30 Mayıs 2020 Cumartesi

EŞEĞİN FİKRİ




EŞEĞİN FİKRİ

Ferhan Şensoy

2005

Bilgi Yayınevi

13.Basım - Mayıs 2005

159 sayfa


Ferhan Şensoy'un "Ferhangi Şeyler"ini izlemiştim yıllar önce. Aklımda sadece çok hızlı konuştuğu kalmış. O kadar hızlı konuşuyordu ki takip etmek çok zordu.

*

Kitabında da benzer bir hız varmış gibi geldi. Deneme cinsi zaten, konular hakkında hızlıca ve kabaca laflamaca.

*

Ferhan Şensoy'dan huysuz ihtiyar vibe'ı alıyorum, sevenleri affetsin. Hatta ihtiyarlayınca huysuzlaşan değil de zaten huysuz doğmuş gibi. Hep yakınma hep yakınma. Tamam ülkeciğimiz de bu konuda çok malzeme veriyor ama kişinin özünde de yakınmaya meyil olunca erkenden yaşlanır insan.

Şensoy'un yakınmalarından yakınırken şu cümlesine geldim: 

“Hangi koşul ve konuma koyulursa koyulsun bitmiyor insan denen garip hayvanın şikayetleri.” Sf41 

*

Nelerden yakınıyor mesela?

- İnsanların tatil anlayışından (kimsenin kitap okumamasından) 

- Modadan (bir sene dar paça, sonraki sene bol paça pantolon, yakışanın da yakışmayanın da giymesi)

- Mesleklerine uygun davranışlar sergilemeyen insanlardan, 

- Tarih derslerinin sıkıcı anlatılmasından dolayı tarih sevmeyişimiz ve bilmeyişimizden,

- Toplumumuzun çok ve boş konuşmasından, kimsenin kimseyi dinlemeyişinden,

- Taksici muhabbetinden,

- Trafikten, kimsenin yürümeyip herkesin arabayla gitmesinden,

- Bir yerleri işgal etmeye giderken yeniçeriye eşlik eden asker bandosu olan Mehter takımının ülkemizi temsilen her yere götürülmesinden, 

- Tren bileti kontrolörünün olur olmadık zamanda gelmesinden ve hatta tren yolculuğunun paralı olmasından,

- Bilgisayar başında durmanın ömürden götürdüğünden (Ama bilgisayarda yazarken de “hiç gereği yokken iç monolog” yapıp lafı uzatıyor, hop gitti ömürden diye yine yakınıyor.)

- Ricky Martin şarkısı Un dos tres'in yüksek sesle ve her yerde dinlenmesinden (Yakınıp canını sıktın da ne oldu, Un dos tres mi kaldı? Yaza damga vuracak bir şarkı bile yok artık. Şimdi de buna yakınalım.)

- Tabii ki gençlerden.

Hatta bir yerde "Gençlere gıcık olan bir yaşlı adama mı dönüştüm ben?" diyor. sf.130

Bence dönüşmedi, zaten hep öyleydi. 

"Gençliğimde gıcık olduğum amcalardanlaşmakta mıyım?" sf.130

Bence evet.

Niye böyle düşünüyorum? Ferhan Şensoy'u şahsen tanıyor muyum? Hayır. Bütün kitaplarını okudum, bütün oyunlarını izledim, ondan mı? Hayır. Tamamen pür ve saf önyargı. Öyle hissediyorum. 

*

Kitabın arka kapağında Ferhan Şensoy ile ilgili olarak "...daha çok dil inceliklerine dayanan mizah öğelerini kullanarak güncel olaylara eleştiriler getirmiştir." yazıyor.

Dil inceliklerinden dikkatimi çeken birkaç tanesini paylaşmak istiyorum, ortamlarda kullanırım:

"süründüratif"

Cümle içinde: "İlk aşk süründüratif olurmuş." Sf9 -

"azrailengiz"

Cümle içinde: "Soğuk ve azrailengiz şakası sinir sisteminizi dingiltedir." sf.15 

(Doktorlardan bahsediyor burada. Daha doğrusu doktorlardan yakınıyor. Doktora gitmenin ve tedavi olmanın hem masraflı hem yorucu olmasından  dem vuruyor.)

*

2020'ye bir mektup var kitapta. 2020'de yazılmışmış. Mektubu yazan hayalî kişi 2020 seçimlerinde kamuoyu araştırmalarının 100 yaşını aşmış Süleyman Demirel’i gösterdiğini, ama oyunu Deniz Baykal’a vereceğini yazmış. Haha :) 


27 Mayıs 2020 Çarşamba

BÜYÜCÜ



BÜYÜCÜ

(The Magus)

John Fowles

1966

İngilizceden Çeviren: Meram Arvas

Ayrıntı Yayınları

645 sayfa


Klişe filmlerde vardır ya, adam/kadın, arkadaşı ile bir iddiaya tutuşur X kişisini kendisine aşık edebileceğine dair, sonra iddiayı kazanmak için X kişisine oyun oynar. 

Adice.

Bu kitaptaki de benzer bir adilikte. Üstelik daha büyük bir prodüksiyonla ve daha ulvi gözüken bir amaçla. Psikolojik/sosyal bir deney.

*

Nicholas Urfe.

İngiliz bir öğretmen. Yunanistan'a tayin istiyor :) 

Yunanistan'da bir okulda  İngilizce öğretmeni arandığına dair işe başvuruyor. Gidesi var Londra'dan. 

"Nereye gittiğimi bilmesem de neye ihtiyacım olduğunu biliyordum. Yeni bir toprağa, yeni bir ırka, yeni bir dile; ve her ne kadar bunu o zaman bu şekilde ifade edemediysem de, yeni bir gizeme ihtiyacım vardı." sf.13

Görecek gizemi!

*

Gitmeden önce bir kadınla tanışıyor. Adı Alison

Alt kat komşusu evde parti veriyor. Nicolas'ı da çağırıyor. Partide tanışıyor Alison ile. Geceyi birlikte geçiriyorlar.

Alison iyi kız hoş kız da bence depresif ve güvensiz. Durup dururken Nicholas'a, benim her önüne gelenle yatan biri olduğumu mu düşünüyorsun, benim şöyle biri olduğumu mu sanıyorsun, ben öyle biri değilim... böyle anlam veremediğim çıkışları oluyor. Nicholas ile birlikteyken başkasıyla nişanlı Alison ve nişanlısını aldatıyor aslında. Ama nişanlısı da böyle şeyler yapıyormuş. Normalmiş.

Alison'ın Nicholas'ı sevdiği izlenimi edindim ama bir parça da ömür törpüsü gibi geldi bana. Psikolojisi, ruhsal dayanıklılığı sağlam bir erkek olmalı Alison'ın hayatında. Nicholas üf desen uçacak bir tip.

Uçuyor da nitekim. 

Alison da yeni bir işe başlıyor, hostes oluyor. Atina'ya uçuşu olursa Nicholas'a haber verecek de görüşecekler de. He hee.

*

Nicholas'ın Yunanistan diye gittiği yer Phraxos Adası. 

Orada gizemli bir adamla tanışıyor. Conchis Maurice. Conchis, Nicholas'ı evine davet ediyor, ben medyumum diyor, sonra diyor doktorum, psikoloğum...

Gençken sevdiği bir kız varmış. Lily imiş adı. Ölmüş sonra.

Conchis'in evinde genç bir kız görüyor Nicholas. Lily imiş bu kız. Hayalet mi yani? Hayalet sansın isteniyor ama Nicholas öyle olamayacağını biliyor.

Conchis'in anlattığına göre o kızın adı Julie imiş. Şizofrenmiş. Kendisini Conchis'in ölen nişanlısı Lily sanıyormuş. Conchis de bunun ona iyi geleceğini düşünüyormuş. 

Ama Nicholas, Julie'yi hiç şizofrene benzetemiyor. Muhabbetleri arttıkça da Julie, şizofren olmadığını, bir oyuncu olduğunu ve Conchis tarafından tutulduğunu söylüyor.

*

Bu arada Alison geliyor Atina'ya, Nicholas'a mektup gönderip buluşmak istiyor. Nicholas gönülsüzce gidiyor, çünkü aklında Julie var. Tatsız bir buluşma oluyor. 

*

Adaya dönen Nicholas, daha sonra Alison'ın intihar ettiği haberini alıyor. Çok üzüldü gibi gelmiyor bana, aklı fikri Julie'de çünkü. 

Julie'nin bir de ikiz kız kardeşi olduğunu öğreniyor. Adı June.

June ve July, tiyatrocularmış. Conchis bu ikisini filmde oynatma vaadiyle yanına almış. Ama oynattığı film değil de gerçek hayatmış.

*

Nicholas nasıl bir ortama düştüğünü bir türlü anlamıyor.

Tekinsiz bir şeyler dönüyor ortada ama uzaklaşmıyor da oradan, iyice içine gömülüyor. 

Julie, özel hayatından bahsediyor biraz. Önceki sevgilisi biseksülmiş de hiç sevişmemişler de. Nicholas'ın aklı gidiyor tabii. Off salak.

Nicholas sonunda muradına erip Julie ile yatıyor ama Julie sonra bambaşka bir karaktere bürünüyor. 

Meğer June, July, Conchis, evdeki hizmetçi, güvenlikçi herkes psikologmuş, Nicholas'ı da bir deneyde kullanmışlar. Hep zihinsel bozukluk yaşayan insanlar incelenecek değil ya, bir de zihinsel problemi olmayan insanların olaylara yaklaşımı nasıl olur diye yapılan bir araştırmanın deneği olmuş Nicholas.

"...psikiyatri her geçen gün daha çok, madalyonun diğer yüzüyle ilgileniyor- yani aklı başında olanların neden aklı başında oldukları ve neden yanılsamalarla fantezileri gerçeklerden ayırt edebildikleriyle." sf.457

Herkes rol yapıyormuş meğer ona.

Nicholas da kim rol yapıyor, kim gerçek anlamıyor artık. Okuldaki öğretmenleri de Conchis'in tuttuğunu düşünüyor. Kovuluyor.

Öğreniyor ki Alison'un intiharı da yalanmış. Conchis tutmuş onu da.

Alison ile yüzleşmeleri ile bitiyor hikaye.

*

Manyakça.

Hiç sevmem ben gizem mizem. Çok tadım kaçar anlam veremediğim olaylarda, uzarım oradan. Huzur uzamakta.

O zaman macera da yaşayamıyorsun tabii. 
Tercih meselesi. Delirtici macera mı kafa rahatlığı mı?

*

Kitapta yer yer Türk ve Osmanlı ifadeleri de geçiyor.

Örneğin;

"..hep aynı simalarla karşılaşıyordu, bunlar da öyle ellilerin insanları gibi değil de, daha çok Osmanlı İmparatorluğuna bağlı yavan bir Levanten taşra halkı, fesli Balzac türevi tiplerdi." sf.45

"...bir ortaçağ Türk tarifine göre yapılmış ballı kaymaklı bir tatlı yedik." sf.99

"...zenci harem ağalarının Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte tarihe karıştığını sanıyordum." sf.307

"Bir tepsi içinde bir cezve kahve getirmişti. Harika bir kokusu vardı, gerçek kahveydi, Blue Mountain'a benziyordu, Yunanistan'da kullandıkları türden yavan 'Türk' tozu değildi." sf.470

Türk kahvesi ve Türk halısı da geçiyor tabii.

*

Yunanistan'dan da şöyle bahsediyor:

"Yunanistan bir ayna gibidir. Acı verir insana. Sonra öğrenirsin ama." sf.91

"Toplumsal sorumluluk asla bir Yunan özelliği olmamıştır." sf.110

*

Hacivat-Karagöz Türk folklorüne mi ait Yunan mı?

Kitapta:

"Karagöz mü? Yunan gölge oyunundaki huysuz karakterden bahsediyordu." sf.375 diye geçiyor.

*

Filmi de var ama izlemeyeceğim, hiç canım çekmiyor.





6 Mayıs 2020 Çarşamba

ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR



ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR

(For Whom the Bell Tolls)

Ernest Hemingway

1940

Bilgi Yayınevi



İspanya İç Savaşı zamanı. Faşistler ve Cumhuriyetçiler karşı karşıya.

Robert Jordan da Cumhuriyetçilerin yanında savaşa katılan bir Amerikalı. Görevi köprü uçurmak.

Görev yerine doğru giderken kendisine Anselmo adlı ihtiyar bir adam kılavuzluk ediyor. Karargaha varıyorlar. 

Buradaki ekipte bir kız var. Cumhuriyetçilerin havaya uçurdukları bir trenden sağ kurtulmuş. Kızı sahiplenmişler. Adı Maria

Maria'yı Pilar adlı hükümet gibi bir kadın koruyup kolluyor. Ekipte sözü geçen, cesur, dobra bir kadın Pilar. Kocası Pablo ise bir o kadar kaypak. Bir ara patlayıcıları alıp kaçıyor. Ama sonra geri geliyor yanına birkaç adam alarak. Korkmuş kaçmış, sonra pişman olup geri dönmüş. 

Robert'ın Pablo'yu öldürmesini umuyorlar ama Robert öldürmüyor Pablo'yu.

*

Maria'nın anne babası öldürülmüş. Maria'ya da çeşitli işkenceler yapılmış. 

Pilar, Maria'yı himayesine almış ama Robert'ın Maria ile birlikte olmasına bir şey demiyor. Maria için uygun buluyor onu. Maria da Robert'a aşık. Tertemiz, sapsaf bir aşk.

Yazarın "Silahlara Veda" kitabında da böyle güzel bir aşk vardı. 

Robert, savaş bitince Maria ile Madrid'te evlenmek ve mutlu olmak üzerine hayaller kuruyor.

Ama yine yazarın "Silahlara Veda"sında olduğu gibi mutlu sonla bitmeyen bir aşk hikayesi oluyor.

*

Dağlar arasında gizli bir mağarada kalıyorlar. Bir de Sordo'nun birliği var civarda. Sordo'nun olduğu yerde çatışma çıkıyor. Robert yardıma gidilmesine izin vermiyor. Faydası olmayacak diye. 

Bu durum Robert ve diğerlerinin moralini bozuyor tabii. 

Robert, şefi Golz’a son durumu bildirmek ve köprüyü uçurma planını değerlendirmek için rapor gönderiyor Andres ile. Andres'e Gomez adlı bir yoldaş eşlik ediyor. Herkes şüpheci olduğu için Andres ile Gomez kendilerinin faşist olmadığını anlatmakta zorluk çekiyorlar. Bir ara deli bir komutana denk geliyorlar. Herkesin deli dediği ama kahraman muamelesi gören Andre Marty, tutukluyor onları. Gazeteci Karkov, nüfuzunu kullanarak çıkmalarını sağlıyor. Nihayet Golz'a mesajı ulaştırabiliyorlar. Ama harekat planları ha deyince değişebilecek cinsten değil.

*

Kitabın başından beri köprü uçurma operasyonu nasıl olacak, başarılı olabilecekler mi, bir aksilik çıkacak mı endişesi hissediliyor. Ama korkulan olmuyor. Köprüyü uçuruyorlar. 

Anselmo ölüyor. Robert yaralanıyor. 

Robert, Maria'yı Pilar ve Pablo’ya emanet edip ölmeyi bekliyor. Düşmanın eline geçmektense kendi kendini öldürmek daha evla görülen bir hareket. Robert da kendisini öldürecek ama belki bir düşman subay görürüm de vururum diye düşünüp son ana kadar bekliyor. 

*

Maria... Çok tatlı, saf, pür, tertemiz, melek bir kız. Robert ile de iyiydiler...

Kitabı aşk-meşk ekseninde okuduğum için tatsız oldu bu final. 

*

Filmi de var ama izlemeyeceğim, canım çekmiyor.


26 Nisan 2020 Pazar

BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ




BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ

Barış Bıçakçı

2004

İletişim Yayınları

120 sayfa


Bütün kitabı tek cümleyle özetleyeyim mi?

Aynı kadına aşık olan iki arkadaş.

Tüm yüzeyselliğimle bu kaba özeti yaptıktan sonra ayrıntılara geçeyim.

Başta sıkılır gibi oldum. Aşk acısı, üstelik de kocaman adamların aşk acısı hiç ilgimi çekmiyor. Ne o öyle liseli gibi. Çok zavallıca. O yüzden de içim acıdı hallerine. Gerçi bir yandan da gereksiz büyütüyorlar gibi geliyor ama ben onların neler çektiğini nereden bileceğim? Anlattıklarından samimi oldukları hissini alıyorum. Ama dertlerine ortak olamıyorum.

*

Ender, Çetin ve Fikret yakın arkadaşlar.

Fikret, okumak için Amerika'ya gidiyor. Türkiye'ye geldiğinde ailesi ile yazlığa gidecekken yolda kaza geçiriyorlar. Fikret yaralanıyor, babası ve üvey annesi ölüyor. Fikret ve üvey kız kardeşi Nihal kalıyor aileden geriye.

Fikret, Amerika'ya dönmeden önce kardeşi Nihal'i, Ender ve Çetin'e emanet ediyor. Nihal üniversiteyi bitirene kadar yanlarında kalsın, ona göz kulak olsunlar diye.

*

Ender ve Çetin çocukluktan beri arkadaşlar. Ankara'da beraber yaşıyorlar. Yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor. O kadar ayrı gitmiyor ki aşık oldukları kadın bile aynı oluveriyor.

*

Hep böyle değilmiş tabii. Ayrı ayrı hayatları olmuş. Ender, kocası hapiste olan evli bir kadınla aşk yaşamış. Çetin de kişiliğini değiştiren kadınlarla birlikte olmuş.

İkisinin de hayatında bir kadın yokken giriyor Nihal hayatlarına.

Bu arada Ender de Çetin de orta yaşlı adamlar. Biri kel, diğeri göbekliymiş Ender'in anlattığına göre. Zaten hep o anlatıyor. 

Ender çevirmen. Evden çalışıyor. Çetin dışarıda. Çetin eylem adamı. Ender okuyup yazsın, düşünsün, kafasında kursun, konuşsun... 

"Ender konuşulacak, Çetin yaşanacak adam." 

Kitabı da Ender'in Çetin'e hitabıyla okuyoruz zaten. Gerçekten çok konuşuyor. Çok kuruyor kafasında. Sürekli evde durduğu, insanların içine karışmadığı için bence. Bak Çetin'e, dışarıda iş güç koşturmaktan aklına Nihal falan gelmiyor. 

Ender de farkında bunun. Kendisi söylüyor zaten Çetin sen dışarıda çalışıyorsun, aklına gelmiyor ama ben evde Nihal'in gelişini bekliyorum, diye.

*

Nihal başta ağabey diye hitap ederken sonra bir gün ikisine de sadece adıyla hitap etmeye başlıyor. 

Ender ve Çetin görünüşte ağabey gibi, hatta baba gibiler Nihal'e karşı. Anlayışlı babalar. Nihal eve geç geleceğini söylediğinde sormuyorlar, sorgulamıyorlar. Hatta Nihal bir gün hamile olduğunu söylediğinde de...

*

Nihal'in bir sevgilisi var okuldan. Bora adı. Ender ve Çetin de tanışıyor onunla. 

Bir gün Nihal, Çetin'e söylüyor hamile olduğunu ve kürtaj yaptıracağını. Çetin'den yardım ve kimseye söylememesini istiyor. Ama Çetin tabii ki Ender'e söylüyor. 

Ardından Nihal'in okulu bitiyor ve ağabeyi Fikret'in Amerika'da ayarladığı yüksek lisansı yapmak üzere Amerika'ya gidiyor.

Geride, Ender ve Çetin'in hayatında koca bir boşluk bırakarak tabii.

*

Ender, Çetin'in, Çetin de Ender'in Nihal'e aşık olduğunu biliyor. 

Ne zaman anlıyorlar?

Ender'e göre:

"Basit şeyler isteyince, basit şeylerden zevk almaya başlayınca anlıyorum ki aşık olmuşum." sf.31

“Birine aşık olunca, ömrün boyunca onu aramışsın da sonunda bulmuşsun gibi, geçmişini tekrar kurgularsın. Basit tesadüfler aşkın ilahi gücünün işaretleri olur çıkar.” Sf34 

 *

Birbirleriyle Nihal için erkeksi bir kavgaya tutuşmuyorlar. Bu aşkın, muhatabına söylenmemesi gerektiğinin bilincedeler. 

“Söylesek ne olacak? Bilmiyorduk! İkimiz de Nihal’in birimizden birini seçmesi gibi bir olasılığı hiç düşünmemiştik. Sanki ikimizi birden sevecekti, bu tek seçenekti.”sf71

Ağabey gibi, baba gibi şefkatli, olgun davranıyorlar görünüşte ama içleri içlerini yiyor işte. 

Orta yaşlı, kel, göbekli adamlar olarak genç bir kızın zor durumundan istifade etmek istemiyorlar. Ama Ender ara sıra yoruluyor bu iyi adam olma halinden:

"Yaşadıklarımızı, bizi aklı başında, her şeye hakim ve iyi niyetli insanlar olarak gösterecek bir dille anlatmaya çalışmak bilsen ne acıklı!” diyip dökülüyor sonra Nihal’in külotlu çorabının altından görünen çiçek desenli külotu diye. 

Offf!🤦‍♀️

“Erkeklerin başına musallat olan ezeli ve ebedi bir mesele: ben içinizi gıcıklayan, şehvetinizi kabartan bir taze miyim, yoksa şefkatinize muhtaç küçük bir kız mıyım?” Sf73

*

Nihal bir kere herkesin beğenmeyeceği tiplerden hoşlandığını söylüyor. Ender, Çetin’e zavallıca:

Çetin biz ikimiz sence, öyle herkesin beğeneceği tipler miyiz?” Sf55 diye soruyor.

Yaaa kıyamıyor da insan. 

*

"Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.”sf72

diyor Ender ama anlamadım. Bence çaresizlikleri gayet de ikisinin de aynı kadına aşık olması. İkisi de başka başka kadınlara aşıkken böyle bir çaresizlik hissi yaşadılar mı? Hayır. 

*

Hikayeyi Ender'den okuduğumuz için sanki Ender daha çok seviyor, daha çok acı çekiyor, Çetin daha rahat gibi görünüyor. Ama Çetin, Ender'e "Sen yine kendini sevdin, bense onu sevdim." sf.29 diyerek Ender'in sayfalarca anlattığı yakarışlarını tek cümleyle anlatıyor. 

*

Kitabı okuduktan sonra filmi de izledim.


Filmde anlamlı anlamlı bakışmalar, "der gibi" bakmalar, uzun uzun sessizlikler, kitabi konuşmalar... Ayyy işim şişti.

Kitabı okurken şişmemiştim, çünkü karakterlerin gelmişini, geçmişini, hislerini öğreniyorum okurken. Ama filmi izlerken yakalayamıyorum böyle şeyleri. Mesela Çetin banyoda tıraş olurken şarkı söylüyor, onu duyan Nihal üzülüp ağlıyor. Niye? Kitabını okuduğum için biliyorum, Nihal'in babası da tıraş olurken bu şarkıyı söylermiş. Kitabı okumadan direkt filmi izleyen bu ayrıntıyı, Nihal'in o sahnede ağlamasına neyin sebep olduğunu nasıl anlıyor? Ben anlamazdım. Filmleri anlamıyorum zaten. Kitapları o yüzden daha çok seviyorum. Kitapta anlıyorum kim neyi niçin yaptı. Uzun uzun anlatıyor yazar, sakınmıyor hiç.

Bir de filmde dikkatimi çekti, kitabı okurken aklıma gelmemişti. Ender, aşklarını Nihal'e söylememelerini, çünkü Nihal'in deneyimsiz olduğunu ve kendilerine aşık olduğunu zannedebileceğini söylüyor. Deneyimsiz kız, bize aşık olduğunu sanır... diye düşünürken Nihal erkek arkadaşı ve hamile olduğu haberiyle geliyor, ahahaha.

Ankara görüntüleri güzel filmde. Ankara'ya hislenecek bir anım yok benim ama olanlar için hislidir herhalde filmdeki Ankara görüntüleri.

Kitabını okumasam filmi çok mıymıy bulurdum ki yine de buldum zaten biraz. Kitabi kitabi konuşmalar çok suratımı ekşitiyor benim. Kitabı okurken karakterin öyle söylemesi abes gelmiyor bana ama filmde ete kemiğe bürünen karakterin kitap cümlesi kurması yavan geliyor.

Filmde çok yoğun bir cinsel elektrik vardı. Ya sevişin rahatlayın ya da uzaklaşın birbirinizden be ay bu ne? Gerim gerim gerilim.

Çetin ve Ender'in efendiliği, iyi ve güzel insan oluşları, yanlış/kötü bir şey yapmaktan kaçınmaları kitaptaki gibi samimi geldi.

Aynı kadına aşık olup kavgaya tutuşmamaları, birbirlerine bozulmamaları çok acayip. Hatta Nihal hakkında ikisi de aşık aşık o çenesi yok mu o çenesi, ya burnu, ayakları da güzel... diye Nihal'i birbirlerine övmeleri. Birbirlerine karşı kıskançlık hissetmeyip Nihal'i başka bir erkekten kıskanmaları... Acayip.

Kitabı nasıl canlandırdıklarını merak ettiğim için izlemiştim. Şiştim miştim diyorum ama samimi de buldum, beğendim bu açıdan. Merakım da geçmiş oldu.  

23 Nisan 2020 Perşembe

ŞİMDİ BİZ NEYİZ



ŞİMDİ BİZ NEYİZ

Pucca Günlük 6

Pucca

2017

Doğan Egmont Yayıncılık

153 sayfa


Pucca Günlük serisinin ilk üç kitabını okumuştum. 




Sene 2013 iken. 

Hiçbir şey hatırlamıyorum tabii.

Bu blogu niye yazdığımı sorguluyorum şu ara. Sözde, okuduğum kitapları unutmayayım diye başlamıştım. Çok güzel unutmamışım, aferin.

*

Neyse, 

Öncekileri okurken eğlendiğimi hatırlıyorum. 

Bunu okurken de öyle oldu.

Keyifli, çıtır çerez bir kitap işte.

*

Osi ile tanışmaları ve evlenmelerini anlatıyor.

Osi: Osman Karagöz. Pucca'nın Instagram paylaşımlarından biliyorum, oyuncuymuş. 

Uçakta tanışmışlar. Osi'nin uçak korkusu varmış, Pucca onu yatıştırmaya çalışmış, yatıştırmaya çalışırken daha çok korkutmuş, ilk karşılaşmaları böyle olmuş.

Pucca umursamamış başta ama oğlan görüşmek istemeye, aramaya, muhabbet esnasında şakayla karışık "evleneceğiz seninle" demeye başlayınca olaylar ilerlemiş.

Kavgacı ve aşırı konuşan bir tip olarak anlatıyor Pucca Osi'yi. Kitabın başında Osi ile değil evlenmek, sevgili olmanın bile iyi bir fikir olmadığını düşünüyor. Arkadaşları da bu ilişkiyi desteklemiyor. Ama olan oluyor.

*

Pucca hayatı çok zorlaştırıyor kendisine de partnerine de. Bana öyle geldi. Kıskançlıklar, şüpheler... 

Temelinde kendine olan güven ve sevgi problemi var gibi gözüküyor ki kendisi de bunun farkında.

Osi sevmiyor diye oje sürmüyor, Osi istemiyor diye makyaj yapmıyor... Sevgililikte evet böyle şeyler olabilir, sevgilini mutlu edecek şeyler yapmak için çok sevmediğin şeyler yapabilirsin ama bu sende rahatsızlık, öfke vb yaratmamalı. Yarattığı noktada zaten kişi kendisine olan saygısını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyor. Pucca da Osi kendisini sevsin, beğensin diye yaptığı ya da yapmadığı bazı şeylerden rahatsız. Gerçek beni görse uzaklaşır mı, diye korkuyor:

"Yani gerçek ben nedir ki? Kim ki? Ben kendimi seviyor muyum, benden memnun muyum da adamın benden memnun olmasını bekleyeyim?" sf.96

Ha işte, biliyor yani asıl meselenin ne olduğunu.

O kadar biliyor ki, önceki ilişkilerinden acıyla, üzüntüyle ayrılması karşısında aslında başka insanların kendisine ayna olduğunu, kendisi gibi insanları hayatına çektiğini de söylüyor.

O kadar farkında olup o kadar bile bile farkındasız yaşıyor ki... Ona böyle kitaplar yazdırıp hayran kitlesi edinmesi de buradan geliyor herhalde.

*

Osi, baştan beri Pucca ile evlenmek istediğini söylüyor ama sadece söylüyor. Herhangi bir faaliyette bulunmuyor. Pucca da bu duruma bozuluyor. Faaliyete geçmek için adım atsa bu defa da Osi'yi korkutma endişesi taşıyor. Ay çok yorucu böyle düşünmek. Onu yaparsam kaçar, bunu yaparsam beni sevmez... Kendisi de böyle şeyler düşündükten sonra yanlış olduğunu fark edip amaaan başka erkek mi yok sanki ne bu, diye atarlanıyor kendi kendisine, ama yine de kurtulamıyor endişelerinden, korkularından.

*

Nihayet evlilik meselesi ciddiye bindiğinde ise bu defa Osi'nin eski sevgilisi gündeme geliyor.

Osi ve Pucca, arkadaş grubuyla tatildeler. Osi'nin çocukluk arkadaşı bir kız da ekipte. Godik diye anlandırıyor Pucca onu. Godik nişanlı. Pucca, Osi ile Godik'i arkadaş zannederken meğer eski sevgililermiş, bunu da Godik'in Osi'ye attığı bir mesajı okuyunca anlıyor Pucca. Kandırılmış hissediyor kendisini. Ayrılıyor Osi'den

*

Osi ve Pucca arasında sen beni kandırdın-kandırmadın tartışması oluyor. 

Burada Pucca'nın da yediği bir halt var. 

Pucca Amerika'da burslu eğitim kazanmış. Yakında gitmesi gerekiyor. Ama bunu Osi'den saklıyor. Söylemeyi istiyor bir ara ama o arayı bir türlü bulamıyor. Evlendikten sonra söylerime kadar öteliyor işi. Osi de bunu öğrenince bozuluyor tabii. Bu da kandırma değil mi diye.

Pucca burada da  hata yaptığını kabul ediyor kendi kendine.

İşte yine aynı. Yediği her haltı, her yanlışı biliyor, fark ediyor, ama yine de bile isteye yapıyor. Manyak ayol!

*

Osi, kapısına müzisyenlerle dayanıp evlenme teklifi ediyor Pucca'ya, ki o zamana kadar etmemişti, hep laf arasında evleniriz, evleneceğiz diyip durmuştu. Yüzüğü de takıyor. 

İkisi de düğün istemeyiz kafasında çıkıyorlar yola ama tabii ki düğün yaparken buluyorlar kendilerini. Ya ne olacağıdı gerçekten? Anne babaların mürüvvet görme arzusu, biricik kızım, biricik oğlum vahvahlanmaları, genellikle gelin kişisinin ya sonra düğün yapmadığıma pişman olursam endişesi, bilinçaltından gelen başkalarından neyim eksik, sanki kaçarak mı evleniyoruz sesleri... 

Düğün yapıyorlar ama her şeyi son dakika, alelacele. 

*

Gelinlik kısa oldu, götüm açılıyor, ayakkabılar büyük geldi, makyajım ne biçim, saçım boktan... diyip duruyor kitapta ama sosyal medyada o zaman görmüştüm düğünün fotoğraflarını. Gayet de güzel gözüküyordu. 

İlk kitaplarında da ne biçimim, hiç güzel değilim diyip duruyordu, o zamanlar yüzünü gizliyordu, sonra kalktı o giz, öyle söylediği gibi çirkin değilmiş. 

*

Düğün oluyor bitiyor kitabın sonunda.

Ve mutlu son... beklentisi ise düğün gecesi Osi'nin askere alınmasıyla bitiyor.

*

Devam kitabında anne olmasını ve boşanmaya giden süreci anlatır herhalde.

20 Nisan 2020 Pazartesi

DÜZÜLKE


DÜZÜLKE

(Flatland)

Edwin A. Abbott

1884

İngilizceden Çeviren: Hasan Fehmi Nemli

Alfa Yayımcılık

1.Basım - Mart 2015

157 sayfa


Düzülke, içinde yalnızca düz çizgilerin, üçgenlerin, karelerin, beşgenlerin, altıgenlerin ve çokgenler ile dairelerin bulunduğu iki boyutlu bir ülke. Bu ülkeyi bize ülkenin kare sakini anlatıyor.

Bu ülkede kadınlar düz çizgi. 

Askerler ve en alt sınıf işçiler ikizkenar üçgen. 

Orta sınıf eşkenar veya eşit-kenarlı üçgen.

Serbest meslek sahipleri ve beyefendiler kare ve beş-kenarlı şekiller ya da beşgenlerdir. 

Soylular, altıgen ve daha çokgen.

Rahipler de daire olarak en üstün sınıf.

Erkek çocuk, babasından bir fazla sayıda kenara sahip olabiliyor, böylece bir karenin oğlu beşgen, bir beşgenin oğlu altıgen olabiliyor.

Kenar sayısının ve açı derecesinin artması sınıf atlamak anlamına geliyor. 

Kadınlarsa düz çizgi olarak kıt zekalı görülüyor. Sivri uçları nedeniyle ölümcül olabildikleri için sıkı kurallarla işlenmiş yasalara tabii oluyorlar.

Örneğin;

"1. Her evin Doğu tarafında, yalnızca Kadınların kullanacağı bir kapı bulunmalıdır; bütün kadınlar, Erkekler kapısından veya Batı kapısından değil, yalnızca bu kapıdan "saygılı ve yakışık alır" bir tarzda girmelidirler. 

2. Kamuya açık yerlerde sürekli olarak Barış-çığlığı atmadan dolaşan Kadın ölüm cezasıyla cezalandırılır. 

3. Sara, şiddetli hapşırıkla birlikte seyreden soğuk algınlığı veya istemdışı hareketler doğuran herhangi bir hastalığı olduğu usulüne uygun olarak belgelendirilmiş her Kadın derhal yok edilecektir."

"Bazı eyaletlerde, kamuya açık yerlerde Kadınların, arkalarında bulunanlara varlıklarını belli etmek amacıyla geri uçlarını sürekli olarak sağa sola sallamadan yürümelerini veya durmalarını ölümle cezalandıran ilave bir yasa daha vardır; başka bazı eyaletler Kadınların gezip dolaşmaya çıktıklarında oğullarından veya hizmetkarlarından biri ya da kocalan tarafından izlenmesini zorunlu kılmış, bazıları da dinsel bayramlar dışında Kadınlan bütünüyle eve kapamıştır."

Offff. Kadının adı hiçbir yerde yok :(

Ama kadınları bu kadar kısıtlamanın iyi sonuçları olmadığını fark etmişler:

"Zira eve kapatılmaktan ve ev dışındaki kısıtlayıcı kurallardan deliye dönen kadın, bütün hıncını kocasından ve çocuklarından çıkarmaya bakar."

*

Düzülke'nin sakinlerinin birbirlerini tanımak için çeşitli yöntemleri var.

İşitme duyusundan yararlananlar var. Ama işitme duyusuyla ayırt etmek "ayaktakımına has bir yetenek olup Aristokratlar arasında pek fazla gelişmemiş"

Başka bir tanıma yolu olarak dokunmak var. Ama bu da  uzun süreli eğitimlerle geliştiriliyormuş.

Diğer tanıma yöntemi görerek tanıma, bu ise sadece üst sınıflarda mümkünmüş. 

"jet sosyetede Dokunarak Tanıma bilinmemekte ve bir Daireye Dokunmak en ağır hakaret olarak görülmektedir."

 *

Bize ülkesini tanıtan Kare Bey, bir gün bir rüya görüyor.

Rüyasında çok sayıda düz çizginin olduğu bir ülkede. Aralarından bir çizgi, bu ülkenin yani Çizgiülke'nin hükümdarı olduğunu söylüyor. Bu hükümdar için bütün dünya kendisi. Başka bir dünya olması gibi bir fikri yok. Kare ona kendi Düzülke'sini, orada bir kare olduğunu, çizgiden daha önemli olduğunu anlatmaya çalışıyor:

"Sen bir Çizgisin, bense ülkemde Kare denilen, Çizgiler Çizgisiyim. Senden daha önemli olmakla birlikte, sizi cehaletten kurtarıp aydınlatmak umuduyla çıkıp geldiğim kendi memleketim Düzülke'deki asilzadeler arasında esamem bile okunmaz."

Bu sözleri hükümdarı kızdırıyor. Hükümdar ve ordusu ona saldıracakken uyanıyor rüyasından.

*

Kare bir gün evdeyken değişik bir şekil görüyor. Bu şekil kendisinin "Küre" olduğunu söyleyip üçüncü boyuttan bahsediyor. İki boyutlu bir ülkede yaşayan ve sadece iki boyut gören Kare, buna inanamıyor. Uzayülke'den geldiğini söyleyen Küre, Kare'ye yükseklik boyutunu anlatmaya çalışıyor:

"Uzayın ne olduğunu bile bilmiyorsun. Onu yalnızca iki boyutlu olarak düşünüyorsun; ama ben sana Uzayın üç boyutlu olduğunu bildirmeye geldim: Yükseklik, genişlik ve uzunluk. Bu boyut yukarıya ve aşağıya doğru uzanmaktadır."

Düzülke'de kuzey-güney var. Kare, Küre'nin "yukarı" diye tarif ettiği şeyin kuzey olduğunu düşünüyor. Ama hayır "Kuzeye değil, yukarıya!"

*

Kare, Küre'yi bir daire gibi görüyor. Çünkü iki boyutlu Düzülke'de bir küre kendisini ancak daire olarak göstermek zorunda. 

Aslında Kare bu duruma yabancı değil. Çünkü Kare de gördüğü rüyada Çizgiülke'ye girdiğinde hükümdar onu bir kare olarak değil, çizgi olarak görmüştü.

"...çünkü Çizgi Krallığının, senin tamamını değil de sadece bir dilimini ya da bir kesitini gösterebilecek kadar Boyutu vardı, değil mi? Tam olarak aynı şekilde, sizin iki Boyutlu ülkeniz beni, yani Üç Boyutlu bir varlığı gösterecek kadar hacimli olmayıp, yalnızca sizin Daire dediğiniz bir dilimimi ya da kesitimi gösterebilir."

*

Küre'nin Kare'ye bunları anlatmasının sebebi Üç Boyut Hakikatinin bir havarisini bulduğu umudu. Onun bu  hakikati birine açıklamasına ancak bin yılda bir izin veriliyormuş.

Küre, Kare'yi ikna edebilmek için onu Uzayülke'ye çekiyor. Kare, buradan Düzülke'yi izleyebiliyor. Her şeyi görebildiği için kendisini Tanrı zannetmeye başlıyor. Çünkü Tanrı her şeyi görendir.

Küre ona Uzayülke'deki yankesiciler ve katillerin de görebildiğini söylüyor. Onlar da mı Tanrı?

"O zaman benim Ülkemdeki yankesicilere ve kanlı katillere sizin akıllı adamlarınız Tanrı diye tapacaklardır: Zira onlardan bir teki bile yoktur ki, şu anda sizin gördüklerinizi görüyor olmasın. Ama inan bana, sizin akıllı adamlarınız yanılıyor." 

*

Kare artık ikna oluyor; üçüncü boyutun olduğu bir dünya mümkün. 

Hatta Kare bununla yetinmiyor, o zaman dördüncü boyut da vardır, beşinci boyut da vardır, altı, yedi... neden olmasın?

Küre buna cevap veremiyor. 

Ve Kare'nin ülkesine dönme vakti geliyor.

*

Düzülke'ye dönen Kare, ülkesini sıkıcı bulmaya başlıyor.

Uykusunda yine bir rüya görüyor. Rüyasında Noktaülke'de. "Varlığın en aşağı derinliğinde"

Noktaülke'deki Nokta da tüm dünyayı kendi görebildiği kadar sanıyor. Kare, Nokta'ya dünyanın bu kadar olmadığını anlatmaya çalışıyor ama umursamıyor kimse.

*

Uyandığında Düzülke'yi "Hak yoluna döndürme" arzusu taşıyor. "Üç Boyut Hakikati"ni tebliğ etmek istiyor.

O sırada resmi bir bildiri okunuyor:

"Uydurma şeylerle halkı ayartanların, başka bir Dünyadan vahiy aldığını ileri sürenlerin tutuklanarak hapsedilmesini veya idamını emreden Konsey Kararıydı bu."

Bunun üzerine çenesini tutmaya karar veriyor Kare. Ama bunda çok da başarılı olamıyor. Ağzından zaman zaman üçüncü boyuta dair açıklamalar çıkıyor ve nihayetinde artık daha fazla dayanamıyor ve düpedüz anlatıyor.

Ömür boyu hapse mahkum ediliyor. 

Hapiste anılarını yazıyor:

"Bu anıların, nasıl olacağını bilmiyorum, ama bir şekilde, hangi Boyutta yaşarsa yaşasın insanlığın zihnine ulaşacağı ve sınırlı sayıda Boyuta mahkum yaşamaya karşı bayrak açacak asi ruhlu bir kuşağın oluşmasına katkıda bulunacağı umudunu taşıyorum."

*

Kadınlarla ilgili kısımlara canımın sıkılmasını bir kenara bırakarak, etkileyici bulduğum bir hikaye.

Bütün dünyayı sadece kendi gördüğümüz, kendi algıladığımız kadar sanmak bence de çok dar bir bakış açısı olur. Şu an algılayamadığımız başka boyutlar mümkündür. Örneğin bundan yüzyıllar önce ultraviyole ışınları da bilinmiyordu, şimdi biliyoruz. Yarın da bugün bilmediğimiz şeyleri öğreneceğiz belki.

*

Bir de insanın her bildiği doğruyu her zaman ve her yerde söylemesi iyi bir fikir mi? Öğrenmeye ve anlamaya hazır olmayan insanlara anlatmak ne kadar anlamlı?

*

Filmi de varmış. Animasyon. İzledim. Ne güzel yapmışlar. Ama bana karmaşık geldi, kitap daha anlaşılır. Ya da ben filmlerden pek anlamıyorum, o yüzden de olabilir.



19 Nisan 2020 Pazar

MELEKLER VE ŞEYTANLAR



MELEKLER VE ŞEYTANLAR

(Angels and Demons)

Dan Brown

2000

Altın Kitaplar

Illuminatiyi konu edinmiş bu defa Dan Brown.

Tabii ki baş karakter Harvard Üniversitesi Simgebilim Profesörü Robert Langdon.

Ve yine tabii ki Robert'e eşlik eden genç, güzel, akıllı bir kadın var. James Bond'un kadınları gibi Robert Langdon'a da her kitapta bir kadın eşlik ediyor. Bu kadınlar da muhakkak çok güzel ve çok akıllı oluyor. Dan Brown'un bu konuda komik bulduğum fantezileri var. Kadının güzelliğini anlatırken ergen gibi konuşuyor:

"Yirmi metre öteden bile şehvet uyandıran dolgun hatlara sahipti."

Bu kitaptaki kadın Vittoria bilim insanı, biobağlantı fizikçisi, yaşam sistemlerinin birbiriyle bağlantısı üzerine çalışıyormuş.

Aynı zamanda da yoga yapıyor. Kitabın sonunda da Robert ile birlikte oluyorlar. Kadın diyor ki:"Bir yoga ustasıyla hiç yatmadın, öyle değil mi?"

Ahahahahahha. Burada okuyucunun fantezi dünyasına bırakıyor gerisini.

*

Yazarın daha önceki kitaplarında olduğu gibi yine bir gizemli cinayet var. Yine bu cinayetin gizemini çözmesi için Robert Langdon'dan yardım isteniyor. İpuçlarını kovalayarak cinayeti çözüyor Langdon.

Dan Brown'ın birkaç kitabı kaldı okumadığım. Gerçekten hepsi böyle mi? Aynı sıralama ve sürprizsiz. Yani sürprizler de artık sıradan hale gelir ki hepsi böyleyse.

*

CERN'de çalışan fizikçi bilim adamı Leonardo Vetra, odasında ölü bulunuyor. 

CERN'in direktörü Maximilian Kohler, Robert Langdon'ı arıyor ve ondan yardım istiyor. Çünkü Vetra'nın cesedinin üzerine bir damga dağlanmış. Bu Illuminati damgasıymış.

*

ILLUMINATİ kilisenin bilim karşıtlığına karşı duran ve bilimi savunan, 1500'lerde Roma'da kurulmuş ve kendilerine "aydınlanmış kişiler" diyen bir örgütmüş. Galileo Galilei de bir üyesi. Galileo'nun tutuklanması İlluminati de kargaşa yaratmış. Kilise İlluminati'nin dört üyesini bulup göğüslerini hac sembolü ile dağlamış. Vetra'ya yapılan gibi. 1668’de kilise dört illuminati bilim adamını öldürmüş. Damgalayıp cesetlerini ibret olsun diye Roma'da halka açık yerlere bırakmış. "La purga" deniyormuş  bu olaya. İlluminati böylece Hristiyanlık düşmanı olup katolik kilisesinden intikam almaya yemin etmiş. Vatikan onlara şeytan yani İngilizce "satan" dediği için satanist bir mezhep olarak bilinir olmuş. Ama Robert Langdon'a göre şeytana tapan değil, kiliseye düşman eğitimli insanlar. 

Illuminati Roma'dan kaçınca onları masonlar kendi cemiyetlerine almış. Gizli cemiyet içinde gizli cemiyet olmuşlar. Illuminati, mason localarının bağlantılarını kendi nüfuzlarını güçlendirmek için kullanmış. Yeni Dünya Düzeni dedikleri tek bir dünya devleti kuracaklarmış. 

*

Leonardo Vetra, hem din hem bilim adamıymış. Din ve bilimi birbirine zıt görmüyor, bilimi Tanrıyı bulmak için bir yol olarak görüyormuş. Evrendeki her şey Tanrının eseridir diye düşünüyormuş. Bilim sayesinde de Tanrının varlığını kanıtlayacakmış. 

Vetra din ve bilimi buluşturacak bir proje üzerinde çalışıyormuş: KARŞIMADDE

İnanışa göre Tanrı evreni yoktan var etti ama bilime göre hiçbir şey yoktan var olmaz. Vetra başlangıcı bulmuş. Büyük patlamayı yaratmış labaratuvar ortamında. Minyatür bir evren yaratmış. (GENİŞ HADRON ÇARPIŞTIRICISI diye bildiğimiz şey)

Evrende her şey zıttıyla var denerek İncil'den örnekler veriliyor kitapta: cennet-cehennem, ışık-karanlık. Vetra da maddenin zıttını yaratmış. Karşımadde bu. 

Onu öldüren kişi Vetra'nın karşımaddeyi koyduğu kutuyu çalmış. 

*

Vetra'nın bu projesinden sadece evlatlık kızı Vittoria haberdarmış. Olay yerine geldiğinde Kohler'e ve Robert'a kendisinin de  babasının da bunu kimseye anlatmadığını söylüyor. Ama belli ki biri daha biliyormuş.

*

Kohler'e bir telefon geliyor. Arayan kişi karşı maddeyle ilgili görüşmek üzere Roma'ya çağırıyor. Ama Kohler hasta. Tekerlekli sandalyede ve bunun yanı sıra hastalıkları var. O yüzden Robert ile Vittoria gidiyor Roma'ya.

Komutan Olivetti ile görüşüyorlar. Kohler'i arayan oymuş. Langdon ve Vittoria’ya bir kamera görüntüsü gösteriyor. Şehirde bir yerde saklanan CERN'de üretilen karşımaddeyi içeren kutunun görüntüsü.  Patlayıcı madde düzeneği yerleştirilmiş. 24 saat sonra patlayacak ve kutunun şehirde nereye konulduğunu kimse bilmiyor. Ve sadece 6 saatleri kalmış. Ya hemen bulunmalı ya da Vatikan boşaltılmalı. 

O gün de Vatikan’da yeni Papa seçilecek. Eski Papa ölmüş. Kardinaller, kardinal Mortati öncülüğünde papa seçmek üzere bir araya geliyorlar. 

Olivetti inanmıyor patlama olacağına. Ortalığı karıştırmasınlar diye Langdon ile Vittoria’yı kilitliyor. Vittoria odadaki telefondan vekil Papa Camerlengo'yu arıyor. Görüşüyorlar.

O sırada bir tehdit telefonu geliyor. Kendisini illuminatinin habercisi diye tanıtan biri "Kiliseniz bilimadamlarına karşı çıktı, gerçekleri kendi çıkarınıza kullandınız, Vatikan’ı ortadan kaldıracağız." diyor. Dört kardinali esir almış. "Ben Haşhaşin soyundanım. Saat başı bir kardinali kilisede öldüreceğiz." diyor.

*

Langdon Vatikan Arşivlerine giriyor. Kardinallerin nerede öldürüleceğini arşivlerden bulacak. 

Galileo’nun "Diagramma" adlı  gizli eserine bakıyor. Kitapta:

“Şeytan gözlü toprak Santi kabri Roma’da Ara mistik öğeyi Işık yolu hazır, kutsal sınav Melek rehberliğinde yüce av”

yazısını görüyor.

John Milton’un şiirinden.

Aydınlanma Yolu, Illuminati üyelerinin başkalarından gizlenerek işaretleri takip ettiği ve böylece toplantı yerlerine ulaştıkları bir yol. Şiire göre Aydınlanma Yolu Santi'nin kabrinden başlıyor. Rönesans ressamı Raphael Santi. Kabri Roma'da/Pantheon’da. İlk kardinalin burada öldürüleceğini buluyorlar.

Ama yanlış düşünmüşler. Çünkü Galileo’nun kitabı yazdığı sırada Santi’nin kabri başka yerdeymiş, buraya çok sonra getirilmiş. Şifre, Santi’nin gömülü olduğu yerden değil, onun tasarladığı kabirden bahsediyor. O da Chigi Şapeli. Santa Maria del Popolo kilisesinin içindeki şapel. 

Doğru buluyorlar ama geç kalıyorlar. Kardinalin cesediyle karşılaşıyorlar burada. Ağzına toprak doldurularak öldürülmüş.

Bu da şifredeki mistik öğelerden birini temsil ediyor: Mistik öğeler: Toprak, hava, ateş, su. 

Toprak, hava, ateş, su bilimin 1600'lü yıllarda bilimin dört elementi olarak kabul ediliyor.

*

Sıradaki cinayeti önlemek için harekete geçiyorlar. Şifreli şiirde geçen "melek rehberliğinde yüce av"ın Heykeltraş Gianlorenzo Bernini'nin heykeli "Habakkuk ile Melek" olduğunu düşünüyor Langdon. Habakkuk dünyanın yok olacağı kehanetinde bulunan peygamber. Meleğin işaret ettiği yöne gidiyorlar. San Pietro meydanındaki Batı Rüzgarı adlı dikilitaştaki Respiro di Dio (Tanrının nefesi) rölyefi. 

Yine yeri doğru buldular ama yine yetişemediler. Burada da diğer kardinalin cesedini buluyorlar. Ciğerleri delinmiş. Mistik öğelerden havayı temsilen.

Sıradaki öğe/element ateş. 

Bernini’nin ateşle ilgili eseri Azize Teresa heykeli. Azize Teresa uykusunda bir meleğin kendisini ziyaret ettiğini iddia etmiş. O da Santa Maria della Vittoria Kilisesinde. 

Kiliseye gidiyorlar. Kardinali kablolarla bağlı bir şekilde asılı buluyorlar, ateşte yanıyor.

Burada artık katili de görüyorlar. Katil Haşhaşin, Vittoria’yı kaçırıyor. Olivetti ölüyor. Langdon yaralı çıkıyor.

*

Toprak, hava, ateş tamamlandı. Şimdi su ölümü olacak. 

Langdon, Bernini eserlerini düşünüyor. Bernini’nin suya ithaf ettiği bir eseri.

Ölümler Chigi Şapeli- San Pietro- Vittoria Kilisesi'nde olmuştu. Haritada bunları işaretleyip dördüncü noktayı koyunca hac şekli oluştuğunu fark ediyor. Buradan da Navona Meydanında Azize Agnes Kilisesi önünde Dört Irmak Çeşmesi'ne ulaşıyor. Eskinin dört büyük nehrini övmek için yapılmış çeşme: Nü, Ganj,Tuna,Rio Plata. 

Langdon oraya vardığında katil, çeşmeye sıradaki kardinali getiriyor. Langdon, katil ile dövüşüyor. Katil, Langdon'ı suda boğmaya çalışıyor. Langdon ölmüş taklidi yaparak katili kandırıyor. 

Suda boğulma taklidi yapabilmesi su topu oynamasından geliyormuş. Su topunda çok iyiymiş Langdon. O yüzden suda boğulma taklidi yapabilme yeteneğine sahip olmuş.

:)

*

Langdon, Vittoria’nın nerede olduğunu bulmak istiyor. Çeşmedeki dikilitaşın tepesindeki kumru heykelini görünce hemen çalışıyor kafası. Kumru, barış meleğinin pagan sembolü. Şiirde geçen "Melek rehberliğinde yüce av" ifadesinde melek aslında kumru. 

Kumrunun baktığı yöne gidiyor Langdon. Orada gördüğü şato illüminatinin Aydınlanma Kilisesi. Orada buluyor katil ile Vittoria'yı. Katil, Vittoria'yı bağlamış.

Katil ile yine dövüşüyorlar. Vittoria da bağlarından kurtuluyor ve katili öldürüyorlar.

Katilin ölmeden önce söylediğine göre son bir kurban kalmış, o da Camerlengo. Onu öldürmek için Illuminati'nin başı, adı Janus, gelecekmiş. Janus, bu olaylar nedeniyle girişi yasaklanan Vatikan'ı arayıp önemli bilgileri olduğunu söylemiş. Vatikan da onu bu yüzden kurtarıcı olacak diye bekliyormuş. 

*

Gelense Maximilian Kohler. 

Janus o mu?

O olsaydı, diğer Dan Brown kitaplarına nazaran basit bir okuma olurdu. Ama Dan Brown o gibi inandırıp sonra aaaa aslında o değilmiş, aaaaa dedirtecek ya illa.

Ama kitabın bu kısmında Janus'un Kohler olduğunu sanmamızı istiyor yazar. Kohler'in niye böyle şeyler yapacağı konusunda şüphelerimizi gidermek için de onun çocukluğunu anlatıyor.

Kohler’in anne babası tıbba inanmıyormuş, Tanrı’ya karşı gelmek olarak görüyorlarmış tıbbı. O yüzden sakat kalmış Kohler. 

Vatikan'a gelen Kohler, Camerlengo ile görüşüyor. 

Onu durdurmak için Langdon ve Vittoria geldiklerinde Camerlengo'yu göğsü dağlanmış şekilde buluyorlar. Illuminati elması şeklindeymiş damga. 

Muhafızlar Kohler'i vuruyor. Kohler ölmeden önce Langdon'a bir kaset verip medyaya ulaştırmasını istiyor.

Camerlengo ölmüyor, dışarı çıkıp delirmiş gibi davranıyor. Tanrıyla konuşuyor, tüm basın çekiyor bu sahneleri. 

Terra Santa/Necropolis denilen labirente girmeye çalışıyor Camerlengo. Kutu oradaymış. Tanrı söylemiş ona kutunun yerini. Karşı madde St.Pietro Bazilikasının altında, Aziz Petrusun mezarının üstünde duruyor gerçekten.

Kutuyu alıp dışarı çıkarıyor. Helikoptere biniyor. Langdon da onunla gidiyor niyeyse. Camerlengo'nun kutuyu denize ya da taş ocaklarına atacağını düşünüyor. Ama Camerlengo sadece yukarı doğru çıkıyor. Kutuyu, Vatikan’dan uzaklaştırmak için.

Sonra helikopterden atıyorlar kutuyu. Kendileri de atlıyorlar. Kutu havada patlıyor. Yerden izleyenler için mucizevi bir görüntü oluyor. Kimse zarar görmüyor.

*

Langdon da Camerlengo da kurtuluyor.

Langdon bir hastanede açıyor gözlerini. 

Camerlengo da bir kilisenin çatısında.

Kardinaller yeni Papa olarak Camerlengo'yu seçmek istiyorlar tüm bu yaşananlar üzerine. 

Ama Langdon, ölmeden önce Kohler'in kendisine verdiği görüntüleri kardinallere izletince herkesin fikri değişiyor.

Görüntüde Camerlengo ile Kohler konuşuyor. Kohler'in dediğine göre Leonardo Vetra, buluşu nedeniyle dini tavsiye almak için Papa ile görüşmek istemiş. Buluş,  Papa’nın hoşuna gitmiş. İncelesin diye Camerlengo'yu Cern'e göndermiş. Camerlengo, bu buluşun Tanrıyı küçülteceğini, Tanrının labaratuvarda icat edilebilecek bir şey olamayacağını... vb düşünerek Leonardo Vetra'yı öldürmüş. İtiraf ediyor Kohler'e. Göğsüne illuminatinin elmas damgasını da kendi kendisine basmış  Camerlengo. Dört kardinali, Janus adı takınarak Haşhaşin'e öldürten de kendisiymiş. 

Hatta Papa'yı da zehirleyerek öldürmüş. Çünkü Papa Camerlengo'ya bir itirafta bulunmuş. Papa'nın çocuğu varmış. Camerlengo, Tanrıya verdiği sözü tutmadı diye kızıp Papa'yı öldürmüş. 

Ama meğer Papa suni döllenme ile çocuk sahibi olmuş. Ahahahaha yaaa çok komik değil mi? 

Papa bir rahibeye aşık olmuş, rahibe de ona. Tanrıya verdikleri sözü bozmak istemedikleri için hiç cinsel ilişki yaşamamışlar. Ama bir çocukları olsun istiyorlarmış. Suni döllenme ile bunu başarmışlar. Papa o yüzde bilimi çok seviyormuş...Komik işte...

Buraya kadar hadi bir parça ciddiyetle gidebiliyordu kitap ama bu kısım...:)

Yani Illuminatiyi aslında Camerlengo uyandırmış. İnsanları korkutup yeniden Tanrıya inanmalarını sağlamak için bu yolu seçmiş.

Camerlengo, Papa'nın itirafının ardından onu hemen zehirleyip öldürmüş. Halbuki devamını dinlese hem suni döllenme kısmını, hem de bu çocuğun kendisi olduğunu öğrenirdi. Papa'nın çocuğu Camerlengo imiş.

Papanın bu sırrını bilen sadece Mortati imiş. Mortati, Camerlengo'ya bu suni döllenmeyi ve doğan çocuğun kendisi olduğunu söyleyince Camerlengo mala bağlıyor tabii. Kendini yakıyor.

*

Kardinaller yeni papa olarak Mortati'yi seçiyor.

Robert ile Vittoria evleniyor. Papa Mortati onlara illuminati elması hediye ediyor.

*

Ayyy gene şiştiğim bir Dan Brown romanı oldu.

Diğer şiştiklerim için; 



Bkz: Dijital Kalehttp://birazkitap.blogspot.com/2020/04/dijital-kale.html

*

Illuminatiyi ben ilk defa şurada duymuştum:

http://michaelsikkofield.blogspot.com/2011/08/rothschild-illuminati-satanizm-ve-yeni.html

O zamanlar ilgimi çekmişti, okuyordum, ama sonra dine sardı bunları yazan çocuk, benim de tadım kaçtı. Dini açıklamalar tadımı kaçırır.

*


Kitabı okuduktan sonra filmi izledim. Filmde, kitaptaki bazı komiklikleri törpülemişler. Papanın suni döllenme hikayesi yok mesela filmde ahahahaha o neydi zaten ya.

Robert Langdon'ın helikoptere atlaması da yok filmde. Çünkü niye atlasın? Ne alaka?

Filmde öldürülen kişi Vittoria'nın babası değil. Maximilian Kohler de hiç yok filmde.

Dan Brown'un kitaplarından dönüştürülen diğer filmlerdeki gibi aksiyonu bol. Çok kaçma kovalamaca. Takip etmesi zor geliyor bana.