SİYASET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SİYASET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2023 Pazartesi

SS

 

SS

Barış Pehlivan

Barış Terkoğlu

2023

Kırmızı Kedi Yayınevi

1.Basım - Nisan 2023

256 sayfa

Leş.

Ülkenin nasıl bir leş ağ tarafından sarıldığını anlatıyor kitap.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya da yer veriliyor her olayda.

*

Emniyet Müdürünün Sarallar Raporu

İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın eşini ve çocuklarını müteahhit E.U koruyormuş.

Bu müteahhit E.U, alacak verecek meselesi ile ilgili olarak ortağıyla ters düşmüş. Ortağı da Sarallar olarak bilinen suç örgütünü devreye sokmuş. Hayatî tehlikesi olduğunu düşünüp korkan müteahhit E.U, Bakırköy Emniyet müdürü Murat Çetiner’den yardım istemiş. Sonra şikayetinden vazgeçmiş. Çünkü kendisini emniyetin koruyamayacağını düşünmüş. Bakırköy Sonra Bakırköy Emniyet Müdürü, İstanbul Emniyet Müdürünü aramış ve demiş ki  çekil, bakan olaya dahil oldu.

Bakan dediği Süleyman Soylu

Konuyla ilgili rapor düzenliyor Bakırköy Emniyet Müdürü. Ama bir gün emekli bir emniyet müdürü gelip raporu geri çekmesini istiyor, çünkü Sarallar bu eski emniyet müdürünün akrabasıymış, yeğenleriymiş. Süleyman’ın da haberi var, diyor.

Kabul etmiyor Bakırköy Emniyet Müdürü

Bunun üzerine;

Meclis başkanvekili HDP milletvekili Pervin Buldan, bir gün suçu ve suçluyu övme ve terör örgütü propagandası suçundan Iğdır Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Bakırköy 6.Ağır Ceza Mahkemesince talimatla ifadesinin alınması istemiyor. Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi, Bakırköy emniyetine yazı yazıp zorla getirilmesini istiyor. Ancak Pervin Buldan milletvekili ve dokunulmazlığı var. Soylu, nasıl olur da Meclis başkanvekilini gözaltına alır diyerek Bakırköy Emniyet Müdürünün açığa alınmasını istiyor.

Soylu, Pervin Buldan’ı niye korusun?

*

Soylu'nun pek çok şüpheli kişi ile fotoğrafı mevcut. Yazarlar bunu şöyle açıklıyor:

“Devlette gücü olan biriyle fotoğrafı olmak, AKP döneminde birçok kapıyı açan ya da imtiyazlı hale getiren anahtar rolünü üstlendi. Özellikle İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bu konuda çok büyük bir fotoğraf albümüne sahip. Suça bulaşmış birçok şüphelinin suçla mücadele etme görevi olan Bakan Soylu ile fotoğrafı çıktı.” Sf.19

*

Tecavüzcü İş İnsanı

İş insanı Sadullah Alagöz. Yabancı uyruklu bir anne ve kızıyla bir kafede ortak oluyor. Ortak kız 17 yaşında ve bir gün kafenin cirosunu kontrol edip sıkıntı olduğunu görüyor. Sadullah Alagöz bu durumdan rahatsız olup kızı yanına çağırıyor, tecavüz ediyor.

Kız ve annesi önce susuyor. "Babamız ve amcalarımız bu durumu öğrenirse namus için kızı öldürme ihtimalini düşündük, ayrıca şahsın devlet büyükleri ile olan fotoğraflarını göstermesi üzerine tehditlerden korktuk ve yabancı olduğumuz için sınır dışı eder diye sustuk." diyorlar. Ama sonra bir aile dostlarının da desteğiyle şikayetçi oluyorlar.

18 yaşından küçük olduğu için Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı da olaydan haberdar ediliyor.

Gelgelelim Sadullah Alagöz, aile bakanı Derya Yanık’ı ziyaret edip onunla da fotoğraf çektirip paylaşıyor. Misafirperverliği ve hoş sohbeti için bakana teşekkür ediyor. Yani tecavüz mağduru bir çocuğu korumakla görevli bakanlık, tecavüz şüphelisi ile hoş sohbet ediyor.

Ayrıca Sadullah Alagöz, Ankara il emniyet müdürü ile de fotoğraf çekilip onun da misafirperverliğini överek fotoğraf paylaşıyor.

Bu arada kızın pantolonunda iş insanının sperm örneği bulunuyor. Delil de var yani.

Ama buna rağmen hâlâ hakkında işlemler yapılmıyor. Savcılarımız bir tivit atan gençleri anında evlerinden aldırıp haklarında işlem yaparken tecavüz şüphelisi bir kişiye karşı böyle bekliyorlar. 

* 

İmamoğlu-Soylu

2019’da pandemide İBB’nin topladığı bağışlara İçişleri bakanlığı tarafından el konduğu bilgisini aktarıyor kitap. Paralar İstanbul Defterdarlığına aktarılmış.

*

Saray’a Gizli Çekim

Süleyman Soylu, cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ı takip ettiriyormuş.

*

Süleyman Soylu’nun Trolleri 

Soylu'nun Twitter’da istediği kişiyi hedef gösteren trolleri olduğu iddiası var. Vergilerimizden onlar için maaş veriliyor.

* 

Soylu-Menderes

Soylu DP’de başlıyor siyasete. Genel başkanlık için Hüsamettin Cindoruk ile karşı karşıya kalıyor ve yeniliyor.

Sonra 2010 referandumunda partisi hayır derken evet için propaganda yapıyor. Bunun için gerekli parayı nasıl temin ettiği bilinmiyor. Fetö iddiası var. Parti kasasından yaptığı harcamalar da rahatsızlık uyandırıyor. Partiden atılıyor. Sonra da Erdoğan’ın yanında yer alıyor.

*

Soylu-Erdoğan

Soylu, 2008-2009’da Erdoğan aleyhine konuşurken sonra Erdoğan tarafında yer alıyor. Tipiktir, “Dönenler, döndükleri fikrin en radikali olurlar.” Yalçın Küçük Sf.63

Yine eskiden Fetullah Gülen’e övgüler düzen ve onun ateşli bir taraftarı iken sonra o fikirlerini de terk ediyor. 

*

Soylu-İntihara Sürüklenen Emniyet Müdürü

Hakkında adlî bir olaydan ötürü yakalama kararı olan bir genç, rutin bir kontrol sırasında yakalanıp gözaltına alınıyor. O genç, arkadaşını arıyor. Arkadaşı, Engin Levent Soylu. Süleyman Soylu’nun oğlu. Böylece şahıs, usulsüz biçimde serbest bırakılıyor. Ama kişinin yakalandığı ve gözaltına alındığı bölge olan Silivri’nin emniyet müdürü Hakan Çalışkan, bir yandan Soylu bir yandan onun aleyhtarları arasında kalıp bunalıyor ve intihar ediyor.

Dosyası kapatılmış.

*

Soylu - Sigorta Şirketi

Soylu, sigorta şirketi sahibiymiş. İçişleri bakanı olduktan sonra şirketi muazzam büyümüş. Bakanlık makamını bu iş için mi kullandı, diye soruyor kitap.

* 

Soylu-Şarkıcı

İçişleri Bakanı Soylu’nun ablasının oğlu Hasan Berk Işık şarkıcı olmak istiyormuş. Soylu’dan yardım istemişler. Şarkıcı olmak için de içişleri bakanından ricada bulunmazsın artık be amaaan!

* 

Soylu -  Müge Anlı

3 Haziran 2020’de Aleyna Çakır tavana asılı olarak bulunuyor. Erkek arkadaşı Ümitcan Uygun’un bu ölümden sorumlu olduğuna dair deliller var. Daha sonra 17 Eylül 2020’de Ümitcan Uygun’un annesi Gülay Uygun boş bir arazide ölü olarak bulunuyor. Müge Anlı da bu cinayeti programına konu ediniyor. Sonra baba Durak Uygun ve oğul Ümitcan Uygun’un Soylu ile fotoğrafları sosyal medyaya düşüyor. Bir çeşit uyarı gibi kullanılıyor Soylu ile olan fotoğraflar.

*

Soylu - Adnan Oktar 

Adnan Oktar Grubuna 11 Temmuz 2018’de operasyon düzenlendi. Grup, İlk olarak Soylu’yu arayıp yardım istemiş. Neden? 

Soylu, bu operasyonun haberini İstanbul Emniyetinden değil Oktarcılardan öğrenmiş. “Çünkü, Soylu’nun haberi olursa, operasyonun sızacağı düşünülüyordu.” Sf.193

Sanıklar da verdikleri ifadelerde Soylu ile yakın ilişkide olduklarını, onun ricasıyla çeşitli ziyaretler ve işler yaptıklarını anlatıyorlar. 

*

Soylu-Hukuk

Soylu'nun hukukla arası iyi değil.

3 Ocak 2018 Genel Güvenlik ve Uyuşturucu ile Mücadele Toplantısı-MEB Şura Salonunda Soylu diyor ki: “Uyuşturucu satıcısının ayağını kırmaya polis görevlidir.” Sf.219

26 Ekim 2021 Kadın Muhtarlar Derneğinde diyor ki: "Metruk binayı sen gece yık, mahkeme kararı bizim arkamızdan gelsin." Sf.219

Dönemin Adalet Bakanı Abdulhamit Gül de cevaben şunu diyor: "Bizim rehberimiz hukuktur, biz yapalım hukuk arkadan gelsin değil, hukuk önden yürüdün, biz ona göre kendimizi ayarlayalım anlayışıdır hukuk devleti.”

Bu sözün kendisine olduğunu anlayan Soylu, 11 Ocak 2022 A Haber’de: "Fırsat bulursan hukuk fakültesine gireceğim ve hukuk okuyacağım.” diyor.

Abdulhamit Gül de 13 Ocak 2022 Hukuk Eğitimi Sempozyumunda "Hukuk fakültelerine ihtiyaca göre öğrenci alınmalı, aksi halde gençlerin hayalleri yıkılır. Nitelikli hukuk, nitelikli hukukçuyla ancak mümkün olur.” Sf.220 diyor.

Ay yiyin birbirinizi.  

*

Yazarların Soylu hakkındaki tabirleri:

“Kameraların önüne çıkıp ‘ben dünyanın en kötü adamıyım’ diyecek kadar asabı bozuk bir insan portresi çizen Soylu…” Sf.180

“Evlat olsa sevilir mi bilinmez, ancak Soylu’yu kendi evladı gibi görmeyen AKP…” Sf.182

Evlerden ırak bir insan diye düşünüyorum ben de.

Kitabın sonunda Soylu'nun pek çok kriminal kişilikle fotoğraflarının olduğu bir albüm mevcut.

Üzücü, sinirlendirici ama haklı ve değerli bir kitap. 

30 Mayıs 2021 Pazar

SARAYSIZ BAŞKAN


 

SARAYSIZ BAŞKAN

JOSE MUJICA

Andres Danza - Ernesto Tulbovitz

2015

İspanyolcadan Çeviren: Ali Tuncer

Tekin Yayınevi

7. Basım - Kasım 2015

261 sayfa


Jose Alberto Mujica Cordano, halkın taktığı isimle "Pepe", Uruguay’ın eski devlet başkanı. 

Gençliğinde gerilla imiş. Hapiste yatmış. 

2010’da başkan olmuş. 

*

Hiç hatırlamıyorum. Kendi ülkemizin güzide siyasetçileri gündemimizi yeterince meşgul ettiği için başka ülkelerinkine bakamamışım. Hele ki uzak ve küçük bir ülkeninkine. Ancak bu devlet başkanı her ne kadar küçük bir ülkenin başkanı olsa da bütün dünyaya kendisini tanıtmayı başarabilmiş. Çünkü farklı. Farklılığı mütevazı yaşamından geliyor. Bir ülke fakir bile olsa bilirsiniz, devlet başkanları şatafat içinde yaşar. Ama Mujica bunu seçmemiş. "Madem beni çoğunluk seçti, çoğunluğa uygun yaşamalıyım." gibi bir düstur edinmiş. Eski bir araba ile eski yaşam tarzını sürdürmüş başkan olduktan sonra da. 

*

Seçildikten sonraki konuşmasında "Eğitim eğitim eğitim" diyerek eğitimin önemine vurgu yapmış. Mesleki eğitime ağırlık vermek istemiş. Ama  “Lanet olası eğitim, ne kadar da karmaşık bir konu!” Sf.64 diyerek bu emelini gerçekleştiremediğini itiraf etmiş. 

Komşu Arjantin ile iyi ilişkiler kurmaya çalışmış. 

Gerillalıktan gelmiş olduğu için kendisine mesafeli olan askerlerle yakınlaşmak istemiş.

Devletin gereksiz harcamalarını kısmış. Yurt dışında seyahatlerinde yolluk almıyormuş. “Yurt dışı gezi yolluklarını imzalamaktan bıktım artık. Korkunç bir masraf.” Sf.69 diyormuş. 

Maaşının %70’ini bağışlamış.  Bu davranışının diğer devlet görevlilerine örnek olmasını ummuş ama nerede?... “Maaşımın büyük bir kısmını bağışlıyor olmama rağmen, birkaç kişi dışında hükümetten hemen hemen hiç kimsenin yoksullar için ortaya bir peso bile koymasını sağlayamadım.” Sf.69

Çok kitap okurmuş. Özellikle hapis yılları bol bol kitap okuyarak geçmiş. Savaş Üzerine - Carl Von Clausewitz kitabından ve Rosa Luxemburg'tan etkilenmiş.

Gerilla geçmişinden de anlaşılacağı üzere anarşist. “Devletle ilgili yapılabilecek en iyi şey, onu tamamen ortadan kaldırmaktır. Ama sorun, devletsiz yaşamama imkan vermeyen bir insanlık evresine denk gelmemdir... Halbuki insanlık tarihinin %90’ı devletsiz geçmiştir... Birileri diğerlerine hükmettiği zaman ortaya çıkmıştır devlet.” Sf.101

2014’te Nobel barış ödülüne aday gösterilmiş. 

*

Siyasetçilere mesafeliyim. Onları övmeyi, fanatikleri olmayı iyi bir fikir olarak görmüyorum. Bugün sevdiğiniz bir siyasetçi yarın başka bir yöne dönebilir. Çünkü siyaset bunu gerektirir. O yüzden onlara sevgi beslemeyi anlamlı bulmuyorum. İşlerini yapsınlar yeter. 

Bir de genel olarak hayatta dengeyi önemsiyorum. Mujica kimilerince giyim kuşamı, konuşma tarzı, hal ve hareketleri ile devlet başkanı tasavvuruna yakışır bulunmadığı için eleştirilmiş. Devlet başkanı olarak temsilcisi olduğun ülkeye yakışır bir şıklıkta ve duruşta olmayı önemsiyorum ben. Ama bu şıklık, pahalı ve lüks olmak zorunda değil. Ya da başkanlık duruşu dediğim şey halka tepeden bakan, küçümseyen bir duruş değil. Denge işte yav.

Siyaset ve siyasetçi sevmediğim için kitaptan keyif almadım. Bunlar arasında iyisi doğrusu yok. Bir tane oldu bizde, Atatürk, onu da anlayan yok. (Çok güzel bağladım yalnız. Mesajlı. Anlayanagdgfğsgs)


23 Mayıs 2021 Pazar

AL SANA BAHAR

 


AL SANA BAHAR

Hüsnü Mahalli

2016

Destek Yayınları

10.Baskı - Nisan 2016

301 sayfa

 

Aralık 2010'da Tunus'ta bir gencin kendisini yakmasının ardından "Arap Baharı" diye adlandırılan bir dönem yaşandı. 

Kitap da bunu hatırlatarak başlıyor. Yazar bu durumu "Bu bahar halklardan yana değil ve olamaz" diyerek değerlendiriyor. 

*

Yazarın çok dağınık bir anlatımı var.

Ama asıl sorun yazarın şu ifadeleri:

"30 yıl önce bir 'genç kız olarak' Amerikalılara gelin giden Mübarek..." Sf.23

"Genç kız" ve "gelin gitmek" ifadelerini aşağılamak amacıyla kullanması midemi bulandırdı. 

Benzer şekilde ABD'nin eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice için "esmer dilberi" Sf.59 ifadesini kullanması da.

Daha fazla seksist ve öfkeli erkek beyanı okumak istemediğim için bıraktım. 


22 Mayıs 2021 Cumartesi

MANİKİ DÜNYA

 


MANİKİ DÜNYA

İslam Coğrafyasının Kanlı Yüz Yılı

Hüsnü Mahalli

2016

Destek Yayınları

1. Baskı - Ocak 2016

318 sayfa


Hüsnü Mahalli gazeteci. Suriye'de doğmuş, Türkiye'de üniversite eğitimi görmüş, Orta Doğu hakkında pek çok araştırma yapmış, bilgi sahibi olmuş, bölge liderleriyle görüşmüş... Kitapta bu süreç anlatılıyor. Anılar ve yorumlar. 

*

Arabistanlı Lawrance'tan başlıyor anlatmaya. Agatha Christie ile de ilişkisi varmış Lawerance'ın. 

Filistin konusuna değiniyor. 

“Bir düşünün bir Rus, Polonyalı, Türk, İspanyol, Amerikalı, Alman, Etiyopyalı, Hintli bir Yahudi’nin Filistin’de ne işi olabilir? Onlar bulundukları ülkelerin ırkından insanlardır. Sf.19 diyor. 

“Araplar Türkleri arkadan vurdu”  diye düşünülmesini yanlış buluyor.  “Araplar denilen insanlar aslında uzun yıllar oğullarıyla birlikte İstanbul’da Ayan Meclisinde görev tapan Şerif Hüseyin’in destekçileridir.” Sf.24 diyor. 

Vahabi mezhebi ve Suud ailesinin İngilizler tarafından Müslümanlık içim tehlike olarak yaratıldığını söylüyor.

“İngilizler Suud ailesine Hicaz’ı, Haşimi ailesine Ürdün Nehri’nin doğusunu vererek buraya Ürdün Krallığı adını verdiler....Dolayısıyla her iki aile CIA ve MI6’in koruması altındadır. Suud ailesi İslam dinine yönelik her türlü pis oyunun içinde yer alırken Haşimi ailesi İsrail’i korumak için tampon görevini üstlenmiştir.” sf.256 diyor ve ekliyor:

“İlginç olan Akp yönetimindeki Ankara’nın TC’den nefret eden Suud ailesi ile işbirliği yapmasıdır.” Sf.257

Mısır'ın eski cumhurbaşkanı Enver Sedat'ın İsrail’i resmen tanıyan ilk Arap lider olduğunu anlatıyor. 

Yazar, 1980'lerde Libya Konsolosluğunda çalışmış. Kaddafi ile görüşmelerde bulunmuş. Kaddafi Atatürk hayranı imiş.

Yanı sıra Esad, Mübarek, Hariri, Talabani, Barzani gibi liderlerle görüşmüş, dostluklar kurmuş. 

2002 sonrası Akp ve Türkiye dış politikası ile ilgili olumlu yazılar yazması nedeniyle Arap medyasında tepkiler almış. Çünkü onlar “Akp bir Amerikan-İsrail projesidir, asla bu coğrafyanın dostu olamaz, demokrasi ve özgürlük düşmanıdır ve mutlaka gizli bir ajandası vardır” diyorlarmış. Yazar ise “Akp’nin başta Suriye, Irak ve İran olmak üzere bölgenin tüm ülkeleri ile dostluk ilişkileri kurmaya çalıştığını” düşünüyor, “Akp böyle devam ederse desteklerim” diyormuş. Ama sonra Akp'nin böle devam etmediğini kabul edip desteğini çekmiş. 

1990'larda Ermenistan-Azerbaycan-Karabağ sorunu döneminde sık sık bu bölgelere gitmiş ve bölge liderleri ile görüşmeler yapmış.

*

Hüsnü Mahalli gençliğinde gazeteci olmak istediğinde hoş karşılanmamış. Ülkesinde bu saygın bir meslek olarak görülmüyormuş. Kendisini bu konuda küçümseyen insanlara kazandığı ün ve başarılarla dersini verdiğini düşünüyor. 

*

Kitapta ayrıca;

Sürekli etraflarında dolaşan bir kara sineği ajan sanmaları,

Bir uçakta hostesin aynı bardakla herkese çay dağıtması,

Azerbaycan’da Avrupa’dan çalınan lüks araçların şase numaralarının değiştirilip Orta Asya ve Rusya zenginlerine satılması

... gibi anılar da var.

*

Hüsnü Mahalli, gazeteci Ayşenur Arslan ile "Maniki Dünya" adında bir program yapıyormuş. Kitabın adı buradan geliyor. Bu adın nereden geldiğini de kitabın arka kapağında Ayşenur Arslan yazmış:

"Maniki, Çingenecede 'kahpe' anlamına geliyor. Yunancada ise 'belalı' Öyle ya da böyle, maniki, dünyanın her köşesindeki yoksulların isyanı gibi. Programımızın adını bu yüzden Maniki Dünya koyduk." 

Çingenece mi?

*

Orta doğuya ilginiz varsa buyurun. Benim ilgim kitabın yarısından sonra dağıldı. 


11 Mart 2017 Cumartesi

POLİTİKA


POLİTİKA

(Politics)

David Runciman

Çeviri: Anıl Ceren Altunkanat

Domingo Yayıncılık

1. Baskı - Mayıs 2016

168 sayfa


Politikayı önemli ve olmazsa olmaz gören bir kitap.

Biraz sevimsiz buldum ben.

Daha ilk 3 sayfada sinirlendim.

Çünkü;

Suriye ile Danimarka'yı kıyaslamış.

Suriye cehennem, Danimarka cennet.

Evet.

"Ama Danimarka da sıkıcı." demiş. Kötülükler Danimarka'da da var. Bizde mesela savaş yok ama ofislerde falan birbirimizin kuyusunu kazmaca var yani.

Ya lütfen.

Danimarka ile Suriye farkı için;

"Aradaki fark, Danimarkalıların Suriyelilerden daha iyi olması değil. Doğaları gereği daha nazik ya da akıllı değiller. Dünyanın her yerinde insan insandır." 

Gerçekten lütfen ama.

İnsan her yerde o kadar da insan değil.

Suriyelileri görüyoruz, biliyoruz da konuşuyoruz.

*

Sonra "Şiddetin büyük kısmına neden olan dini ve etnik ayrıştırmayı politikacılar icat etmedi." diyor.
EBEM İCAT ETTİ çünkü.

*

Buna rağmen sonuna kadar okudum.

Hobbes, Machiavelli, Max Weber, Kant...gibi isimlerin görüşlerinden de yararlanarak politikayı 

-şiddet

-teknoloji

-adalet

bağlamında değerlendirmiş.

*

Teknoloji ile ilgili kısım biraz daha ilgi çekici. Google örneğinden bahsediyor burada. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin politikanın onun önünü açma ya da kapama gücünü anlatıyor.

Teknolojiden anlayan politikacılar olsa nasıl olur diye soruyor.

*

Danimarka ile ilgili hastaneleri, restoranları, çevresi... vb hakkında verdiği örnekler o kadar güzel ki.

(burada derin bir iç çekme var.)

17 Temmuz 2016 Pazar

KÜRESEL KUKLA AKP



KÜRESEL KUKLA AKP

Bir Amerikan Projesi

Bekir Öztürk

2016

Altaylı Yayınları

1. Baskı - Mart 2016

368 sayfa


AKP'nin bir ABD projesi olduğunu anlatan kitap, bu konuda yazılmış başka kitaplar ve makalelere atıfta bulunuyor.

Artık bunlar sır değil.

Recep Tayyip Erdoğan'ın siyaseten herhangi bir mevkisi olmadığı günlerde bile ABD başkanı ile görüşebilmesi nasıl mümkün olmuştu?

Necmettin Erbakan'ın öğrencisiyken sonra kanlı bıçaklı hale gelmeleri nedendi?

Aslında Tayyip Erdoğan'a biçilen rol, önce Muhsin Yazıcıoğlu'na teklif edilmiş. Ama o ABD'ye güven olmayacağını belirtip kabul etmemiş.

Erbakan da aynı şekilde davranmış.

*

Kitap bu konuları çok dağınık anlatmış. O yüzden merak edenler için tavsiye edemeyeceğim.

İmla yanlışları zaten diz boyu. Bu da okumayı iyice sıkıcı hale getiriyor.

3 Temmuz 2016 Pazar

17/25 ARALIK REZA'NIN RIZA'SINI KAZANANLAR




17/25 ARALIK

Reza'nın "Rıza"sını Kazananlar

Ali Özgündüz

2016

Kaynak Yayınları

1. Basım - Nisan 2016

181 sayfa


"Hayırsever iş adamı" diye lanse edilen Rıza Sarraf'la rüşvet ilişkisi içine giren bakanlar hakkındaki 17-25 Aralık soruşturmasını yazmış, savcılık da yapmış olan CHP milletvekili Ali Özgündüz.

*

Hatırlayalım, kimdi bu bakanlar? Ve tabi oğulları.

*

İçişleri bakanı MUAMMER GÜLER: 17 Aralık sabahı M.Güler'in oğlunun evi aranıyor. Para kasaları, para sayma makineleri çıkıyor. Oğluyla yaptığı telefon konuşmalarında M.Güler evde kaç para olduğunu soruyor. 3-5 kuruş diyor oğlu. Milyon dolarlara 3-5 kuruş diyor. Sonra bu paralar yok bağışmış, yok villa satışıymış, yok imam hatip okulu yapılacakmış... Makbuzsuz, kayıtsız paralar.

Yine tapelerden hatırlayacaksınız, meşhur "Önüne yatarım" lafı da bu bakanımıza ait. O kadar kefil Rıza Sarraf'a.



*

Ekonomi bakanı ZAFER ÇAĞLAYAN: Hatırlayacaksınız, çırpındıkça daha da rezilleşmişti kendisi. Sarraf'ın "hediyesi" 700 binlik saati basına yansıdı. Saati kendisinin aldığıyla ilgili beyanı bizzat saat firması tarafından yalanlanmıştı. Sonra uyduruk bir kağıda "Saat karşılığında şu kadar para R.Sarraf'a verilmiştir." yazmıştı da milletin alay konusu olmuştu. İnsanlar peçeteye böyle şeyler yazıp dalga geçmişlerdi.

Bir de Rıza Sarraf'la aralarında saat için tuhaf konuşmalar oluyor. Rıza Sarraf saati bir türlü almıyor, Zafer Çağlayan "iyi tamam ben kendim alırım." diyor. Sevgili tripleri gibi gülünç haller.




*

Çevre ve Şehircilik Bakanı ERDOĞAN BAYRAKTAR: Aslında kendisi ayrı bir dosya konusu. İmar rantıyla ilgili yenen haltlar yüzünden "Ben her şeyi Başbakan'ın talimatıyla yaptım." deyip istifa etmişti. Sonra tırıs tırıs özür diledi.

*

Bakara makara bakanı EGEMEN BAĞIŞ: Cezai ehliyeti olduğundan bile şüphe ettiğim bir insan. "ouokl"




*

Milyon dolarların döndüğü bu çarkın içine dönemin başbakanı RECEP TAYYİP ERDOĞAN da "Paraları sıfırladın mı?" ile dahil olmuştu. Bilal oğlanla konuşmaları da kitapta yer alıyor.









*

Milletin a.ına koymaktan bahseden iş adamının önünü açmak mı dersin, binlerce polis, hakim ve savcının görev yerinin değiştirilmesi mi dersin, montaj-dublaj savunmasının (elbette) fos çıkması mı dersin, ve hâlâ yargılanmamaları mı dersin...

Hepsi birbirinden rezil, hepsi birbirinden kepaze herifler.

Daha rezil ve daha kepazesi hâlâ bu insanlara prim veren, bunlara inanan andavallar.

Onlardan daha sefil durumda olansa bu pisliklerden arınmayı başaramayan bizler.

MAHALLEDEKİ AKP




MAHALLEDEKİ AKP

Parti İşleyişi, Taban Mobilizasyonu ve Siyasal Yabancılaşma

Sevinç Doğan

2016

İletişim Yayınları 

1. Baskı - 2016

270 sayfa



AKP'nin örgütsel yapısını mahalle düzeyinde (Sanayi Mah-Kağıthane) incelemiş yazar. Bunu yaparken de ne taraftar ne de muhalif bir dil kullanmış. Parti üyeleri ile yaptığı görüşmeleri ve bunlardan elde ettiği sonuçları yazmış.

*

Kucaklayıcı ve her kesime açık olduğu iddiasındaki partide aslında işlerin öyle olmadığı gözüküyor. Partide mahalle-ilçe- gençlik kolu-kadın kolu başkanlığı gibi görevlere gelmede liyakat ya da çalışkanlığın değil, ekonomik durumun iyi olması aranıyor. Diğerlerine salt seçmen gözüyle bakılıp yalnızca oy vermeleri yeterli görülüyor. Başkanlık ve yakın görevlerde bulunanların iş bağlantılarında kolaylıklar olduğu gibi ekonomik anlamda sınıf atladıkları da görülüyor. Daha alt pozisyonlarda görev alanlarsa bir çıkarları olmadığını vurguluyor, önemli oldukları hissi ve Erdoğan aşkından bahsediyorlar.

*

Şu husus takdir edilmeli ki dev bir örgütlülük hali var. AKP öncesinde Refah Partisi döneminde başlayan ve zamanla gelişen, ev ev dolaşılan, yapılan işin önemine yürekten inanılan bir örgütlenme süreci.

*

İnsan merak ediyor tabi; 17-25 Aralık, Suruç katliamı, Ankara katliamı... pek çok olaya rağmen hâlâ nasıl iktidarda kalabiliyor AKP? Yazar da kitabı yazarken bu olaylar nedeniyle mesafeli tutum almakta zorlandığını itiraf etmiş, ama yapmaya çalıştığı şeyin anlamak olduğunu kendine telkin ederek devam etmiş. Kitabın sonunda da tüm bunlara rağmen iktidarda olmaya devam etmesinin, AKP'ye, kadroları, sahip olduğu ilişki ağları ve taban mobilizasyonu üzerinden bakan çalışmalara ne kadar çok ihtiyaç duyduğumuzu gösterdiğini belirtmiş.

25 Ocak 2014 Cumartesi

KUŞATILAN TÜRKİYE


KUŞATILAN TÜRKİYE

Gülen Hareketinin Perde Arkası

Yazarı: Merdan Yanardağ

Yayınevi: Destek Yayınevi

Basım Yılı: 1. Baskı - Mayıs 2006, 25. Baskı - Eylül 2011

Sayfa Sayısı: 183

Merdan Yanardağ 2006'da Kanaltürk'te bir program hazırlayıp sunuyor. Bu programa Fethullah Gülen'le beraber 35 yıl kalmış,  "Gülen'in 35 yıllık yol arkadaşı" Nurettin Veren katılıyor.

Yine aynı programa, emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma hakkında ilk soruşturmayı yapan ve rapor hazırlayan, tabi sonra görevinden edilen İstanbul Emniyeti Organize Suçlar Şubesi eski müdürü Adil Serdar Saçan da katılıyor. 

Kitap, bu iki isimle yapılan söyleşilerden oluşuyor.

Ama ağırlık Nurettin Veren'de.

Nurettin Veren, Fethullah Gülen ile birlikte yola çıkmış bir isim. Sonra yolları ayrılıyor. Nurettin Veren'in açıklamasına göre bunun sebebi Fethulah Gülen'in son derece yanlış ve tehlikeli yollara sapması.

Başlangıçta her şey Allah için yapılıyor.

"Bizim insanımızın en zayıf noktası, Allah rızası için Şefaat ya Resulallah düşüncesi ile, gözyaşıyla suistimal edilmeye açık bir yapıda olması. Yani verdiği iyiliğin Allah'a ulaşacağını ve karşılığında Allah'tan hoşnutluk alacağı düşüncesi her zaman halkımızın en açık kapısıdır."

Ondan sonra Karl Marx "Din toplumun afyonudur" deyince höykürüyorsunuz.

Her gün ayrı bir yolsuzlukları ortaya çıkıyor, üstüne kör beyinler görsün diye belgeli, hatta ses kayıtlı. Ama ne, ağzından Allah lafı eksik olmuyor diye hala ve ısrarla bu adamlara inanılıyor.



Neyse, konu Fethullah Gülen burada.

Gerçi Fethullah Gülen'den bahsedince AKP'den de bahsetmek eşyanın tabiatı gereği. Onların siyasi kolu olarak yola çıktı zira. Her ne kadar şimdi araları bozuk olsa da.

Ki o da çok enteresan. Kim derdi AKP ile cemaatin bir gün arasının açılacağını. 

İşte bu Allah'ın adıyla toplanan paralarla okullar, dersaneler, hastanaler...yapılıyor.
Hepsi de özel.

Yardım paralarıyla açılan okullar neden paralı oldu? Fakirlerin parasıyla zenginler okuyor. Para verenlerin gıkı çıkmıyor.

Televizyon kanalı, gazete ve dergiler gibi pek çok yayın organı da kuruluyor tabi.

Hiçbir kaydı olmayan bu paralar Fethıullah Gülen'in eline veriliyor.

Özellikle yurtdışında açılan Türk okulları ile igili muazzam şaibeler var. 

"Bugün internet sayfamda Azerbaycan'dan fevkalade mailler aldım. Diyor ki, biz Türk kardeşlerimizin burada okul açmasından, Haydar Aliyev döneminde açılan üniversitelerden ve okullardan çok memnun olduk ve üstün gördüğümüz bu okullara çocuklarımızı verdik. Ama şimdi bizim çocuklarımız bizi terk etti. Fethullah Gülen'in örgütü tarafından devletin üst düzeylerindeki mevkilerde Azerbaycan'ı ele geçirmek ve kontrol etmek için bir yapılanma içerisinde. Biz kendi ülkemizin bağrını açtık. Ama bizim ülkemizi işgal etsinler diye evlatlarımızı size vermedik...Aynı şey Türkmenistan'da, Kazakistan'da, Kırgızistan'da bütün Avrasya coğrafyasında oluyor."

İnternette kısa bir araştırma ile bu okulların, bulundukları ülkelerdeki idari ve kültürel yapıya sızmaya çalıştığı, ABD için casus topladığı vb gerekçelerle kapatıldığı iddialarını görebilirsiniz.

Bu okulların belki masumiyetini ve başarılarını göstermek için düzenlenen Türkçe Olimpiyatları ile ilgili de şunu söylüyor Nurettin Veren:

"Okullar vitrin olarak kullanılıyor...Halbuki kendi saltanatı ve ütopyası için, insanın gözünün içine baka baka paravan olarak kullanmak, bir din adamına, hele hele bir Müslüman kimliğine hiç yakışmaz. O okulların hepsinde eğitim dili İngilizce'dir. Yurtdışındaki Fethullah'ın okullarında öğrenciler en az 20 saat İngilizce görürler. Türkçe seçmelidir."

Hepsinden öte adam soruyor. Fethullah Gülen niye 137 dönümlük,  Pensylivanya eyaletinde, New York'a 2,5 saatlik mesefade, içinde sekiz tane villa olan,bir sürü hizmetçiler, korumalar barındıran bir malikanede yaşıyor?

Sözüm ona mütevazi hayat diye bir ara Fethullah Gülen'in kaldığı odanın fotoğrafları yayınlanmıştı. Koca malikanenin bir odasının fotoğrafını gösterip, ne kadar da mütevazi bir görüntü çizdiğine inanmak mümkün mü? Ben de 3+1 evimin içinde sadece kitaplık ve tek kişilik koltuk bulunan en küçük odasını fotoğrafını paylaşıp, ben işte burada yaşıyorum, diyeyim. Siz de yiyin.

Yaz yaz bitmez. O yüzden kendiniz okuyun, ben mi anlatacağım her şeyi. 

İlk emri "Oku" olup da daha bu ilk emre uymayan insanlar Müslümanlık taslamasın. Valla inandırıcı olmuyor.

Son olarak, Nurettin Veren bu açıklamalarında samimi midir? 

Okuyup siz karar verin.

Ben inandırıcı buluyorum. Zira Fethullah Gülen'le arasını hiç bozmayıp nispeten rahat bir hayat yaşayabilecekken, şimdi ölüm tehditleri alıp dışlanmış bir hayat yaşamayı boşu boşuna seçmiş olamaz. 

Söylemlerinde sık sık "Ben bu yola canımı koydum" demekten geri durmuyor. 

Ama merak etmesin. Öldürmezler. Cemaat ve onlardan öğrendikleriyle AKP, öldürmeyi pek tercih etmiyor. Daha etkili bir yöntemleri var. İtibarsızlaştırmak. Hedef seçtikleri kişi hakkında iftiralar, kasetler, çamur at izi kalsınlar, sahte delillerle tutuklamalar, hapse atmalar şeklinde bir yöntem izliyorlar ki daha etkili olduğu muhakkak.



6 Temmuz 2013 Cumartesi

ÖCALAN'IN İMRALI GÜNLERİ


ÖCALAN'IN İMRALI GÜNLERİ

Yazarı: Cengiz Kapmaz

Yayınevi: İthaki Yayınları

Basım Yılı: 2. Baskı - Ocak 2011

Sayfa Sayısı: 532


Abdullah Öcalan'ın yakalanıp Türkiye'ye getirildiği 1999 yılından 2009 yılına kadarki 10 yıllık süreci anlatıyor kitap.

Abdullah Öcalan'ın beyanları, avukatlarıyla görüşmeleri, dönemin siyasi gündemi yer alıyor. Bu anlamda kitabın hakkını vermek lazım, epey emek harcanmış. 

Ancak bu kitaba bir ara el konulmuş. 2012'nin Haziran ayında;

"İstanbul'da İnsan Kitabevi'ne, Iğdır'da Serhat Kitap Kırtasiye'ye ve Elazığ’da Jiyan Kitabevi’ne yapılan polis baskınlarıyla, İthaki Yayınevi’nin yayınladığı, Cengiz Kapmaz’ın “Öcalan’ın İmralı Günleri” adlı kitabına el kondu. Toplatma, Kahramanmaraş Sulh Ceza Mahkemesi’nin Mezopotamya Yayınları’nın altı ayrı kitabı ile İthaki Yayınları’nın bir kitabı hakkında aldığı “toplatma ve satış yasağı kararı” üzerine gerçekleştirildi. “Öcalan’ın İmralı Günleri” adlı kitabın kitapçı ve dağıtımcılardan satış yasağı getirilerek toplatılması yurt çapında sürdü. Yayıncı ve yazarı hakkında henüz bir dava açılmamış olmasına rağmen kitap piyasadan tamamen çekilmiş oldu."


Sonra bu karar kalkmış olacak ki kitap gayet piyasada. Piyasada olmayan kitabı ben nasıl alayım zaten? Yasadışı yollarla kitap mı temin edeceğim? Kaçak kitap. 

Abdullah Öcalan bir kesim tarafından "terörist başı" iken, bir kesim tarafından "önder"

Bu ayrışmada "terörist başı" tarafındakiler  "önder" tarafı bu kitapla birlikte anlayabilir. 

Türkiye'yi, Abdullah Öcalan'ı bilmeyen, tanımayan biri mesela bu kitabı okusa onu terörle bağdaştırmaz ve Kürtlerin önderi olarak haksız yere hapis yattığını düşünebilir. 

Ancak bu alt mesajı bangır bangır vermiyor kitap. Tarafsızlığa çok yakın bir üslupla, neredeyse yorumsuz bir şekilde anlatıyor.

Anlamak, tanımak noktasında faydalı. 
Dili de ağır olmadığı için akıcı bir okuma sağlanıyor.

23 Haziran 2013 Pazar

ISLAK İMZA


ISLAK İMZA

Yazarı: Zübeyir Kındıra

Yayınevi: Togan Yayıncılık

Basım Yılı: Nisan-2010

Sayfa Sayısı: 274


12 Haziran 2009 tarihinde Taraf Gazetesi'nde ülkeyi uzunca bir süre sallayacak bir manşet vardı:

"İrtica ile Mücadele Eylem Planı"

Bu başlıklı belgenin yayınlanmasının ardından ne kıyametler koptuğunu hatırlarsınız.

Türkiye'de bir klasiktir. Kıyamet kopar. Bu kıyamet esnasında çeşit çeşit gazetelerden, tv programlarından kopan kıyametin ne olduğunu anlamaya çalışırsınız. Baktığınız basın organının meşrebine göre konu hakkında bilgi sahibi olursunuz. 

Ancak en sağlıklı bilgiye -olayın bizzat içinde değilseniz tabi- yıllar sonra, ortalık sakinleşince yazılacak kitaplardan vakıf olursunuz.

"İrtica ile Mücadele Eylem Planı" başlıklı bu belge Ergenekon Davası'ndan tutuklanan Emekli Gazi Yüzbaşı Avukat Serdar Öztürk'ün bürosunda yapılan aramada ele geçiriliyor. Öztürk, belgenin kendisine ait olmadığını söylüyor.

Belgenin altında Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek ismi ve imzası yer alıyor.

Dursun Çiçek böyle bir belge hazırlamadığını, imzanın kendisine ait olmadığını söylüyor. 

Sonuç olarak bu belge sayesinde AKP şahane bir mağduriyet imkanı kazanmış oluyor. TSK'nın seçimle başa gelmiş meşru bir hükümeti bitirme planları olduğu kamuoyuna inandırılmış oluyor.

Öncelikli olarak Dursun Çiçek'in nerede yargılanacağı problemi ortaya çıkıyor. Asker kişi olduğu için Askeri Savcılık olaya el koyuyor ve soruşturmaya başlıyor. 

Askeri Savcılık, Jandarma'ya, Adli Tıp'a, TÜBİTAK'a imza incelemesi yaptırıyor. Bu kurumlardan gelen cevaba göre belgenin aslı gerekiyor. Fotokopi belge üzerinde sağlıklı bir inceleme yapılamayacağı söyleniyor.

Askeri Savcılık sadece bu inceleme ile kalmıyor. Askeri yazışma teknikleri açısından da belgeyi inceletiyor. Çıkan sonuçta söz konusu belgenin askeri yazım teknikleri ve gelenekleri ile örtüşmediği ortaya koyuluyor.

Son olarak Albay Dursun Çiçek'in başında bulunduğu 3. şubenin, görev alanı itibariyle de bu tür bir belge hazırlayamayacağı belirtiliyor. Çünkü irtica ile ilgili konular 2. şubenin görev alanına giriyor, 3. şube dış konularla ilgileniyor.

Bunun üzerine Askeri Savcılık kovuşturmaya yer olmadığına karar veriyor ve belgenin sahte olduğu ilan ediliyor. 

Belgenin Genelkurmay Başkanlığı Karargahı'nda düzenlenmediği, böyle bir belge ile ilgili gerek elektronik ortamda, gerekse yazılı kayıtlarda herhangi bir bilgi, belge, emir veya emareye rastlanmadığı bildiriliyor.

Askeri Savcılık, belgenin kim tarafından, nerede, hangi amaçla düzenlendiği konularında sivil yargının görev alanına girdiği gerekçesiyle görevsizlik kararı veriyor ve dosyayı Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderiyor.

Askeri Savcılık tarafından hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilen Dursun Çiçek, İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından tutuklanıyor. "Silahlı terör örgütü üyeliği" suçlamasıyla.

Belgeden dolayı değil, terör örgütü üyesi olmaktan suçlanıyor.

Bu noktada Kafka'nın "Dava" romanı aklıma geliyor. Sürekli suçlanıyorsun, sürekli kendini savunmaya çalışıyorsun, mantıklı izahatlarda bulunuyorsun, ama karşında mantıkla işleyen bir mekanizma olmadığı için boşa kürek sallamış oluyorsun. Çıldırmamak işten değil.

Tutuklanan Dursun Çiçek, koğuştakilerden müjdeli haberi duyuyor. "Komutanım, televizyonlar at yazı geçti, tahliye oldunuz"

TRT Haberciliği o dönem çığır açmış durumda. Ergenekon Operasyonları sırasında daha gözaltı olmadan gözaltını, arama olmadan aramayı, kazı başlamadan toprağa gömülü silahların sayısını bile duyurabilecek kadar güçlü bir haber ağı var TRT'nin.

Dursun Çiçek'in asker olması, isnad edilen suçun askeri suç olması vb konular asker kişilerin yargılanması ile ilgili pürüzler çıkarıyor diye hemen bir yasama desteği hazırlanıyor. 

Asker kişilerin de sivil yargıda yargılanmasını öngören bir düzenleme 26 Haziran gecesi TBMM'den geçiriliveriyor. 

CHP'nin Anayasa Mahkemesine başvurmasıyla bu düzenleme iptal ediliyor.

Belge aşağı, belge yukarı. Bu belgenin aslı nerede?

O da 16 Ekim 2009 tarihinde ortaya çıkıyor. 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına bir ihbar mektubu geliyor. Yine isimsiz bir ihbar mektubu. 

Yine diyorum, çünkü Erzincan'daki cemaat soruşturması ve sonrasındaki olaylarda da sık sık kimliği belirsiz ihbar mektupları oluyordu. 

Bu ihbar mektubunu yazan kişi TSK içinden biri olduğunu, orduda cuntacılar olduğunu, bunların darbe hazırlığında bulunduğunu, insanlar hakkında fişlemeler yapıldığını vesaire yazıyor. "İrticayla Mücadele Eylem Planı basında yer alır almaz, erken davranarak söz konusu evrakın aslını gizlice dosyalandığı klasörden aldım" diye de belirterek ihbar mektubuyla birlikte belgenin aslını gönderiyor.

Dursun Çiçek'in o dönem stajyer avukat olan kızının "Babamın çift kilitli evrak dolabından, babamın haberi olmadan, şubede olağanüstü anların yaşandığı, her giren çıkanın gözlendiği bir  günde alması mümkün olabilir mi?"

sorularının cevabı yok.

Belgenin aslı ortaya çıktığı için bu defa ıslak imza incelemeye tabi tutuluyor. 

Adli Tıp oy çokluğuyla "imzanın Dursun Çiçek'in eli ürünü olduğunun kabulü gerektiği" yönünde rapor veriyor.

İfadeye dikkat yalnız. Eli ürünü olduğunun kabulünün gerektiği...

Sanki yargıya dayatmada bulunuyor. 

İmza incelemesi raporlarında kesin bir ifade kullanılmaz, kanaatten bahsedilir. Hoş, gerçi o da bana sorarsanız bilimsellikten uzak. 

Kitabın sonunda imza incelemeleriyle ilgili nefis bir analiz var. Olayla imza arasında illiyet bağının kurulması, tek başına imzanın yeterli bir delil sayılmaması gerektiği, bu konuda sıklıkla hatalı kararlara rastlanabildiği gibi. 

Oy çokluğuyla  imzanın Dursun Çiçek'e ait olduğu yönünde bir rapor veren Adli Tıp'ta bu raporu verenlerden üçünün bir haftalık kursla 'Adli Belge Uzmanlığı' sertifikası alması ise ilginç. 

İmzanın kime ait olduğunun tespit edilemeyeceğini söyleyen dört uzman ise 8-15 yıldır bu işi yapan uzmanlar.

Kitapta son olarak belge ile ilgili parmak izi araştırmasına gidileceği bilgisi vardı. Kitap yazıldığı sırada bunun sonucu belli değilmiş.

Bu olaydan bağımsız olarak aklıma takılıyor. Herhangi bir üst emir olmadan, bireysel bir çalışmayla böyle bir belge hazırlanması suç unsuru mu teşkil eder? Organize bir iş değil, tamamen bireysel. O zaman kişisel düşünce ve düşünceyi yayma özgürlüğü kapsamında tartışılamaz mı? 

Neyse bunları tartışabilecek durumdan çok uzağız şu an.