Antoine de Saint-Exupery etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Antoine de Saint-Exupery etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2023 Pazartesi

SAVAŞ PİLOTU

 


SAVAŞ PİLOTU

(Pilote de Guerre) 

Antoine de Saint-Exupery

 1943

Çeviren: Gülce Ekin Köse 

Dokuz Yayıncılık

8.Baskı – Kasım 2020

191 sayfa

 

Küçük Prens’ten bildiğimiz yazarın savaş pilotluğu yaptığı dönemde yaşadıkları ve düşündükleri yer alıyor kitapta. 

Savaşı ve askerliği eleştiriyor. Eleştirilerini samimi buldum.

Fransız ordusundaki uçak ve bilgi eksikliğini, iletişim kopukluğunu, Almanların başarısını anlatıyor hiç sakınmadan.  

Savaşın anlamsız olduğunu düşünüyor:

“Kimse de bu savaşın hiçbir şeye benzemediğini, hiçbir anlam taşımadığını, hiçbir şemaya uymadığını, ucunda kuklanın bile kalmadığı iplerin ciddiyetle çekilmesinin bir işe yaramadığını dile getiremez.” Sf.12

“Savaş bir macera değil. Savaş bir hastalık. Tifüs gibi bir şey.” Sf.59

Kendi dostlarından da görüyor ki savaş sırasında bir emirle giden bir daha geri gelmiyor. 

Elli tane uçak kalmış Fransız ordusunda. Bir uçak görürseniz Almanlarındır, diye kanaat oluşmuş insanlarda.

Emirlerin yerine ulaşmadığını ve ulaşamayacağını gözlemlemiş:

“Bir işe yaramayacak bir görev… Kimsenin kullanmayacağı bilgiler edinmek için bir mürettebatı feda etmenin ne anlamı var, siz söyleyin! İçimizden biri hayatta kalıp bu bilgileri getirmeyi başarsa bile, bilgiyi verebileceği kimse kalmamış olacak.” Sf.26

Savaşta bir figüran olarak kullanıldığını, hiçbir etkisinin olmadığını düşünüyor:

“Etkisizlik, kara bir yazgı gibi hepimizin üstüne çökmüş.” Sf.66

Hadi askerler böyle, aydınlar hakkında da farklı düşünmüyor:

“Aydınlar, reçel kavanozları gibi, savaştan sonra yenmek üzere, propaganda raflarında bekletiliyorlar.” Sf.40

Orduları bir arada tutanın ortak duygular olduğunu düşünüyor. O yüzden orduların geri çekilmesinin iyi bir strateji olmadığı kanaatinde:

“Geri çekilen bir ordu, ordu değildir. Galibiyete layık olmadıklarından değildir bu. Geri çekilmeye başladıklarında, onları birbirlerine bağlayan duygu ve ruhları yok ettiği için.” Sf.107

Savaşın halklarda yarattığı yıkımı da gözlemlemiş. İnsanların göç etmeleri, yıllardır yaşadıkları yerleri terk etmeleri, aslında bazısının göç etmesi gerekmediği halde bir dalgaya kapılıp gitmek zorunda hissetmeleri…

 Ülkesi Fransa’yı da eleştiriyor. Bu savaşı kazanamayacaklarını biliyor:

“Savaş ilan ettiğimiz anda düşmanın gelip bizi yok etmesini bekledik çünkü onlarla mücadele edecek güçte değildik.” Sf.111

“İleride, bu savaşa ‘garip’ dediğimiz için ayıplayacaklar bizi! Bu savaşı ‘garip’ olarak adlandıran biziz. Savaşan da biziz. Haliyle istediğimiz kadar alaya alma hakkımız var. Çünkü tüm fedakarlıkları yapan biziz.” Sf.112

Savaşın en çetin zamanlarında zaman zaman çocukluğuna sığınıyor. Çocukluk anıları geliyor aklına:

“Kendimden üstün birinin korunmasına sığınmak için çocukluğuma kadar uzanıyorum. Zira yetişkinleri koruyan kimse yoktur. Yetişkin olduğunuz anda tek başınıza kalırsınız.” Sf.123

Bu arada görevi gereği uçağın nasıl adeta bir organı haline dönüştüğünü, uçağa olan hakimiyetini de anlıyoruz kitapta.

* 

Kişisel gelişim havası da var kitapta. Yazar savaşın içinde vahşileşmektense ruhen incelmiş gibi. Gerçi kim bilir kaç kişiyi öldürdü? Savaş zamanıydı, göreviydi… deyip aklayalım bakalım.

“Bilmek bir görüntüye ulaşmaktır. Açıklamak ya da ispatlamak değildir. Ancak görebilmek için önce göreceklerine katılmayı kabul etmek gerekir.” Sf.41

Bir arkadaşı havada yanan bir uçaktan kurtulmuş. Arkadaşı, olayı anlatıyor ama olayın tüm ayrıntılarını hatırlayamıyor. Çünkü bilinç o esnada esas mesele ile –ölüm kalım ile- mücadele ettiği için normal şartlarda fark edebileceği bir şeyi umursamıyor. Yazarın değerlendirmesiyle:

“Bilinç alanının ne kadar dar olduğunu iyi bilirim. Her seferinde tek bir soruyu alabilir içine. Yumruk yumruğa dövüşürken, aklınızı kurcalayan dövüş stratejileriyse, aldığınız darbeler canınızı acıtmaz. Bir deniz uçağı kazası sonrasında boğulduğumu sanırken buz gibi su bana ılık gibi gelmişti. Daha doğrusu bilincim suyun sıcaklığını algılayabilecek kadar yerinde değildi. Başka telaşları vardı o anda. Suyun ısısını hiç hatırlamıyorum. Bilinç böyle bir şeydir işte.” Sf.48

Hele şu laf: “Yaşamak, yavaş yavaş doğmaktır.” Sf.53 Bu laf nasıl meşhur olmadı, orada burada yer almadı?


26 Kasım 2022 Cumartesi

İNSANLARIN DÜNYASI

 


İNSANLARIN DÜNYASI

(La Terre des Hommes )

Antoine de Saint - Exupery

1943

Çeviri: Gülce Ekin Köse

Dokuz Yayıncılık

8.Baskı - Kasım 2020

192 sayfa


Küçük Prens'in yazarı. 

Bu kitap da sanki Küçük Prens'in prototipi. Çöle düşen pilot, tilki, coğrafyacı, umut...

Küçük Prens'teki masalsılık yok ama burada. Dümdüz. Gerçek. 

*

Pilotluğunun ilk zamanlarından itibaren anlatmaya başlıyor Fransız yazar. 

Kıdemli bir arkadaşı ona coğrafya öğretiyor. Ama bildiğimiz gibi değil. Nehirleri, dağları değil de örneğin uçarken zorluk çıkaracak bir ağacı, zorda kalırsa ona yardım edebilecek bir çifti anlatıyor.

Arkadaşlarının anılarına yer veriyor. Kimisi esir düşmüş, kimisinden haber alınamamış. 

Kendisi de bir gün kaza yapıyor. Marakeş, Fas, Bingazi, Trablus... uçarken bir gün kaza yapıp çöle düşüyor bir arkadaşıyla. Çölde mahsur kalıyorlar. Uçakta bir portakal buluyorlar. Onlar için ne kadar değerli oluyor.

Bir tilki fark ediyor çölde. Tilkiyi görmüyor ama izlerini, beslendiği ağacı, kaldığı kovuğu gözlemliyor.

Sık sık serap görüyorlar. Akıllarını yitirmek üzere oluyorlar. 

O süreçte anılarını düşünüyor. Kurtulduğunda da genel olarak hayat hakkında düşüncelerini, anılarını ve gözlemlerini yazıyor. 

Arapların Osmanlı’ya ihanetini konuşuruz ya. Fransızlara da ihanet etmişler, kişisel algılamayalım. Fransızlara yardım eden bir Mağripli varmış, hatta bu sayede Fransa’dan bağışlar, paralar almış. Bir gece Hıristiyanların Tanrısına hizmet ederek Müslümanların Tanrısına ihanet ettiğini düşünmüş ve yüzlerce Fransız subayı öldürmüş. 

Araplarla ilgili başka bir anısı: Fransız karakolunda Arap konuklar varmış. Karakola saldırı yapılmış. Arap konuklar gitmek yerine karakolu savunmuş. Tehlike geçince karakolu korumak için harcadıkları mermileri istemişler Fransızlardan. Yazara göre Fransızlardan aldıkları bu mermilerle yine Fransızlara saldıracaklar.

Kaldığı Arap coğrafyasında hiç ağaç, hiç ırmak görmeyen insanlarla karşılaşıyor. Bu insanlar ağaçların, ırmakların sadece cennette olacağını düşünüyorlarmış. Halbuki Fransa’da var. Yazar bunların Fransa'da olduğunu söyleyince kısa bir sorgulama anı geçiriyorlar. Fransızların Tanrısı ne kadar cömert, diye düşünüyorlar.

*

Ben çizmedim ama altını çizecek satır olsun isteyenleri tatmin edecek yorumları da var yazarın. Arka kapaktan aktarayım meraklısına:

"Bilinmeyen şeyler insanları korkuya itse de bir kez denendiğinde, o artık bilinmeyen olmaktan çıkacaktır. İnsanı kurtaran ise bir adım atmaktır. Sonra bir adım daha... Bir adım daha..."




27 Şubat 2022 Pazar

KÜÇÜK PRENS

 


KÜÇÜK PRENS

(Le Petit Prince)

Antoine de Saint-Exupery

1943

Fransızca aslından Türkçeleştiren: Sumru Ağıryürüyen

Mavibulut Yayıncılık

24.Basım- Ekim 2012

95 sayfa


Daha önce de okumuştum. Bkz: Küçük Prens

Kardeşimin kitaplığında gördüm, yine okudum. Çok sevdiğimden değil, unuttuğumdan. Daha önceki okumalarımda etkilendiğimi hatırlamıyorum ama bu kez etkilendim. Aslında bayağı etkileyiciymiş. Verdiği mesaj güzelmiş. Başka bir deyişle, benim anladığım mesajı güzelmiş. Yoksa yazarın ne kastettiğini bilemem elbet.

*

Kaza yapıp çöle düşen bir pilot kendi çocukluğunu ve sonra tanıştığı Küçük Prens'i anlatıyor.

Pilot adam küçükken ressam olmak istermiş, ama çizdiği resimleri kimse anlamazmış. Örneğin, fil yutan boa yılanı çizimini herkes şapka sanmış. Zaten büyükler resim yapmaya önem vermezmiş. Büyükler, resim yerine matematik ile coğrafya ile dilbilgisi ile ilgilen dedikleri için resimden vazgeçmiş. 

Burada ressam olmak isterken vazgeçirilen bir başka isim geliyor aklıma: Hitler. Neyse ki hikayemizdeki adam kötü yola sapmıyor. Pilot oluyor. 

Bir gün çölde kaza yapıyor. Karşısına küçük bir çocuk çıkıyor, Küçük Prens. 

Küçük Prens, adamdan bir koyun resmi çizmesini istiyor. Adam kutu çizip koyun bu kutunun içinde, diyor. Küçük Prens kabul ediyor. Zaten Küçük Prens, fil yutmuş boa yılanı resmini de şapka sanmayıp anladı. 

O zaman Küçük Prens, adamın içindeki çocuk olabilir mi? Onu anlıyor, sevdiği şeyi yapmasına teşvik ediyor...

*

Küçük Prens nereden geldiğini anlatmaya başlıyor. 

Asteroid B612 adlı küçük bir gezegenden gelmiş. Bu gezegeni bir Türk gökbilimci bulmuş. Ama onu giyiminden ötürü kimse ciddiye almamış. “Dediği dedik bir Türk lider, karşı çıkanları ölüm cezasıyla tehdit ederek, halkının Avrupalılar gibi giyinmesini şart koşunca" bu gökbilimciyi dünya artık ciddiye almış. Ohhh! Fena mı olmuş? İyi ki öyle yapmış o Türk lider.

*

Neden koyun istemiş Küçük Prens? Çünkü gezegenini baobap ağaçlarının sarma tehlikesi varmış. Boabaplar hemen sökülmeli, yoksa tüm gezegeni kaplarlarmış. Bir koyunu olursa koyun, baobap ağaçlarını büyümeden yer, gezegen de kurtulurmuş. 

Küçük Prens her sabah gezegenini temizlermiş. Bu temizlik niye? Kendisi için. Bir disiplin meselesi. Düzen tertip önemli.

*

Pilot adam uçağını tamir etmek için uğraşırken Küçük Prens çiçeklerin neden dikenleri var, dikenler ne işe yarar... diye sorup duruyor. Çünkü koyunun biricik çiçeğini yemesinden korkuyor. 

Adam ciddi işlerle uğraşıyorum, diyerek başından savıyor çocuğu. Bir zamanlar kendisi çocukken büyüklerin de ona yaptığı gibi. 

*

Gezegenindeki çiçekten bahsediyor Küçük Prens. Nazenin, özel bir gül. Gülün istekleri bitmiyor, çok konuşuyor, kibirli. Ama Küçük Prens'i seviyor, Küçük Prens de onu. Küçük Prens gezegenini terk ettiğinde gülü de terk ediyor. Tatlı tatlı vedalaşıyorlar. 

Bu gülün sevgiliyi temsil ettiğini düşünüyorum. Kitabın ilerleyen kısımlarında özel olmak ve değer bilmek mesajları verildiğinde bu gül akla geliyor.  

*

Küçük Prens gezegenleri gezmeye başlıyor. 

Gittiği birinci gezegende bir kral görüyor. Gezegende tek başına yaşayan bu kral kime hükmediyor? Kimseye. Ama o yine de hükmetmekten, zaten olacak şeyleri emretmekten vazgeçmiyor. Buna da "mantıklı emir" diyor. Yani düpedüz kendini kandırıyor. 

İkinci gezegende kendini beğenmiş bir adam var. Sürekli alkış, övgü istiyor.

Üçüncü gezegende bir ayyaş görüyor. Utandığını unutmak için içiyormuş. Utandığı şey de içmek.

Dördüncü gezegende bir iş adamı ile tanışıyor. Adam yıldızları sayıyor, onların sahibi olduğunu düşünüyor. Yıldızlara sahip olmak ne işe yarıyor? Küçük Prens anlamıyor.  Küçük Prens gezegeninde çiçeğini suluyor, gezegenini temizliyor, bir işe yarıyor. Ama yıldızlara sahip olmak ne işe yarıyor? Hiçbir işe.

Beşinci gezegende bir fenerci var. Akşam olunca feneri yakıyor, gündüz kapatıyor. Ama gezegen çok hızlı dönüyor ve çok çabuk akşam ve sabah oluyor. Fenerci bundan yakınıyor, fakat işine devam ediyor. Küçük Prens’in faydalı bulduğu tek kişi bu.

Altıncı gezegende bir coğrafyacı var. Küçük Prens onun dağları, tepeleri,okyanusları bildiğini sanıyor ama coğrafyacı bunları sadece kağıt üzerinde biliyor. Kaşifler keşif yapar, coğrafyacı da kaşiflerin anlattıklarını sorgular, kanıt ister ve masasından hiç kalkmadan yazarmış. Dağlar, okyanuslar gibi kalıcı şeyleri kitaba yazarken örneğin çiçekler gibi geçici olan şeyleri kitaba yazmazmış. Küçük Prens böylece çiçeğinin geçici olduğunu, yakında yok olacağını öğreniyor. Üzülüyor. 

Her gezegenden büyüklerin ne kadar tuhaf olduğu sonucuyla ayrılıyor Küçük Prens.

Yedinci gezegen olarak, coğrafyacının önerisiyle, dünyaya gidiyor. 

Dünyada önce bir yılan görüyor. Yılan kendisini kudretli biriymiş gibi tanıtıyor. Bir kraldan daha güçlü olduğunu iddia ediyor. İnsanların nerede olduğunu soruyor Küçük Prens ona. Çöl olduğu için çok insan olmaz, diyor yılan.

Sonra bir çiçek görüyor. Ona soruyor insanlar nerede, diye. Çiçek en son yıllar önce bir kervan geçerken insanları görmüş. İnsanların kökleri olmadığı için üzülüyormuş insanlara.

Dağa çıkıyor sonra Küçük Prens. Kendi gezegeninde sadece üç tane küçük volkan var. Dağda haykırıyor merhaba diye. Aynı şekilde karşılık alıyor. Kimsiniz kimsiniz, hep kendi söylediğinin aynısı. Küçük Prens, bu insanlar da ne söylense tekrar ediyor, diye düşünüyor.

Gül bahçesi görüyor sonra. Kendi gezegenindeki gülden binlercesi bir arada.  Küçük Prens şaşırıyor, çünkü gezegenindeki gülün evrende türünün tek örneği olduğunu sanıyordu. Gül öyle söylemişti ona. Kaldırıldığını hissediyor Küçük Prens.

Tilki görüyor sonra. Tilki, Prens ile dost olmak istiyor. Bunun için de evcilleşmesi gerektiğini söylüyor. “Bir şeyi evcilleştirdin mi, sorumluluğu sana ait olur.” diyor tilki. Küçük Prens eğer tilkiyi evcilleştirirse aralarında bir bağ olacak. Artık o tilki,  Küçük Prens için evrendeki diğer tilkilerden farklı olacak. 

Küçük Prens anlıyor ki gezegenindeki gül de başka pek çok gül olmasına rağmen, diğer güllerden farklı. Çünkü onunla arasında diğer güllerle olmayan bir bağ var. 

Tilki çok hikmet dolu konuşuyor:

“Dil bütün yanlış anlaşılmaların kaynağıdır.” Sf.69

“Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez.” Sf.74

Küçük Prens de boş değil. Pilot, uçağını tamir etmekle uğraşıp Küçük Prens'i dinlemezken Küçük Prens ona diyor ki:

“Senin gezegenindeki insanlar tek bir bahçeye beş bin gül dikiyorlar… Ama yine de aradıklarını bulamıyorlar. Halbuki aradıkları tek bir gülde ya da bir yudum suda olabilir. Ama gözler gerçeği göremez ki. Yüreğiyle aramalı insan.”Sf.80

Gezisine devam ediyor Küçük Prens. Bir demiryolu makasçısı görüyor. İnsanların nereden nereye gittiğini soruyor. Bilmiyor kimse. Ne bu acele, o da bilinmiyor.

Susuzluk giderici haplar satan bir satıcı ile karşılaşıyor. Bu haplar sayesinde zamandan kazanıyormuş insanlar. Ama o zamanla ne yapıyorlar? Ne istersen, diye cevaplıyor satıcı. Küçük Prens, böyle bir zamanı olsa “Bir çeşmeye doğru keyifli bir yürüyüş tuttururdum.” Sf.76 diyor. Susuzluk giderici haplar satın alıp kazandığın zamanla susuzluk giderici bir çeşmeye doğru keyifle yürümek. Tatlış.

*

Küçük Prens yılandan kendisini ısırmasını rica ediyor. Çünkü artık gezegenine dönmek istiyor ve bedenini yanında götüremezmiş. 

Pilotla vedalaşıyorlar.

Pilot da uçağını tamir edip oradan ayrılıyor. Artık her gökyüzüne bakıp yıldız gördüğünde Küçük Prens'i hatırlayıp güleceğini söylüyor.

*

Kitabın sonunda yazar, "Yolunuz Afrika’ya çöle düşerse ve altın saçlı bir çocuk size doğru gelirse bana geri döndüğünü yazın" diyor.

Yani bence diyor ki; bir gün kendinizle baş başa kalıp hesaplaşmaya girişirseniz ve içinizdeki çocuğa ulaşırsanız, bana yalnız olmadığımı söyleyin. 

Küçük Prens'e umudu ve saflığı yüklemiş sanırım yazar. Kitabın yazıldığı 1945 yılını da göz önünde bulundurursak, İkinci Dünya Savaşı zamanı, milyonlarca insan savaşta ölüyor, yazar da bir pilot olarak askerlik yapıyor, belki kendisi de öldürüyor... Ölümün böylesine etrafta kol gezdiği bir ortamda tutunacak bir dal gibi olmuş olabilir Küçük Prens. Ondaki masumluğa ve temizliğe sarılmış olabilir. Onun nezdinde dünyada ilgilenecek başka şeyler de olabileceğini hissetmek ve hissettirmek istemiş olabilir. 

*

Bu kitabın neden yerlere göklere sığdırılamadığını anlamazdım. Ama şimdi anlıyor gibiyim. 

Tüm içeriğin metafor dolu olduğunu sanıyorum. Artık her okuyucu kendisine göre yorar. 


14 Şubat 2013 Perşembe

GENÇ PRENS'İN DÖNÜŞÜ





GENÇ PRENS'İN DÖNÜŞÜ

(El Regreso del Joven Principe )

Yazarı: Alejandro Guillerno Roemmers

İspanyolca orijinalinden çeviren: Deniz Torcu

Yayınevi: Timaş Yayınları

Basım Yılı: 1.Baskı - Şubat 2013

Sayfa Sayısı: 127



İnsanlardaki bu "Mutluluk içinde" temalı yayınlara aşırı rağbeti anlayamıyorum. Bunun hicvini Cem Yılmaz gayet güzel ve yeter miktarda yaptığı için fazla söz ekleyemeyeceğim ama buna
Antoine de Saint-Exupery'nin yazdığı   Küçük Prens'in alet edilmesine bir çift lafım olacak.

Kitapçıda gezinirken raflarda "Genç Prens'in Dönüşü"nü görünce meraklanmadım değil. Kitabın kapağında da Küçük Prens'in az büyümüş halinin arkadan görünümü. Kitaba iliştirilmiş bir şeritte "18 Dile Çevrilmiş Uluslararası Bestseller" reklamı. Kitabın arkasını çeviriyorsun, övgü dolu yazılar.

İşte bir kekleme metodu. Aslında neyle karşılacağımı az çok tahmin ettiğim halde bu yeme geldim. Sazan gibi atladım. Çünkü niye? Merak.

Kitabı şöyle bir karıştırınca resimleri de gördüm. Küçük Prens'in resimleri de en az kitabın öyküsü kadar önemli malum. Burada da yazar birkaç resimle buna yaklaşmak istemiş. Ama yememiş olacak ki Genç Prens net bir şekilde resmedilmemiş. Arkadan veya profilden, gizemli bir havayla resmedilmiş.

Küçük Prens'in sonunda yazar şunu diyordu:

"Birgün yolunuz Afrika'ya, çöle düşerse ve bir çocuk size doğru gelirse, gülüyorsa, altın sarısı saçları varsa, hele soru sorduğunuzda yanıt vermiyorsa, o olduğunu hemen anlayacaksınız. O zaman n'olur, böyle kederler içinde bırakmayın beni, geri döndüğünü yazın."

İşte adam bunu yazmış. 

Arabasıyla Patagonya'nın çorak topraklarında ilerlerken yol kenarında sarışın, melek gibi bir genç görüyor. Kılığı, kıyafeti, muhabbet derken onun Küçük Prens olduğunu anlıyor. Sonra da ver ediyor hayat dersini. 

"Mutluluğun sırrı ne biliyor musun? Eğer sever ve affedersen mutlu olursun, çünkü ancak böyle yaparak sen de sevlir ve affedilirsin. Sevmeden affedemezsin, çünkü hiçbir bağışlama, sevginin büyüklüğünü aşamaz..." blablabla....Sos olarak Tanrı, Hristiyanlık, İsa,İncil'i de ekledik mi.

Dostum Küçük Prens'in dönüşü demişsin ama bu bildiğin kişisel gelişim.

İlkokulda Türkçe öğretmeni ders kitabındaki bir okuma parçasının ardından, "Sizce bu öykü nasıl devam eder?" diye ev ödevi verirdi ya. Aynı onun gibi olmuş. 

"Eğer kendini yalnız hissediyorsan, eğer kalbin safiyetini koruyor, eğer gözlerin halen bir çocuğun hayretini muhafaza ediyorsa; belki de bu sayfaları okuduktan sonra yeniden yıldızların tebessümünü hissedebilirsin yüzünde, milyonlarca zil çalıyormuşçasına yakından duyabilirsin onları."

Daha girişte bu satırları okurken anladım kitabın tıyneti de işte ne yaparsın, merak.

KÜÇÜK PRENS




KÜÇÜK PRENS

(Le Petit Prince)

Yazarı: Antoine de Saint-Exupery

Fransızca aslından Türkçeleştiren: Sumru Ağıryürüyen

Yayınevi: Mavibulut Yayıncılık

Basım Yılı: 24.Basım 2012

Sayfa Sayısı: 95



Çocukken okuduğum bu kitabı yeniden okuma ihtiyacı hissetme sebebim, geçen gün raflarda gördüğüm "Genç Prens'in Dönüşü" kitabı. Küçük Prens büyüyünce yeniden dünyamıza gelse ne olurdu, sorusuna cevap arayan bir yazar yazmış. O kitabı anlatacağım. Ama önce hafızamda bunu tazelemek istedim.

Herşey fil yutan boa yılanı resmi ile başlıyor. Kitabın "yazarın kendi suluboya resimleriyle" bezeli olması ile bu resmin nasıl birşey olduğunu biz de görüyoruz. Zaten bu kitap, öyküsüyle olduğu kadar resimleriyle de çok değerli. Böylece hepimizin zihninde Küçük Prens, onun küçük gezegeni, çiçeği, tilkisi... yazarın resmettiği şekilde canlanıyor. 

Yaptığı bu resmin büyükler tarafından şapkaya benzetilmesine içerleyen çocuk, atlar uçağına ve Sahra Çölü üzerinde kaza yapıncaya kadar hayatında içini açabileceği kimse olmadan yaşar.

Şimdi çölde yapayalnızdır. Ta ki başka bir gezegenden gelen Küçük Prens'i görünceye kadar. "İn misin, cin misin?" demesine kalmadan, Küçük Prens ondan bir koyun çizmesini ister. Daha önce çizdiği resmin büyükler tarafından anlaşılmaması nedeniyle resme küsen çocuk, düzgün koyunlar çizemeyince bir kutu içer. "Koyun bunun içinde" der. Bu, Küçük Prens'in de hoşuna gider. Çünkü koyun, gezegenindeki biricik çiçeği yiyebilir. Kutuda olursa yemez. Ya da bir ağızlığı olursa. 

Sonra Küçük Prens hikayesini anlatmaya başlar. Biri sönmüş üç tane volkanı ve bir tane gülüyle yaşadığı gezegenden ayrılmıştır. Anlaşılıyor ki gezegeni kutu kadar, hap kadar birşey. Burada yazarın Türkiye'ye bir göndermesi var. Hani yabancı filmlerde veya kitaplarda bizden bahsedildiğinde ya da sadece kelime olarak bile Türk, Türkiye denildiğinde heyecanlanırız ya, öyle bir durum. 

"...Dünya, Jüpiter, Mars, Venüs gibi adları konulmuş büyük gezegenlerin dışında, kimileri teleskopla bile görülemeyecek kadar küçük, yüzlerce gezegen olduğunu gayet iyi biliyordum. Bir gökbilimci bunlardan birini keşfettiğinde, isim yerine bir numara verir, 'asteroid 325' der örneğin.

Küçük Prens'in geldiği gezegenin asteroid B612 olduğunu düşünmek için ciddi nedenlerim var. Bu asteroid yalnızca bir kere, o da 1909'da, bir Türk gökblimcinin teleskopuna yakalanmıştır.

Bunun üzerine, gökblimci buluşunu heyecanla bir uluslararası gökbilim kongresinde sunmuş; ama giysileri yüzünden kimse ona inanmamıştı. Büyükler böyledir işte.

Ama, asteroid B612'nin şansına; dediği dedik bir Türk lider, karşı çıkanları ölüm cezasıyla tehdit ederek, halkının Avrupalılar gibi giyinmesini şart koştu. 1920'de aynı gökblimci, aynı bildiriyi, bu kez çok şık giysiler içinde sundu. E, tabii, o zaman cümle alem gökbilimcinin görüşünü kabul etti."

Burada bahsi geçen Türk liderin Atatürk olduğu muhakkak. Hatta bu satırlar yüzünden kimisi bu kitaba ve yazarına "Atatürk'ü diktatör gibi gösteriyor." diyerek tepki göstermişti bir dönem. Halbuki bu satırlarda öne çıkan diktatör zalimliği değil, insanların ikiyüzlülüğü. 

Dünyaya gelinceye kadar çeşitli gezegenlere de uğramış olan Küçük Prens, buralarda gördüklerini anlatır.

İlkinde bir kralla tanışır. Kral, tek başına yaşadığı gezegende emir verecek birini bulduğu için sevinir.

İkinci gezegende kendini beğenmiş bir adamla tanışır. Bu adam da  tek başına yaşadığı gezegende kendisine hayran olacak birini bulduğu için sevinir.

Üçüncü gezegende bir ayyaş, dördüncü gezegende sürekli rakamlarla uğraşan bir iş adamı, beşinci gezegende işine çok sadık bir fenerci, altıncı gezegende bir coğrafyacı ile karşılaşır. Onun tavsiyesiyle de Dünyaya gelir.

Dünyaya geldiğinde bir çiçekle, yılanla, tilkiyle karşılaşır. Derken uçağı kaza yapan bu çocuğa rastlar. İçecek suyu kalmayan çocukla birlikte susuzluklarını giderecek bir kuyu bulurlar. 

Sonra Küçük Prens geldiği yere geri döner.

Arkada kitabı yazan çocuğun şüphelerini bırakarak. Koyun için çizdiği ağızlığın tasma kısmını unuttuğundan koyun acaba Küçük Prens'in gülünü yemiş midir? Ya da koyun bir gece sessizce kaçmış mıdır? 

Ve de çocuğun temennisi."Birgün yolunuz Afrika'ya, çöle düşerse ve bir çocuk size doğru gelirse, gülüyorsa, altın sarısı saçları varsa, hele soru sorduğunuzda yanıt vermiyorsa, o olduğunu hemen anlayacaksınız. O zaman n'olur, böyle kederler içinde bırakmayın beni, geri döndüğünü yazın."

Bu sese bir cevap gelir ve A.G.Roemmers "Genç Prens'in Dönüşü"nü yazar. Küçük Prens ile kıyas kabul edilemeyecek bu kitap olsa olsa ilkokuldaki Türkçe derslerinde "Bu öykünün devamı sizce nasıl olabilir?" tarzı ödevlerden biri olabilir.