi hastayı.

Bir başka hikaye. Herkesin erkek sandığı ama aslında kadın olan bir şahıs. Adı Nilüfer. Bu amca, savcıya geliyor bir şikayette bulunmak için. Onun aslında kadın olduğunu öğrenen savcı bu görüntüsünün sebebini soruyor. Amca/kadın “Her yer ırz düşmanı kaynıyor. Sokakta rahatça yürüyemiyoruz ki!” Diyor. Kitaptaki ifade aynen şu: "Savcımız yine hayrete düşmüştü. Zira Nilüfer, sokakta rahatça yürümesine mani teşkil edecek bir güzelliğe sahip olmaktan çok uzaktı.” Sf.103 Siz niye böylesiniz?

Kadınlarla ilgili klişe görüşleri var hakim beyin:
“Kadınlar arasında mesnetsiz soğukluklar hep olmuştur.” Sf.97
“Yeryüzünde intikam almaya niyetli bir kadından daha tehlikeli bir şey yoktu.” Sf.144

*

Anlattığı vakalar ilgi çekici. Bunları paylaşmasını sevdim. Ne çeşit olaylar olduğu konusunda ufuk açıyor.

Yalnız çok dipnot kullanmış, yerli yersiz. Yorucu buldum bu durumu. Kullandığı eski kelimeler ve hukuk kavramları için dipnot tamam ama kullandığı atasözü, deyim vb kalıplar için dipnota gerek var mı emin değilim.

*

Kitabın sonunu 6 Şubat 2022 Kahramanmaraş depremine ayırmış. Deprem bölgesinde yardıma gitmiş, oradaki tanıklıklarını anlatmış.

*

Ben meslektaş anıları dinlemeyi, iş konuşmayı severim. O yüzden kitabı da sevdim. Yazılsın anılar. 

6 Kasım 2023 Pazartesi

YARALI DOSTLARIMIZA

 


YARALI DOSTLARIMIZA

(De nos freres blesses)

Joseph Andras 

2016

Fransızca Aslından Çeviren: Özgü Berksoy

İthaki Yayınları

1.Baskı – Haziran 2022

106 sayfa


1950’li yıllar.

Fransa.

Fransa’nın Cezayir üzerindeki sömürgeciliğine karşı olup Cezayir’in bağımsızlığını savunan bir grup insan bombalı eylem planı yapıyor.

Bu plan polislerce öğreniliyor. Bombaların yerini ve diğer örgüt üyelerini öğrenmek isteyen polis, yakaladıklarına işkence ediyor. 

Yakalananlardan biri olan Fernand, işkencelere dayanamayıp örgüt arkadaşlarının ismini veriyor. İsim vermesi sebebiyle kendi iç dünyasında yaptığı muhasebede “Kahramanlar hangi malzemeden yapılmışlardır?” diye soruyor kendi kendine “derisi, kemiği, iskeleti… acı içindeyken.”

Yapılan yargılamada Fernand “Evet, ben komünist bir militanım.” diyerek başlıyor savunmasına. Fransa’yı seviyorum ama sömürgecileri sevmiyorum. Bir Cezayirliyim ve Cezayir halkının mücadelesini destekliyorum… diyor.

“Biz Fransız Hükümeti’nin dikkatini Cezayir topraklarında daha büyük bir sosyal refah sağlamak için mücadele eden savaşçıların artan sayısına çekmeye karar vermiştik.” Sf.51

Bombayı insanların olmadığı, sadece bir iki duvarın yıkılacağı bir yere koymuşlar. Böylece can kaybı olmayacakmış planlarına göre. Zaten bomba patlamadan bulunuyor.

Yargılama sonucu Fernand’ın idamına karar veriliyor.

Bu kararın doğru olup olmadığı ile ilgili kamuoyu tartışmaları da oluyor. Ama sonuç olarak karar değişmiyor ve 11 Şubat 1957’de Fernand Iveton giyotinle idam ediliyor. Kitap arkasındaki bilgiye göre “Cezayir Savaşı’nda giyotine gönderilen ilk ve tek Fransız kökenli Cezayirlidir.”

Kitapta ayrıca geçmişe de yer verilip Fernand ve eşi Helene’in tanışma hikayeleri de anlatılıyor. 

Helene, kocası Fernand’a temiz ve şık kıyafetler getiriyor duruşma için. Güzel görünmesinin önemli olduğunu biliyor.

*

Burada suç teşebbüs aşamasında kalmış. İdam cezası olmamalıydı bunun cezası. Ama belli ki Fransız devleti hukuki değil politik bir tutum sergilemiş burada.

*

Fransız yargı sistemi ile ilgili olarak kitaptan öğrenip ilginç bulduğum birkaç husus var:

- “Nordmann kişiliğini ortaya koyan rahat tavrı ile mahkuma dönüyor ve tek çarenin mahkeme başkanı Rene Coty’nin affı olacağını dile getiriyor.” Sf.65

Mahkeme başkanının af yetkisi mi varmış?

Bizde af yetkisine TBMM ve cumhurbaşkanı sahiptir.

Anayasa md.87: Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; bütçe ve kesinhesap kanun tekliflerini görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilânına karar vermek; milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına karar vermek ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmektir.”

Anayasa m.104: “Cumhurbaşkanı (…) Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle kişilerin cezalarını hafifletir veya kaldırır.”


- “Temyiz prosedürü oldukça hantal işler: Yüksek Yargı Kurulu’na, diğeri Cumhurbaşkanlığı’na ve Milli Savunma Bakanlığı’na gönderilmek üzere üç dosya hazırlamak gerekiyor.” Sf.75

Bizde temyiz prosedürü yalnızca Yargıtay’a temyiz dilekçesi göndermekle yerine getirilir. Gerçi kitapta idam cezası söz konusu. Belki idam cezasının temyiz prosedürü daha yoğun olabilir. (Türkiye’de idam cezası 2004’de kaldırıldı. Fransa’da idam cezası 1981’de kaldırıldı.)

 *

Gerçeklerden yola çıkarak yazılmış bir roman olduğu için ilgimi çekti. İşin hukuki kısmını ilgiyle okudum. Edebiyat kısmı ise ilgimi çekmedi. Ama yazarın bu ilk romanı edebi açıdan ödüle layık bulunmuş. Goncourt Ödülü verilecekmiş ama yazar reddetmiş. Rekabet ve yarışmanın edebiyat dünyasında yeri olmadığını düşünüyormuş yazar, bu yüzden ödülü kabul etmemiş. 


 

15 Ekim 2023 Pazar

KAPUÇİN MAYMUNLARI NEDEN SALATALIK SEVMEZ

 

KAPUÇİN MAYMUNLARI NEDEN SALATALIK SEVMEZ?

Engin Topuzkanamış

On İki Levha Yayıncılık

2.Baskı – Nisan 2023

179 sayfa

“Maymunlarda Eşitlik Deneyi” diye bir deney var.

İki maymun var. İkisine de aynı görev veriliyor. Görevi başaran iki maymuna da salatalık veriliyor ödül olarak. Bu birkaç kez tekrarlanıyor. Daha sonra maymunlardan birine ödül olarak üzüm veriliyor, diğerine yine salatalık. Salatalık verilen maymun, diğer maymun ile aynı görevi yaptığı halde kendisine diğer maymundan daha düşük ödül verilmesine tepki gösteriyor.

https://www.youtube.com/watch?v=4gy06sP6ZJc

İşte bu da maymunlarda bir eşitlik ve adalet duygusu olduğunu ortaya koyuyor.

Buradan da insan olarak bizlerin çıkaracağı dersler var.

Kitapta yazar bu deneyden ilhamla hak, hukuk, adalet ve eşitlik konularında görüşlerini anlatıyor.

Bu kavramların çeşitli kaynaklardan tanımlarını, hukukun sermaye ile ilişkisini, hukukun çeşitli dallarını vb anlatıyor.

Başta ilgi ile okudum kitabı ama sonra ilgim azaldı. Yazarın kişisel görüşlerini çok da merak etmediğimi fark ettim.

Yalnız yazarı kitap için seçtiği isimden ötürü tebrik ederim, yaratıcı ve merak uyandırıcı. Zaten de bu meraka kapılarak kitabı aldım. 

*

Maymun demişken kendileriyle yapılan başkaca deney ve gözlemler için 

Bkz: Bonobo ve Ateist

 


26 Kasım 2022 Cumartesi

COLLINI DAVASI

 


COLLINI DAVASI

(Der Fall Collini)

Ferdinand Von Schirach

2011

Çeviren: Itır Arda

Alfa Basım 

1.Basım - Ağustos 2020

177 sayfa


Cinayet davası. 

Adamın biri, kendisini gazeteci olarak tanıtıp lüks bir otelde kalan bir adamı öldürüyor. 

Sanık: Fabrizio Collini

Maktul: Hans Meyer

Alman CMK sistemine göre sanığa bir avukat atanıyor: Avukat Caspar Leinen. 

Leinen, maktulün kim olduğunu sonradan öğreniyor. Arkadaşının dedesiymiş. 

Bu nedenle davadan çekilmeyi düşünüyor.

Maktulün avukatı olarak cinayet davalarında uzman ünlü avukat Richard Mattinger’i tutuyor Hans Meyer’in hayattaki tek mirasçısı Johanna.

Johanna ile Leinen'in gönül ilişkisi var. 

Leinen, başarılarını takdir ettiği avukat Mattinger ile karşılaşınca ona durumdan bahsediyor ve istifa etmek istediğini söylüyor. Mattinger ona yapmamasını söylüyor. Profesyonelliğe davet ediyor kısaca onu. Sanıkla konuşmasını, maktulle olan yakınlığını anlatmasını, sanık kabul ederse avukatlığına devam etmesini öneriyor. Leinen, bu tavsiyeye uyuyor. Dosyadan çekilmiyor. 

Sanık Collini susma hakkını kullanıyor. Cinayeti işlediğini itiraf ediyor. Zaten cinayeti işledikten sonra kaçmamış, saklanmamış. Ancak cinayeti neden işlediğini söylemiyor. 

(Cinayet ve kasten öldürme suçları farklı düzenlenmiş Alman Kanununda. Cinayet bizdeki canavarca hisle kasten öldürmenin nitelikli hali diye anladım.)

(Bir de Almanya'da da avukatlar cübbe kiralıyormuş, bir Euro karşılığı.)

Collini her ne kadar neden öldürdüğünü söylemese de Leinen araştırıp buluyor:

1940'larda Collini küçükken Almanlar çiftliklerini basıp babasını kaçırmışlar. Ablasını tecavüz edip öldürmüşler. Babasını da tutuklayıp öldürmüşler. SS Hücum Birliği komutanı Hans Meyer imiş. 

Bir gün bir mekanda oturan Alman askerlere pusu kurulmuş ve askerler öldürülmüş. Bunun bedeli olarak Hans Meyer komutasındaki askerler her bir askere karşılık on sivil öldürmüşler. Masum insanlar. Collini’nin babası da burada öldürülmüş.

Collini bunun intikamını almak için Hans Meyer'i öldürmüş. 

Collini aradan elli yıl geçtikten sonra öldürmesi ile ilgili olarak şunu söylüyor. Babasının ölümünün ardından dayısı ve yengesi ona bakmış. Dayısı ölmüş. Yengesi de öldükten sonra cinayeti işlemiş. Yani geride kimsesi kalmayınca.

Hans Meyer'in avukatı o dönem için sivillerin kurşuna dizilmesinin suç olmadığına ilişkin bilirkişi dinletiyor. Bilirkişinin dediğine göre sivilleri öldürmek şu şartlarda mümkünmüş:

-Kadınlar ve çocuklar asla öldürülemez.

-Öldürme gaddarca olmamalı.

-İşkence olmamalı.

-Saldırıların gerçek faillerini yakalamak için sahiden çalışılmalı.

-Kurşuna dizmeler sonrasında halka bildirilmeli. Böylece halktan diğer kişilerin başka saldırılar düzenlemesi engellenebilir.

Bu kapsamda Hans Meyer hakkında o dönem soruşturma açılmış. Şikayet eden Collini imiş. Ama zamanaşımından dava düşmüş.

Hans Meyer ceza alır mıydı almaz mıydı? Bilinemiyor.

Karar duruşmasında herkes sonucu merak ediyor tabii. 

Davanın düşmesine karar veriliyor. Çünkü Collini hücresinde kendi canına kıymış. 

*

Başka ülkelerin hukuk sistemlerine dair kitap okumayı severim. O yüzden bunu da sevdim.

Bu kitapta öğrendim ki Almanya'da bazı mahkemelerde hukukçu yargıçların yanı sıra hukukçu olmayan ve halk arasından seçilen fahri yargıçlar varmış. Görev süreleri boyunca diğer yargıçlar gibi yetkilere sahipmiş. "Böylece devleti temsil eden yargıçların yanı sıra halkı temsil eden kişilerin de karara doğrudan katılımı hedeflenir" sf.92. Bir çeşit jüri gibi anladım. Bu arada yargıç devleti temsil eder, diye bir şey doğru mu orada bilmiyorum. Ama burada -en azından teorik olarak- doğru değil. Yargıç karar mercidir ve herhangi bir kişiyi ya da devleti temsil edemez. Zira temsil etmek varsa orada yargıçtan beklenen tarafsızlık olamaz. 

Polislerin hukuk dışı iş yapmaları orada da var. Sanık, susma hakkını kullanmış. Polisler, tutukluyu hapishaneye götürdükleri araçta, yanında avukat yokken konuşmaya zorluyor. Senin avukatın bilmez,  genç avukatlar müvekkillerine çoğunlukla doğru olanı önermiyor, her şeyi daha da beter ediyorlar, diyorlar.

*




Kitabın filmi de var. 

İzlemedim. Merak etmiyorum. Kitap yeteri kadar uzattı hikayeyi. Cinayet sebebini öğrenmek için yerli yersiz bir sürü ayrıntıya maruz kaldım. Filmi izlemeye mecalim kalmadı. 

14 Ekim 2022 Cuma

ÇOCUK YASASI

 

ÇOCUK YASASI

(The Children Act)

Ian McEwan

Çeviren: Roza Hakmen

Yapı Kredi Yayınları

13.Baskı - Şubat 2022

148 sayfa


İngiliz bir Aile Mahkemesi hakiminin ele aldığı davalar,  verdiği kararlar ve bu kararlara giden yoldaki düşünceleri anlatılıyor. Bu esnada kendi özel hayatına dair de kısımlar yer alıyor. 

Dava konuları ilginç. Örneğin;

Yahudi Haredi cemaati üyesi anne ile babanın iki kız çocuğu var. İçinde yer aldıkları cemaate uygun olarak dinin ön planda olduğu bir hayatları var. Eğitime önem verilmiyor. Kız erkek ayrı okullara gidiyor. İnternet, tv, moda kıyafetler yasak. Ama anne cemaatten uzaklaşmış, inançlarına aykırı şekilde üniversite mezunu olup ilkokul öğretmeni olmuş. İki kızlarını da okutup meslek edinmelerini istiyor. Baba karşı çıkıyor. Bu konu mahkemeye taşınmış. “Mahkemeler çocuğun menfaatini göz önüne alarak anne babanın dini ilkelerine aykırı müdahalede bulunmaktan kaçınmalıydı. Bazense buna mecburdular. Ama ne zaman?” Sf.19

“Dini inançlar ya da dinbilimsel görüş ayrılıkları konusunda karar vermek laik mahkemenin işi değildi. Her din yasal ve toplumsal açıdan kabul edilebilir ve ahlaka aykırı ya da toplum açısından rahatsız edici olmadığı sürece saygıyı hak ediyordu.” Sf.19

Burada hakim çocukların eğitim almasından yana karar veriyor. Çocuk Yasasına göre bir mahkeme bir çocuğun yetiştirilmesiyle ilgili herhangi bir hususta karar verirken öncelikle çocuğun refahını dikkate alacaktır. Bu madde bizde de var. "Çocuğun üstün yararı ilkesi" diye geçer.

*

Bir başka ilginç dava olarak; yapışık ikiz bebek davası. 

Yapışık ikiz bebekler Mark ve Matthew. Matthew zor durumda, ölebilir, ölürse diğer bebeğin de ölümüne sebep olur. O yüzden iyi durumdaki bebek Mark'ı yaşatıp diğerini öldürmeyi tavsiye ediyor doktorlar. Aile sofu Katolik ve bu işleme izin vermiyor. Canı Tanrı verir Tanrı alır inançları nedeniyle bunu cinayet olarak görüp onaylamıyor. Olay mahkemeye taşınıyor. Hakim, işleme onay veriyor. 

Mahkeme kararında deniyor ki: “Ameliyatın amacı Matthew’u öldürmek değil, Mark’ı kurtarmaktı. Matthew müthiş çaresizliğiyle Mark’ı öldürmekteydi; doktorların Mark’ın yardımına koşup ölümcül tehdidi ortadan kaldırmalarına izin verilmeliydi. Matthew ayrılığın ardından, kasten öldürüldüğü için değil, kendi başına gelişimini sürdürmesi mümkün olmadığı için ölecekti.” Sf. 27

*

Kitapta hakimi sonucu itibariyle en etkileyen dava şu oluyor;

Yehova şahidi kanserli bir hasta, on yedi yaşında, kan nakli lazım, anne baba izin vermiyor dinlerine aykırı diye. Hastane anne babanın arzusu hilafına hareket etmeyi yasallaştıracak mahkeme kararına ihtiyaç duyuyor. 

Acil duruşma listesine alınıyor bu iş. Tebligat yapılıyor. Hastaneye talimat veriliyor ebeveyni bilgilendirsin diye. Oğlana vasi tayin ediliyor. Hastaneden yazılı ifadelerini vermeleri isteniyor. Görevli onkolog tanık ifadesi ibraz ediyor. Duruşmada çocuğun anne babası dünlerini açıklıyor, ailenin avukatı çocuğun kendisinin de tedaviyi reddettiğini, aklı başında zeki bir çocuk olarak onu nelerin beklediğini bildiğini vb anlatıyor. Doktor tedavi için kan vermenin gerekliliğini anlatıyor. Hakim hepsini dinledikten sonra bir de çocuğu dinlemeye karar veriyor. Hastaneye gidiyor. Çocuk gerçekten de akıllı, zeki, yetenekli bir çocuk. Kan nakli yapılmasını istemiyor. Dinine bağlı. Bunun sonuçlarını da bildiğini söylüyor. Dini uğruna ölümü göze almış. 

Hakim, kararını açıklıyor ve kan nakli yapılmasına karar veriyor. Çocuğu dininden ve hatta kendinden bile korumak gerek, diyor. Çocuk her ne kadar aklı başında olsa da dini hakkındaki görüşleri anne babasının görüşleri, başka fikirleri tanımamış, diyerek kan nakline onay verip çocuğun yaşamasını sağlıyor. 

*

Yani tüm davalarda bir noktada din unsuru var. Din nedeniyle hayatı çekilmez ve hatta yaşanmaz kılma anlayışı hakim. Benim kanaatim; yaşam hakkının en birincil hak olduğu ve hiçbir dini inancın bundan üstün olamayacağı. Yani bir yanda yaşam, diğer yanda din varsa, bence karar tartışmaya kapalı şekilde yaşamdan yana olmalı. Dine saygı adı altında doktorlar iş yapamaz ve mahkemeler de başka işle uğraşamaz hale gelmiş gördüğüm kadarıyla. Bu konuda bir yakınması olan İngiliz hakimin kitabını da okumuştum. 

Bkz: Mahkemelerin Yükselişi

O kitapta hakim, siyasi mekanizmanın yargı kararları nedeniyle işleyemez hale geldiğinden yakınıyordu. 

*

Son vaka ile ilgili olarak; kan nakli sayesinde hayatta kalan çocuk, hakim kadına hayran kalıyor. Onun sayesinde hayatta olduğunu düşünüyor ve dinine sırt çeviriyor. Hakimi takip ediyor ve bir gün karşısına çıkıyor. Hakim mesafesini korumaya çalışıyor ama yanlışlıkla öpüşüyorlar. 

Bir zaman sonra haber geliyor. Çocuk yine hasta olmuş, kan nakli gerekmiş, reddetmiş çocuk. Artık 18’ini geçtiği için de kimse karışamamış. Ölmüş.

*

Buraya kadar davalarda verdiği kararlarda ve gerekçelerinde iyi hoş iken bir laf ediyor hakim, orada tadımı kaçırıyor. Ele aldığı bir davada Faslı bir baba kızını kaçırmış. Hakim, babanın avukatına diyor ki: "Müvekkiliniz adına yüzünüzün kızarmasını beklerdim.” Sf.44 

Ne alaka? 

Bizim hakimler bunu demiyor en azından.

*

Tüm bu süreçte hakimimiz Fiona'nın kocası ile sorunları var. 

Karı koca altmış yaşındalar. Adam karısına başka bir kadınla yatmak istediğini, son bir kez tutku heyecan istediğini ama karısını sevdiğini ve boşanmak istemediğini söylüyor. Kadın kabul etmiyor. Herif de sanki normal bir şey teklif ediyormuş gibi anlayış bekliyor. Kadın da tekmeyi basmıyor. Sadece olmaz diyor. En son ne zaman seviştik, diye soruyor kadına ve kadını suçlayıcı bir tonda konuşuyor. Sen bendan uzaklaştın, senin kusurun... diye kadını eleştiriyor. Kadın da kıçına tekmeyi basmıyor. Kadının düşündüğü onsuz kirayı nasıl öderim, meslektaşlar arkamdan konuşur… Yapma yavrum yaaaa.

Kitabın sonunda ise öğreniyoruz ki kocası ile barışmış. Sessiz bir barışma oluyor. Kocası eve geliyor, pişman olmuşmuş, karısının nasıl değerini bilmezmişmiş...

Fiona kocasını affetmiş bir şekilde evlilikleri kaldığı yerden devam ederken çocuğun ölümü ile kendi sorumluluğunu düşünürken bitiyor roman.

*

Başka ülkelerin hukuk sistemlerini az çok tanımayı sağlayan bu tarz kitapları severim. Bunun gibi bir başkası için bkz: Kraliçenin Avukatı

Kitapta İngiliz bir avukatın anıları yer alıyor. 

*


Filmi de var kitabın. 

İzledim. Beğendim. Kitapla uyumlu gayet. 

Kitabın artısı şu ki; dava süreçleri daha ayrıntılı. Özellikle hakimin verdiği kararların gerekçelerini uzun uzun okumak benim için keyifli oldu. Filmde o kadar ayrıntısı verilmiyor doğal olarak. 

16 Ocak 2022 Pazar

KRALİÇENİN AVUKATI

 


KRALİÇENİN AVUKATI

Birleşik Krallık Avukatından Cinayet, Suç ve Masumiyet Hikayeleri

(Under the Wig: A Lawyer’s Stories of Murder, Guilt and Innocence)

William Clegg QC

2019

Çeviren: Halil İbrahim Aktay

Lyke Kitap

1.Baskı - Kasım 2019

224 sayfa


Kitabın adından yola çıkarak sandım ki kraliçenin avukatı gerçekten kraliçenin avukatı. Halbuki kraliçenin avukatı (Queen's Counsel) 1567’den beri kullanılan kıdemli avukatlara verilen bir unvanmış. Tahtta kral varsa adı kralın avukatı (King’s Counsel) oluyor. Yani bizdeki Av. Hülya Erarslan, orada oluyor Hülya Erarslan QC

Bu unvandaki avukatlara "İpek" (silk) deniyormuş. Çünkü onlar ipek cübbe giyerlermiş. Diğer avukatların cübbeleri ise pamuktanmış.

Kitabı otuz sekiz yıl boyunca bu işi yapmış bir avukat yazmış. İngiltere'deki hukuk işleyişi hakkında az çok bilgi sahibi oldum bu sayede.

*

İngiltere’de duruşma öncesi avukatı (solicitor)  ve duruşma avukatı (barrister)  diye ikili bir ayrım var. Duruşma öncesi avukatları dilekçe hazırlıyor, duruşma avukatları duruşmaya katılıyor. Bizde böyle bir ayrım yok. Bizde avukatların duruşma öncesi, sırası, sonrası... her aşamada yetkisi var. 

*

İngiltere'de de bizdeki CMK sistemine benzer bir sistem varmış. 

"Duruşma avukatlarının, 'taksi sırası' denen; başvurucunun Devlet ya da özel kişi olmasına bakılmaksızın, kendi çalışma alanlarında olduğu ve standart ücreti ödediği müddetçe başvurusunu kabul etme yükümlülüğünün bulunduğu katı meslek kuralları vardır."

Bizde de Ceza Muhakemesi Kanunu gereği şüpheli veya sanığın talep etmesi ile ya da talebi olmaksızın kanunda öngörülen suç tiplerinde görevlendirilen zorunlu müdafi vardır. Şüpheli veya sanık bu avukata para ödemez, avukatın ücreti Devlet tarafından karşılanır. Bu görevde bulunmak isteyen avukatlar başvuruda bulunur ve CMK listesine isimleri yazılır. Puanlama sistemi ile kendilerine görev verilir. Müsait değillerse görevi reddetme hakları vardır. 

Orada da bizdeki CMK listesi gibi bir liste varmış. Çorba defteri (soup list) diyorlarmış buna.

Kitapta yazar kendilerindeki sistem için "eşsiz kural" demiş ama, al işte eşi benzeri var. 

*

İngiltere'de kıdemli duruşma avukatları yarı zamanlı hakim olarak da görev yapabiliyormuş. “Kaydedici" ya da "Yazıcı" deniyormuş avukatların yaptığı bu yarı zamanlı hakimliğe. Ceza, hukuk ve aile yargılamalarına giriyorlarmış. Kasaba ya da şehir meclisi tarafından duruşma sürecini kaydetmek ve yazmakla görevli oldukları için bu isim verilmiş.

*

“İngiltere’de duruşma avukatlığı yapabilmek için dört büyük barodan, (Inns of Court: Lincoln’s Inn, Inner Temple, Middle Temple ve Gray’s Inn) birine üye olmak gerekiyormuş. Kitapta yazılana göre "Bunlar orta çağdan bu yana avukatlık mesleğinin merkezi konumundadır.” Sf.28

Orta çağ mı? Çevirmen bir not düşmüş burada: "Bu meslek örgütlerinin kökleri on dördüncü yüzyıla dayanır. Avukatlık eğitiminin verildiği, dışarıya kapalı, birçok bina, salon, kütüphane, ofis ve evden oluşan büyük kampüslere sahiptirler.”

Hey maşallah! Yani orada orta çağdan bu yana var olan bir meslek avukatlık. Çok köklü gelenekleri olması normal bu durumda. Bizde ise ne kadarlık bir geçmişi var? 1874 İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, cumhuriyet döneminde ise 1925 Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi. 

(İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde profesörlük yapmış Ernst. E. Hirsch'in anıları için; Bkz: Anılarım/Ernst. E. Hirsch 

*

İngiltere'de avukat olabilmek için hukuk fakültesinden mezun olmak, baronun hukuk okuluna kayıt olmak, okul sonunda baro sınavını geçmek ve avukat gözetiminde bir yıl staj yapmak gerekiyormuş. Stajın ikinci altı ayında mahkemeye çıkmak mümkünmüş.

Bizde hukuk fakültesi mezuniyeti ve bir yıl staj yeterli. Mezuniyetten sonra bir sınav yok. Bizde de stajın ikinci altı ayında duruşmalara girilebiliyor. 

Bir benzerlik de orada da stajyere para ödenmiyormuş. Hatta stajyer, avukata para ödüyormuş. Oldu canım! Eskiden belki bu mümkün olabilirdi, az kişinin olduğu zamanlarda. Ama artık bunu parasız yürütmek, salt usta-çırak ilişkisi gibi düşünmek mümkün değil. 

Yazarın gençlik yıllarında avukat olmak için bir de akşam yemeğine katılma olayı varmış. “O zamanlar avukat olmadan önce baroda yirmi dört ya da otuz altı akşam yemeğine katılmanız gerekirdi.” Sf.29 Anlamadım bu kısmı, bayağı yemek davetlerine katılıp çevre ediniyorlarmış galiba. Ama artık kalkmış bu sistem. Çünkü artık bazı gelenekleri sürdüremeyecek kadar yoğun bir popülasyon var. 

Bir avukatlık yeminleri yokmuş. “Avukatlıkta Görev ve Sanat” adlı bir kitap veriliyormuş mesleğe başlayanlara. Zımni bir yemin gibi değerlendiriyorlarmış bunu. Bizde yemin var, ruhsat töreninde ediyoruz yeminimizi. Ruhsatnamesini alırken avukat "Hukuka, ahlaka, mesleğin onuruna ve kurallarına uygun davranacağıma namusum ve vicdanım üzerine and içerim" diyerek yemin ediyor. 

*

İngilizcede “baro” parmaklık anlamındaki “bar” kelimesinden geliyormuş ve bu da avukatla hakimleri ayıran fiziksel engeli tanımlamak için kullanılırmış. Mahkemede söz alabilmek için kişinin bu parmaklığa (Bar) çağrılması (called) gerekir. "Baroya kabul edilmek" anlamında "called" ifadesi kullanılıyormuş.

*

İngiltere'de avukatlar cübbe ve peruk takıyor. Bizde cübbe var, peruk yok. 

Peruk için "gülünç bir gelenek" diyor yazar. İkinci el pazarlarından alıyorlarmış peruğu. Peruğun amacı avukatı anonim hale getirmek. 

Yazar “Baroya kabul edilene kadar kendi cübbemi ve peruğumu takma imkanım olmadı.” Sf.31 diyor. Kiralıyordu herhalde. Bizde de cübbe kiralama var. Avukatlar cübbeleri yoksa ya da yanlarında taşımak istemezlerse adliye baro odalarından cübbe ödünç alıyor. Duruşmadan sonra cübbeyi aldığı yere teslim ediyor.

Cübbelerinin sırtında cep varmış. Eskiden müvekkiller avukatın ücretini koysun diyeymiş. Şimdi sahte bir cep varmış orada. Kraliçenin avukatlarında ise cep yokmuş.

Bizdeki cübbelerde cep ve düğme yoktur. Avukatlık bir kamu hizmeti sayıldığından cepleri, bağımsız olduğundan, kimsenin önünde iliklenmesin diye de düğmeleri yoktur. 

*

Biraz üstten bir bakış sezdim yazarda. Siyasi baskıdan etkilenmeyen bağımsız yargıçları, adil ve şeffaf yargılama süreçleri olduğunu iddia ediyor. Dünyanın bir çok ülkesinde bunların eksik olmasına üzülüp İngiltere’de yargının adil ve tarafsız olduğunu söylüyor. 

*

Yazar, televizyonda izlediği bir diziden etkilenerek avukat olmuş. Bristol Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuymuş. 1968 Paris öğrenci ayaklanmaları kendi okulunu da etkilemiş ama o  olaylara karışmamış.

Özel okul - devlet okulu ayrımına değinmiş. “Özel liselerden gelen hukuk öğrencilerinin gözlerinden özgüven fışkırıyordu. Benim o özgüveni kazanmam için epey uğraşmam gerekti.” Sf.28 diyor. Fakir bir aileden gelmiş. 

*

Her avukatın duyduğu bir soru olarak “Suçluları nasıl savunuyorsun?” ona da soruluyormuş. Cevabı şöyle veriyor: "Etkili bir ceza yargılaması sistemi mutlaka suçla itham edilen kişinin savunulmasını mümkün kılacak bir mekanizmaya sahip olmak zorundadır. Eğer kişiler savunulmazsa, adalete asla ulaşamayız.” Sf.15

*

İngiliz Hukukunda şöyle bir şey varmış: “Birinin suçlu olduğunu bilmene rağmen, o kişinin savunmasını yapmak mümkün değildir, yasaktır. Başka bir deyişle, eğer bir müvekkil bana suçlu olduğunu söylemişse, ben mahkemeye onun masum olduğunu söyleyemem.” Sf.11 Bu nedenle müvekkil eğer avukatın kendisini savunmasını istiyorsa iddia edilen suçu işlediğini söylemeden “Farazi olarak, suçlu olduğumu itiraf etmem durumunda, cezamın ne olacağını düşünüyorsunuz?” diye sorarmış. Sf.16

Bizde ikrar (kabul etme) tek başına delil sayılmaz. Yani sen suçu kabul etsen de senin suçluluğunu ortaya koyan deliller olmalı. Çünkü ne malum başkasının suçunu üstlenmediğin? Ki "Suç üstlenme suçu" diye de bir suç var. 

*

İngiliz Hukukunda kitaptan anladığım kadarıyla özellikle cinayet dosyalarında tutukluluk esas. Sanıklar için “Duruşmayı gündelik hayatlarına dönüp bekleyemezler. Onun yerine hapishanede tutulurlar.” Sf.13 diyor yazar. Bizde tutukluluk istisnadır. Yani en azından kağıt üzerinde öyledir. 

*

Girdiği davalardan örnekler vererek anlatıyor yazar. Bir davasında duruşmaya bir hafta ara verilmiş. Çok uzun bir süre, diyor buna. Ahahhaahahahahhaa. Müsaadenizle buna epey güleceğim. Bizde duruşmalar arası 2-5 ay. 

(Muhteşem Yüzyıl'da bununla ilgili bir sahne vardı. Fransız elçiler Osmanlı adalet sisteminin hızını övüyorlardı en geç üç gün içinde karar çıkıyor diye.

Bkz: https://www.youtube.com/watch?v=1l-D3VYgccg


Bugün asla böyle bir şey yok. 

*

Hakimler doğru-yanlış bir sürü karar veriyor. Yanlış karar vermesinin bir yaptırımı yok. Kitapta İngiliz hakimlerin yanlış karar vermesinin utanç verici olduğunu anlatıyor yazar:

“Önemli davalarda hakimler doğru kararı verebilmek için büyük bir endişe taşırlar. Her şey bir yana yanlış karar verdiklerinde, karar temyiz mahkemesinden döner ki bu bir hakim için utanç vericidir.” Sf.23

*

"Suçlu profili belirleme uzmanı" varmış orada. Bu psikolog kişi söz konusu suçu nasıl bir insanın işlemiş olabileceğine dair psikolojik değerlendirme yaparmış. Polise aramaları gereken kişiyi tarif edermiş. Örneğin “Cinsel olarak bastırılmış, olay yerine yakın, tek başına yaşayan biri” gibi. 

Londra’da Wimbledon Parkında 1992’de bir parkta tecavüze uğrayıp kırk dokuz defa bıçaklanan bir kadın cinayeti olmuş. Yanında da üç yaşında çocuğu varmış. Polisler suçlu profili belirleme uzmanının tarifine uyan birini bulmuşlar. Basında suçlunun o olduğuna dair izlenim oluşturulmuş. Yazar da bu kişinin müdafisi olmuş. Savunması psikoloğun görüşünün tahmin ve varsayıma dayalı olduğu yönündeymiş. Sonuç beraat olmuş. Ama polisler bu kişinin suçlu olduğuna o kadar inanmış ki adam beraat ettiğinde gerçek faili aramayı bırakmışlar.

Gerçek suçlu on beş yıl sonra başka bir cinayetle ortaya çıkmış. Benzer şekilde işlenen bir cinayet vakası ile karşılaşmış avukat. Bu vakanın yıllar önceki olayla benzerliği araştırılınca geçmişteki o suçu da bu kişinin işlediği ortaya çıkmış.

*

Polislerin kanuna aykırı davranışları orada da varmış. Her yerde olabileceği gibi. Polislerin zorla itiraf alması, avukat isteyen şüpheliye kanuna aykırı olarak avukat vermemeleri…gibi.

Kitaptaki örneklerden anladığım kadarıyla önce şüpheliyi bulup sonra delilleri buluyorlar. Geride iz bırakmayan cinayetlerde civardaki potansiyel kişiler üzerine yoğunlaşıyorlar. Hele civarda daha önce de suç işlemiş sabıkalı biri varsa onu olağan şüpheli yapıyorlar.

*

Dosya numaralandırma sisteminden de bahsetmiş yazar. Bizde yıl ve davanın sıra sayısı vardır. Örneğin 2022/100 Esas. Bunun anlamı o dava 2022 yılında açılmış 100.davadır. 

Oradaki isimlendirme şöyleymiş: Örneğin; "R v Nolan & diğerleri" 

Versus (karşı) kısaltması olarak "v"

Kamu davası kraliçe adına açıldığından dosya adındaki R, "Regina", hükümdar erkekse "Rex" demekmiş.

*

Orada mahkemelerde jüri var. Avukatlar ve hakimler olayları jürinin anlaması için basite indirgeyip anlatıyorlarmış. Hakim jüriye zaman zaman hukuki açıklama yapıyor ve hatta handiyse verecekleri karar konusunda talimat veriyormuş. 

Avukatın bir görevi de jüriyi ikna edebilmek için dosyayı basite indirgeyip onların anlayacağı hale getirmek, savunmasının akla yakın olması, uçuk iddialar olmaması ve sunumun ilgi çekici olması. Zaman zaman hukuki terimler hakkında bilgi veriyorlarmış. Hiç işim yok bir de hukuk öğreteceğim insanlara. Konu hakkında bilgileri olmadığı için duyguları ile hareket edecekler. Nitekim yazar da bunu açıklıyor:

“Sanık aleyhine halen herhangi bir delil yoktu, ama jüri üyeleri üzerinde böylesine vahşice işlenmiş suçları içeren dosyalarda mahkumiyet kararı verme yönünde büyük bir psikolojik baskı oluşur. Herkesin bir tarafı sanığın gerçek suçlu olmasını ister, çünkü eğer suçlu o kişiyse polis işini doğru yapmış ve suçluyu yakalamış; kötü kalpli, korkunç bir adam parmaklıklar ardına konmuş olur ve hepimiz yataklarımızda rahat bir uyku çekebiliriz. Aksini düşünmek korkunçtur; aramızda serbestçe dolaşan bir katil olduğu anlamına gelir.” Sf.53 

Bkz:12 Öfkeli Adam. Filmde de tam olarak böyle davranan jüriyi izleyebilirsiniz. 

Jüri>Hakim. Mahkemede en önemli kişiler hakimler değil, jüri üyeleridir, diyor yazar. Dosyasını sunarken hakime değil jüriye odaklanırmış. Eğer sürekli bir şeylere itiraz ederse jürinin gözünde delilleri örtbas ediyor izlenimi uyandırırmış.

Jüri sistemini olumlu buluyor yazar:

"Çünkü jürideki insanların hayatı 'komşumun söylediğine inanmalı mıyım, satıcının anlattıkları doğru mu… gibi sorulara cevap aramakla geçmiştir. Birinin doğruyu söyleyip söylemediğine karar verebilmek için gereken tecrübeye sahiptir. Avukatlarsa şüphecidir." diyor. 

13.yy’dan beri jüri varmış. “Jüri sistemi mümkün olan en iyi sistemdir” diyor yazar. Sanmıyorum. Bence jüri iyi bir fikir değil. Hukuk bilmeyen insanların hukuk hakkında karar vermesini doğru bulmuyorum. 

Bkz: Sen sus hukuk bilmiyorsun.

*

İngiliz ceza yargılamasında, iddianame hazırlandıktan sonra bizdeki iddianamenin kabulü benzeri, ancak duruşmalı bir inceleme yapılıyormuş. Bu incelemeyi yapan mahkeme tarafından iddianame ve deliller yeterli görülürse, dosya esas yargılamanın yapılacağı mahkemeye sevk ediliyormuş. Sevk duruşması anlamında "committal proceedings" deniyormuş buna. Bizde bu aşama duruşmasız, dosya üzerinden ve genelde üzerine düşünülmeden yapılıyor. 

*

Nazi yargılamasına da katılmış yazar. Ama yargılanan sanık çok yaşlı ve demans hastasıymış, bir sonuç alınamadan ölmüş. 

Bir Nazi yargılaması için Bkz: Kötülüğün Sıradanlığı 

Yıllar sonra bir Nazi sanığı dosyası daha olmuş yazarın. Jüri üyeleri ve mahkeme heyeti yani hakim, savunma ve iddia makamı ekipleri ve tüm mahkeme katipleri ile bir gazeteci ordusu hep beraber Belarus’a gitmişler. Keşif incelemesi için başka bir ülkeye gitmek... Sene 1999. Ömür boyu hapis cezası almış sanık. 

Yazar savaş suçlarının elli yıl sonra yargılanmasını doğru bulmuyor. “Aradan el yıl geçtikten ve onca zaman İngiltere’de saklanmadan bir yaşam sürdükten sonra yargılamak ne derece doğruydu?”sf.99 diyor. 

Türk Ceza Kanununa göre soykırım ve insanlığa karşı suçlarda zamanaşımı işlemez. Bence bu doğrudur. 

*

Londra Hakimi (Recorder of London) diye bir makam varmış orada. Tarihi 1298’e dayanan bir makam. Merkez Ceza Mahkemeleri Grubu (Old Bailey) başkanının hakimlik dışında Londra şehir yönetiminde önemli bir yeri varmış, belediye başkanının hukuki danışmanlığını yaparmış. Londra şehir yönetimi tarafından önerilir, Adalet Bakanı tarafından onaylanır, Kraliçe tarafından atanırmış. 

*

Yazarın baktığı bazı davalar nedeniyle basında adı çıkıyormuş. Bir askerin İrlandalı bir terörist tarafından öldürüldüğü iddiasıyla açılmış bir davada sanığın müdafiliğini üstlenmiş. Bazı gazetelerde avukatın adı parantez içinde (sanıkla bir ilişkisi olmayan) diye yazıyormuş. İyi fikir aslında, bizde de avukat ve müvekkili arasındaki ilişki yanlış değerlendirilebiliyor. Böyle bir parantez bizde de iş görür. 

*

Haksız hapis ardından tazminat için “makul şüphe dahi olmayacak biçimde masumiyetini ispatlaması” gerekiyormuş. Sekiz yıl hapis yattıktan sonra yeniden yargılanan biri için jüri “suçsuz” diyor. Ama tazminat verilmiyor. Jürinin suçsuz demesi yeterli değil mi, anlamadım. Bizde bunun için beraat kararı verilmesi yeterli. Ceza Muhakamesi Kanunu madde 141'e göre tutuklandıktan sonra hakkında beraat kararı verildiyse tartışmasız tazminat alıyor. Ha ama kuş kadar tazminatlar veriliyor, bizdeki sıkıntı bu.

*

Yazar Adalet Bakanlığı bütçesinin azaltıldığından yakınıyor. Personel azmış. Mahkemelerin fiziksel görünümü de kötüymüş, bakımsızlık içindeymiş. Bak burada bir tık iyiyiz. Bizim adliyelerimiz saray!

*

Ne güzel şeyler öğrendim. Başka ülkelerdeki meslektaşların anılarını öğrenmek keyifli oluyor. 

İngiliz bir hakimin kitabı için bkz: Mahkemelerin Yükselişi

Bizden bir avukatın anıları için bkz: Bir Ceza Avukatının Anıları / Faruk Erem


5 Şubat 2021 Cuma

MAHKEMELERİN YÜKSELİŞİ

 


MAHKEMELERİN YÜKSELİŞİ

Yasamanın Gerileyişi ve Hukuk Üzerine

(Trials of the State: Law and the Decline of Politics)

Jonathan Sumption

2019

Çeviren: Anıl Aygen

Lykeion Yayıncılık

1. Baskı – Ocak 2021

93 sayfa

 

Yazar, Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi emekli yargıcı imiş. Kitap, ders metinlerinden derlenmiş.

İngiliz hukuku ve bakış açısı üzerinden bir değerlendirme yapıyor yazar. İngiltere’de hukukun üstünlüğü o kadar üstün olmuş ki yasama erkinin ve siyasetin işlevini yavaşlatmış, yazar da bundan yakınıyor. Hukuk, siyasetin içine giriyor diyor. Bizde ise tam tersi, siyaset hukukun içine giriyor.

Hukuk ve siyaset birbirinden çok da ayrı, çok da bağımsız olamıyorlar, işin doğası biraz da bu. Neticede hukukçuların uyguladığı kanunları çıkaran yasama organı. Yani meclis. Yani milletvekilleri. Yani siyasetçiler.

*

Hukukun sadece siyasete değil her konuya fazlasıyla müdahale etmesini sorguluyor yazar. Örneğin 2017’de İngiliz mahkemelerine ölümcül bir genetik hastalıkla doğan bir bebeğin tedavisinin kesilip kesilmemesi kararı için başvurulmuş. Yazar burada şuna değiniyor; tedaviye devam edip etmeme kararı tıbbi bir karar, ama doktorlar bu kararı kendi başlarına almaktan çekiniyorlar. Topu mahkemeye atarak yasal mesuliyetten korunmuş oluyorlar. Kararı eleştirmiyor yazar, sadece hukukun hayatın her alanına müdahalesini sorguluyor. (Bu arada mahkeme tedavinin sonlanmasına karar vermiş ve çocuk ölmüş.)

*

Bir başka örnek olarak kürk hayvanı yasaklarını gösteriyor yazar. İngiltere’de kürk çiftçiliği yasaklanmış. Eti için hayvan yetiştirmekte ve öldürmekte ahlaki sakınca görmüyoruz. Ama kunduz veya vizonların kürkünü giyme arzusu yeterli bir ahlaki sebep oluşturmuyor. Yazar burada hukukun ahlaka müdahalesini sorguluyor. Cinayet, tecavüz, hırsızlık… Bunların ahlaken yanlış oldukları konusunda fikir birliği var. Ancak henüz ahlaki bir fikir birliği olmayan (kürk giymek/giymemek) konularda da hukukun müdahale eğiliminin artmasını endişe verici buluyor. Endişelenmesinin sebebi tek tip çözümlerin uygulamaya konması, kişilerin kendi ahlaki yargılarının çeşitliliğinin yok edilerek tek bir ahlaki yargı var edilmeye çalışılması.

*

Hukukun vur deyince öldüren bir yapısı olduğuna dikkat çekiyor yazar. Örneğin bir idari kurumu bir konuda eleştirdiğinizde o kurum daha sert tedbirlere başvurabiliyor. “Ne zaman sosyal hizmet çalışanlarını, korkunç çocuk istismarı vakalarını önlemekte başarısız olmak ile suçlasak, aslında onları masum ailelerinin hayatlarına, çocukların tehlikede olma ihtimaline karşı müdahale etmeye daha fazla teşvik ediyoruz.” Sf.20

Bir dava örneği daha veriyor. İngiltere’de bir genç sığ bir göle balıklama atlamış ve felç olmuş. Yerel otoriteleri dava etmiş. Uyarı levhaları varmış gölün etrafında ama gencin iddiası insanların uyarıları ihmal etme eğiliminde olmaları ve bu nedenle gölün girişinin tamamen kapatılması gerektiği. Ve bu davasını başta kazanmış. Sonra bozulmuş. “Gölün keyfini çıkartacak ve bunu güvenle yapacak kadar aklı başında büyük bir çoğunluğun mağduriyetine sebep olacak bir özgürlük kaybıdır.” denerek. Sf.19. Ancak göl komple kapatılabilirdi de. Hukukun ve mahkemelerin vur deyince öldür şeklinde kararlar vermesi mümkün çünkü.

*

Her alanda hemen hukuk sistemine başvurmanın çok da iyi bir fikir olmayabileceğini anlatıyor yazar. "Her felaketten sonra hukukun ya bozuk olduğunu ya da yeterince güçlü olmadığını düşünmeye meylediyoruz. Hemen yasal bir çözüm arayışına giriyoruz; bir dava, bir soruşturma veya daha fazla yasal düzenleme. ‘Bu konu hakkında bir yasa olmalı’ düşüncesi evrensel bir feryat haline dönüştü.” Sf.21

Bizde de yeni Anayasa feryadı var. Sanki ülkecek tek sorunumuz Anayasadan kaynaklanıyormuş gibi. Sanki değişse her şey güllük gülistanlık olacakmış gibi. Halbuki yasa, yani kağıt üzerindeki değişiklik değil önemli olan, uygulamacılar önemli. Uygulayacak gücün yoksa dünyanın en mükemmel kanunlarına sahip ol, neye fayda!

*

Brexit konusuna da değinmiş yazar. Bu konunun referanduma bırakılmasını eleştirmiş. Çünkü ona göre referandum “karar alımını, (…) politikacıların ellerinden alır ve kendi fikrinden başkasını düşünmek için hiçbir sebebi olmayan seçmenlere verir.” Sf.31 Ahaha, doğru.

Yazara göre “Bir referandum, oy verenlerin yüzde 52’sinin bütün ulus adına konuştuklarını hissettiği, yüzde 48’in ise hiçbir öneminin olmadığı bir sonuç üreterek uzlaşıyı engeller. (…) Kendisi ile fikir ayrılığında bulunanları düşman, hain, sabotajcı, hatta Nazi ilan eden (…) bir düşünce yapısıdır.” Sf.31

Aynısıııı. Bizde de sık sık cahil, terörist, çomar ilan etmece var.

Brexit’i konu alan bir film var ilgilisine: "Brexit: The Uncivil War" Filmde bu konuda karar alma süreci, seçim kampanyaları, insanların oy verme motivasyonları anlatılıyor.

Yani yazar referandum yapacaksak niye milletvekilleri var, niye temsilci seçiyoruz diye soruyor. “Siyasi karar alma sürecini etkisiz kılan temel bir hukuk kavramına doğru” yol alındığını düşünüyor. Siyasi olan sorunlara yargısal çözüm aramanın faydasızlığını anlatıyor.

*

Bu arada İngiltere’de “Kraliyet Kuşları Koruma Derneği” varmış. Çok güldüm buna, bizim “Kanarya Sevenler Derneği” gibi geliyor kulağa. Ama Kraliyet Kuşları Koruma Derneği, üç ulusal partinin toplamından daha fazla üyeye sahipmiş.

*

Çok güldüğüm ama komik olmayan bir şey daha yazıyor kitapta: “Yargıçlar genellikle zeki, düşünceli ve hitabeti güçlü insanlardır. Entelektüel olarak dürüsttürler.” Sf.33 J

Hı hı evet, öyledirler tabii.

*

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine de çeşitli eleştiriler yöneltiyor yazar.  Uluslararası bir mahkemenin dış denetçi olarak hareket etmesinde sakınca görmüyor. Zaten AİHM’deki davaların çok azı İngiltere’ye karşı açılmış. Sözleşmeci ülkeler arasında sicili en temiz olanlardan.

Yazarın eleştirisi şurada. İngiltere’de 2014’te ölümcül hastalar için yardımlı intihar konusu gündeme gelmiş. Kendini öldürmek konusunda yardım alma hakkı olabilir mi olamaz mı? Bu konu AİHM’e taşınmış. AİHM her sözleşmeci devletin kendi değerlerine uygun bir karar vermesi gerektiğini söylemiş. Burada da yazarın sorusu şu: Britanya’ya çözümü kim sunmalı? Parlamento mu yoksa mahkemeler mi? Hadi bakalım. Yazar bunun parlamento meselesi olduğunu düşünüyor. Bu düşünceyle bağlantılı olarak komple AİHM’den de çıkılmasını, son sözü parlamentoya bırakan yasal bir araç oluşturmak gerektiğini savunuyor.

Bizim canımız siyasetten çok yandığı için buna sıcak bakamıyorum. Gerçi hukuktan canımız yanmıyor mu? Bizim canımız her türlü yanıyor.

Yazar Britanya’daki mahkemelerin “liberalizmin kalesi” olarak kabul edildiğini söylüyor. Bizde de eskiden yargı için “Chp’nin arka bahçesi” denirdi, liseliler bilmez. İşte yargı kimsenin arka bahçesi, kalesi olmamalı. Daha kaç nesil deneyimleyeceğiz bunun kötü bir şey olduğunu? Yargı sistemi tam bağımsız ve tarafsız olmadıkça işe yaramıyor.

*

İngiltere’de yazılı anayasa yok. Bu konu ile ilgili tartışmaları olmuş. Yazar gayet net ve bence gayet de haklı olarak diyor ki; bunca zaman yazısız anayasa ile gelmişiz, niye değiştirelim? Ayrıca yazılı anayasası olan ülkeler çok mu iyi?

O kadar haklı ki! Ben de İngiliz olsam tam olarak bu şekilde cevap verirdim yazılı anayasa konusuna.

Yazılı anayasaların tarihine bakıldığında hepsinin öncesinde bir yıkılma ve yeniden kuruluş vardır. Bir devlet yıkılır ve yenisi kurulurken Anayasa kabul edilir. İngiltere böyle bir şey yaşamamış ki. Yılların alışkanlıkları ve gelenekleriyle ilerlemişler. “Muazzam entelektüel güzellikte bir yazılı anayasa tasarlanabilirdi. Ama bu bizim tarihi deneyimimizde hiçbir temele sahip olmayacaktı.” Sf.83 Hiç!

*

Kitapta şu kısımda şok oldum. İngiltere’de vatandaşların çoğunun “kuralları yıkmaya istekli bir diktatör tarafından yönetilmeyi hoş karşıladığını” gösteren anketler çıkmış. Deli misiniz? 

Ayrıca İngiltere’de “siyasi kariyerin finansal mükafatları çok büyük değildir.” diyor yazar. Sf.88. Bizde ise piyuuuuuu faal görev bittikten sonra emekliliğinde bile rahatsın, faal görev sırasında ise yedi ceddine yetecek kadar kazancın oluyor.

*

Offf, dertlendim!