Paulo Coelho etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paulo Coelho etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2025 Pazartesi

OKÇU'NUN YOLU

 



OKÇU’NUN YOLU 

(O Caminho do Arco) 

Paulo Coelho 

2003 

Portekizce aslından çeviren: Emrah İnce 

Can Sanat Yayınları 

2.Basım - Ekim 2022 

163 sayfa 


Az yazılı çok resimli bir kişisel gelişim kitabı. 

Usta bir okçudan ok-yay metaforu üzerinden hayata ilişkin öğütler okumak isteyenler buyursun. 

Bu arada usta demişken; 

"Usta bir şey öğreten değil, öğrenciye zihninde zaten bulunan bilgiyi keşfetmesi için ilham veren kişidir.” Sf.25

 Usta okçu Tetsuya. Ama ok mok işlerini bırakmış, marangoz olmuş. Köylüleri bile bilmiyor onun bir zamanlar ne usta okçu olduğunu. Anca işin ehli bilir. İşte bilenlerden bir genç de araya araya onu buluyor. Hünerlerini ona gösteriyor. Usta okçu da tavsiyelerde bulunuyor, okçunun yolunu anlatıyor:

Dostlar: Herhangi bir işe başlarken ilk olarak kendine dostlar, yani yaptığına ilgi gösteren kişiler bul. Sf.29 

Yay: Bazen hareketsiz kal, dinlen. Devamlı gerilmek yorar. 

Ok: Ok niyettir. Niyetin belirgin ve ölçülü olsun. 

Hedef: Hedefi sen seçersin, sorumluluk da senin, başkasını suçlama 

Duruş: Vakur, zarif bir duruşun olsun.

.

.

.

İşte böyle böyle ok nasıl tutulur, yay nasıl tutulur, hedef nasıl belirlenir... gibisine gibisine Ermiş/Halil Cibran tandanslı bilge bilge öğütler. 

24 Ağustos 2019 Cumartesi

CASUS


CASUS

(A Espia)

Paulo Coelho

2016

Portekizce aslından çeviren: Emrah İmre

Can Sanat Yayınları

1. Basım - Ekim 2016

150 sayfa


Mata Hari.

Asıl adı Margoretto Zello.

Hollanda'da doğuyor. 

Lisede okul müdürünün tecavüzüne uğruyor. Kimseye söyleyemiyor. Yıllar sonra artık ünlü bir kadınken bunu itiraf ettiğinde ise o müdür cezalandırılmak bir yana bu meşhur kadınla birlikte olan ilk erkek diye böbürleniyor ve başka erkekler tarafından imreniliyor.

*

Bir ilanda kendisine eş arayan bir subay olduğunu görüp o subayla tanışıyor. Evleniyorlar. Endonezya'ya yerleşiyorlar.

Ancak eşi hem şiddet uyguluyor, hem de başka kadınlarla aldatıyor. 

Sonunda ismini değiştirip Paris'e kaçıyor.

Paris'te dansçılık yapıyor. Dans ederken soyunmaktan çekinmiyor. Bu da ona ün kazandırıyor.

Ancak zamanla eski ününü kaybediyor.

İkinci Dünya Savaşı başlıyor.

Berlin'den bir teklif alıp oraya gidiyor. Ancak kendisine casusluk teklif ediliyor. Para için kabul etse de işe yarar bir istihbarat sağlamıyor.

Paris'e geri döndüğünde ajan olmakla suçlanıyor.

Bunu kanıtlayacak herhangi bir somut delil olmasa da suçlu bulunup idam ediliyor.

*

Denilen o ki, amaç, bu magazinel dava ile halkın ilgisini çekip, savaş nedeniyle milyonlarca insanın öldüğünü unutturmak.

Kitabın sonunda savcının bir itirafı var ki öfkeden kudurtur insanı:

"Aramızda kalsın ama elimizdeki deliller o kadar yetersizdi ki bir kediyi bile mahkum etmemize yetmezdi." sf.146

*

Kitap Mata Hari'nin kendisini kızına anlatmak için yazdığı günlük ve avukatına mektup şeklinde dizayn edilmiş. O yüzden Mata Hari'nin hayat hikayesi açısından biraz yüzeysel kalmış. Yazar da bu yüzden olsa gerek kitabın sonunda Mata Hari'nin öyküsü hakkında daha fazla bilgi isteyenler için kitaplar önermiş.

27 Nisan 2014 Pazar

KAZANAN YALNIZDIR

KAZANAN YALNIZDIR

( O vencedor esta so)

Yazarı: Paulo Coelho

Türkçesi: Celal Üster

Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - Eylül 2009

Sayfa Sayısı: 377


Şöhretlerin dünyasında geçiyor hikaye.

Cannes Film Festivali.

Festivale gelmiş çok ünlüler, az ünlüler, ünlü olmaya çalışanlar. Yapımcısı, yönetmeni, oyuncusu, mankeni... 

Aslında bu dünyaya ait olmayan bir İgor var.

Amacı eski karısından intikam almak, ona bir mesaj göndermek.

Bu mesajı da insanları öldürerek yapıyor.

Ünlü, ünsüz bir sürü insan öldürüyor.

Cannes polisi, şehirde bir seri katil olduğundan şüpheleniyor ama öbür taraftan bunu mümkün olduğu kadar gizli tutmaya çalışıyor ki festival zarar görmesin. Milyonlar dönüyor ortada, ufak bir felaket haberi, dev zararlara yol açar sonuçta.

İgor, kurbanlarını rastgele seçiyor. 

Hatta aslında kurbanları onu seçiyor bazen.

Müthiş kusursuz tekniklerle öldürdüğü kurbanları ile mesaj göndermek istediği eski karısı Ewa'nın ise bunlardan haberi yok.

Ewa, İgor'un Cannes'da olduğunu biliyor. Ama ölümleri bilmiyor.

İgor, en sonunda Ewa ve kocası ünlü modacı Hamid'e ulaşıyor. 

O kadar insan öldürdükten sonra eski karısını artık çok da umursamadığını farkediyor.

Bir sürü insanın hayatını bitirdikten sonra, tıpış tıpış gidiyor.

31 Temmuz 2012 Salı

PİEDRA IRMAĞININ KIYISINDA OTURDUM AĞLADIM


PİEDRA IRMAĞININ KIYISINDA OTURDUM AĞLADIM


( Na Margem Do Rio Piedra Eu Sentei e Chorei )

Yazarı: Paulo Coelho

Türkçesi: Aykut Derman

Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı: 1.Basım 1997- 35.Basım Mart 2010

Sayfa Sayısı: 218

Ben de bu kitaba harcanılan zamana oturdum ağladım.

Pilar adlı hanım kızımız, eski aşkı ile uzun yıllar sonra yeniden karşılaşıyor. Fakat adam o eski adam değil. Kendini dine adamış. Pilar da gel-gitler yaşıyor kendi içinde. Normal hayatına geri mi dönsün, yoksa bu adamın peşinde mi koşsun? Aman Pilarcığım, düşündüğün şeye bak ya. Dön evine, yurduna. Bu adamla yaşanır mı bir ömür boyu?

Kitabın arka kapağında yazılana göre “Paulo Coelho, bu romanında Tanrı’nın kadın yüzünü keşfediyor”muş. Bizim de keşfetmemizi istiyor belli ki, fakat ben keşfedemedim. Ve tüm keşfedemeyenler gibi sıkıldım.

Sonuç olarak dini yorumlamaları, aşk sosuyla vermeye çalışan ama sıkıcı olmaktan kurtulamayan bir roman.

3 Eylül 2011 Cumartesi

ZAHİR


ZAHİR

Yazarı: Paulo Coelho

Türkçesi: Ayşegül Hatay

Yayınevi:Can Yayınları

Basım Yılı:1. Basım- 2005 , 18. Basım -2005

Sayfa Sayısı:316


Bir yazar SİMYACI gibi bir kitabı yazdıktan sonra çok büyük bir baskı altında hisseder herhalde kendini. Zira dünyada okumayanı dövdükleri üç kitap var: Küçük Prens, Martı, Simyacı. Bunu tamamen işkembe-i kübramdan söylüyorum ama bence öyle yani.

Zahir'in de böyle mistik, böyle bir gizemli havası var ama şimdi kitabı okuyup bitirmemin üzerinden biraz zaman geçince aklımda çok da birşey kalmadığını farkettim. Aklımda kalanlar da kitabın anlattığı hikayeyle çok da alakalı olmayan şeyler.

Mesela tren raylarının birbirinden uzaklığının neden 143,5 cm olduğu. ''İlk tren vagonlarını yaptıklarında insanlar at arabalarını yaparken kullandıkları aletleri kullanıyorlarmış. Peki vagonların telerlekleri arasında neden bu kadar uzaklık var? Çünkü arabaların geçtiği eski yolların genişliği bu kadarmış. Ve neden? Çünkü onların savaş arabaları iki atla çekiliyormuş ve atlar yanyana durduğunda, genişlikleri 143, 5 santimetreymiş.

Böylece benim bugün gördüğüm, her biri birer sanat eseri olan hızlı trenlerimizin kullandığı rayların arasındaki uzaklık Romalılar tarafından belirlenmiş. İnsanlar ABD'ye gittiğinde ve orada tren yolları inşa etmeye başladıklarında bu genişliği değiştirmeye gerek duymamışlar ve o şekilde kalmış. Bu uzay mekiklerinin yapımını bile etkilemiş. Amerikalı mühendisler yakıt tanklarının daha geniş olması gerektiği düşünmüşler, fakat tanklar Utah'ta imal ediliyor ve oradan Florida'daki uzay merkezine trenle nakledilmeleri gerekiyormuş ve trenlerin bu yolda geçecekleri tünellerden daha geniş hiçbir şey geçemiyormuş. Ve böylelikle onlar da Romalıların ideal olduğuna karar verdiği bu ölçüyü kabul etmek zorunda kalmışlar.'' sf 135

Ya da mesela aklımda kalan bir diğer gereksiz bilgi;

'' 1971'de Kaliforniye Stanford Üniversitesi'nde bir grup araştırmacı, sorguya alınanların psikolojileri üstünde çalışmak için sahte bir hapishane yapmaya karar vermiş. 24 gönüllü öğrenci seçmişler ve onları suçlular ve gardiyanlar olarak ayırmışlar.

Sadece bir hafta sonra bu deneyi bitirmek zorunda kalmışlar. Gardiyanlar - iyi ailelerden gelen, normal değerleri olan, terbiyeli kızlar ve erkekler - gerçek birer canavara dönüşmüşler. İşkence sıradan bir olay haline gelmiş ve mahkumlara yapılan cinsel taciz normal kabul ediliyormuş. Projede yer alan öğrenciler, hem gardiyanlar hem de suçlular, büyük travmalar yaşamışlar ve uzun süre tıbbi yardıma ihtyaçları olmuş ve bu deney bir daha tekrarlanmamış.'' sf 227

Kafamı, bu gereksiz bilgilerden ayıklamaya çalıştığımda geride karısı tarafından terkedilen bir adamın ( yazarın ) , özelde karısını , genelde ise kendisini arayışını anlatıyor kitap.Aslında karısı da kendi iç yolculuğuna çıkmış, o da bir arayışta. Hatta yazarın yol arkadaşı olup karısını aramasına yardımcı olan adam da bir arayışta. Herkes kendisini arıyor. Ben neyim? Nerden geldim? Nereye gidiyorum?

Yine çok alakasız, aklıma bir Umut Sarıkaya karikatürü geldi. Otobüsle yolculuk etmekte olan adam, koltuk arkalarındaki televizyonda Maskeli Beşler'i izlemektedir ve iç sesi şöyle der: ''Bu yolculuk aynı zamanda benim iç dünyama yapacağım bir yolculuğu temsil ediyordu ama Maskeli Beşler'in esiri oldum.''

Bu kitap böyle basit değil tabi. Kendi içinde bir felsefesi var. Ha ben o felsefeyi çok anlamadım, anladığım kadaıyla da sıkıldım, o ayrı.

Ha ama önemli bulduğum ve ''Harbiden lan'' dediğim bir yer vardı:

''Yol gösterici ya da pes etme noktası: Yaşamımızda daima gelişmemizi engellemekten sorumlu olan bir olay vardır. Bir travma, acı bir yenilgi, aşkta hayal kırıklığı, hatta pek anlayamadığımız bir zafer bizi korkutabilir ve bir adım daha atmamızı engelleyebilir. Onun gizli güçlerini artırma sürecinin bir parçası olarak, bir şaman öncelikle kendisini bu pes etme noktasından kurtarmalıdır ve bunu yapmak için de tüm yaşamını gözden geçirip bu durumun tam ne zaman ortaya çıktığını bulmalıdır.'' sf 224

Harbiden lan.Bana da oluyor bu.Tam şimdi aklıma örnek gelmiyor ama oluyor yani. Var böyle birşey.

Bu arada yukarıdaki tren rayları ve suçlular-gardiyanlar deneyine çok da gereksiz demeyeyim aslında. Yeri gelir bir arkadaş ortamında söylerim, havam olur.




3 Ağustos 2010 Salı

SİMYACI


SİMYACI


Yazarı: Paulo Coelho



Böyle bir kitap yaz ve öl. Hayatta bundan başka hiçbir şey yapmana gerek yok. ''Bir kitap yazdım'' de, yeter.


''Eğer bir şey istersen tüm evren o düşün gerçek olması için işbirliği yapar.''


Bu felsefeyi aşılayan, içine alıp sürükleyen, bitirmeden bırakması zor kitaplardan. Hatta Paulo Coelho'yu Paulo Coelho yapan kitaptır diyeyim de ne kadar güzel olduğu anlaşılsın.



Hikaye şudur:


---


Kahramanımız Endülüslü Çoban bir gün bir rüya görür. Bu rüyayı yorumlayan çingene ona kendisini Mısır'da piramitlerde bekleyen hazineden söz eder. Çobanımız başta bunu pek kaale almaz. '' Ya de get işine deli misin divane misin ? Hasbinallah, hazineymiş. '' umursamazcılığındayken bir yaşlı kahin Kral'la karşılaşır ve hayatı değişir. Artık o, bu kralın nasihatleri ışığında kendi kişisel menkıbesinin peşinde koşacaktır. Bu uğurda çölleri aşmaya razıdır.


Bir billuriye dükkanında iş bulur.Orada çalışarak orayı ihya eder ve kazandığıyla yoluna devam eder.


Yolda hayatını simyaya adamış ve tek gayesi simyacıyı bulmak olan bir ingilizle karşılaşır, yol arkadaşı olurlar.


Yolda bir vahada duraklarlar. Çobanımız burada hayatının kadınını bulur. ''Yemişim hazineyi, altını. Hayatımın kadınını buldum. Burada kalacağım.'' diye geçirmektedir aklından.


Fakat bu aşık olduğu kadın yani Fatıma o kadar yüce soyludur ki ona hayalinin peşinde koşmasını, aşık olmanın insanın hedefine koşmasına engel olmaması gerektiğini, bir çöl kadını olarak erkeğini beklemenin kendisi için zor olmayacağını söyler.


İngiliz'in aradığı simyacı aslında bu mola verdikleri vahanın içindedir. Fakat onunla önce çobanımız tanışır. İngilizin yemesi gereken bir fırın ekmek daha vardır onla tanışmak için.


Simyacı, çobanımıza hazineyi bulmasında çok yardımcı olur.


Çoban abimiz tam hazinenin artık bulunduğuna emin olduğu yere gelmiştir ki aslında herşeyin başladığı noktada olduğunu idrak eder. Kitap da zaten bu sonuyla ''vuuvvvv''dedirtir, etkiler.


---