30 Aralık 2020 Çarşamba

SAFSATALAR ANSİKLOPEDİSİ


 


SAFSATALAR ANSİKLOPEDİSİ

Akıl Yürüt(eme)menin Kısa Tarihi

Immanuel Tolstoyevski

2020

Epsilon Yayınları

2. Baskı – Eylül 2020

509 sayfa

Immanuel Tolstoyevski, bir Ekşi Sözlük kullanıcısı rumuzu. Orada ilgi çeken yazıları var. Ayrıca “Fularsız Entellik” adında podcast yayınları var. Şimdi bir de kitabı var.

Ekşi Sözlük’te sadece “Dünün En Beğenilenleri” (debe) başlığındaki yazıları okuyorum. Daha fazlasına zamanım ve merakım yok.

Podcast ise dinlemiyorum. Kafam şişiyor, radyocu da dinleyemiyorum ben mesela aynı sebepten. Sadece bazen arkadaşlar öneriyor, bunu dinle diye, o zaman.

Bu kitabı da yine bir-iki arkadaşım tavsiye etti. Yoksa buna da merakım yoktu, almazdım. 65 TL zaten alınacak gibi de değil.

Niye almazdım? Erkeklerin “Bakın ben neler biliyorum?” gösterilerinden hoşlanmadığım için ve bunu da öyle sandığım için.

Kesin denk gelmişsinizdir, genci, yaşlısı erkeklerde böyle bir davranış var, gencinde ayrı, yaşlısında ayrı komik duruyor. Televizyondaki erkek erkeğe tartışma programlarında gözlemlemek mümkün olduğu gibi yeni tanıştığınız bir erkekte de bunu gözlemleyebilirsiniz. 



Bir ara Twitter'da bir video dolanıyordu. Gece kulübünde adam kadının kulağına eğilmiş bir şeyler anlatıyor da anlatıyor. Kadıncağız da sıkılıyor ama bir şey de yapamıyor. Adam ne anlatıyor olabilir diye komiklikler şakalar dönmüştü.

Videoyu bulamadım, bunu buldum.

Bu arada benim böyle genellemeler yapmam da tam olarak kitabın anlatmaya çalıştığı yanlışlardan biri. Ahah :) Bunu fark etmem canımı sıktı.

 

 

 

Anlatma, dinleme, genel olarak tartışma kültürümüz boktan. Yazar da buna değiniyor. Tartışma kültürümüz neden boktan? Pardon, kültür diyorum ama…

Çünkü ezbere konuşuyoruz. Doğru diye bellediğimiz şeyin neden doğru olduğunu düşündüğümüzü düşünmüyoruz. “Düşünceleri üstüne düşünme gayreti” diyor yazar buna:

- Bu konudaki fikrim tam olarak nedir?

- Bu fikre nasıl vardım?

- Hep böyle mi düşünüyordum?

- Başkaları niye farklı düşünüyor?

- Hangi şartlar altında fikrim değişebilir?

sf.19

Zihinsel disiplin lazım bunlar için. Var mı? Bu yüzden yazar, diktatör olursa yapacağı ilk işin ilköğretim müfredatına eleştirel düşünme ve bilişsel psikoloji dersleri eklemek olacağını söylüyor. Henüz bunu yapacak gücü olmadığı için de kitap yazmakla yetinmiş şimdilik.

(Eğitimin boktanlığı ile ilgili Nihan Kaya’nın “İyi Aile Yoktur” kitabında bir bölüm vardı. Çocukları okula gönderiyoruz, ne güzel diye düşünürken aslında okullarda çocuklar belli süre oturmak zorunda, zil çaldığında dışarı çıkıp kısa bir süre dinlenebilir, zil çalınca tekrar sınıfa gelip oturup dinlemek zorunda, yani aslında otoriteye boyun eğmeyi öğreniyorlar. Modern eğitim de bu dizaynı kurmak üzere doğmuş. Yüzyıllar önce çiftçiler, köylüler, yöneticilere ayaklanıyor diye, bu ayak takımını hizaya sokmak, kontrol altında tutmak için sınıflı ve teneffüslü eğitim sistemi ortaya çıkmış.)

2020 yılındayız. Bir zamanlar milenyum diye gözümüzde büyüttüğümüz yıllar. Ama hiç de buna layık bir gelişme içinde değiliz. Teknoloji, sağlık, bilim… gelişmeler oluyor ama televizyonu açtığınızda, sosyal medyaya baktığınızda bu gelişmenin izlerini göremiyorsunuz. Düz dünyacılık, aşı karşıtlığı...

“İnsanlık bu kadar ilerlerken, insanlar neden yerinde sayıyor?” sf.35 diye soruyor yazar haliyle. Çünkü insanlık, her şeyin daha iyiye gittiği bir çizelgede ilerlemiyor. Bir çizelgede bile ilerlemiyor olabilir. Sarhoş gibi yalpalıyor.

Bakın şimdi asıl ben neler biliyorum?

Auguste Comte (1789-1857) toplumsal yaşamı doğal yaşama benzetiyor. "Pozitivist Sosyal Bilim Yöntemi" denilen bu bakış açısına göre dünyadaki yerçekimi yasası gibi insan davranışları da nedensel yasalara dayanarak açıklanabilir. Comte’a göre insan toplumları üç aşamadan geçerek ilerlemiş:

1.Teolojik aşama: İnsan düşüncesi olayları doğaüstü güçlerle açıklamaya çalışır.

2.Metafizik aşama: İnsan düşüncesi olayları soyut güçlerle açıklamaya çalışır.

3. Pozitif aşama: İnsan düşüncesi olayları bilimsel açıklamaya çalışır.

Ama işin aslı öyle mi? İnsanlık olarak bu şekilde ilerliyor olsaydık bugün aramızda olayları doğaüstü ya da soyut güçlerle açıklamaya çalışan olmazdı. Ama var. 

İşte bu görüşe karşı olarak da "Yorumlayıcı Sosyal Bilim Yöntemi" gelişiyor. Buna göre doğa mekanik yasalara uyar ama insan uymaz. İnsan karar verir, eyleme geçer, eylemin sebebi gerisindeki niyetle anlaşılır. İnsan davranışları nesnelermiş gibi değerlendirilemez.

Elbette bir görüş ve karşıt görüşün olduğu yerde bir de karma görüş olur. "Eleştirel Sosyal Bilim Yöntemi"ne göre davranışların üstü yanılgılarla, mitlerle, SAFSATALARLA kapatılmıştır. Anlamak için eleştirel sorular sormaya gerek vardır.

“İnsanlık bu kadar ilerlerken, insanlar neden yerinde sayıyor?” Çünkü insanlık topyekün ilerlemiyor. Neandertaller ile sapiensler aynı dönemde yaşamış ya, onun gibi. 

*

Bilinç, bilinçaltı, bilinçdışı, ego, id, süperego tanımlarının ardından zihnimize giriş yapıyor kitap ufaktan.

Genellemelerimiz, kırk yılda bir başa gelebilecek bir olayın sanki sık sık yaşanma ihtimali var sanmamız, önyargılarımız...

Çok güldüğüm bir örnek olarak; Bill Gates, Steve Jobs gibi insanlar okulu bırakmış, zengin olmuş, ben de okulu bırakayım, böylece zengin olurum diye düşünmek. Akıl yürütme hatalarına örnek olarak veriyor bunu yazar. Neden-sonuç ilişkisini karıştırıp okulu bırakmayı başarının ön şartı olarak görmek.

Az güldüğüm bir örnek olarak; kişisel deneyimlerimize başvurarak allame-i cihan kesilmemiz. Örneğin;"Amcam günde üç paket sigara içiyor ve 80 yaşında, sapasağlam. Öyleyse sigara o kadar da zararlı değil." sf.292

Bunu Simone de Beauvoir de yapıyor. Bkz: Bir Genç Kızın Anıları  Beauvoir'in makyaj yapması, makyajın cilde iyi gelmemesi ve yüzü bozduğu gerekçeleriyle yasakmış. Yazar da hiç makyaj yapmayan teyzelerine bakıp ee siz makyaj yapmadınız da ne oldu, diye geçiriyormuş içinden.  "Teyzemlerin kırışmış yüzleri, makyaj yapmamanın karşılığını hiç görmediklerini ortaya koyardı."

Kossssskoca Simone de Beauvoir bile safsata yapıyormuş. Kitapta başka kossssskoca isimlerin safsatalarını da görebilirsiniz. 

X bile yapıyorsa ben de yaparım yani. Kesin bu da bir çeşit safsata ama adını bilemedim.

*

Tartışma programlarının boktanlığı demiştim. Yazara göre bunun sebeplerinden biri de etrafta izleyicilerin olması. Etrafa tribün kurunca insanlar tribünlere oynuyor. Görüşlerin değerlendirilmesi değil, herkes beni beğensin, haklı bulsun arzusu öne çıkıyor.

*

İkna yöntemlerinden de bahsediyor yazar.

Logos: Somut verilere, bilimsel bulgulara, akla, mantığa dayanan ikna yöntemi. 

Ethos: Uzman kişiye duyulan güvene dayalı ikna.

Başta bu yazarın “Bakın ben neler biliyorum”cu biri olduğunu sanıyordum ama sevdiğim iki arkadaşımın tavsiyesi ve yazarın bir akademik geçmişi olduğunu öğrenmem ile ethosuma hitap etti. Öyle mi denir? Cümle içinde nasıl kullanacağız bunu?

Pathos: Duygulara hitap ederek ikna yöntemi. Örneğin kelimeleri değiştirerek 

"Çevre" yerine "soluduğumuz hava, içtiğimiz su" demek,

"İşsizlik" yerine "eve ekmek götüremeyen insanlar" demek,

"Cari açık" yerine "çocuklarımıza miras bıraktığımız borç" demekle yaratılacak etki gücünü hissettiniz mi? Sf.137

Güncel örnekler kullanıyor yazar ki bunu çok beğendim. Örneğin; Recep Tayyip Erdoğan’ın Muhtarlar Toplantısında "Dünya 5’ten büyüktür." diye dünyaya seslenmesi. Buna da “kairos” deniyormuş, “diğer tüm ikna yollarının doğru yerde ve doğru zamanda kullanılması”. Sf.140

*

Lise terk mantık dersinden aklımda şu kalmış:

Bütün insanlar ölümlüdür,

Aristo insandır,

O halde Aristo da ölümlüdür.

Bunu lisede öğrendim ve bir daha hiç kullanmadım sanıyordum ama aslında hep bu ve benzeri çıkarımları kullanıyormuşuz. Üstelik çoğu zaman hatalı olarak.

Kitap da bu hatalara yer veriyor. Her birine farklı adlar verip tanımlıyor. “İnsan karmaşık bir şeyi ismiyle tanımlayınca bir problem çözmüş olduğu hissine kapılıyor ve dopamin salgısı artıyor.” Sf.256

Jules Verne’in kitaplarında da dikkatimi çekiyor bu isim verme olayı. Issız bir adaya düşüyorlar mesela, ilk şoku atlattıktan ve yerleşecek bir yer bulduktan sonra etrafı gözlemleyip dağa, taşa, ovaya, koya, mağaraya isim veriyorlar.

Bkz: Esrarlı Ada

Bkz: İki Yıl Okul Tatili

İsim verme denince aklıma geldi. Devam.

*

Tartışmalarda sıklıkla başvurulan; Şu tarihte neredeydin, gerçek İslam bu değil, bir arkadaşın başına gelmiş, küsuratlı atayım da salladığım anlaşılmasın, zamanlaması manidar, okumadık kardeş durumumuz yoktu, biz onların ağababalarını biliriz, aynısını anana bacına yapsalar, laf ebelikleri, konuyu saptırmaklar... Tüm bunlar ve daha fazlasını, güncel örneklerle, resimlerle, hikayelerle, esprilerle anlatmış. 



Gerçi espriler:

“En yakındaki aynanın karşısına geçin ve kendinize bakın. Ama bukalemun misali bir gözünüz de kitapta olsun, yoksa sonsuza kadar aynaya bakakalırsınız.” Sf.38 

“Tek millet, tek devlet, tek lider… 300.000 kadar da tank ve bir Avrupa haritası lütfen… Evet paket olacak.)" sf. 92

şeklinde ama, olsun!

 

Kitaptan keyif almak için eser miktarda Ekşi Sözlük ve Twitter jargonunu bilmek lazım. Bir de herhalde Türk olmak, ya da en azından Türkiye'de yaşamak, yoksa okuyan bu örnekleri ne anlar ne de gülür. 

*

Bunlar genelde sözlü ifadelerle ilgili tespitler. Laf ağızdan bir kere çıkıyor artık şuurlu veya şuursuz. Ondan sonra toparlayabilirsen toparla. Yazılı ifadede ise başka dinamikler ortaya çıkıyor. Yazdığı yazıyı tekrar tekrar okuyunca kitapta anlatılan hatalara düştüğünü fark edebilir insan. Böylece düzeltecek imkanı olabilir. 

Ancak yazının da şöyle bir handikapı var, duygu ve düşüncelerini ne kadar aktarabileceksin, karşındaki ne kadarını anlayacak? Örneğin mesajlaşmalarda sen esprili bir mesaj attığını zannederken karşıdaki bunun espri olduğunu anlamayabiliyor. Böyle anlarda emoji hayat kurtarır. Ama kitapta bunu ne kadar yapabilirsin, biraz ciddiyet lütfen. Mesela Sokrates, bunu öngörmüş, yazmamış. İnsanlarla konuşmayı tercih etmiş. O öldükten sonra görüşleri kitaplaştırılıyor. Keza Hz. Muhammed de yaz(dır)mamış vahiyleri. Ondan yıllar sonra yazılmış. Yazmakta tekin olmayan bir şey mi sezmişler?..

*

Zihnimizi disipline etmek istiyoruz diyelim, düşüncelerimiz üzerine düşünmek istiyoruz, bunun için ilk iş tüm bildiğimizi unutmak mı?

Francis Bacon (1561-1626) öyle yapmış, bildiği her şeyi unutmakla işe başlamış. Ama Tanrı'ya kadar. Dindar bir insan olduğu için o kadarına cüret edememiş. Halbuki zihni sınırlama konusunda en büyük güç din değil mi? Tanrı inancı ile sınırlandırılmış zihin ne kadar özgür/doğru düşünebilir? Bir de eski zaman filozoflarının yaşadığı dönemlerde kölelik ve kadınların insandan sayılmaması var. Bunlar hakkında düşünecek mecalleri kalmıyorsa demek.

Günümüzde en azından son iki sınırlayıcı yok.(Büyük ölçüde yok.) Üstelik bilgiye erişim de kolay. Ama “daha çok bilgiye maruz kaldıkça daha açık fikirli, daha bilge olmuyoruz. Tersine mevcut inançlarımız güçleniyor.” Sf.199

Sosyal medyada hoşumuza gitmeyenleri engelliyoruz ve böylece sadece kendimizle aynı fikirde insanlarla iletişim kuruyoruz. Hatta bazen iletişim de kurmuyoruz, "savcılığa verildiniz" diyoruz. (Kesin bunun da bir adı vardır, bugün yoksa bile yarın olur.)

*

Bunca şey bilmek bizi tartışmalarda ya da insan ilişkilerinden daha iyi bir noktaya getirir mi? 

Yazar kitabın sonunda o kadar da şeyapmayın, ama en azından "kalite kontrolü olmayan tartışmalar"a girmeyiverin, gerektiğinde geri adım atacak mesafe bırakın tavsiyelerinde bulunuyor. 

 

23 Aralık 2020 Çarşamba

KÜÇÜK ŞEYLERİN TANRISI

 


KÜÇÜK ŞEYLERİN TANRISI

(The God of Small Things)

Arundhati Roy

1997

İngilizce aslından çeviren: İlknur Özdemir

Can Yayınları

13.Basım – Aralık 2013

290 sayfa

 

Hindistan’ı sevmiyorum. Gitmedim, görmedim, önyargılarıma dayanarak söylüyorum, sevmiyorum.

Hindistan, Afganistan, Pakistan… Bunlar hiç iyi intiba vermiyor bana.

*

Kitapta çocuklar ve annelerinin acıları var. Çok üzülüyorum çocuklara.

Rahel ve Estha bir kız, biri erkek ikiz kardeşler. Anne baba ayrılıyor. Anne Ammu, kocasından şiddet görüyor. Şiddet çocuklarına da ulaşınca ayrılıyor.

Kadının, kocamın beni dövmesi hadi neyse ama çocuklara dokunmasın gibi bir tutumu var. Halbuki çocukların şiddetten zarar görmesi için bizzat fiziksel şiddete maruz kalmaları gerekmiyor ki. Babasının annesini dövdüğünü, hatta dövmek de değil, kötü sözler söylediğini, kötü davrandığını gören çocuklar zaten zarar görüyor.

Ammu, çocuklarla beraber ailesinin evine dönüyor.

Evde çocukların anneannesi, büyükhalası (Bebek Kochamma) ve dayıları (Chacko) var.

Turşu imalatı ve satışı yaparak geçiniyorlar. Durumları iyi.

Chacko, Oxford Üniversitesi mezunu. Orada bir İngiliz kadınla, Margaret ile evlenmiş. Chacko, evindeki ve ülkesindeki kadınların aksine güçlü bir kadın olan Margaret’ten etkilenmiş. Aslında Margaret güçlüden ziyade, normal. Erkek arkadaşını darlamayan, kendi başına hareket edebilen, kendi başına hayatını idame ettirebilen bir kadın.

Evleniyorlar. Bir kızları oluyor. Sophie Mol.

Chacko, sorumluluk almayan, dağınık bir adam. Öğrenciyken Margaret bunu sorun etmemişti ama evlendiler ve geçim sıkıntısı başlayınca Chacko’nun bu huyu rahatsız etmeye başlıyor. Boşanıyorlar. Chacko ülkesine dönüyor.

Margaret boşandıktan sonra bir daha evleniyor. İkinci kocası Sophie’ye de iyi bir babalık ediyormuş  ama ölmüş. O öldükten sonra Margaret ve Sophie, değişiklik olsun, belki iyi gelir diye düşünerek Chacko’ya geliyorlar.

Evde bir heyecan. İngiliz kadına mahcup olmayalım telaşı, Rahel ve Estha’yı kibar olmaları konusunda tembihlemeler.

*

Rahel ve Estha… Tatlı yavrucaklar…

Anneleri Ammu iyi kadın, hoş kadın ama… Üzgün, mutsuz bir kadın. Azarlıyor çocukları bazen, çocuklar da sevilmedikleri hissine kapılıyorlar.

Bu hisle bir gün dere kenarında buldukları bir kayıkla açılıyorlar. Rahel, Estha ve Sophie Mol. Kayık devriliyor. Rahel ve Estha kıyıya ulaşıyor ama Sophie Mol yok. Ölüyor.

Ay hayır!

*

Bunun öncesinde Ammu, kast olarak (Hindistan’da kast sistemi var malum) kendinden aşağıda birine aşık oluyor, sevişiyorlar. Bu durum öğreniliyor ama polise tecavüz diye yansıtılıyor. Adamı öldürüyorlar.

Hayır!

*

Estha bir gün sinemada istismara uğruyor. Kimseye söyleyemiyor.

Yeter ama!

*

Kitapta geçmiş ve bugün arasında git-gellerle anlatılıyor kahramanların hayat hikayeleri.

Bugün Estha ve Rahel büyümüş. Rahel evlenmiş, boşanmış, Amerika’da yaşıyor. Estha kimseyle konuşmuyor, genel bir suskunluğa, sessizliğe bürünmüş.

Anneleri Ammu genç yaşta ölmüş.

*

Of offf!

İçimi dağladı kitap.

Neşeli bir şeyle bitireyim. İkizler yolda doğmuş, otobüste. Otobüste doğdukları için de kendilerine hayat boyu otobüslerin bedava olması gerektiğini düşünüyorlarmış. Yaa yerim sizi. Sizi yerim ama kitabı yemem. Üzgünçlü çünkü.


CENDERE

 


CENDERE

Metastaz 2

Barış Terkoğlu – Barış Pehlivan

Kırmızı Kedi Yayınevi

2020

1.Basım – Aralık 2020

292 sayfa

 

Yazarlar, Metastaz adlı kitapta FETÖ yargılamalarındaki rüşvet çarkını, adam kayırmacılığı, hakim ve savcıların hukuku ayaklar altına alışını, siyasilerin olaya yanlı bakışını anlatmıştı. Okudukça insanın midesi bulanıyordu. Biraz daha bulansın istiyorsanız buyurun.

*

Pelikancılara geniş yer ayrılmış kitapta.

1 Mayıs 2016’da bir blogda “Pelikan Dosyası” adlı bir yazı paylaşıldı. Yazıda başbakan Ahmet Davutoğlu için “Hoca,” Recep Tayyip Erdoğan için “Reis” ifadeleri kullanılarak Davutoğlu’nun Erdoğan’a sadık olmadığı, Erdoğan karşısında kendi hizbini örgütlediği, Erdoğan’ı devirmek istediği vb yazıyordu.

Kitapta bu yazı için “Ergen bir genç kızın annesine isyanını hatırlatan çıkış” deniyor. Sf.29

Yazı Kuzguncuk’ta bir yalıdan yazılmış. Bu yalıda Boğaziçi Küresel İlişkiler Merkezi (Bosphorus Global) adlı bir sivil toplum kuruluşu varmış.

Bu kuruluş için “AKP içinde bir hizbin düşünce merkezi gibiydi. (…) AKP’ye nizam veriyordu.” Sf.37 deniyor.

Grubun ortak özelliklerinden birinin FETÖ ile içli dışlı geçmişi olduğunu belirten yazarlar, bu geçmişleri de ortaya seriyor.

*

Pelikanları burada bırakıp yargıdaki bir olaya geçiyor kitap.

“Yargıdaki İşleyişi Gösteren Ses Kaydı” başlıklı bölümdeki olaya göre;

Türkiye’de mutfak eşyası satan bir şirketİ, Fransız bir şirket devralıyor. Dolasıyla devraldığı şirketin borçlarını da devralmış oluyor. Ancak Fransız şirket bu borçları ödemek istemiyor. Bundan kaçınmanın yolu olarak da avukatlar, CEO ve hakim arasında pazarlık yapılıyor.

Kitapta olaydaki isimler baş harfleri ile verilmiş ve konuşma ayrıntıları yazılmamış. Ahmet Şık’ın Twitter’daki paylaşımlarında bu olayın ayrıntıları yer alıyor.

Bkz: https://twitter.com/sahmetsahmet/status/1339222339041583105

Anlamadığım; madem devralmayı düşündüğün şirketin çok borcu var ve bu borçları ödemek istemiyorsun, o zaman devralma. Şu rezillik, iğrençlik daha mı iyi oldu?

*

Bunun gibi rüşvetle dava sonucunu etkilemeye çalışma, rüşvet ile ceza davalarında şüpheli ekleme-çıkarma, sanık beraat ettirme-cezalandırma, tutuklama-tahliye etme, bir günde iddianame hazırlatma…iddiaları var kitapta. Hakim, savcı, avukat, şüpheli, sanık isimleri de ayan beyan yazılı.

Bu hukuksuzluklardan yakınan bir grup hakim ve savcı kitabın yazarlarına mektup yazmış. Kendilerini “…ülkenin namuslu, onurlu hakimleri ve savcıları” olarak niteleyen grup “Bu ülkenin en kahpe, en yalancı, şizofren, manyaklarının HSK dahil ülkenin kurumlarının içinde olduğunun çok iyi farkındayız.” Sf.76 diyerek FETÖ’nün hakim ve savcılar nezdinde yeniden örgütlendiğine dair isimler ve olaylar yazmışlar.

*

FETÖ demişken ilk kitaptaki gibi bu kitapta da FETÖ borsasına ilişkin olaylara yer verilmiş yine. Bir FETÖ şüphelisi, davası için bir dolandırıcı ile anlaşıyor. “O dolandırıcı, dosyaya bakan FETÖ savcısına ulaşıyor. O savcı, kendisine gelen dolandırıcının talebini asıl çalıştığı başka bir dolandırıcıya aktarıyor.” Sf.101

Ahahahahshshah ay valla sinirden gülüyorum. Kusmuk artık gerçekten. Yazarlar “dava kağıtlarından lağım aktığını hissetmek” Sf.101 diyerek güzel ifade etmişler.

*

Yine ilk kitapta bahsedilen FETÖ ardılı farklı cemaatlere burada da yer verilmiş. Hakyolcusu (İskenderpaşa Cemaati) Menzilcisi, Haznevisi, Meşvereti, Norşini bitmiyor öfffff.

Bunlar kendilerini bizim FETÖ ile ilgimiz yok diye savunuyormuş. Yazarlarsa hepiniz aynı lacivertin tonusunuz diyor. E bence de.

*

Avukat Meltem Banko ve Umur Yıldırım ile ilgili de iddialar var kitapta.

Çağatay Aksu hakkında Şule Çet’e cinsel saldırıda bulunup 20.kattan aşağı attığı suçlaması vardı. Umur Yıldırım Şule Çet’in, Meltem Banko Çağatay Aksu’nun avukatı.

Yargılama sonunda Çağatay Aksu hakkında öldürme suçundan müebbet, nitelikli cinsel saldırı ile kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçundan 12 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

Kararın ardından bir gün Umur Yıldırım, Meltem Banko’nun ofisine gitmiş.

Yazarlar da neden gitti, ne görüştüler diye soruyor.

Umur Yıldırım “Başka dosya hakkında konuştuk,” Meltem Banko “Tanışmak için gelmiş” diyor.

Ben burada anormal bir şey göremedim. Taraf vekilleri görüşebilir, konuşabilir.

Anormal bulduğum Meltem Banko’nun bu dosyada vekaleti yokmuş. Yani dosyada vekil (müdafi) değil. Çağatay Aksu ile okul arkadaşıymışlar. O zaman niye bu kadar ön planda, niye sanki vekiliymiş gibi bir görüntü oldu, anlamadım.

Çağatay Aksu, cezaevinden diğer sanık Berk Akand’a bir mektup yazmış. Mektupta “Meltem olayını düşünüyorum, Meltem ne yapacak, ne yapabilecek…” gibi ifadeler var. Meltem Banko kendisine bu mektup sorulduğunda internetteki hakaret içeriklerine yönelik hukuki yardım ile ilgili demiş.

Yazarlar buradan yola çıkıp bir de şu olayı ekleyerek Banko’nun birtakım bağlantıları olduğu ya da olduğu izlenimi uyandırarak kendisine fayda sağladığı iddiasında bulunuyorlar.

Türkiye’de faaliyet gösteren Suriye uyruklu bir işadamı TC vatandaşı olmak istemiş, bunun için avukat Meltem Banko’ya ulaşmış. İddiaya göre Banko bu iş için 30 bin dolar almış ama işi yapmamış. Adam da Banko’dan şikayetçi olmuş fakat Banko hakkında soruşturma izni verilmemiş.

Kitapta yazana göre iddia o ki:

“Meltem Banko ile ortağının  telefonları sürekli çalıyor ve ne zaman açsalar şu şekilde konuşuyorlardı:

-Sayın Bakanım, sizi sonra arayayım.

- Sayın Savcı, şu an müsait değilim.

- Sayın Adalet Bakanım, emrettiğiniz dosyayı henüz hazırlamadık, sizinle öğleden sonra görüşürüz.

- Sayın Emniyet Müdürüm, ben hazırım, Külliye’ye geçelim, Reis bizi bekliyor.”

Sf.136

Bunları okurken güldüm açıkçası, komik değil mi?

Yazarlara göre Meltem Banko “siz bizim kim olduğumuzu biliyor musunuz” kurgusu oynamış.

Ben bu avukatları sosyal medyadan biliyorum. Kitapta tanıdık isimler görünce heyecanlandım ama bu bölümde dağ fare doğurdu olmuş. En azından şimdilik.

*

Kitapta uyuşturucu baronları, 15 Temmuz Dayanışma Kampanyası adı altında toplanan yüzlerce milyon bağışın akıbeti, kayyum atamalarındaki usulsüzlükler, Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi ekolü, Merve Kavakçı, Fatih Tezcan… ve bunun gibi isimler, olaylar var. Bu serinin üçüncüsü de gelir. "Metastaz 3" de çıkar yakında. 

 

 


14 Aralık 2020 Pazartesi

KOLERA GÜNLERİNDE AŞK

 


KOLERA GÜNLERİNDE AŞK

(El Amor En Los Tiempos del Colera)

Gabriel Garcia Marquez

1985

Türkçesi: Şadan Karadeniz

Can Yayınları

333 sayfa

 

Ben bu kitapta bugünkü korona salgını gibi bir dönem var sanıyordum. İnsanlar evlerinde, karantina var, salgın hastalık nedeniyle herkes ölüyor, böyle bir ortamda yaşanan aşk sanıyordum. Yuooo değilmiş. Tee kitabın sonunda koleranın varlığı gündeme geliyor. Onun öncesinde hayat devam ediyor gayet.

*

Doktor Juvenal Urbino ve karısı Fermina Daza. Yetmişli yaşlardalar. Elli yıldır evliler. Bir oğulları ve bir kızları var, onlar da kendi yuvalarını kurmuşlar.

Birbirlerini seviyorlar, birbirlerini tanıyorlar ve birbirlerine alışmışlar, her şey yolunda gözüküyor.

Doktor Urbino, çok beklenmedik bir şekilde ölüyor. Evcil papağanının peşinden ağaca çıkıyor, kaçan papağanı yakalamak isterken ağaçtan düşüyor. Ölüyor.

Kitap da geçmiş ve bugün arasında yolculuk yaparak bize Doktor Urbino ve Fermina Daza’nın ilişkisini anlatıyor. Bugünlere nasıl gelmişler? Urbino bir ara aldatmış, Fermina ayrılmış, ama sonra yine devam etmişler. "Kocasının ona ödünç verdiği bir yaşamı yaşıyormuş" gibi hissediyor ama yine de devam ediyor. 

*

Fermina, evlenmeden önce Florentino Ariza varmış hayatında. 

Yıllar önce Florentino Ariza ve Fermina Daza bir gönül ilişkisi yaşamış. İki yıl kadar mektuplaşmışlar. Fermina’nın babası öğrenince kızını başka bir şehirdeki akrabasının yanına göndermiş. Çünkü baba bu ilişkiyi onaylamıyor, kızını daha iyilerine layık buluyor.

Fermina döndüğünde aklında hala Florentino var, fakat Florentino ile karşılaştığında birden onu sevmediğini fark ediyor. Aniden gelen bir aydınlanma ile reddediyor onu.

Florentino aşırı yıkılıyor ve dağılıyor. Bayağı götü başı dağıtıyor. Kendisini evlenmeyi umduğu kadına saklıyordu. Hem ahlaken doğrusunun bu olduğunu düşünüyordu hem de gözü gerçekten başka kimseyi görmüyordu. Ancak sonra hayatı boyunca yüzlerce kadınla birlikte oluyor.

Fermina da şehre yeni gelen ve herkesin saygı duyduğu genç doktor Urbino ile.

Urbino, Fermina’yı görür görmez beğeniyor. Fermina da onu. Fermina’nın babası da onaylıyor bu birlikteliği. Hatta doktor damadı olsun diye özel olarak uğraşmaya da hazır ama onun uğraşmasına gerek kalmadan gençler birbirini beğeniyor, evleniyorlar.

Florentino her ne kadar sürekli başka başka kadınlarla birlikte olsa da Fermina’yı aklından hiç çıkarmıyor ve bir gün onunla birlikte olacağının hayalini kuruyor. O gün için kendisini maddi olarak hazırlıyor. Başarıyor da.

Hikayenin sonuna geleyim;

Doktor ölünce Florentino’ya gün doğuyor. Fermina’nın yanına gidiyor hemen. Peşi sıra her gün mektup, yüzlerce mektup. Fermina başta istemese de zamanla ısınıyor Florentino’ya. Hatta beraber gemiye binip geziye çıkıyorlar. Gezide baş başa kalabilmek için Florentino gemide kolera salgını olduğu haberini yayıyor, diğer yolcular başka gemilere aktarılıyor. Kaptan, kaptanın sevgilisi, Florentino ve Fermina baş başa devam ediyorlar. Ne zamana kadar? Florentino Ariza’nın hep hayalini kurduğu gibi “Bütün bir yaşam boyu.”

*

Şimdiiiiiii,

Aşk meşk bunlar güzel şeyler. Ancak hikayede çok tadımı kaçıran kısımlar var.

Öncelikle aşkın böyle saplantılı hali benim hoşuma gitmez, öyle yıllarca unutamamalar falan, hiç sağlıklı değil, ben bunu aşk diye de tanımlamam, saplantı düpedüz ama bana ne tabii.

Yalnız bu Florentino Ariza adi bir şerefsiz. Tecavüzcü.

“…hizmetçi kızlardan birine, evin merdiveninin arkasında, ayaküstü, giyimli, saldırmış, bir Filipin horozundan daha kısa bir sürede gebe bırakmıştı onu. Şerefine leke sürenin, onu bir kez bile öpmemiş olan pazarları buluştuğu bir sevgilisi olduğuna yemin etsin diye, dayalı döşeli bir ev armağan etmek zorunda kalmıştı ona; yaman şekerkamışı biçicileri olan kızın babasıyla dayıları da kızla evlenmeye zorlamışlardı oğlanı.” Sf.281

Bir vukuatı daha var.

Akrabalardan biri on dört yaşındaki kızlarını okul okusun diye Florentino’nun yanına gönderiyorlar. Kız yatılı okula gidecek, hafta sonları Florentino amcası (ya da dedesi) onunla ilgilenecek. Florentino puştu bu kızcağıza da tecavüz ediyor:

“…önce ayı kardeşin hatırı için şu ayakkabıları, sonra köpek kardeşin hatırı için şu gömleği, sonra tavşan kardeşin hatırı için şu çiçekli donu; şimdi de babacığının kutucuğuna kondurduğu bir öpücük…” sf.263

Puşt herif. Kız neye uğradığının farkında değil, normal sanıyor. Aşık oluyor bu puşta.

Kızcağız başta derslerinde çok iyiyken Florentino’nun Fermina ile birlikteliğinin ardından önce dersleri bozuluyor, sonra da intihar ediyor.

İğrenç bir adam.

Ve iğrençliğini sessiz, sünepe görüntüsü altında saklıyor. Bu görüntüsü ile kimse onun bir kadın avcısı, bir tecavüzcü olduğunu düşünmezmiş.

"Başarılarından hiç söz etmezler, gizlerini kimseye açmazlardı; öyle dalgın görünürlerdi ki, iktidarsız, soğuk, en çok da ürkek hanım evladına çıkardı adları; Florentino Ariza'nın durumunda olduğu gibi. Ama yanlış anlaşılmak hoşlarına giderdi; çünkü yanlış anlaşılmak korurdu onları." sf.162

Florentino'nun kendisi de tecavüze uğruyor. Gemide kendi halinde yürürken kamaradan bir kadın eli onu içeri çekiyor ve kadın Florentino'yu yatırıp üzerine atlıyor. Kadının yüzünü görmüyor. Kadın işini bitirince Florentino'yu dışarı atıyor. Florentino neye uğradığını şaşırıyor ve artık eskisi gibi kendisini sevdiği kadına saklama düşüncesinden vazgeçiyor.

Kitapta bir de tecavüz güzellemesi var. Bir kadın daha önce tecavüze uğramış, kadın hayatı boyunca kendisine tecavüz eden adamı aramış, hayır cezasını çekmesi için değil, bir daha tecavüz etsin diye.

“Çok gençken, yüzünü hiç görmediği güçlü, kuvvetli, becerikli bir adam, onu ansızın dalgakıranın üstüne yıkmış, paralarcasına soymuş, bir an çılgınca sevişmişti onunla. Taşların üstüne uzanmış, her yanı yara bere içinde, o adamın hep orada kalmasını, onun kolları arasında aşktan ölmeyi istemişti. Yüzünü görmemişti, sesini işitmemişti, ama binlerce erkek arasında, biçiminden, yapısından, sevişme tarzından onu tanıyacağından emindi. O zamandan beri, kendisini dinleyecek kimi bulursa, şöyle diyordu: ’Bir on beş ekim gecesi saat on birlerde, Escollera de los Agogados’ta oturan zavallı bir zenci sokak kızının ırzına geçen iriyarı bir adam hakkında bir şey biliyorsanız, söyleyin ona, gelip beni bulsun.” Sf.230

Bir erkek yazar elinden çıkma olduğu anlaşılan satırlar.

Yazarın “Benim Hüzünlü Orospularım” kitabında da benzer fanteziler var. Orada da doksan yaşında adam on dört yaşında kız çocuğuyla birlikte oluyordu. Yazarın diğer kitaplarında da muhtemelen benzer sapıklıkların olduğunu sanıyorum. Gabriel Garcia Marquez, bugün çıksa bu “saygın” üne kavuşamazdı sanırım. Çünkü artık tacizlerin taciz olduğu ve bunun da suç olduğu konusunda bir farkındalık var. İyi ki de var. 

*

Bu iğrençlikleri bir kenara koyup şirinliklerden bahsedeyim. Yabancı eserlerde Türkiye’den bahsedilince gelen minik bir gülümseme oluyor bende ne yalan söyleyeyim. Bu kitapta da bir Türk halısı ifadesi geçiyor, bir de Türkiye’de yetişen siyah güller. Karayipler’de geçen bir hikayede bunlardan bahsedilmesi cici geliyor bana. İhih :) 


*

Kitabın filmini de izledim.

Benim burada şöyle tecavüzcü, böyle pis iğrenç adam dememe sebep olan kısımlar filmde yok. Filmde daha sempatik bir adam olarak canlandırılmış Florentino. Javier Bardem'i oynatmışlar zaten, gel de bu adama pis iğrenç de.

Florentino'nun orta yaş ve yaşlılık dönemini Javier Bardem canlandırırken ilk gençlik dönemini başka bir oyuncu canlandırmış. Gençlikten yetişkinliğe geçişi de o yüzden evrim gibi olmuş, birden değişmiş. 

Yaşlılıkları ise bence komik. Gencecik insanlar yaşlı rolü yapıyorlar. Yüzler, ciltler cillop, sadece saçlar beyazlamış, bir de ağır aksak yürüyorlar, çünkü yaşlılık bunu gerektirir. 

Kitaba sadık kalınmış. Olay örgüsü büyük ölçüde aynı. 

Adettendir, kitabı mı daha iyi filmi mi karşılaştırması yapmak. Ben filmi daha sevimli buldum. 



7 Aralık 2020 Pazartesi

ELON MUSK

 


ELON MUSK

Tesla, SpaceX ve Muhteşem Geleceğin Peşinde

Ashlee Vance

2015

Çevirmen: Ali Atav

Buzdağı Yayınevi

13. Baskı – Şubat 2018

458 Sayfa

 

Elon Musk Tesla Motors ve SpaceX şirketlerinin sahibi.

Kitapta Elon Musk’ın hayatı ve bu şirketlerin varoluş hikayesi anlatılıyor.

*

1971, Güney Afrika, Pretoria’da doğmuş.

12 yaşında uzayda geçen, iyi – kötü arasındaki savaş konulu bir video oyunu tasarlamış ve bir dergi onun kaynak kodunu yayınlamış. Bu sayede 500 dolar kazanmış.

Tahmin edileceği üzere çok kitap okuyan bir çocukmuş. 14 yaşında “Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi”ni okuyarak önemli olanın hangi soruları sormak gerektiğini bilmek olduğunu fark etmiş.

Okulda en zeki, en atletik, en bir şey değil. Yazarın görüştüğü bazı okul arkadaşları Elon’ın bugünkü başarısına şaşırmışlar, okulda buna yönelik bir popülaritesi yokmuş çünkü.

*

Büyükbabası ve büyükannesi (annesinin anne ve babası) maceracı insanlarmış. Bayağa maceracı. Uçakla Afrika gezisi yapan cinsten. Arabayla gezmek gibi, kendi uçaklarıyla. Kitapta fotoğrafları da var, çok tekinsiz gözüken bir uçak. Nitekim zaman zaman da kazalar yaşamışlar ama ölmemişler.

Annesi Maye Musk model. Babası Errol Musk mühendis. Kardeşleri Kimbal ve Tosca.

Babayı pek sevmiyorlar. Anlatmıyorlar ama psikolojik işkence izlenimi var. Mutlu bir çocukluk geçirmemiş. “Hayatı zehir ederdi.” diyor Elon babası için. İşkenceye varan akıl oyunları oynuyormuş babası çocuklarıyla.

Anne baba sonra ayrılıyor. Çocuklar annede kalıyor ama Elon babasına gitmek istiyor. O yalnız diye. Babası yeniden evleniyor, iki kızı oluyor.

*

Elon, Güney Afrika’dan Kanada’ya gidiyor. Güney Afrika’da askerlik yapmak istemiyor, ırkçı rejime çalışmak zorunda olacağı için. Annesinin bağlarını kullanarak Kanada’ya gidiyor.

İnternet daha gelişmemiş, bebek. İnsanlar ve işletmeler internetin ne işe yarayacağından habersiz. Zip2 adlı bir sistem kuruyor Musk. Bir çeşit şehir rehberi. İnternette işletmenin reklamı vereceksin. Ama internetin bu kadar erişilebilir olmadığı bir dönem olduğu için kapı kapı dolaşıp anlatmak, işletme sahiplerini ikna etmek gerekiyor.

Sonra Zip2’yi satıyor Musk ve zengin oluyor.

*

İnternet bankacılığına yöneliyor. X.com yeni işinin adı. Sonra adı PayPal oluyor. Onu da eBay 2002’de 1,5 milyar dolara satın alıyor

*

Sonra havacılık ve uzay ilgisi başlıyor.

Roket almak için Ruslarla görüşüyor. Fiyatı çok bulunca kendim yaparım diyor. SpaceX şirketini kuruyor.

Kitapta bu şirketin varlık mücadelesi çok yorucu. Elon’ın pes etmemesi de hayranlık uyandırıcı.

Roket denemelerini Pasifik Okyanusunda Kwajalein Adasında yapıyorlar. O kadar çok başarısız roket fırlatma denemeleri oluyor ki. Ve az buz paralar da gitmiyor. Ama sonra uzaya ülkeler ya da şirketler için uydu taşıyan roketlerden ayda bir tane gönderir hale geliyor, üstelik daha düşük maliyetle. Zamanla yüklerini uzaya taşıdıktan sonra dünyadaki fırlatma rampalarına tam olarak geri dönebilen, tekrar kullanılabilir roketleri test ediyor.

*

Musk aşırı inanıyor yaptığı işlere. Hayır/imkansız gibi kavramları da bilmiyor. Hatta böyle söyleyenleri gözünün yaşına bakmadan kovuyor. Empati yoksunu. Halden anlamıyor. Herkesi kendisi gibi sanıyor. Samimi bir şekilde anlamıyor diğer insanların neden kendisi ile aynı fikirde olmadığını, neden kendisi kadar çok çalışmadıklarını. Zor bir patron yani.

İşe alımlarda bir dizi testten sonra Musk ile görüşme hakkına sahip olunuyormuş. Önceden bilgilendiriliyormuş adaylar, Musk sizinle ilgilenmeyebilir, göz teması kurmayabilir, panik olmayın, vakti gelince konuşur, o konuşma da 30 saniye ile 30 dk arası sürer diye.

Saygın üniversitelerin başarılı öğrencilerini tespit eden elemanları varmış Musk'ın. Yetenek avcıları yani.

Onunla beraber çalışanların görüşleri de yer alıyor kitapta. Musk’a göre bir saatte bitmeyecek iş yokmuş, ama bir saat diyorsa 2-3 günde bitermiş. Zaman konusunda böyle bir problemi varmış.

Bu arada SpaceX’te bir de Türk çalışan varmış: Bülent Altan. As bayrakları J

Jeff Bezos, BlueOrigin şirketini kurarak SpaceX’e rakip olmuş ve Musk’ın elemanlarını almış.

Roket, uzay, Mars’a yolculuk, turistik yolculuk değil orada yaşamaya yönelik bir planlar… Bunlar kulağa inanması çok güç geliyor ama Elon Musk insanların inanmasını sağlıyor.

“Eğer Musk’ın söylediği ya da yaptığı şeylerden bazıları kulağa saçma geliyorsa; bunun sebebi bir bakımdan oldukça saçma olmalarındandır.” Sf.15

Şöyle bir anektot var kitapta. Iron Man filminde Tony Stark rolündeki Robert Downey Jr, Elon Musk ile tanışmak istemiş. Tony Stark’ın bugünkü gerçeği gibi görmüş onu.

*

Gelelim Tesla’ya.

Tesla Motor’u başkaları kuruyor. Elektrikli araba üreten bu şirketi daha sonra Elon Musk satın alıyor. Ama sanki o kurmuş gibi gözüküyor. Şirketin asıl kurucuları ile bu nedenle tatsızlık yaşıyorlar ama zamanla Elon Musk şirketi o kadar ileriye taşıyor ki kurucunun kim olduğu önemsiz hale geliyor.

Elektrikli arabalar üreten bu şirket, petrole bağımlılığı ortadan kaldırmayı amaçlıyor.

Tesla araçları için iPhone’un araba hali deniyor. Başta insanlar duyarsız kalıyor ama zamanla bir imaj doğuyor:

“Tesla insanlara sadece bir otomobil satmıyordu; onlara geleceğe bir dokunuş, bir bağlantı, bir imaj ve duygu satıyordu.” Sf.347

Tesla Model S, Model X araçlarının ardından Model 3’ü çıkarırken lityum iyon akü fabrikası (Gigafactory) kurup bunun da hazır olmasını istiyor. Böylece araçların aküsünü de kendisi üretecek. Bu fabrika ile araç satış ve dağıtımı eş zamanlı olsun istiyor, gecikmenin tehlikesini şöyle açıklıyor:

“Altı aylık bir bekleme Gelibolu gibi olur. Bombardımanın hemen ardından saldırmalısınız. İki saat boyunca takılıp kalırsanız Türkler mevzilerinize tekrar yerleşir. Zamanlama önemlidir.” sf.382

 *

Musk’ın kuzenleri Rive kardeşler 2006’da güneş enerjisi paneli şirketi olan SolarCity’i kuruyor.  Musk en büyük hissedarı oluyor.

Böylece SolarCity, Tesla, SpaceX tek bir şirket gibi, birbirlerinden faydalanıyorlar.

Kitabın yazıldığı dönemde (2015) Elon Musk’ın denizaltı arabası ve hyperloop projesi varmış. Hüp diye geçmece, ışınlanmaca.

*

Elon’ın beş çocuğu var. İkiz ve üçüz. Çocukların annesi Justine Musk, blog yazan, kitapları basılmış biri. Ama Elon’un gölgesinde kalmış, o yüzden mutsuzlaşmış. Elon da pek saygı duymuyormuş anladığım kadarıyla. Kadın, yazdığı kitaplarla gündeme gelmek istiyor, Elon’a rica ediyor, beni insanlara yazar diyerek tanıt diye. Elon: “Bu karım Justine, kendisini yazar diye tanıtmamı istiyor.” diye dalga geçiyor. Sonra tabii ki boşanıyorlar. 2008’deki boşanma anlaşmalarına göre Elon iki milyon dolar tazminat verecek, 17 yıl boyunca aylık 80 bin dolar nafaka ödeyecek ve bir de Tesla Roadster araba verecek, çocukların velayetini paylaşacaklar.

Elon Musk’ın bir kız arkadaşa ayıracak zamanı pek yok. Bunu bir çeşit görev gibi görüyor. Kız arkadaşıma haftada on saat ayırmam yeter mi diye soruyor arkadaşlarına.

Boşanma davası devam ederken 22 yaşındaki aktris Talulah Riley ile tanışıyor. Çok kısa sürede de evlenme teklifi ediyor. Musk ondan 14 yaş büyük. 5 çocuklu 2 şirketli (SpaceX, Tesla) bir adam. Evleniyorlar. Boşanıyorlar. Sonra yeniden evlenip yeniden boşanıyorlar.

Elon Musk’ın çocuğu olmak pek çok olağanüstü şeyi olağan bulmak demek. Çocuklar babalarının roket fabrikasına burun kıvırıyorlar, üff yine mi roket diye. Justin Bieber ile gezintiye çıkıyorlar. Monaco Grand Prix’ine gidip Monaco Prensi ve Prensesi ile vakit geçiriyorlar.

Elon Musk, kendisinin bugünkü halini çocukken yaşadığı zorluklara bağlıyor. Bu sayede güçlü biri olduğunu düşünüyor. Kendi çocukları ise zorluk görmüyor ve bu yüzden endişelenip onlara suni zorluklar yaratıyor. Bilgisayar oynamalarına sınır koymak gibi. Şu kadar saat kitap okursan şunu yapabilirsin gibi. Bence babasının kendisine oynadığı psikolojik akıl oyunlarını daha çağdaş ve masum gözüken yollarla çocuklarına oynuyor. Yemin edebilirim ama ispat edemem.

*

Elon Musk’ın en büyük korkusu Google’ın kurucu ve CEO’su Larry Page’in insan ırkının kökünü kazıyabilme imkan ve kabiliyetine sahip yapay zekalı robot filosunu kuruyor olma ihtimali imiş.

 *

Musk’ı P.T.Barnum’a benzetiyorlar.

“Musk, insanların korkuları ve kendilerine olan nefretlerinin peşinde koşarak sıra dışı bir büyüklükte zengin olan P.T.Barnum’un bilim kurgu versiyonudur.” Sf.16

The Greatest Showman” filmi de P.T.Barnum’un hayatından esinlenilmiş.

*

Elon Musk, zengin oluyor ve bunu hak ediyor da. Büyük hayaller kuruyor ve dev riskler alıyor. Zekasını ideallerini gerçekleştirmek için kullanıyor.

Şimdi ise zekalar, reklamlar üzerine kafa yoruyor. Eski bir Facebook çalışanı ve tasarımcısı olan Jeff Hammerbacher’ın dediği gibi: “Kuşağımın en zeki kişileri, insanların reklamlara nasıl daha fazla tıklayacağı üzerine kafa yoruyor.” Sf.23

Bu konu bir Netflix belgeseli olan “SocialDilemma”da da dile getirilmişti.

*

Yazar kitaba Elon Musk’ın fazla kontrolcü ve müdahaleci olduğundan yakınarak başlamıştı, ilerleyen sayfalarda yaptığı işlere, pes etmezliğine ve azmine saygı duyarak sonlandırıyor. Onu şöyle tarif ediyor:

“O bir mucit, sosyetik bir iş adamı ve büyük fikirleri alarak onları büyük ürünlere dönüştüren bir endüstri adamıdır”