15 Nisan 2013 Pazartesi

MUCİZELER DÜKKANI



MUCİZELER DÜKKANI

( Tenda dos Milagres )

Yazarı: Jorge Amado

Türkçesi: Sevgi Tamgüç

Yayınevi: Can Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - Temmuz 2008

Sayfa Sayısı: 408


Bittiğine sevindiğim bir kitap oldu. Başım döndü çünkü "kandomble"ler, "ogan"lar, "orişa"lar, "yao"lar arasında.

Dümdüz kafa yapımla bunların hepsini komple "bir takım dini terimler" diye özet geçeceğim. Geniş, esnek, danslı, sazlı, sözlü, keyifli, eğlenceli bir din bu, diyerek de bilmiyorum insanların dinine hakaret mi etmiş oluyorum ama...

Brezilya'nın Bahia bölgesinde yaşayan bu insanlar arasından Pedro Arkanjo diye bir adam yetişiyor. Bu adam okuyor, araştırıyor, yazıyor, yazdıklarını arkadaşının dükkanında basıyor. Bu dükkanın adı "Mucizeler Dükkanı"

Bunlar melez bir topluluk. Melez, zenci karışık. Fakir de bir halk.

Zenciler koskoca ABD'de ikinci sınıf insan muamelesi görecek de burada görmeyecek mi? Burada da bu insanlara baskılar yapılıyor. Dinleri, kültürleri, gelenekleri engellenmeye çalışılıyor.

Pedro Amca buna karşı çıkıyor. Bir kitap yazıyor, "Hepimiz meleziz" diye. Yer yerinden oynuyor. Sonra zamanla Pedro Amca unutuluyor, herşey unutuluyor.

Ta ki elin Amerikalısı Pedro Arkanjo diye bir insan olduğunu farkedinceye kadar.

Nobel ödüllü bu Amerikalı sayesinde yerel halk, Pedro Arkanjo'yu benimsemeye başlıyor. "O bizim milli değerimiz" falan diye. Adamı tanıdıkları yok, kitapları ortada yok, ama Batı önemsiyorsa önemlidir diyerek ölmüş adamın değerini anlıyorlar. Ya da anlamış gözüküyorlar. Üzerinden prim yapıyorlar. 

Benim bu sonda söylediğim kitabın başı oluyor. Burada kitap daha anlamlı. Özünü unutmamak olsun, geçmişine, milli değerlerine sahip çıkmak olsun mesajlar var.

Sonraki kısımsa işte benim başımı döndüren kısım. Bu dini, bu kültürü anlatan kısımlar kafa bulandırıcı. Zaten o yüzden kitabın sonunda mini bir sözlük var. 

"Şenlik niteliğinde bir roman" ibaresi var kitabın arka kapağında. Gerçekten de öyle ama işte ben şenlik menlik sevmiyorum hacı. 

14 Nisan 2013 Pazar

ŞİFREPUNK


ŞİFREPUNK


Özgürlük ve İnternetinGeleceği Üzerine Bir Tartışma

( Cypherpunks )

( Freedom and the Future of the Internet )

Yazarı: Julian Assange

Jacob Appelbaum

Andy Müller-Maguhn

Jeremie Zimmermann 

ile birlikte

Yayınevi: Metis Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - Şubat 2013

Sayfa Sayısı: 148


Julian Assange biliyorsunuz WikiLeaks'çi. Devletlerarası gizli yazışmaları kamuoyuna açtığı için yargılanıyor. Diğerleri de onun gibi bilgisayar-internet şeysilerinin içindeki insanlar. Bu dile ve tekniğe hakim olmadığım için, hangi üniversitede okuduğunu söylediğin teyze gibi "Yani oradan mezun olunca ne oluyorsun?" havasındayım.

Şifrepunk, toplumsal ve siyasal değişimin araçları olan şifreyazım (kriptografı) ve benzer yöntemler kullanmayı savunan kişi imiş.

İşte bu yukarıda adı geçen adamlar bunlardan. İstiyorlar ki internette özgürce takılalım, devletler, hükümetler, iktidarlar, kısaca "muktedirler", bizim internette nereye tıkladığımızı, ne yaptığımızı bilmesinler, bu bilgileri toplayıp saklamasınlar.

Sadece internette tıkladığın yer değil kontrol altında tuttukları. Bugün kredi kartı ile yaptığın her alışveriş de takip altında.

Herşey kayıtlı. Dev bir veri deposu. 

Sadece gözetlenmekle de kalmıyoruz, internette gördüğümüz bir yazı, bir haber, muktedirlerin eliyle komple silinebilir de. Silindiğine, kaldırıldığına dair herhangi bir tekzip vb olmadan üstelik. Bu bir yerden tanıdık geliyor. George Orwell'in 1984'ü. Orada mesela iktidar olmak isteyenler oy için çeşitli vaatlerde bulunuyorlar. İktidar olunca da o vaatlerin olduğu gazeteleri ve yayınları, sanki hiç var olmamış gibi ortadan kaldırıyorlar. Geçmişini, tarihini siliyorlar.

Hiçbir şey gizli kalmıyor. 

Zaten biz de mal gibi bazı şeyleri ifşa ediyoruz kendi arzumuzla. Facebook'ta yedi ceddimizi göstermiyor muyuz? "İşte annem, babam, dayımgiller, ilkokulum, liseyi burada okudum, şurada tatildeyim"

Ya da Foursquare'de anbean nerede olduğumuzu paylaşıyoruz. 

Beynimize çip takmalarına ne hacet. Gönüllü paylaşıyoruz zaten bunları.

İşte bu adamlar da diyor ki, biz sabilerin iyi niyetli yaptığı bu paylaşımlar kötüye kullanılmasın. Bu bilgiler bir yerlerde biriktirilmesin. 

"İnternet insan uygarlığı için bir tehdit arz ediyor. Bu dönüşüm sessiz sedasız gerçekleşiyor, zira olup bitenden haberdar olan kişiler küresel gözetim endüstrisinde istihdam edilmiş oldukları için, gerçekleri dile getirmek çıkarlarına ters düşüyor. Kendi gidişatına bırakılacak olursa birkaç yıl içinde dünya uygarlığı izlemeye, gözetlemeye dayalı postmodern bir kara ütopyaya dönüşecek, ve internet konusunda olağanüstü hünerli bireyler dışında kimsenin bundan kaçması mümkün olmayacak. Aslına bakılırsa işler çoktan bu raddeye varmış olabilir."

12 Nisan 2013 Cuma

ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR



ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR

( The Catcher in the Rye )

Yazarı: J. D. Salinger

Çeviren: Coşkun Yerli

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Basım Yılı: 1. Baskı, Ekim 1997
                  32. Baskı, Ocak 2013

Sayfa Sayısı: 198


Holden... Ah seni küçük afacan.

Sevimli misin, kıl mısın anlayamadım.

Aslında iç dünyanda sevimlisin, ama sadece iç dünyanda. Etrafımda böyle büyükmüş gibi konuşan küçük görmek istemem. Zaten çocuk sevmem. Bir de çocuk gibi olmayan, yetişkin gibi konuşan ya da konuşmaya çalışan çocuk iyice ürkütür beni. Umut Sarıkaya'nın "Aşkımızın Meyvesi Aytek" tiplemesi gibi. Böyle karakterler kitaplarda, karikatürlerde, dizilerde güzel. Gerçekte çekilecek dert değil.

Zaten zavallımı da kimse çekemiyor. O okul senin, bu okul benim dolanıyor.

En son kovulduğu Pencey'den de, normalden önce ayrılıyor kimseye haber vermeden. Daha ailesinin bile haberi yok okuldan atıldığından. Vuruyor kendisini sokaklara. Barlara, otellere gidiyor. İçki içmek istiyor mesela, yaş soruyorlar buna, "Of tamam dostum kola getir madem" diyor. Sonra iç sesi yardırıyor. "Aslında 16 yaşındayım ama iri yapılı filan olduğum için 18 gözüküyorum.. Ama bu lanet garsonlar gene de yaşımı soruyor. Yaşımın sorulmasından hiç hoşlanmam..." ( Afaki yazdım bu cümleyi, alıntı değil, bunun gibi şeyler ama sonuçta)

Anlatıyor da anlatıyor. Konudan konuya atlıyor.

"Sonunda soyunup yatağa girdim. Canım dua etmek filan istedi yatağa girince, ama yapamadım. Ne zaman dua etmek istesem olmaz zaten. Her şeyden önce, ateist gibi bir şeyim. İsa'yı filan severim, ama İncil'deki çoğu şeye kulak asmam..." (sf 96)

Yardırıyor. Bak burdan girdi ya konuya, İsa'nın havarilerini, bu konuyu eski okulundaki bir çocukla tartıştığını, sanki karnından kurşun yemiş gibi karnını tutarak yürüdüğünü, bunun hep filmler yüzünden olduğunu, eski arkadaşı Sally'i arayacağını, aslında onu akıllı sandığını, ama şimdi aptal olduğunu düşündüğünü.... anlatıyor anlatıyor anlatıyor. Hiç susmayan bir beyinle yaşıyor sabi. 

Normal bir çocuk değil anlayacağınız. 

Acaba diyorum sebebi küçükken yaşadığı bir taciz durumu mu? Kitabın bir yerinde bu, eski öğretmeninin evinde kalıyor bir gece. Gece uyurken birden uyanıyor. "Birdenbire uyandım. Saatin kaç olduğunu filan hiç bilmiyorum, ama uyandım. Başımda bir şey geziniyordu, bir herifin eli. Vay canına, felaket korktum! Bay Antolini'ydi, kanepenin kıyısında yere oturmuş, karanlıkta filan, lanet yüzümü veya saçlarımı okşuyordu." (sf 180)

Holden de bunun üzerine hışımla kaçıyor oradan. "Ne zaman böyle sapıkça bir şeyler olsa, deliler gibi ter döküyorum. Çocukluğumdan beri, belki yirmi kez başıma geldi, hep böyle oluyorum. Dayanamıyorum" (sf 181)

Lan yoksa..? Nasıl başına geldi yavrum evladım? 

Gerçi doğru mu söylüyorsun, yalan mı anlaşılmıyor ki be çocuğum.

İşte böyle bir çocuğun hayatının çok kısa bir dilimini anlatıyor kitap. Tamamen çocuğun zihin dünyasındayız. Lanet'li, filan'lı ergence konuşmalar normalde sinir bozucu olabilecekken burada düpedüz komik.

Kitabın daha önceki çevirilerinde adı "Gönülçelen"miş. Ne alakaysa? 

"Çavdar Tarlasında Çocuklar" ismi Holden'in hayalinden geliyor. "Hep büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim." (sf 162)

Ben de büyüyünce astronot olmak isterdim. Halbuki lanet yükseklik korkum var. Yükseğe çıkınca filan başım dönüyor. Yüksekten nefret ederim. [Holden mode on]

10 Nisan 2013 Çarşamba

YATAK ODASINDA TERÖR




SADE

(YATAK ODASINDA TERÖR)

(Sade La Terreur dans le boudoir )

Yazarı: Serge Bramly

Türkçesi: Nermin Acar

Yayınevi: Everest Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - Temmuz 2001

Sayfa Sayısı: 267


Bu kitabı okumak benim için çok zor oldu.

Genellikle yollarda kitap okuyorum. Otobüs olur, minibüs olur, tren olur, vapur olur. Bu kitabı okurken kapağını insanlardan nasıl gizleyeceğimi şaşırdım. İsmi de kapak tasarımı da müstehcen. 

Bir de İstanbul yoğunluğu malum, ayakta yolculuk yapıyorum zaman zaman. Ayakta kitap okuma yetisine de sahibim. Hatta ellerimi bile bırakabiliyorum. Ayakta okurken iyice şekilden şekle girdim. 

Meraklının biri yanaşıp "Pardon, hangi kitabı okuyorsunuz?" diye sorarsa tedirginliğinden, okurken kimsenin böyle birşey sormaya yanaşamayacağı kadar sert bir surat ifadesine büründüm.

Kitap okurken biri gelip hangi kitabı okuduğunuzu sorduğunda refleks midir, yoksa kitap adını teyit amacı mıdır, illa kitap kapağını da gösterir ya insan.
"Yatak Odasında Terör. Bak bu da kapağı"

Ha İsviçre'de, Norveç'te falan yaşıyorsanız belki daha rahat okursunuz. Ama buralarda böyle.


Kitap, Marquis de Sade'ın hapishane sonrası nakledildiği Picpus'taki günlerini anlatıyor. 

Marquis de Sade kimdir? Bunun cevabı bende kulaktan dolma bilgiler. Adamın hiçbir kitabını okumadım. Yazdığı kitaplara baktım, birinin adı "Yatak Odasında Felsefe". Sanırım "Yatak Odasında Terör", Sade'ın "Yatak Odasında Felsefe" kitabının adından geliyor. Uyduruyor da olabilirim.

Kitabı okuyunca Marguie'nin hayatını çözmüş olmuyorsunuz. Ama büyük ölçüde fikir sahibi olabiliyorsunuz. Benim aklıma gelen o fikirse:

"Adam pisliğin teki çıktı Rıza Baba"

Arka Sokaklar


Adam sadistin önde gideni, geride durmayanı, bayrak sallayanı. Arada yazıyor, tiyatro ile uğraşıyor, bu çerçevede bazı düşüncelerini dile getiriyor ama ben adamın vahşiliği, şeytaniliği, sapıklığı karşısında düşüncelerini ciddiye alamıyorum. 

Düşüncelerini ciddiye alamadığım için de Marquis de Sade şu an mezarında ters dönüyordur zaten muhakkak.  


9 Nisan 2013 Salı

Benim de Okuyacaklarım Var



BENİM DE OKUYACAKLARIM VAR


Çeşitli kitap bloglarında görüyorum. Okuma listeleri var. Yeni aldıkları ve o ay okumayı planladıkları kitapları yazıyorlar.

Kimisi yeni aldığı kitapları üst üste koyup “İşte kulem”, ”Okuma Kulesi” , “Yeni Kule” gibi adlarla paylaşıyor.

Benim neyim eksik?

Ben de yeni kitaplar alıyorum. Ben de paylaşırım. Hiç de bir şeyim eksik olamaz kimselerden.

Yine gözlemlediğim kadarıyla kimisi okuduğu kitabın fotoğrafını çekiyor. Ama kuru bir vesikalık değil, kitap için uygun dekor hazırlayarak yapıyor bunu. Kitabın yanında rengarenk kalemler, cetveller, efendime söyleyeyim arkada çiçekler, yanında çay, kahve bir güzel fon hazırlanıyor. Güzel de oluyor. Güzel gözüküyor meretler.

Kimisi de ojeli tırnaklarıyla kitabı tutarak fotoğrafını çekiyor. Burada genellikle kitap kapağına uygun oje rengi tercih sebebi. Bu da hoş gözüküyor.

Görüyorum ve arttırıyorum.

Yeni satın aldığım, okumayı planladığım kitapları nal gibi kendi fotoğrafımla paylaşıyorum. Sipariş ettiğim kitaplar gelince yaşadığım mutluluğu gözlerimden okuyun. Hepsi benim çocuğum gibi. Aguşşubuguşşuuu

                                                         İşte MART Ayı kitaplarım:


Bunlar gelince çocuklar gibi şen oluyorum. Biraz da geç geliyor hınzırlar.

Genellikle www.kitapyurdu.com ’dan alıyorum kitaplarımı. “Tahmini Teslim Süresi” var. Atıyorum 5 gün. Ama bu 5 gün, alıcıya teslim değil, kargoya teslim tarihi oluyor. Bunu daha önce twitter’dan @kitapyurdu’na sorduğumda bu sürenin alıcıya teslim süresi olduğunu söylediler ama 5 günün 5. gününde kargoya veriyor, kargo da haliyle 2-3 gün içinde teslim ediyor. Doğal olarak ne oluyor, benim dediğim doğru oluyor. Bir değil, iki değil, bence ben haklıyım.


                                                    Mart ayında şunları almıştım:



  1. Düğümlere Üfleyen Kadınlar – Ece Temelkuran
  1. Yabancı – Albert Camus
  1. Yarın Bizimdir Yoldaşlar – Manuel Tiago
  1. Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan
  1. Aylak Adam – Yusuf Atılgan
  1. Hastalık Hastası – Moliere
  1. Boyalı Kuş – Jerzy Kosinski
  1. Büyük Umutlar – Charles Dickens
  1. Okyanus Ötesindeki Vaiz – Saygı Öztürk
  1. Silahları Gömmek – Orhan Miroğlu

Biri hariç hepsini okudum. Hastalık Hastası’na henüz fırsat olmadı. Ama uzun süre kalmaz sanıyorum. Onu da okumam yakındır. Ya da uzak da olabilir, büyük konuşmayayım, çünkü onun üstüne çok kitap aldım.


                      Misal bir Ankara seyahatimde otobüs beklerken AŞTİ’den şunları aldım: 



Fiyatların güzelliğine bakar mısınız?

  1. Yatak Odasında Terör – Serge Bramly
  1. İtiraflarım – Nicolas Sarkozy
  1. İnci- John Steinbeck
  1. Martı – Richard Bach



İlkin İnci’yi okudum. Hap gibi zaten. Kitabı elime almamla bitirmem bir oldu.

Yatak Odasında Terör’ü taze bitirdim. Yakında hakkındaki düşüncelerimi yazacağım.

Martı’yı zaten biliyordum. Ama kitaplığımda yoktu. Onun bunun Martı’sını okumuştum. Benim de kitaplığımda bulunsun istedim.

Nicolas Sarkozy’e ise hiç girmeyelim. Bunun gibi kitapları alıyorum alıyorum ama henüz hiçbirini okumadım. Bunun gibi dediğim Gerhard Schröder’in, Boris Yeltsin’in bu minvaldeki kitapları da var bende. Recep Tayyip Erdoğan’ın da böyle bir kitabı var, almadım ama onu da alıp, hepsini okuyup, bir siyasi portre çözümlemesi yapasım var. Hoş, bu kitapları kendileri yazmıyor muhtemelen, onlar adına başkaları yazıyor ama olsun.


Ankara seyahati demişken, işim gereği epey vaktimi yollarda geçiriyorum.

Evvela işten eve üç vesaitle gitmemden ötürü (vesait de çok acayip bir kelime gerçekten. Bu vesaitler: tren, vapur, tramvay) yol 1,5 saat sürüyor. 1,5 saat de dönüş. Ne etti? 3 saat. Bu 3 saatim boşa mı geçsin? Etrafı seyret seyret bir yere kadar. O yüzden en çok kitap okumalarım yollarda oluyor.

Bunun haricinde şehir dışı işlerim olduğunda da yine yolda, otobüs beklerken, uçak beklerken, beklediğim bu şeylerin içindeyken bu yavrucaklar bana eşlik ediyor.

Misal;

Düğümlere Üfleyen Kadınlar, Adana’daki yol arkadaşımdı.

Adana’da tren istasyonuna dik inen bir cadde var. Uydurmuyorsam Şükrüpaşa Caddesi. O caddede sağlı sollu mağazalar var. Önce onları dolanıyorum deli gibi. Adanalı arkadaşım, “Sanki İstanbul’da yok bunlar” diye dalga geçiyor benimle. Var tabi de İstanbul’da bunun için zaman yok arkadaşım.

Mağazaları gez gez de daha bir dünya vakit var. İşte bu bir dünya vakti sıkılmadan değerlendirmemi sağlayan yol arkadaşım Düğümlere Üfleyen Kadınlar oldu. Ha çok güzel bir kitap değildi ama ne yapacaksın, bu da böyle bir kitap.

                                                                       




Pamukkale Turizm’den memnunum. İkram olarak verdiği sandviçlere bayılıyorum. Her seferinde de aç biilaç bir şekilde otobüse yetiştiğim için ilaç gibi geliyor bana bu sandviç. Buradaki yol arkadaşım Boyalı Kuş’tu. Çok sert, çok sarsıcı bir kitaptı.




Havaalanları çok pahalı yaa. Hayvani pahalı. Bu durumda o meyveli sodayı içmesen ölür müsün ya da elma dilim patates ve bira almazsa ölecek hastalığına mı tutuldun? Ama beklerken, bir yandan kitap okusak, bir yandan bir şeyler yudumlasak fena mı? Yudumladım. Ruhi Mücerret arkadaşımı okurken yudumladım, pişman değilim.



Sadece yollarda, yolculuklarda değil, arkadaş beklemelerinde de eşlik ediyor bana bu yavrular. Tezcanlı bir insan olduğumdan buluşmalara genelde erken giderim. İşe bile normalden yarım saat erken geliyorum. Rahat duramıyorum evde. Bir an önce yola çıkayım, yol hali, trafik olur, bir şey olur, erken gideyim,önemli değil, beklerim. Beklemek bana koymaz, yanımda bir kitap olduktan sonra. Anayurt Oteli de böyle bir beklemedeki eşlikçimdi.




Sadece orada burada değil, evde de okuyoruz çok şükür. Aylak Adam mesela bana evde arkadaşlık etmişti bir süre. Teşekkürler Aylak Adam.










       

NİSAN ayında edindiğim yeni arkadaşlarımı ise 

şöyle takdim edeyim:


Fotoğrafları sağından solundan küçülte küçülte altın oran yüz hatlarım bozuldu. Yoksa ben özümde süperkulade güzelimdir de işte fotoğrafla oynamak zorunda kaldığım için…

                                           Bu ay kitapyurdu’ndan seni seçtim Pikaçu:



  1. Tembellik Hakkı – Paul Lafarge
  1. Şifrepunk – Julian Assange
  1. 9.90 – Frederic Beigbeder
  1. Peygamberin Son Beş Günü – Tahsin Yücel
  1. Gösteri Peygamberi – Chuck Palahniuk
  1. Mucizeler Dükkanı – Jorge Amado
  1. Ezilenler – Dostoyevski
  1. Çavdar Tarlasında Çocuklar – J.D. Salinger
  1. Saklı Kitap – Sibel Eraslan

Bu kitapları ve bundan öncekileri seçmemde çeşitli kitap bloglarından, gazetelerin kitap eklerinden, köşe yazarlarından yararlanıyorum. Buralarda bahsi geçen ve ilgimi çeken kitapları not alıyorum. Ay başında makul bir sayı kadarını alıyorum. Ayda bir kere bu alışverişi yapıyorum ki kitapyurdu her ay üst üste alışveriş yapan kullanıcılarına ekstra indirimler sağlıyor.


Bu da benim “Okuyacağım Kitaplar” listem. Hayırlı uğurlu olsun. 

7 Nisan 2013 Pazar

KİTAP HIRSIZI




KİTAP HIRSIZI

(The Book Thief)

Yazarı: Markus Zusak

Çeviren: Selim Yeniçeri

Yayınevi: Martı Yayıncılık

Basım Yılı: 1. Baskı - Aralık 2012

Sayfa Sayısı: 574



Kitap çok havalı gözüküyor. Şekli, şemali, ismi, cismi...

Ön kapakta Publishers Weekly'nin  "Yılın en çok beklenen kitabı. Olağanüstü... gerçekten muhteşem" şeklindeki övgüsü.

Arka kapakta "Merak uyandıran, hayat dolu ve son derece ustalıkla yazılmış, nefes kesen bir roman; aynı zamanda harikulade ve sürükleyici" diye The Guardian'ın övgü dolu satırları var.

Ancak ben bu övgülere katılamadığımı belirticiğim.

Hiç de nefes kesici, harikulade, sürükleyici falan değil. Ben sürüklenmedim açıkçası. Ne edebi anlamda ne de kurgu anlamında bir başyapıt.

Kitap hırsızı lakabına sahip kişi küçük Liesel.

Kızımız küçük yaşta ana babasından ayrılmak zorunda kalmış. Evlat edinilmiş. Kendisini evlat edinen adam ve kadın, gerçekten bir anne baba olmuş onun için. Hele babası.

Zaman 1940'lar Almanya'sı. Heil Hitler'ler havada uçuşuyor. Yahudiler katlediliyor. 

Bu arka planda, Liesel, ailesi, arkadaşları, bodrum katta sakladıkları Yahudi Max'in günlerinin nasıl geçtiği anlatılıyor. Bunları anlatansa Azrail. Ya da Ölüm Meleği diyelim, daha şık.

Liesel, valinin evinden kitap çalıyor. Çaldığı kitapları konu komşuya da okuyor bazen. Ama hikaye esasında bunun üzerine şekillenmemiş. Yani evet kitap çalıyor, buradan kitap hırsızı olduğunu anlıyoruz, ama daha fazlası değil. 

Olayı ne bu kitabın anlamadım ben sonuç olarak. Kim bütün yıl bu kitabı beklemiş de "yılın en çok beklenen kitabı" olmuşsa artık. 

BİTMEYEN AŞK



BİTMEYEN AŞK

Yazarı: Pınar Kür

Yayınevi: Everest Yayınları

Basım Yılı: 1. Basım - 1986 (Can Yayınları) 
           Cep Boyu 5.Basım - Nisan 2012 ( Everest Yay)

Sayfa Sayısı: 630



Ünlü oyuncu Nilgün Pamir ile gözde bekar Sinan Keçecioğlu arasındaki aşkı ve hakikaten bitmeyen aşkı anlatıyor kitap. Aslında bitseymiş daha iyiymiş. 

Sinan, aileden zengin bir adam. Şair.

Sinan bir gün bir söyleşi için Nilgün'lerin okuluna geliyor. Nilgün daha 17 yaşında. 30 yaşındaki Sinan, Nilgün'ü görür görmez ona vuruluyor. Halbuki Nilgün şair olarak onu pek tanımadığı, söyleşide hiç konuşmadığı, diğer kızlar gibi sorular sorarak öne çıkmadığı halde Sinan'ın dikkatini çekiyor. 

Çıkışta tanışıyorlar. 

Sinan, Nilgün'ü aşk sözcüklerine boğuyor. Sensiz yaşayamamlar, ölürümler, seninle nefes alıyorumlar gırla. 

Kızcağız şaşırıyor tabi böyle bir adam bende ne buldu da bu kadar aşık oldu diye. 

Birbirlerine deli gibi aşık oluyorlar. Öyle ki Sinan Nilgün'ü memleketine götürüyor. Memleketteki bir otele gidiyorlar. Hesapta Nilgün'ü annesiyle tanıştıracak ama götü yemiyor çok affedersiniz. Çünkü Sinan'ın ailesi, Sinan'a ailelerine yakışır bir gelin adayı bulmuşlar, onu Sinan'la tanıştıracaklar. 

Sinan her ne kadar Nilgün'e aileler şöyle kötüdür, böyle gereksizdir, özgür ol, istediğini yapabilirsin, bu senin hayatın... dese de paşa paşa evleniyor ailesinin bulduğu kızla. Böyle kaypak, böyle yavşak bir herif.

Kızcağızı otel odasında bırakıp kayıplara karışıyor götoğlanı.

Nilgün de terkedildiğini anlayıp evine geri dönüyor. Giderken kimseye çaktırmadığı için, dönüşünü de kimseye çaktırmıyor. Bir en yakın arkadaşı Semra biliyor olanları.

Bu arada Nilgün hamile olduğunu öğreniyor. Bu bebekten hemen kurtuluyor.

Kızın hayatını, ilk gençlik yıllarını böyle mahfeden Sinan, bik bik ötüyor kendi kendine. Neden gitti, neden beni terketti, biraz daha kalsaydı orada.

Olanları bir Nilgün'ün, bir Sinan'ın gözünden okuyoruz. Arada yazar da giriyor. Yazar gayet tarafsız bir şekilde kaleme almış bu ikisini. Ama okurken Sinan'ı bir kaşık suda boğmamak çok zor. Kendisi için söyleyebileceğim tek kelime: kaypak. Bir de zavallı. Hangisine daha çok yakışıyor, bilemedim.

Nilgün, Sinan'ı unutmak için bir sürü erkek arkadaş ediniyor. Kimi ciddi, kimi gayriciddi. Görünürde unutmuş olsa da zaman zaman aklına gelmiyor değil tabi.

Sinan ise evliliğinden bin pişman oluyor. Ve görünüşte de içte de Nilgün'ü unutmuş gibi. 

Karısı Suna'yı ressam zannettiği için evlendiğini söylüyor. O da sanatçı, kendisi de sanatçı, çok güzel olur diye düşünmüş. O yüzden evlenmiş. Yalnız en önemlisi, Suna ile evlenmezse sahip olduğu zenginlik elinden alınacaktı. Bu yaşına kadar para sıkıntısı çekmemiş adam, bu tehdite boyun eğerek evleniyor Suna ile. 

Ama Suna'nın ressam falan olmadığını, güzel sanatları bitimeden bıraktığını öğrenince zamanla soğuyor ondan. 

Başka başka kadınlarla gönül eğlendiriyor. Suna da biliyor bunu. Ama göz yumuyor. 

Yıllar sonra, on yedi yıl sonra Sinan ve Nilgün, bir sergide karşılaşıyorlar. Sinan, Nilgün'ü unutamadığını farkediyor ve kıza musallat oluyor.

Nilgün tabi Sinan'ı görmek istemiyor ilkin. Ama Sinan'ın aşk dolu sözlerine, yalvarmalarına, yakarmalarına daha fazla kayıtsız kalamıyor.

Sinan bu defa Nilgün'ü kaybetmemek konusunda kararlı. Karısından boşanıyor. Nilgün ile evleniyor. Ancak bu boşanma nedeniyle varını yoğunu elinden alıyorlar. Beş parasız kalıyor. 

Nilgünse para kazanmak için tiyatro turneleri, seslendirmeler, dizi oyunculuğu... yardırıyor. Sinan sık sık Nilgün'ü kıskanıyor. Zaten tiyatroyu da sevmeyen bir adam. Nilgün' tiyatrodan, tiyatro çevresinden kıskanıyor. Ama diğer yandan para kazanmak lazım. Bunun için normalde suratına bakmayacağı insanlardan iş istiyor. Sevmediği bu işler nedeniyle çok yıpranıyor. 

Sinan'ın gel-gitli halleri gerçekten tahammül edilemez derecede. Kızın akşam tiyatro oyunu var, "Hadi kalk Paris'e gidelim" diyor Sinan. Adamda sorumluluk diye birşey yok. Nilgün bunu söyleyince de "Sen beni sevmiyorsun. Ben senin için neleri göze aldım. Sen bir oyunundan vazgeçemiyorsun" diye cıngar çıkarıyor adam sonra.

Çekilecek adam değil de işte aşkın gözü kör olsun. Nilgün çekiyor bu adamı yıllarca.

Nihayet Sinan'ın kendisini aldattığını öğrenenene dek. 

Sinan, yaşadığı hayata katlanabilmek için kendisini içkiye vuruyor. Sarhoşken de karısını aldatıyor. Ama bunlar sarhoş kafayla yapıldığı için önemli şeyler değil ona göre. Nilgün'ü deli gibi seviyor ya, diğer kadınların adını anmaya bile gerek yokmuş beyimizin kafasına göre.

Oldu Sinan Bey, o zaman Nilgün de seni başka erkeklerle aldatsın. Ama sarhoş kafayla yapsın bunu. Hiç önemi olmaz o zaman değil mi?

Nilgün'ü herşeyden kıskanıyor, ama kendisinin karısını aldatmasını normal karşılıyor. O kadar normal karşılıyor ki Nilgün bunu öğrenince tutulduğu öfke krizine anlam veremiyor. "Ne var ki bunda? Sarhoştum diyorum. Ben hep seni sevdim, hep seni seveceğim, bunu bilmiyor musun?" diyor. Salak yaa. Yemin ediyorum, salak, gerizekalı bu adam.

Nilgün en nihayetinde ipleri koparıyor Sinan'la. 

Haşim diye okuldan tanıdığı, o zamanlar yüz vermediği ama şimdi dünyaca ünlü bir orkestra şefi olan Haşim ile karşılaşıyor. Onunla takılıyor bir süre.

Sinan'ın kalp krizi nedeniyle hastaneye kaldırıldığını öğreninceye kadar. Gerçi bunu ilk öğrendiğinde gayet soğuk bir tepki veriyor. "Hangi orospunun koynunda kalp krizi geçirdiyse o gitsin yanına" gibi birşey diyor. Ama sonunda dayanamıyor.

Gene birlikte oluyorlar ama eskisi gibi değil. Nilgün artık daha temkinli, daha akıllı.

Sinan ise aynı mallığında, zavallılığında.

En sonunda yazar bir sürpriz yapıyor. Nilgün öldü mü ölmedi mi anlamımıza fırsat bırakmıyor.

Bu ikisi arasındaki yine bir kavgada Nilgün, sırtını pencereye dayıyor ama pencere açık mı yoksa demeye kalmadan, yazar yine giriyor devreye ve burayı soru işareti olarak bırakıyor.