13 Haziran 2020 Cumartesi

KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI



KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI

Adolf Eichmann Kudüs'te

(Eichmann in Jerusalem

A Report on the Banality of Evi)

Hannah Arendt

1963

Türkçe Çeviri: Özge Çelik

Metis Yayınları

2.Basım - Şubat 2012

295 sayfa


Eski Başbakanlık Başmüşaviri/Özel Kalem Müdür Yardımcısı Yusuf Yerkel bir tivit attı ABD'de bir polisin bir siyahi vatandaşı öldürmesi olayı ile ilgili.

https://twitter.com/YusufYerkel/status/1268960859415601154
Tabii hemen tepkiler yağdı, çünkü kendisi şu görüntüsüyle akıllara kazınmış biri:

https://www.hurriyet.com.tr/dunya/somadaki-tekme-2014un-karelerine-girdi-27792949
*

Kitaba gelelim;

Kitapta Yahudi soykırımında Yahudilerin göç ettirilmesinde ve nakliyesinde görev almış olan Adolf Eichmann'ın yargılanma süreci anlatılıyor. 

Arjantin'den kaçırılarak Kudüs'e getirilmiş yargılanması için. 


Dönemin İsrail Başbakanı Ben-Gurion, duruşma başlamadan önce yaptığı açıklamada Dünyanın bu duruşmadan ders almasını istemiş:

"Dünyanın bütün uluslarına Nazilerin milyonlarca insanı sırf Yahudi oldukları için ve bir milyon bebeği de sırf Yahudi bebekler olarak dünyaya geldikleri için öldürdüklerini göstermek istiyoruz." sf.11

Kudüs'te görülen ve İbranice olan duruşmalarda simultane çeviriler yapılmış.

Eichmann, üvey kardeşinin önerdiği ve daha önce de bunun gibi davalara bakmış bir avukat olan Dr. Servatius tarafından savunulmuş. Avukatının ücretini İsrail hükümeti ödemiş. Çünkü daha önce Nürnberg'de yapılan yargılamalarda savunma avukatlarının ücretleri savaştan galip çıkan ülkelerin mahkemeleri tarafından ödendiği için Nürnberg duruşmaları bu konuda emsal teşkil ediyormuş.

İlginç bir nokta olarak; Nürnberg'deki duruşmalarda kimse Hitler'i suçlamamış. 

*

Yazarın söylediğine göre savcının "şovmenlik merakı" varmış, ama hakim duruşmaların şova dönüşmesini engellemeye çalışmış.

*

Eichmann aleyhine yazılı delil pek yokmuş. 

Yahudilere yönelik fiiller için yazışma dilinde başka tabirler kullanılıyormuş. Örneğin "Öldürme" için "Nihai Çözüm"veya "tahliye"deniyormuş. 

Aleyhine konuşan tanıklar esasen Eichmann'ı hiç görmemiş, sadece yaşadıkları zulmü anlatmışlar.

İddia makamı savaş suçlularından biri olarak asılan Hans Frank'in günlüklerini sunmuş. Eichmann'ın avukatı Dr. Servatius bu günlüklerde Eichmann'ın adının hiç geçmediğini söyleyerek "Başka sorum yok." demiş. 

Filmlerden bildiğimiz havalı sahne. 

Avukatı Eichmann'ın iskeletlerin toplanması, kısırlaştırma, gazla öldürme gibi tıbbi meselelerden sorumlu tutulamayacağını söylemiş. Hakim "Sanırım gazla öldürmenin tıbbi bir mesele olduğunu söylerken diliniz sürçtü" diyince sf.69 avukatın cevabı şu olmuş: "Aslında tıbbi bir konuydu, çünkü bu operasyonlar doktorlar tarafından gerçekleştiriliyordu; öldürmeyle ilgili bir meseleydi ve öldürme de tıbbi bir meseledir." sf.69

*

Tanıklara "Neden karşı çıkmadınız?" "Neden trenlere bindiniz?", "Siz orada tam on beş bin kişiyken, başınızda sadece birkaç yüz muhafız vardı, neden ayaklanmadınız ya da saldırmadınız?" diye sorulmuş. sf.13

Şaka mısınız?

Hem mağdur olmuşum, ölümden dönmüşüm, anamı babamı evladımı kaybetmişim, bir de üstüne bana hesap soruluyor niye karşı çıkmadın diye. 

Yazar buna cevap olarak karşı çıkan Yahudilerinin başına gelenleri örnek vermiş:

"Mahkeme bu gaddarca ve aptalca soruya yanıt alamadı ama, birkaç dakikasını ayırıp Hollanda Yahudilerinin başına gelenleri hatırlamaya çalışan herhangi biri sorunun yanıtını çok rahat bulabilirdi. Bu insanların 1941 yılında, Amsterdam'ın eski Yahudi mahallesinde, Alman güvenlik güçlerinden bir polis müfrezesine saldırmaya cüret etmelerine misilleme olarak 430 Yahudi tutuklandı ve önce Buchenwald daha sonra da Avusturya'daki Mauthausen toplama kampında kelimenin tam anlamıyla ölümüne işkence gördü. Tek tek hepsi aylar boyunca ölüp ölüp dirildi, Auschwitz ve hatta Riga ya da Minsk'teki kardeşlerine imrenecek duruma geldi." sf.13

*

Hitler döneminde Almanya'daki 11.500 hakimden 5000'inin Hitler rejiminin mahkemelerinde görev aldığı tahmin ediliyormuş. Sonra adli sistemde temizlik yapılmış.

Yine de temizliğe rağmen yazarın dediğine göre Alman mahkemeleri Nazi katliamcılarına "hoşgörülü" davranmış. sf.19

Çünkü devlet kademelerine getirilenlerin "karanlık bir Nazi geçmişi olmamasına" çok da özen gösterilmemiş. 

O dönem "Almanya'da kriminal faaliyetlere ve muamelelere karışmayan tek bir Örgüt veya kamu kuruluşu yoktu." sf.154 diye anlatıyor yazar.

Adli sistemin tarafsız olmasının ne kadar hayati derecede önemli olduğunu anlamak için kaç yıl, kaç devir, kaç nesil, kaç örnek geçmesi gerekiyor acaba?

*

Eichmann savunmasında Yahudilerin öldürülmesiyle ilgisi olmadığını, hayatı boyunca kimseyi öldürmediğini, öldürme emri de vermediğini,  dönemin Nazi hukuk sistemine göre yanlış bir şey yapmadığını, fiillerin devletçe işlendiğini, kendisinin üstlerine itaat ettiğini, itaat etmekle yükümlü olduğunu söylemiş. Emir kuluyum demiş yani kısaca. 

Bu onu kurtarmaya yetmiyor. İdam ediliyor.

Bizim kanunumuzda da vardır, "Konusu suç teşkil eden emir hiçbir surette yerine getirilemez. Aksi takdirde yerine getiren ile emri veren sorumlu olur." (Türk Ceza Kanunu m.24/3)

Eichmann görevini yapmasaydı üstleri tarafından öldürülür müydü? Bunu sorgulamış mahkeme. Cevap hayırmış. SS'ten ayrılanlara, istifa edenlere bir yaptırım yokmuş, belki disiplin cezası. 

Peki suçun sonuçlarını azaltmak için elinden geleni yapmış mı? Hafifletici neden olabilir diye bu soru da soruluyor. Bu da hayır. 

Etrafındaki insanlar mafya, gangster olmadığı, büyük büyük(!) insanlar olduğu için yaptıklarının yanlış olabileceğini düşünmemiş Eichmann.

*

Psikolojik durumu da değerlendirilmiş. Normal raporu verilmiş. 

"Genel itibariyle psikolojik durumunun, eşine ve çocuklarına, annesine ve babasına, kardeşlerine ve arkadaşlarına karşı tavrının normal olduğu,hatta insanların çok hoşuna gittiği" sf.27 
belirtilmiş psikiyatristler tarafından.

Gerçekten de Eichmann Yahudilerden nefret etmiyormuş, antisemitist değilmiş, beyni de yıkanmamış, kişisel olarak Yahudilerle bir alıp veremediği yokmuş.

Çalıştığı işlerde dikiş tutturamayan Eichmann'a bir gün "Neden SS'e katılmıyorsun?" diye sormuşlar. O da "Neden olmasın?" demiş. 

"İşte aynen böyle olmuştu, her şey bundan ibaretti." sf.35

*

Yazarın dediğine göre Eichmann empati yoksunu.

"Eichmann'ın karakterini belirleyen asıl kusur, herhangi bir meseleye başkasının gözünden bakma konusunda bu kadar beceriksiz olmasıydı." sf.49

Olayları kendince haklılaştırıyormuş. 

"Katiller, 'İnsanlara ne korkunç şeyler yaptım!' demek yerine 'Görevlerimi yerine getirirken ne korkunç şeyler görmek zorunda kaldım, bu görevin omuzlarıma yüklediği yük nasıl da ağır diyebiliyorlardı." sf.104

Gerçeklikten kopmuş Eichmann. Bu durumu gerçekten kötü olmaktan daha tehlikeli buluyor yazar:

"Gerçeklikten bu kadar uzak ve bu kadar fikirsiz olmak, belki de insanın bünyesinde bulunan bütün şeytani içgüdülerin vereceği zarardan daha büyük bir yıkıma yol açabilir." sf.273

Eichmann dönemin politik rüzgarına kendini kaptırmış gibi gözüküyor, o dönem Alman toplumunun çoğunluğunun olduğu gibi.

"Eichmann'ın zihniyetine artık iyice kök salmış olan aptallık"sf.54 diyor yazar bu duruma.

Doğrudur, politik rüzgar insanların iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı ayırt edemez hale gelmesine sebep olabilir.

Eichmann duruşmalarda hep klişe konuşuyor, hatta böbürleniyormuş. Yazar Eichmann'ın hali ve tavrına çok şaşırmış, bunu sık sık dile getiriyor.

"Eichmann'ı ciddiye almak gerekiyordu, ama bu adamı ciddiye almak çok zordu." sf.55

Gerçekleştirilen fiiller korkunç, ama bu fiilleri gerçekleştiren tip komik olduğu için aslında Eichmann çok akıllı, cin gibi diyenler olmuş ama "Eichmann'ın böyle biri olmadığı ortadaydı." sf.55 diyor yazar.

"Savcı ne kadar uğraşırsa uğraşsın, bu adamın 'canavar' olmadığı ortadaydı, ama soytarı olmadığından kuşkulanmamak elde değildi." sf.56

Savunmasında Kant'ın ahlak felsefesine de girmiş ama yazarın dediğine göre çok yanlış anlamış, "tam bir rezaletti,üstelik bu duruma akıl erdirmek neredeyse imkansızdı." sf.133

Hafızası da iyi değilmiş Eichmann'ın. Sadece kariyeri ile ilgili şeyleri hatırlıyormuş. 

"Eichmann'ın kötü hafızası, bütün nesnel gerçeklerden bile daha beterdi." sf.64

Yazar, Eichmann'ı baya gömüyor kitapta:

 "pek de parlak olmayan zihinsel yetisi"  sf.132

"Pek zeki sayılmasa da, sözünü etmeye değecek bir eğitimi olmasa da..." sf.146

Gerek hakimler, gerek izleyiciler, Eichmann'ın vicdanını sorguluyor, ama yazarın da vurguladığı şey, ortada vicdan meselesi olmadığı. Adam tam bir içtenlikle ben ne yapmışım ki kafasında. 

Aptal değildi de fikirsizdi diyor yazar.

Kitabın adı "Kötülüğün Sıradanlığı" da buradan geliyor.

"Terfi etmek için gösterdiği olağanüstü gayreti bir yana bırakırsak, onu harekete geçiren hemen hemen hiçbir şey yoktu. Bu gayret de kendi başına kriminal değildi elbette; bir üstünün yerine geçmek için asla onu öldürmeye kalkmazdı. Eichmann sadece, gündelik dilde söyleyecek olursak, ne yaptığını hiç fark etmemişti." sf.272


*

"Nazi Subayının Paradoksu Spinoza Problemi" kitabında Nazi Partisi’nin ideoloğu Alfred Rosenberg anlatılıyor.  O da Eichmann ile benzer şekilde davranıyor yargılanırken. Hatta seviniyor bile kendisini de önemli bulup yargıladıkları için.

Bkz: Nazi Subayının Paradoksu: https://birazkitap.blogspot.com/2019/01/nazi-subayinin-paradoksu-spinoza.html

*

Yusuf Yerkel ile başladım, onunla bitireyim. Yukarıdaki tivitine gelen tepkiler üzerine şu metni paylaştı Yerkel:

https://twitter.com/YusufYerkel/status/1269357112469131265

Özetle "bir anlık öfke" ile vatandaşa tekme atmış. 

Ve buna da tabii ki pek çok tepki geldi. Tepkiler genel olarak şunu söylüyordu:

https://twitter.com/Cemil_Marki/status/1269560561148334083
Yusuf Yerkel tam da kitapta anlatıldığı gibi, "Ben ne yapmışım ki? Ne kötülüğü? Kim kötülük?" diye düşünüyor sanırım. Kendi zihin dünyasında kendisini haklı çıkacak argümanları üretmiş. Bu argümanları, dış dünyada kabul görmeyince şaşırmış. 



4 Haziran 2020 Perşembe

PEMBE FİLİ DÜŞÜNME




PEMBE FİLİ DÜŞÜNME

Zeynep Selvili Çarmıklı

2018

İnkılap Kitabevi

207 sayfa


2-3 yaşındaki çocuklarda oluyor galiba, artık kendisini bir birey olarak ortaya koyabilmek için anne babasıyla inatlaşıyor. Onların yap dediğini yapmıyor, yapma dediğini yapıyor. (Bunu bir yerlerde okumuş ya da duymuştum, bilimselliğini/gerçekliğini bilmiyorum.Ama çevredeki çocuklarda bunu gözlemliyorum.) İşte bu kitabın adı da bende böyle bir inatlaşma hissi uyandırıyor. "Pembe fili düşünme!" Düşüneceğim, hadi bakalım düşünüyorum, pembe fil pembe pembe pespembe fil.

*

Çocukluğu bırakıyorum, kitaba geliyorum.

Aslında çocukluğu çok da bırakamıyorum, çünkü her sorunun kaynağını çocuklukta buluyorum. Bu kitapta da buldum.

Yazar kendi sorunlarından yola çıkarak paylaşmış bilgilerini. Psikoloji öğrencisi iken bir gün arabada kalp krizi geçirmiş. İşin aslı kalp krizi sandığı şey panik atakmış. Yeniden panik atak geçiririm korkusuyla önce araba kullanmayı bırakmış, sonra ona arabadaki panik atak krizini hatırlatıyor diye garaja gitmeyi. Korkusu büyümüş ve evden çıkmaya bile korkar hale gelmiş, ya dışarıda da panik atak geçirirsem diye.

Bir de psikoloji okuduğu halde bu şekilde olmasını kendisine yedirememiş. "Bir de psikolog olacaksın" etiketi altında bunları yaşamak daha da yıpranmasına sebep olmuş.

Bu kitabı yazarken de çok boğuşmuş kendisiyle. Bütün arkadaşları, meslektaşları kitap yazmış, kariyerinde yükselmiş, kendisi geri kalmış. Tembellik ettiğini, hatta aptal olduğunu düşünmüş. 

*

Ben yazarın bu sıkıntılarını okudukça çocukluğunda ne yaşadı acaba diye geçirdim içimden. Çünkü bugüne kadar okuduğum bu tarz kitaplardan edindiğim bilgi şu ki; tüm bu sorunlar çocuklukta anne babanın, çoğu zaman kötü niyetli olmayan ama şuursuzca ettiği bir lafa dayanıyor. Yazar anne babasından ve çocukluğundan çok bahsetmiyor. Geçmişi kurcalamıyor. Ama bir cümlede yakaladım ben sorunun kaynağını.

Yazara çocukken annesi demiş ki: "Herkes okumayı söktü be çocuğum! Sen neden bu kadar yavaşladın?”sf.151

İşte!

Bum!

Biliyordum.

Ondan sonra bu çocuk niye böyle kendine acımasız oldu?

Of anne babalar yaaaa! 

*

Yazar bu bağlantının üzerinde çok durmamış. Mantıklı aslında, durup ne yapacaksın? Olan olmuş.
Bu bağlantıyı nasıl çözeriz, üzerinde durulması gereken bu.

Panik atağını, panik atağa merak duygusuyla yaklaşarak çözmüş. Meraklı bir çocukmuş küçükken. Büyüdükçe bu duygusu körel(til)miş. O merak halini tekrar yakalayarak panik ataklarına korku ile değil merakla yaklaşmaya çalışmış. Şimdi bunu hissediyorum, bakalım birazdan ne olacak... gibi. Bu yaklaşım şefkat de içerdiğinden iyi gelmiş.

*

Gittiği bir seminerde herkesin kendisinden daha deneyimli, bilgili, akıllı olduğunu düşünüp kendini aptal hissetmiş. Eğitmen, katılımcılara bir kağıda kendileri hakkında düşündükleri en kötü şeyi yazıp göğüslerine yapıştırmalarını istemiş. Yazar kendi kağıdına aptal yazmış. Diğerlerinin yazdıklarına ise inanamamış, çünkü deneyimli, bilgili, akılı sandığı insanların kendilerini korkak, pis, çirkin, beceriksiz... vb bulduklarını görmüş. 

Kendi kendimize acımasız etiketler yapıştırıyoruz, aslında öyle olmadığımız halde. Başkalarına gösterdiğimiz anlayışı kendimize göstermiyoruz. 

Bununla ilgili daha ayrıntılı bilgi "İyi Hissetmek" kitabında var.


Orada diyor ki:

Örneğin bir yanlış yaptığımızda hemen "Ben beceriksizin tekiyim." diyoruz. Bugüne kadar becerikli olduğumuz pek çok alanı hiçe sayarak.  Oysa "Ben beceriksizim" otomatik bir düşünce. Mantıklı düşünsek "Hayır, ben beceriksiz değilim. Benim becerikli olduğum pek çok şey var" olduğunu görürüz.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz.

"Beni kimse sevmiyor" mesela. Bazen bu hisse kapılıyoruz. Bunun aslında doğru olmadığını biliyoruz. "Hayır, beni seven insanlar var." 

İyi Hissetmek kitabında olayın bu mantıklı kısımlarına odaklanmamız öneriliyor.

*

Pembe Fili Düşünme'de kendimize şefkatle yaklaşmaya değiniliyor daha çok. İçimizdeki o acımasız sesi susturmak değil ama onun yanındaki şefkatli sesi de dinlemekten bahsediyor.

*

"Bir de psikolog olacaksın" lafını işitmesi epey düşündürmüş yazarı. Bir gün annesi yazara derdini anlatıyormuş, yazarın da o sırada zihni başka yerdeymiş, annesini çok dinlememiş, o yüzden de annesi böyle demiş. O başka, o başka diyor yazar kısaca. Mesleğim bu olabilir ama sürekli de mesleğimi icra ediyor olamam.

Haklı gözüküyor ama bana çok da o başka o başka gelmiyor. Örneğin psikolog bir anne/babanın çocuğuna kötü muamelesi bana gayet "Bir de psikolog olacaksın"dedirtir. 

Ya da daha kendi hakkını savunamayan bir avukat bana "Bir de avukat olacaksın" dedirtir.

"Terzi kendi söküğünü dikemez" diye atasözümüz var bu durumlar için ama bana yuoo kendi söküğünü dikemeyen terzi gayet "Bir de terzi olacaksın" dedirtir.

:)

30 Mayıs 2020 Cumartesi

EŞEĞİN FİKRİ




EŞEĞİN FİKRİ

Ferhan Şensoy

2005

Bilgi Yayınevi

13.Basım - Mayıs 2005

159 sayfa


Ferhan Şensoy'un "Ferhangi Şeyler"ini izlemiştim yıllar önce. Aklımda sadece çok hızlı konuştuğu kalmış. O kadar hızlı konuşuyordu ki takip etmek çok zordu.

*

Kitabında da benzer bir hız varmış gibi geldi. Deneme cinsi zaten, konular hakkında hızlıca ve kabaca laflamaca.

*

Ferhan Şensoy'dan huysuz ihtiyar vibe'ı alıyorum, sevenleri affetsin. Hatta ihtiyarlayınca huysuzlaşan değil de zaten huysuz doğmuş gibi. Hep yakınma hep yakınma. Tamam ülkeciğimiz de bu konuda çok malzeme veriyor ama kişinin özünde de yakınmaya meyil olunca erkenden yaşlanır insan.

Şensoy'un yakınmalarından yakınırken şu cümlesine geldim: 

“Hangi koşul ve konuma koyulursa koyulsun bitmiyor insan denen garip hayvanın şikayetleri.” Sf41 

*

Nelerden yakınıyor mesela?

- İnsanların tatil anlayışından (kimsenin kitap okumamasından) 

- Modadan (bir sene dar paça, sonraki sene bol paça pantolon, yakışanın da yakışmayanın da giymesi)

- Mesleklerine uygun davranışlar sergilemeyen insanlardan, 

- Tarih derslerinin sıkıcı anlatılmasından dolayı tarih sevmeyişimiz ve bilmeyişimizden,

- Toplumumuzun çok ve boş konuşmasından, kimsenin kimseyi dinlemeyişinden,

- Taksici muhabbetinden,

- Trafikten, kimsenin yürümeyip herkesin arabayla gitmesinden,

- Bir yerleri işgal etmeye giderken yeniçeriye eşlik eden asker bandosu olan Mehter takımının ülkemizi temsilen her yere götürülmesinden, 

- Tren bileti kontrolörünün olur olmadık zamanda gelmesinden ve hatta tren yolculuğunun paralı olmasından,

- Bilgisayar başında durmanın ömürden götürdüğünden (Ama bilgisayarda yazarken de “hiç gereği yokken iç monolog” yapıp lafı uzatıyor, hop gitti ömürden diye yine yakınıyor.)

- Ricky Martin şarkısı Un dos tres'in yüksek sesle ve her yerde dinlenmesinden (Yakınıp canını sıktın da ne oldu, Un dos tres mi kaldı? Yaza damga vuracak bir şarkı bile yok artık. Şimdi de buna yakınalım.)

- Tabii ki gençlerden.

Hatta bir yerde "Gençlere gıcık olan bir yaşlı adama mı dönüştüm ben?" diyor. sf.130

Bence dönüşmedi, zaten hep öyleydi. 

"Gençliğimde gıcık olduğum amcalardanlaşmakta mıyım?" sf.130

Bence evet.

Niye böyle düşünüyorum? Ferhan Şensoy'u şahsen tanıyor muyum? Hayır. Bütün kitaplarını okudum, bütün oyunlarını izledim, ondan mı? Hayır. Tamamen pür ve saf önyargı. Öyle hissediyorum. 

*

Kitabın arka kapağında Ferhan Şensoy ile ilgili olarak "...daha çok dil inceliklerine dayanan mizah öğelerini kullanarak güncel olaylara eleştiriler getirmiştir." yazıyor.

Dil inceliklerinden dikkatimi çeken birkaç tanesini paylaşmak istiyorum, ortamlarda kullanırım:

"süründüratif"

Cümle içinde: "İlk aşk süründüratif olurmuş." Sf9 -

"azrailengiz"

Cümle içinde: "Soğuk ve azrailengiz şakası sinir sisteminizi dingiltedir." sf.15 

(Doktorlardan bahsediyor burada. Daha doğrusu doktorlardan yakınıyor. Doktora gitmenin ve tedavi olmanın hem masraflı hem yorucu olmasından  dem vuruyor.)

*

2020'ye bir mektup var kitapta. 2020'de yazılmışmış. Mektubu yazan hayalî kişi 2020 seçimlerinde kamuoyu araştırmalarının 100 yaşını aşmış Süleyman Demirel’i gösterdiğini, ama oyunu Deniz Baykal’a vereceğini yazmış. Haha :) 


27 Mayıs 2020 Çarşamba

BÜYÜCÜ



BÜYÜCÜ

(The Magus)

John Fowles

1966

İngilizceden Çeviren: Meram Arvas

Ayrıntı Yayınları

645 sayfa


Klişe filmlerde vardır ya, adam/kadın, arkadaşı ile bir iddiaya tutuşur X kişisini kendisine aşık edebileceğine dair, sonra iddiayı kazanmak için X kişisine oyun oynar. 

Adice.

Bu kitaptaki de benzer bir adilikte. Üstelik daha büyük bir prodüksiyonla ve daha ulvi gözüken bir amaçla. Psikolojik/sosyal bir deney.

*

Nicholas Urfe.

İngiliz bir öğretmen. Yunanistan'a tayin istiyor :) 

Yunanistan'da bir okulda  İngilizce öğretmeni arandığına dair işe başvuruyor. Gidesi var Londra'dan. 

"Nereye gittiğimi bilmesem de neye ihtiyacım olduğunu biliyordum. Yeni bir toprağa, yeni bir ırka, yeni bir dile; ve her ne kadar bunu o zaman bu şekilde ifade edemediysem de, yeni bir gizeme ihtiyacım vardı." sf.13

Görecek gizemi!

*

Gitmeden önce bir kadınla tanışıyor. Adı Alison

Alt kat komşusu evde parti veriyor. Nicolas'ı da çağırıyor. Partide tanışıyor Alison ile. Geceyi birlikte geçiriyorlar.

Alison iyi kız hoş kız da bence depresif ve güvensiz. Durup dururken Nicholas'a, benim her önüne gelenle yatan biri olduğumu mu düşünüyorsun, benim şöyle biri olduğumu mu sanıyorsun, ben öyle biri değilim... böyle anlam veremediğim çıkışları oluyor. Nicholas ile birlikteyken başkasıyla nişanlı Alison ve nişanlısını aldatıyor aslında. Ama nişanlısı da böyle şeyler yapıyormuş. Normalmiş.

Alison'ın Nicholas'ı sevdiği izlenimi edindim ama bir parça da ömür törpüsü gibi geldi bana. Psikolojisi, ruhsal dayanıklılığı sağlam bir erkek olmalı Alison'ın hayatında. Nicholas üf desen uçacak bir tip.

Uçuyor da nitekim. 

Alison da yeni bir işe başlıyor, hostes oluyor. Atina'ya uçuşu olursa Nicholas'a haber verecek de görüşecekler de. He hee.

*

Nicholas'ın Yunanistan diye gittiği yer Phraxos Adası. 

Orada gizemli bir adamla tanışıyor. Conchis Maurice. Conchis, Nicholas'ı evine davet ediyor, ben medyumum diyor, sonra diyor doktorum, psikoloğum...

Gençken sevdiği bir kız varmış. Lily imiş adı. Ölmüş sonra.

Conchis'in evinde genç bir kız görüyor Nicholas. Lily imiş bu kız. Hayalet mi yani? Hayalet sansın isteniyor ama Nicholas öyle olamayacağını biliyor.

Conchis'in anlattığına göre o kızın adı Julie imiş. Şizofrenmiş. Kendisini Conchis'in ölen nişanlısı Lily sanıyormuş. Conchis de bunun ona iyi geleceğini düşünüyormuş. 

Ama Nicholas, Julie'yi hiç şizofrene benzetemiyor. Muhabbetleri arttıkça da Julie, şizofren olmadığını, bir oyuncu olduğunu ve Conchis tarafından tutulduğunu söylüyor.

*

Bu arada Alison geliyor Atina'ya, Nicholas'a mektup gönderip buluşmak istiyor. Nicholas gönülsüzce gidiyor, çünkü aklında Julie var. Tatsız bir buluşma oluyor. 

*

Adaya dönen Nicholas, daha sonra Alison'ın intihar ettiği haberini alıyor. Çok üzüldü gibi gelmiyor bana, aklı fikri Julie'de çünkü. 

Julie'nin bir de ikiz kız kardeşi olduğunu öğreniyor. Adı June.

June ve July, tiyatrocularmış. Conchis bu ikisini filmde oynatma vaadiyle yanına almış. Ama oynattığı film değil de gerçek hayatmış.

*

Nicholas nasıl bir ortama düştüğünü bir türlü anlamıyor.

Tekinsiz bir şeyler dönüyor ortada ama uzaklaşmıyor da oradan, iyice içine gömülüyor. 

Julie, özel hayatından bahsediyor biraz. Önceki sevgilisi biseksülmiş de hiç sevişmemişler de. Nicholas'ın aklı gidiyor tabii. Off salak.

Nicholas sonunda muradına erip Julie ile yatıyor ama Julie sonra bambaşka bir karaktere bürünüyor. 

Meğer June, July, Conchis, evdeki hizmetçi, güvenlikçi herkes psikologmuş, Nicholas'ı da bir deneyde kullanmışlar. Hep zihinsel bozukluk yaşayan insanlar incelenecek değil ya, bir de zihinsel problemi olmayan insanların olaylara yaklaşımı nasıl olur diye yapılan bir araştırmanın deneği olmuş Nicholas.

"...psikiyatri her geçen gün daha çok, madalyonun diğer yüzüyle ilgileniyor- yani aklı başında olanların neden aklı başında oldukları ve neden yanılsamalarla fantezileri gerçeklerden ayırt edebildikleriyle." sf.457

Herkes rol yapıyormuş meğer ona.

Nicholas da kim rol yapıyor, kim gerçek anlamıyor artık. Okuldaki öğretmenleri de Conchis'in tuttuğunu düşünüyor. Kovuluyor.

Öğreniyor ki Alison'un intiharı da yalanmış. Conchis tutmuş onu da.

Alison ile yüzleşmeleri ile bitiyor hikaye.

*

Manyakça.

Hiç sevmem ben gizem mizem. Çok tadım kaçar anlam veremediğim olaylarda, uzarım oradan. Huzur uzamakta.

O zaman macera da yaşayamıyorsun tabii. 
Tercih meselesi. Delirtici macera mı kafa rahatlığı mı?

*

Kitapta yer yer Türk ve Osmanlı ifadeleri de geçiyor.

Örneğin;

"..hep aynı simalarla karşılaşıyordu, bunlar da öyle ellilerin insanları gibi değil de, daha çok Osmanlı İmparatorluğuna bağlı yavan bir Levanten taşra halkı, fesli Balzac türevi tiplerdi." sf.45

"...bir ortaçağ Türk tarifine göre yapılmış ballı kaymaklı bir tatlı yedik." sf.99

"...zenci harem ağalarının Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte tarihe karıştığını sanıyordum." sf.307

"Bir tepsi içinde bir cezve kahve getirmişti. Harika bir kokusu vardı, gerçek kahveydi, Blue Mountain'a benziyordu, Yunanistan'da kullandıkları türden yavan 'Türk' tozu değildi." sf.470

Türk kahvesi ve Türk halısı da geçiyor tabii.

*

Yunanistan'dan da şöyle bahsediyor:

"Yunanistan bir ayna gibidir. Acı verir insana. Sonra öğrenirsin ama." sf.91

"Toplumsal sorumluluk asla bir Yunan özelliği olmamıştır." sf.110

*

Hacivat-Karagöz Türk folklorüne mi ait Yunan mı?

Kitapta:

"Karagöz mü? Yunan gölge oyunundaki huysuz karakterden bahsediyordu." sf.375 diye geçiyor.

*

Filmi de var ama izlemeyeceğim, hiç canım çekmiyor.





6 Mayıs 2020 Çarşamba

ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR



ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR

(For Whom the Bell Tolls)

Ernest Hemingway

1940

Bilgi Yayınevi



İspanya İç Savaşı zamanı. Faşistler ve Cumhuriyetçiler karşı karşıya.

Robert Jordan da Cumhuriyetçilerin yanında savaşa katılan bir Amerikalı. Görevi köprü uçurmak.

Görev yerine doğru giderken kendisine Anselmo adlı ihtiyar bir adam kılavuzluk ediyor. Karargaha varıyorlar. 

Buradaki ekipte bir kız var. Cumhuriyetçilerin havaya uçurdukları bir trenden sağ kurtulmuş. Kızı sahiplenmişler. Adı Maria

Maria'yı Pilar adlı hükümet gibi bir kadın koruyup kolluyor. Ekipte sözü geçen, cesur, dobra bir kadın Pilar. Kocası Pablo ise bir o kadar kaypak. Bir ara patlayıcıları alıp kaçıyor. Ama sonra geri geliyor yanına birkaç adam alarak. Korkmuş kaçmış, sonra pişman olup geri dönmüş. 

Robert'ın Pablo'yu öldürmesini umuyorlar ama Robert öldürmüyor Pablo'yu.

*

Maria'nın anne babası öldürülmüş. Maria'ya da çeşitli işkenceler yapılmış. 

Pilar, Maria'yı himayesine almış ama Robert'ın Maria ile birlikte olmasına bir şey demiyor. Maria için uygun buluyor onu. Maria da Robert'a aşık. Tertemiz, sapsaf bir aşk.

Yazarın "Silahlara Veda" kitabında da böyle güzel bir aşk vardı. 

Robert, savaş bitince Maria ile Madrid'te evlenmek ve mutlu olmak üzerine hayaller kuruyor.

Ama yine yazarın "Silahlara Veda"sında olduğu gibi mutlu sonla bitmeyen bir aşk hikayesi oluyor.

*

Dağlar arasında gizli bir mağarada kalıyorlar. Bir de Sordo'nun birliği var civarda. Sordo'nun olduğu yerde çatışma çıkıyor. Robert yardıma gidilmesine izin vermiyor. Faydası olmayacak diye. 

Bu durum Robert ve diğerlerinin moralini bozuyor tabii. 

Robert, şefi Golz’a son durumu bildirmek ve köprüyü uçurma planını değerlendirmek için rapor gönderiyor Andres ile. Andres'e Gomez adlı bir yoldaş eşlik ediyor. Herkes şüpheci olduğu için Andres ile Gomez kendilerinin faşist olmadığını anlatmakta zorluk çekiyorlar. Bir ara deli bir komutana denk geliyorlar. Herkesin deli dediği ama kahraman muamelesi gören Andre Marty, tutukluyor onları. Gazeteci Karkov, nüfuzunu kullanarak çıkmalarını sağlıyor. Nihayet Golz'a mesajı ulaştırabiliyorlar. Ama harekat planları ha deyince değişebilecek cinsten değil.

*

Kitabın başından beri köprü uçurma operasyonu nasıl olacak, başarılı olabilecekler mi, bir aksilik çıkacak mı endişesi hissediliyor. Ama korkulan olmuyor. Köprüyü uçuruyorlar. 

Anselmo ölüyor. Robert yaralanıyor. 

Robert, Maria'yı Pilar ve Pablo’ya emanet edip ölmeyi bekliyor. Düşmanın eline geçmektense kendi kendini öldürmek daha evla görülen bir hareket. Robert da kendisini öldürecek ama belki bir düşman subay görürüm de vururum diye düşünüp son ana kadar bekliyor. 

*

Maria... Çok tatlı, saf, pür, tertemiz, melek bir kız. Robert ile de iyiydiler...

Kitabı aşk-meşk ekseninde okuduğum için tatsız oldu bu final. 

*

Filmi de var ama izlemeyeceğim, canım çekmiyor.


26 Nisan 2020 Pazar

BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ




BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ

Barış Bıçakçı

2004

İletişim Yayınları

120 sayfa


Bütün kitabı tek cümleyle özetleyeyim mi?

Aynı kadına aşık olan iki arkadaş.

Tüm yüzeyselliğimle bu kaba özeti yaptıktan sonra ayrıntılara geçeyim.

Başta sıkılır gibi oldum. Aşk acısı, üstelik de kocaman adamların aşk acısı hiç ilgimi çekmiyor. Ne o öyle liseli gibi. Çok zavallıca. O yüzden de içim acıdı hallerine. Gerçi bir yandan da gereksiz büyütüyorlar gibi geliyor ama ben onların neler çektiğini nereden bileceğim? Anlattıklarından samimi oldukları hissini alıyorum. Ama dertlerine ortak olamıyorum.

*

Ender, Çetin ve Fikret yakın arkadaşlar.

Fikret, okumak için Amerika'ya gidiyor. Türkiye'ye geldiğinde ailesi ile yazlığa gidecekken yolda kaza geçiriyorlar. Fikret yaralanıyor, babası ve üvey annesi ölüyor. Fikret ve üvey kız kardeşi Nihal kalıyor aileden geriye.

Fikret, Amerika'ya dönmeden önce kardeşi Nihal'i, Ender ve Çetin'e emanet ediyor. Nihal üniversiteyi bitirene kadar yanlarında kalsın, ona göz kulak olsunlar diye.

*

Ender ve Çetin çocukluktan beri arkadaşlar. Ankara'da beraber yaşıyorlar. Yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor. O kadar ayrı gitmiyor ki aşık oldukları kadın bile aynı oluveriyor.

*

Hep böyle değilmiş tabii. Ayrı ayrı hayatları olmuş. Ender, kocası hapiste olan evli bir kadınla aşk yaşamış. Çetin de kişiliğini değiştiren kadınlarla birlikte olmuş.

İkisinin de hayatında bir kadın yokken giriyor Nihal hayatlarına.

Bu arada Ender de Çetin de orta yaşlı adamlar. Biri kel, diğeri göbekliymiş Ender'in anlattığına göre. Zaten hep o anlatıyor. 

Ender çevirmen. Evden çalışıyor. Çetin dışarıda. Çetin eylem adamı. Ender okuyup yazsın, düşünsün, kafasında kursun, konuşsun... 

"Ender konuşulacak, Çetin yaşanacak adam." 

Kitabı da Ender'in Çetin'e hitabıyla okuyoruz zaten. Gerçekten çok konuşuyor. Çok kuruyor kafasında. Sürekli evde durduğu, insanların içine karışmadığı için bence. Bak Çetin'e, dışarıda iş güç koşturmaktan aklına Nihal falan gelmiyor. 

Ender de farkında bunun. Kendisi söylüyor zaten Çetin sen dışarıda çalışıyorsun, aklına gelmiyor ama ben evde Nihal'in gelişini bekliyorum, diye.

*

Nihal başta ağabey diye hitap ederken sonra bir gün ikisine de sadece adıyla hitap etmeye başlıyor. 

Ender ve Çetin görünüşte ağabey gibi, hatta baba gibiler Nihal'e karşı. Anlayışlı babalar. Nihal eve geç geleceğini söylediğinde sormuyorlar, sorgulamıyorlar. Hatta Nihal bir gün hamile olduğunu söylediğinde de...

*

Nihal'in bir sevgilisi var okuldan. Bora adı. Ender ve Çetin de tanışıyor onunla. 

Bir gün Nihal, Çetin'e söylüyor hamile olduğunu ve kürtaj yaptıracağını. Çetin'den yardım ve kimseye söylememesini istiyor. Ama Çetin tabii ki Ender'e söylüyor. 

Ardından Nihal'in okulu bitiyor ve ağabeyi Fikret'in Amerika'da ayarladığı yüksek lisansı yapmak üzere Amerika'ya gidiyor.

Geride, Ender ve Çetin'in hayatında koca bir boşluk bırakarak tabii.

*

Ender, Çetin'in, Çetin de Ender'in Nihal'e aşık olduğunu biliyor. 

Ne zaman anlıyorlar?

Ender'e göre:

"Basit şeyler isteyince, basit şeylerden zevk almaya başlayınca anlıyorum ki aşık olmuşum." sf.31

“Birine aşık olunca, ömrün boyunca onu aramışsın da sonunda bulmuşsun gibi, geçmişini tekrar kurgularsın. Basit tesadüfler aşkın ilahi gücünün işaretleri olur çıkar.” Sf34 

 *

Birbirleriyle Nihal için erkeksi bir kavgaya tutuşmuyorlar. Bu aşkın, muhatabına söylenmemesi gerektiğinin bilincedeler. 

“Söylesek ne olacak? Bilmiyorduk! İkimiz de Nihal’in birimizden birini seçmesi gibi bir olasılığı hiç düşünmemiştik. Sanki ikimizi birden sevecekti, bu tek seçenekti.”sf71

Ağabey gibi, baba gibi şefkatli, olgun davranıyorlar görünüşte ama içleri içlerini yiyor işte. 

Orta yaşlı, kel, göbekli adamlar olarak genç bir kızın zor durumundan istifade etmek istemiyorlar. Ama Ender ara sıra yoruluyor bu iyi adam olma halinden:

"Yaşadıklarımızı, bizi aklı başında, her şeye hakim ve iyi niyetli insanlar olarak gösterecek bir dille anlatmaya çalışmak bilsen ne acıklı!” diyip dökülüyor sonra Nihal’in külotlu çorabının altından görünen çiçek desenli külotu diye. 

Offf!🤦‍♀️

“Erkeklerin başına musallat olan ezeli ve ebedi bir mesele: ben içinizi gıcıklayan, şehvetinizi kabartan bir taze miyim, yoksa şefkatinize muhtaç küçük bir kız mıyım?” Sf73

*

Nihal bir kere herkesin beğenmeyeceği tiplerden hoşlandığını söylüyor. Ender, Çetin’e zavallıca:

Çetin biz ikimiz sence, öyle herkesin beğeneceği tipler miyiz?” Sf55 diye soruyor.

Yaaa kıyamıyor da insan. 

*

"Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.”sf72

diyor Ender ama anlamadım. Bence çaresizlikleri gayet de ikisinin de aynı kadına aşık olması. İkisi de başka başka kadınlara aşıkken böyle bir çaresizlik hissi yaşadılar mı? Hayır. 

*

Hikayeyi Ender'den okuduğumuz için sanki Ender daha çok seviyor, daha çok acı çekiyor, Çetin daha rahat gibi görünüyor. Ama Çetin, Ender'e "Sen yine kendini sevdin, bense onu sevdim." sf.29 diyerek Ender'in sayfalarca anlattığı yakarışlarını tek cümleyle anlatıyor. 

*

Kitabı okuduktan sonra filmi de izledim.


Filmde anlamlı anlamlı bakışmalar, "der gibi" bakmalar, uzun uzun sessizlikler, kitabi konuşmalar... Ayyy işim şişti.

Kitabı okurken şişmemiştim, çünkü karakterlerin gelmişini, geçmişini, hislerini öğreniyorum okurken. Ama filmi izlerken yakalayamıyorum böyle şeyleri. Mesela Çetin banyoda tıraş olurken şarkı söylüyor, onu duyan Nihal üzülüp ağlıyor. Niye? Kitabını okuduğum için biliyorum, Nihal'in babası da tıraş olurken bu şarkıyı söylermiş. Kitabı okumadan direkt filmi izleyen bu ayrıntıyı, Nihal'in o sahnede ağlamasına neyin sebep olduğunu nasıl anlıyor? Ben anlamazdım. Filmleri anlamıyorum zaten. Kitapları o yüzden daha çok seviyorum. Kitapta anlıyorum kim neyi niçin yaptı. Uzun uzun anlatıyor yazar, sakınmıyor hiç.

Bir de filmde dikkatimi çekti, kitabı okurken aklıma gelmemişti. Ender, aşklarını Nihal'e söylememelerini, çünkü Nihal'in deneyimsiz olduğunu ve kendilerine aşık olduğunu zannedebileceğini söylüyor. Deneyimsiz kız, bize aşık olduğunu sanır... diye düşünürken Nihal erkek arkadaşı ve hamile olduğu haberiyle geliyor, ahahaha.

Ankara görüntüleri güzel filmde. Ankara'ya hislenecek bir anım yok benim ama olanlar için hislidir herhalde filmdeki Ankara görüntüleri.

Kitabını okumasam filmi çok mıymıy bulurdum ki yine de buldum zaten biraz. Kitabi kitabi konuşmalar çok suratımı ekşitiyor benim. Kitabı okurken karakterin öyle söylemesi abes gelmiyor bana ama filmde ete kemiğe bürünen karakterin kitap cümlesi kurması yavan geliyor.

Filmde çok yoğun bir cinsel elektrik vardı. Ya sevişin rahatlayın ya da uzaklaşın birbirinizden be ay bu ne? Gerim gerim gerilim.

Çetin ve Ender'in efendiliği, iyi ve güzel insan oluşları, yanlış/kötü bir şey yapmaktan kaçınmaları kitaptaki gibi samimi geldi.

Aynı kadına aşık olup kavgaya tutuşmamaları, birbirlerine bozulmamaları çok acayip. Hatta Nihal hakkında ikisi de aşık aşık o çenesi yok mu o çenesi, ya burnu, ayakları da güzel... diye Nihal'i birbirlerine övmeleri. Birbirlerine karşı kıskançlık hissetmeyip Nihal'i başka bir erkekten kıskanmaları... Acayip.

Kitabı nasıl canlandırdıklarını merak ettiğim için izlemiştim. Şiştim miştim diyorum ama samimi de buldum, beğendim bu açıdan. Merakım da geçmiş oldu.  

23 Nisan 2020 Perşembe

ŞİMDİ BİZ NEYİZ



ŞİMDİ BİZ NEYİZ

Pucca Günlük 6

Pucca

2017

Doğan Egmont Yayıncılık

153 sayfa


Pucca Günlük serisinin ilk üç kitabını okumuştum. 




Sene 2013 iken. 

Hiçbir şey hatırlamıyorum tabii.

Bu blogu niye yazdığımı sorguluyorum şu ara. Sözde, okuduğum kitapları unutmayayım diye başlamıştım. Çok güzel unutmamışım, aferin.

*

Neyse, 

Öncekileri okurken eğlendiğimi hatırlıyorum. 

Bunu okurken de öyle oldu.

Keyifli, çıtır çerez bir kitap işte.

*

Osi ile tanışmaları ve evlenmelerini anlatıyor.

Osi: Osman Karagöz. Pucca'nın Instagram paylaşımlarından biliyorum, oyuncuymuş. 

Uçakta tanışmışlar. Osi'nin uçak korkusu varmış, Pucca onu yatıştırmaya çalışmış, yatıştırmaya çalışırken daha çok korkutmuş, ilk karşılaşmaları böyle olmuş.

Pucca umursamamış başta ama oğlan görüşmek istemeye, aramaya, muhabbet esnasında şakayla karışık "evleneceğiz seninle" demeye başlayınca olaylar ilerlemiş.

Kavgacı ve aşırı konuşan bir tip olarak anlatıyor Pucca Osi'yi. Kitabın başında Osi ile değil evlenmek, sevgili olmanın bile iyi bir fikir olmadığını düşünüyor. Arkadaşları da bu ilişkiyi desteklemiyor. Ama olan oluyor.

*

Pucca hayatı çok zorlaştırıyor kendisine de partnerine de. Bana öyle geldi. Kıskançlıklar, şüpheler... 

Temelinde kendine olan güven ve sevgi problemi var gibi gözüküyor ki kendisi de bunun farkında.

Osi sevmiyor diye oje sürmüyor, Osi istemiyor diye makyaj yapmıyor... Sevgililikte evet böyle şeyler olabilir, sevgilini mutlu edecek şeyler yapmak için çok sevmediğin şeyler yapabilirsin ama bu sende rahatsızlık, öfke vb yaratmamalı. Yarattığı noktada zaten kişi kendisine olan saygısını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyor. Pucca da Osi kendisini sevsin, beğensin diye yaptığı ya da yapmadığı bazı şeylerden rahatsız. Gerçek beni görse uzaklaşır mı, diye korkuyor:

"Yani gerçek ben nedir ki? Kim ki? Ben kendimi seviyor muyum, benden memnun muyum da adamın benden memnun olmasını bekleyeyim?" sf.96

Ha işte, biliyor yani asıl meselenin ne olduğunu.

O kadar biliyor ki, önceki ilişkilerinden acıyla, üzüntüyle ayrılması karşısında aslında başka insanların kendisine ayna olduğunu, kendisi gibi insanları hayatına çektiğini de söylüyor.

O kadar farkında olup o kadar bile bile farkındasız yaşıyor ki... Ona böyle kitaplar yazdırıp hayran kitlesi edinmesi de buradan geliyor herhalde.

*

Osi, baştan beri Pucca ile evlenmek istediğini söylüyor ama sadece söylüyor. Herhangi bir faaliyette bulunmuyor. Pucca da bu duruma bozuluyor. Faaliyete geçmek için adım atsa bu defa da Osi'yi korkutma endişesi taşıyor. Ay çok yorucu böyle düşünmek. Onu yaparsam kaçar, bunu yaparsam beni sevmez... Kendisi de böyle şeyler düşündükten sonra yanlış olduğunu fark edip amaaan başka erkek mi yok sanki ne bu, diye atarlanıyor kendi kendisine, ama yine de kurtulamıyor endişelerinden, korkularından.

*

Nihayet evlilik meselesi ciddiye bindiğinde ise bu defa Osi'nin eski sevgilisi gündeme geliyor.

Osi ve Pucca, arkadaş grubuyla tatildeler. Osi'nin çocukluk arkadaşı bir kız da ekipte. Godik diye anlandırıyor Pucca onu. Godik nişanlı. Pucca, Osi ile Godik'i arkadaş zannederken meğer eski sevgililermiş, bunu da Godik'in Osi'ye attığı bir mesajı okuyunca anlıyor Pucca. Kandırılmış hissediyor kendisini. Ayrılıyor Osi'den

*

Osi ve Pucca arasında sen beni kandırdın-kandırmadın tartışması oluyor. 

Burada Pucca'nın da yediği bir halt var. 

Pucca Amerika'da burslu eğitim kazanmış. Yakında gitmesi gerekiyor. Ama bunu Osi'den saklıyor. Söylemeyi istiyor bir ara ama o arayı bir türlü bulamıyor. Evlendikten sonra söylerime kadar öteliyor işi. Osi de bunu öğrenince bozuluyor tabii. Bu da kandırma değil mi diye.

Pucca burada da  hata yaptığını kabul ediyor kendi kendine.

İşte yine aynı. Yediği her haltı, her yanlışı biliyor, fark ediyor, ama yine de bile isteye yapıyor. Manyak ayol!

*

Osi, kapısına müzisyenlerle dayanıp evlenme teklifi ediyor Pucca'ya, ki o zamana kadar etmemişti, hep laf arasında evleniriz, evleneceğiz diyip durmuştu. Yüzüğü de takıyor. 

İkisi de düğün istemeyiz kafasında çıkıyorlar yola ama tabii ki düğün yaparken buluyorlar kendilerini. Ya ne olacağıdı gerçekten? Anne babaların mürüvvet görme arzusu, biricik kızım, biricik oğlum vahvahlanmaları, genellikle gelin kişisinin ya sonra düğün yapmadığıma pişman olursam endişesi, bilinçaltından gelen başkalarından neyim eksik, sanki kaçarak mı evleniyoruz sesleri... 

Düğün yapıyorlar ama her şeyi son dakika, alelacele. 

*

Gelinlik kısa oldu, götüm açılıyor, ayakkabılar büyük geldi, makyajım ne biçim, saçım boktan... diyip duruyor kitapta ama sosyal medyada o zaman görmüştüm düğünün fotoğraflarını. Gayet de güzel gözüküyordu. 

İlk kitaplarında da ne biçimim, hiç güzel değilim diyip duruyordu, o zamanlar yüzünü gizliyordu, sonra kalktı o giz, öyle söylediği gibi çirkin değilmiş. 

*

Düğün oluyor bitiyor kitabın sonunda.

Ve mutlu son... beklentisi ise düğün gecesi Osi'nin askere alınmasıyla bitiyor.

*

Devam kitabında anne olmasını ve boşanmaya giden süreci anlatır herhalde.