6 Aralık 2015 Pazar

BİRİNCİ 5 YAZARLIK KALKINMA PLANI





BİRİNCİ 5 YAZARLIK KALKINMA PLANIM

Şuursuz okumalarıma son vermek için bir yazarın tüm kitaplarını okumak şeklinde bir plan çizdim kendime.

Bu çerçevede 5 yazar seçtim.

İşte o yazarlar: (Seksi fotoğrafları için tıklayınız)


1. Sabahattin Ali


2. Oğuz Atay



3. Yusuf Atılgan




4. İhsan Oktay Anar



5. Hakan Günday


Kasım 2014'te başladığım planım, Aralık 2015 itibariyle bitti.

*

SABAHATTİN ALİ 

(25 Şubat 1907, Gümülcine - 2 Nisan 1948, Kırklareli)






Sabahattinciğim Aliciğim.

Çok sevdim, çok seviyorum.

Son zamanlarda Kürk Mantolu Madonna'sı yüzünden ayağa düşmüş gibi gözükse de ve açıkçası görünce güldüğüm ama içten içe sonra üzüldüğüm esprilere konu olsa da seviyorum.


Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali'nin son romanı. Bir şey itiraf edeyim, Sabahattin Ali bunu yazmamış olsaydı ve bugün genç bir yazar bu romanla yayınevlerine gitseydi, belki de basılmazdı.

Ancak okurken şunu unutmayın ki bu kitap 1943 doğumlu. O yıllar için orijinal. 

Salt bir aşk romanı denemez. Baktığınızda Alman bir Yahudi kadın ile bir Türk erkeğin aşkı var ama milliyetin, dinin hiç akla gelmediği bir eser. Aşka ve güvene dair de derin tahlilleri var.

Bu kitabın uzun zamandır çok satan kitaplar arasında olmasından fevkalade mutlu oluyorum. Çünkü son zamanlarda bu kitabı okuyanlar herhalde yazarın diğer kitaplarını da merak edip almış olacaklar ki Sabahattin Ali'nin diğer romanları da çok satanlar arasında.

Zaten hepi topu üç romanı var:

















Benim en sevdiğim "İçimizdeki Şeytan"

Kitaptaki Ömer karakteri, bize kötülükler yaptıranın içimizde, bizden bağımsız bir şey olduğunu düşünürken ve buna şeytan adını verirken, zamanla içimizde şeytan falan olmadığı, tamamen kendi bok yemelerimiz olduğu ve suçu başkasına atmak için içimizde şeytan olduğu gibi uydurmalarda bulunduğumuz sonucuna varıyor.

İçimizdeki Şeytan romanı, aynı zamanda Türk aydınları hakkında da eleştiriler içerdiği için yayınlandığı dönem üzerine alınanlar olmuş. Mesela Nihal Atsız. Kitapta, milliyetçilik kisvesi altında gençleri kandıran bir karakter var. Nihal Atsız bu karakterin kendisi olduğunu düşünerek Sabahattin Ali hakkında dava açmış. 

Sabahattin Ali'nin başı sık sık davalarla derde giriyor zaten. 


Kendisi aynı zamanda gazete/dergi de çıkaran bir insan. Çıkardığı bu yayınlar sık sık kapatılıyor. Başka isimler altında yeniden yeniden çıkarıyor. Yeniden yeniden kapatılıyor.

Hayatının son günlerinde artık canına tak ediyor. Yazmaktan başka elinden bir şey gelmeyen bir adam ama para kazanması lazım. Kamyonculuğa başlıyor. Nakliyat işi yapıyor.

Bir yandan da devam eden davaları var. Hapisten yeni çıkmış, yine girebilir.

Ülkeden kaçmaya karar veriyor. Kaçıp düzlüğe çıkınca karısı ve kızını da alacak yanına.

Hapisteyken, yurtdışına kaçma konusunda kendisine yardım edebilecek isimleri öğreniyor. Bu isimlerden biri de hayatının sonu oluyor.

Sabahattin Ali'yi yurtdışına kaçıracağını söyleyen at hırsızı kılıklı bok bir herif, Sabahattinciğim Aliciğim'i kafasına vura vura öldürüyor. Şerefsiz it. Sabahattin Ali'nin cesedi aylar sonra bulunuyor. 

Onu öldüren adamın bir maşa olduğu çok açık. Saçma sapan gerekçeler öne sürüyor çünkü neden öldürdüğüne dair. Milliyetçi duygularına halel getirmiş Sabahattin Ali de bilmem ne. Az bir cezayla yatıp çıkıyor zaten. 

Zaman zaman Sabahattin Ali'nin gerçek katilinin bulunması yönünde meclise soru önergeleri geliyor ama üstüne gidilmiyor. Fail-i meçhul bir cinayet olarak kalıyor.




Bir mezarı bile olamıyor. Kızı Filiz Ali, babası için, öldürüldüğü yer olan Istranca Dağları'nda temsili bir mezar taşı yaptırıyor. Mezar taşında da Sabahattin Ali'nin Dağlar şiirinden bir mısra yer alıyor:

"Başım dağ, saçlarım kardır,

Benim meskenim dağlardır."








Şiir de yazan bir insan kendisi. Bazı şiirleri şarkı da yapıldı. En bilineni Edip Akbayram'ın söylediği "Aldırma Gönül"







Roman, makale, şiirin yanı sıra hikayeleri de var. Zaten edebiyat dünyasına önce şiir, sonra hikayeyle giriş yapmış.




İlk hikayelerinin derlendiği Değirmen adlı kitabının girişinde, aslında yazdığı bu ilk hikayelerin çok da güzel olmadığı özeleştirisini yapar. Halbuki gayet de güzeldir. Kitaba adını veren Değirmen hikayesinde gayet de enfes bir çingene aşkını anlatır: http://birazkitap.blogspot.com.tr/2015/01/degirmen.html

Çok güzel bulmadığı hikayeleri bunlar. Varın gerisini siz düşünün. 







En bilineni ve bir dönem yasaklananı da Sırça Köşk hikayesi: http://birazkitap.blogspot.com.tr/2015/02/sirca-kosk.html

Halkın kendi başına getirdiği yöneticilerin zamanla zorbalaşıp halkın varını yoğunu alması karşısında, halkın kan dökerek akıllanmasını konu alıyor. Bugün için de anlamlı bir hikayedir. 

Okuyunuz, okutunuz.





Sabahattin Ali'nin pek çok seveni olduğu için zamanla mektupları, mahkemelerdeki savunmaları vb de kitaplaştırılır.


Bu mektuplardan karısına ve kızına yazdıkları ayrıca üzücü. http://birazkitap.blogspot.com.tr/2015/02/canim-aliye-ruhum-filiz.html

Başlarda karısına aşk sözcükleri söylerken, zamanla geçim sıkıntısını anlatan, mektup adresinin "Sultanahmet Cezaevi", "Paşakapısı Cezaevi" olduğu, "tutumlu karım", "tasarruflu karım" diye övülebildiği hale dönüşüyor.

Kitabın kapağındaki aile fotoğrafına bakınca, bu güzel adama nasıl kıydılar diye üzülüyor insan.






Mahkemelerdeki savunmaları da edebi kimliğini yansıtıyor. Edebi kimlik dediysem öyle ağdalı bir dil değil. Zaten Sabahattin Ali'nin en beğendiğim yanı da müthiş sade ve duru dili. Tek bir gereksiz kelime kullanmıyor. Tasviri zenginleştireyim diye kelime cümbüşüne girmiyor. Net ve yalın. Su gibi akıyor. 

Bunu da çocukken babasından öğrenmiş. Bir kompozisyon ödevi verilmiş. Sabahattin Ali güneşin doğuşunu uzun uzun, ağdalı ağdalı anlatmış. Babasına okutmuş. Babası da "Bu ne lan, güneş doğuyor işte, bunu böyle yazsan insanlar anlamayacak mı eşek sıpası?" demiş. Sabahattin Ali'nin de kulağına küpe olmuş bu. Hep en anlaşılır üslubu kullanmış ve bunu çok da incelikli bir şekilde yapmış. 


Fotoğraflarına baktığınızda gözleri parlayan, yüzü gülen bir adam. Ama hikayeleri hiç gülmüyor. Mutsuz, dertli hikayeleri var. Zor durumdaki insanların hikayeleri. Özellikle de devlet büyükleriyle başı derde giren, yoksul insanlar çok var.

Sormuşlar zaten, öyküleriniz neden bu kadar acıklı, diye. O da bu sorunun cevabını Bahtiyar Köpek isimli hikayesinde anlatmış. Hikayede çok varlıklı birinin köpeği var. Bu köpek özel olarak seçilmiş, pişirilmiş etlerle, çok iyi şekilde bakılıyor, özel bir bakıcısı da var. Bir insana gösterildiğinden daha büyük ihtimam gösteriliyor. O da insanlar bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun,  o zaman hiç acı şeylerden bahsetmeyeceğini söylüyor.




41 yaşında, yani gayet de daha bir sürü eser verebilecek yaşında ölüyor. Ve bunu bir mektubunda dile getiriyor. 

Karısı ile gençken yaptığı mektuplaşmalarda karısı, Sabahattin Ali'ye yaşlanınca huysuz bir ihtiyar olacağını söylüyor. Sabahattin Ali ise kendisinin yaşlı halini düşünemediğini, hep genç kalacağını söylüyor. Bu tabirden hareketle mektupları da "Hep Genç Kalacağım" adıyla kitaplaştırılıyor: 






Bir gün Sabahattin Ali'nin hayatı film yapılırsa, bence en yakışacak oyuncu Barış Falay olur. Çok benzetiyorum. 

Çok seviyorum seni Sabahattinciğim Aliciğim.

Hep çok seveceğim.


http://birazkitap.blogspot.com.tr/search/label/Sabahattin%20Ali



**


YUSUF ATILGAN 

(27 Haziran 1921, Manisa - 9 Ekim 1989, İstanbul)




Aylak Adam (1959): http://birazkitap.blogspot.com.tr/2015/03/aylak-adam.html






Anayurt Oteli (1973) : http://birazkitap.blogspot.com.tr/2015/03/anayurt-oteli.html




ve ömrü yetmediği için bitiremediği Canistan: http://birazkitap.blogspot.com.tr/2015/03/canistan.html




Romanları dışında bir de hikayeleri var.

Aylak Adam, Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ının öncülü gibi.

Romanda aylak adam olan C, hayatının anlamını sevgide arar. Gerçek sevgiyi bulmaya çalışır. Hayatta aranacak diğer her şeyin de anlamsız olduğunu düşünür.

"Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak birşey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutumaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kİmi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin 'Veli ağanın öküzleri gibi öküz yoktur' demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlikte düşünen, duyan, seven bir kadın."

Aylak Adam yayınlandığında çok yankı yapar. Yusuf Atılgan yüzlerce mektup alır. Hiçbiri ilgisini çekmez. 16 yaşındaki Serpil'inki hariç.

Serpil, Aylak Adam'a hayran olur. Onun yazarıyla tanışmak için her yola başvurur. Sonunda da ulaşır. Geç evlenirler. Evlendiklerinde Serpil Hanım 32, Yusuf Atılgan 54 yaşındadır. Manisa'nın bir köyünde, az toprakla, az parayla geçinmeye çalışırlar. 

Daha çok eser verebilseymiş keşke, ama hakkında okuduklarımdan anladığım, yazmaktan ziyade okumayı daha çok sevdiği olmuş.


http://birazkitap.blogspot.com.tr/search/label/Yusuf%20At%C4%B1lgan



***

OĞUZ ATAY 

(12 Ekim 1934, İnebolu - 13 Aralık 1977, İstanbul)




Oğuzum Atay.

İşte Sabahattin Ali aşkımla yarışabilecek tek isim.

Hemen Sabahattinciğim Aliciğim'in ardından seni seviyorum Oğuz Atay.

Ve eminim sen de Sabahattin Ali'yi seviyordun. 

Bir yazar için "anlaşılamamak" çok korkunç olmalı. Peki ya ölümünden yıllar sonra anlaşılmak ve hatta sevilmek ve hatta neredeyse kutsal ilan edilmek.

Adam yaşarken bunları göreydi de yüzü güleydi, mutlu olaydı.


Tutunamayanlar'ı zaten biliyorsunuz. Okumamış olsanız bile ismen, cismen biliyorsunuz. Okumamış olmanızı da anlarım. Hatta okumaya kalkıp bitirememiş olmanızı. Hatta sevmemiş olmanızı da.

Kitapları her ne kadar çok sevsem de ve tutkunca bağlı olduğum yazarlar olsa da, onları sevmemenizi anlarım. Sevmek konusunda keskin görüşlerim yok. Olabilir. Herkes her şeyi sevecek diye bir şey yok.

Tutunamayanlar'ı zannedersem bir 5 kez okumaya kalkıp bitirememişliğim var. "Olmayacak galiba" deyip deyip bırakmışlığım.

Kısmet bu zamanaymış.



Kitapların dönem dönem değişen etkileri oluyor. Bugün okuduğunuz bir kitabı iki sene sonra tekrar okuyun mesela, aynı kitap olmadığını göreceksiniz.

Daha doğrusu kitap tabi aynı ama siz aynı değilsiniz. O yüzden sizde bıraktığı his de farklı oluyor.

Oğuz Atay, Tutunamayanlar'ı yazdığı dönem, umduğu ilgiyi bulamamış. Kitap anlaşılamamış. Hatta 
"aklına gelen her şeyi yazmış" diye eleştirilere uğramış.

Ama bir yandan da bu roman sayesinde TRT 1970 Roman ödülünü de kazanmış.

Kendisi inşaat mühendisi. Ancak işini pek sevdiği söylenemez. 




Ölümünün ardından onun hayatını yazmak üzere yola çıkan Yıldız Ecevit, kaynak sıkıntısı yaşıyor. "Ben Buradayım" adlı kitabında Oğuz Atay'ı, kitaplarından yola çıkarak anlatıyor. Çünkü Oğuz Atay da kendisini kitaplarında anlatmış.

Demiryolu Hikayecileri öyküsünde, öykü satarak para kazanmaya çalışan bir adamın "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?" sözünden yola çıkarak yazmış Yıldız Ecevit bu kitabı. Çok da güzel yazmış. 

Oğuz Atay'ın tüm kitaplarını okuduktan sonra bu kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. 







Bir de bu kitap var Oğuz Atay hakkında yazılan. Bilmiyordum, kitapçıda gördüm. Okumadım ama okumak isterim en kısa zamanda.  

Aslında hayatı düz bir seyir izlemiş Oğuz Atay'ın. Öyle inişler çıkışlar, bir yetenek yarışmasında mesela anlatıp da insanları etkileyebilecek acıklı bir hayat hikayesi yok. Ama ruhu dalgalı adamın. 


http://birazkitap.blogspot.com.tr/search/label/O%C4%9Fuz%20Atay



****



İHSAN OKTAY ANAR 

(1960, Yozgat- )











İhsan Oktay Anar'ı bu kitapla tanıdım. Ve bu kitap çok güzel bir kitap.

İçinde kendimi kaybettiğim, masalsı, büyülü enfes bir roman.

Çok beğenilince çizgi romanını da çıkardılar. Ki o da çok başarılı.



Gel gelelim sonraki kitaplarına;

İlk üç kitapta ben de destekledim, ama sonra İhsan Oktay Anar benim başımı ağrıttı.

Çok kalabalık gelmeye başladı cümleleri. Sabahattin Ali'yi özledim İhsan Oktay Anar'ı okurken. 

Onun duruluğunu, yalın ifadelerini. 

Şu an İhsan Oktay Anar deyince kafam şişiyor. O kelimeleri beynimde cenk ediyor, "Dağılın uleyn!" diye dalasım, içlerinden birkaç tanesini seçip, "Bu cümlenin içinde sadece siz olacaksınız, diğerleri kaybolsun" diyesim geliyor.

http://birazkitap.blogspot.com.tr/search/label/%C4%B0hsan%20Oktay%20Anar

https://www.instagram.com/p/6sKgBNJquA/?taken-by=erarslanhulya


*****



HAKAN GÜNDAY 

(29 Mayıs 1976, Rodos - )




Sevmiyorum.

Bütün kitaplarını okudum. Hatta iki defa okudum. Twitter'da kitaplarından alıntılar yaptım. Ama bunlar, onu sevdiğim anlamına gelmiyor.

Sevmiyorum, çünkü iki gram yaşam enerjim var, onu da emikledi hep.

Depresif, karanlık romanlar bunlar.

Mutluluk emici.

Umut sömürücü.

Güzel cümleleri, güzel tespitleri var, bu açıdan hakkını vermek istiyorum. Romanlarının kurgusu da güzel. Hatta dili de güzel. Üslubu da güzel. Oha bayağa güzel buluyorum galiba. 

Ama üzüntü kaynağı yav.

Bu adamın kitaplarını okuduğum dönem, sebepsiz yere mutsuzdum. Etkileniyor insan okuduğu kitaplardan, dinlediği şarkılardan. Öyle değil mi?

Hayatın anlamsızlığı üzerine argümanlar üreten, bir insanın başına gelebilecek her türlü felakete maruz kalmış karakterlerin olduğu romanları okuduktan sonra mutlu kalamıyorum.

Takdir ediyorum kendisini. Çok saygı duyuyorum. Ama sevmiyorum.


http://birazkitap.blogspot.com.tr/search/label/Hakan%20G%C3%BCnday

https://www.instagram.com/p/-7LiJYJqvx/?taken-by=erarslanhulya




******

Bu yazarların tabi bütün kitapları benim çocuğum gibi, ama ilk kitapları özellikle şahane.



Şöyle bir çıkarım yapıyorum. 

İlk kitaplarını 20'li yaşlarında yazan bu yazarlar, o zamana kadar biriktirdiklerini büyük bir şevk ve hevesle yazıyorlar. Adeta yazarak zihinlerini boşaltıyorlar. Hiçbir şey bırakmamacasına, varlarını yoklarını ilk kitaba döküyorlar.

Sonraki kitapları da o yüzden daha dingin oluyor. Belki biraz daha teknik, biraz daha olgun.

(kaynak: götüm)

******

Şimdi birkaç ortaya karışık kitap okuduktan sonra yeni beş yazarlık dönemime geçeceğim.

İşte açıklıyorum:

İkinci 5 Yazarlık Kalkınma Planım:

1. Sait Faik Abasıyanık

2. Ahmet Hamdi Tanpınar

3. Orhan Pamuk

4. Kafka

5. Dostoyevski

Artık bunları okuyup bitirmem ne kadar zaman alır, göreceğiz.

Yalnız Dostoyevski'ye geldiğimde artık  e-kitap olayına geçmem lazım. Zira tuğla büyüklüğündeki Dosto kitaplarını yanımda taşımak, yollarda okumak zor olur.



5 Aralık 2015 Cumartesi

DAHA



DAHA

Hakan Günday

2013

Doğan Kitap

1. Baskı - Ekim 2013

417 sayfa


İnsan kaçakçılığı mı?

Çünkü değinmediğin bir o kalmıştı Hakan Günday.

Gerçekten merak ediyorum bundan sonraki kitabında hangi iç karartıcı, can sıkıcı, can yakıcı, lanet olasıca konuya değineceğini.

Sevmiyorum bu yüzden seni. İki gram yaşam enerjim var, onu da alıp götürüyor kitapların.

Ama yeni bir kitabın çıkarsa onu da okurum.

Twitter'da da sık sık kitaplarından alıntılar yazıyorum.

Ama bu seni sevdiğim anlamına gelmiyor.

Sevmiyorum seni mutluluk emici yazar.

*

"Babam bir katil olmasaydı, ben doğmayacaktım..."

Bu cümleyle başlıyor kitap.

Adam, kendisi hayatta kalmak için başka bir adamın hayatını kaybetmesinin olağan olduğunu anlatıyor oğluna.

Baba bir insan kaçakçısı.

Oğlu Gaza da 9 yaşında bu işlerin içine giriyor.

Ülkelerinden kaçıp, Avrupa ülkelerine gitmek isteyen bu insanların en çok kullandığı kelime: Daha. Suyun, yemeğin yetersiz gelmesi nedeniyle sürekli "Daha" diyorlarmış.

Gaza ve babası, insanları bir depoda tutuyor önce. İnsanlar buradan uygun zamanda yola çıkıyorlar.

Afgan bir mülteci, kağıttan kurbağa yapıp veriyor Gaza'ya. Daha sonra bu mülteci ölüyor, kurbağa kalıyor yadigar. Gaza, zaman zaman bu kurbağanın daha doğrusu ölen Afgan Cuma'nın sesini duyuyor. Ona yanlış yaptığını söyleyen bilge bir ses.

(Konuşan kurbağa metaforu, "Güneşi Uyandıralım'"da da var. Zeze de orada Adam adındaki kurbağasıyla konuşur. Zeze'nin kurbağası ise bizzat Zeze'nin içindedir.)

Gaza, bu depodaki insanlara kimi zaman kötü davranıyor. Çeşitli deneylere tabi tutuyor onları. Bunları not ediyor sonra. Bir çeşit ansiklopedi hazırlıyor kendisine. 

Gaza, babasını sevmiyor.

"Sadece beni mahvetmek için üretilmiş bir silahtı babam. Bir teknoloji harikası! İnsansız hava aracı gibi bir şey! Ya da her neyse, içinde insan olmayan bir şey!" sf.86

Babasının annesini de sevmediğini, annesinin ölümünde babasının parmağı olduğunu düşünüyor.

Bir gün araçta giderlerken babasına bunları soruyor. Çıkan tartışma yüzünden kaza yapıyorlar.

İçinde mültecilerin de olduğu araç uçurumdan yuvarlanıyor.

Üzerine yağan cesetlerin altında kalıyor Gaza.

Günlerce bu ceset yığınının altında hayatta kalmaya çalışıyor.

Kolay olmuyor tabi bu. Allah'a da atarlanıyor burada:

"Madem, bütün o dinler yazıya dökülüp kitap olmuştu, demek ki kullanılması gereken iletişim tekniği buydu. Ben de bir şikayet mektubu yazıp atacaktım havaya, ya da Allah ya da Tanrı Ya da şu ya da bu, her neredeyse oraya! Madem Kuran'Oku!' diye başlıyordu, ben de o mektubun başına 'Sen de bunu oku' diye yazacaktım!" sf.208

13 gün sonra kurtarılıyor.

Savcıya ifade veriyor. 

Gaza'yı yurda yerleştiriyorlar.

Geçirdiği kaza ve cesetlerle iç içe yaşadığı dönem, Gaza'da kimseye dokunamama rahatsızlığına sebep oluyor. Hiçbir şekilde elini süremiyor kimseye. Tedaviler de bir işe yaramıyor.

Kendisini  insanlardan izole etmek için evinin etrafına hendek kazıyor.Kazarken, bir şişe buluyor. İçinde bir kroki var. Krokide gösterilen yerde Gaza'nın babasının insan kaçakçılığından kazandığı para gömülü. Bir de ceset. Gaza'nın annesinin cesedi.

Gaza, linç kültürünü keşfediyor bir zaman sonra. Öfkeli kalabalıkların kendisine iyi geldiğini farkediyor.

Sonra farkettiği şey de, batıya gitmek için deposuna gelen insanların, kaçmaya çalıştıkları yere gitmek isteği oluyor.

Afganistan'a gidiyor. "İnsanların daha iyi bir hayat için terk ettikleri yerdeyim." sf.402

Kendisine kağıttan kurbağa veren mültecinin yani Cuma'nın memleketinde artık. 

Uzun zamandır duymadığı ses dile geliyor burada ve teşekkür ediyor onu evine getirdiği için. 

Vedalaşıyorlar Cuma ('nın sesi) ile.

Sonra da bir çocuk tarafından vuruluyor orada Gaza.



Altını Çizdiklerim


"Dünyanın en çaresiz çocuklarına en büyük hayalleri kurduran, umut denilen o doğal felaketten nefret ediyordum." sf. 44

"Nasıl aşık olunur bilmiyordum ama böyle bir şey olmalıydı: Soyguna gidecekmiş gibi planlar yapmak... Doğru hamleler, doğru yerler, doğru anlar peşinde koşmak... Avlanmaktan pek bir farkı yoktu aslında. Hatta dünyanın ilk leopar desenli giysisini üreten adam da böyle düşünmüş olmalıydı. Aşk, avlanmakla ilgiliydi. Yoksa hangi kadın bir hayvan gibi görünmek isterdi?" sf. 60

"Diyor ya Aşık Veysel, 'iki kapılı bir han' diye? Ondan cereyan yapıyor bu hayat! Onun için üşüyorum hep. Gideyim de kapatayım birini!" sf. 80

"Mezhep savaşları da moda gibiydi. Yirmi yılda bir kendini tekrar ederdi." sf. 87

"Türkiye, doğusundaki aynaya bakınca şişman olduğunu, batısındaki aynaya bakınca da kemiklerinin sayıldığını düşünen, üstüne giydiği hiçbir şeyi kendine yakıştıramayan, bulumik ve depresif bir genç kızdı." sf.87

"Bütün nefretler aynı yere dökülürdü: Yarına." sf. 90

"İnsanın, yalnızca içine doğduğu dünyaya değil, kendine alışması için de bir süre gerekiyordu." sf. 92

"Az konuşan ve çok bakan bir adam olarak, tedirgin etme şampiyonu gibi bir şeydi." sf.93

"Madem ölünce cennete gidemeyeceğim, ben de cennete gider, orada ölürüm!" sf. 105

"Son Akşam Yemeği... Son! İsa, hayatının son yemeğini o sofrada yediği için değil. O sofrada ana yemek İsa olduğu için son." sf.115

"Hayat ölüme dahil. Bir işe başlamak, bitirmenin yarısı, derler ya. Doğmak da öyle işte. Ölmenin yarısı." sf.123

"Bir insanın aklı bile ona ihanet etmenin peşindeyse, bu dünyada güvenilecek ne kalmıştı? Başkalarının akılları mı?" sf. 222

"Hem daha kaç kez anlatacaktım ki kendimi? Mütüng üstüne miting yapan bir politikacı ya da günde bin kez aynı cümlelerle dilenen bir çocuk gibi, daha kaç kez aynı şeyleri söylemek üzere, dudaklarımı aralayacaktım?" sf.292

"Herhangi bir doğuma tanıklık edemeyişim, herkes için daha iyiydi. Çünkü doğmakta olan bir bebeği çıktığı yere geri sokmak için, karşı konulamaz bir istek duyabileceğimden eminim." sf.293

"Her şeyin ilacı, 48 saatlik yalnızlıktı." sf.298

"Ve sonuçta geceden başka bir şey olmadı." sf.319

"Ağlama!' derdi. 'Ağlamayacaksın' Ben de hemen silerdim gözyaşlarımı. Galiba bu yüzden, özgürlük denince aklıma hep, insanın istediği kadar ağlaması geliyordu." sf. 326

"Dünya bensiz de dönebilirdi." sf. 333

"Canımızı silahlarla, ırzımızı kumaşlarla ve malımızı duvarlarla korumanın yollarını arıyorduk." sf.362

"Hatta 24 yıl 5 ay 13 gün öncesine kadar, sırf doğduğum için ağlıyordum." sf.368

"Varsın hepsi zorlasın cennetin kapılarını, diye düşündüm. Ben kovulduğum yere dönmem." sf.396

"Herkesin etrafında bir sınır vardı ve hayat hikayeleri o sınırın içinde geçiyordu." sf. 412




AZ



AZ

Hakan Günday

2011

Doğan Kitap

34. Baskı - Nisan 2015

355 sayfa




Hakan Günday'ın en korkunçlu kitabı bu.

Korkunç dediğim, en çok hayat enerjisi emikleyen kitabı bu.

Kendisinin kitapları maaşallah hepsi birbirinden depresif, umutsuz, karanlık. Ama bu... Ama bu...

Aslında bir yandan da en gerçek bulduğum kitabı.

Bundan öncekiler Kinyas ve Kayra olsun, Piç, Zargana, Malafa, Azil, Ziyan... inanmanın, içine 
girmenin zor olduğu romanlardı. Soyut ve uzak gözüküyorlardı bana. Ama bu... Bu çok gerçek.

*

"Altı yaşındaydı ve altı yaşında ölecekti." 

Bu cümleyle başlıyor kitap.

Altı yaşında bir çocuğun duvardaki çatlağı, karanlıkta böcek sanması ve bundan korkup ranzanın üst katından düşerek ölmesi ile başlıyor kitap.

Burası bir yatılı okul, öğretmenin müdür tarafından taciz edildiği.

Daha 25 sayfada ciğerimi söktü kitap. Çocuk ölümleri, çocuk gelinler, intihar, taciz, tecavüz...

Derda da bu okulda. Ama annesi onu alıp başlık parası karşılığı evlendiriyor.

Derda'nın evlendirildiği ve içine girdiği ortam dini bir cemaat ortamı. Arka planda yasadışı işlerin yapıldığı, görünürde de kadınların kapalı, erkeklerin namazlı niyazlı olduğu bir ortam. Ve yer de Londra.

Derda, insanı delirtebilecek bu ortamdan, komşusu aracılığıyla kaçıyor. Ama komşusu Stanley, Derda için epey değişik bir adam.

Kendisi sado mazo. Stanley, Derda'yı sahibi olarak görüyor. Derda'nın kendisine şiddet uygulamasından zevk alıyor. Derda da kendisini dövdürmek isteyen erkekleri dövmek ve bundan para kazanmak istediğini söylüyor Stanley'e.

Bu yolla, o camiada epey ünlü oluyor Derda. Ama kara çarşaflı olduğu için yolda kimse kendisini tanımıyor. 

Derda, yeteri kadar para biriktirdiğini düşününce evden kaçıyor. Onun kaçtığı gece, kocası öldürülüyor, karıştığı karanlık işler yüzünden.

Derda, hatırlamak istemeyeceğim şeyler yaşıyor.

(En korkuncu ve bu kitaba dair en aklımdan çıkmayanı 52 adamın -üniversiteli genç daha doğrusu- Derda'ya tecavüz etmesiydi. Neyse ki bunlar sonra cezalandırılıyor.)

Uyuşturucu ticaretine karışıp kuryelik yapıyor. Bu esnada uyuşturucuya da alışıyor.

İngiliz polisi, Derda'nın kocası ve akrabalarının içinde yer aldığı karanlık ağı çözmek üzere Derda'dan tanıklık yapmasını istiyorlar. Derda da bildiği her şeyi anlatıyor.

Eroin tedavisi görüyor. Klinikte Anne adında bir kadın ona bakıyor. Bu kadınla anne kız ilişkisi kuruyorlar. 

Derda 18 yaşına geliyor. Üniversitede İngiliz Edebiyatı okuyor. Başarıyla da mezun oluyor.

*

Şimdi kitabın ikinci Derda'sına gelelim.

Baba cezaevinde. Annesi ölüyor. Ama Derda, annesinin öldüğünü kimse söylemiyor. Duyarlarsa kendisini yurda götürürler diye. Cesedi yok etmek için annesini baltayla kesiyor ve gömüyor.

Mezarlıkta çalışıyor Derda.

Bir gün mezarlıkta bir adamın bir zarf gömdüğünü görüyor.

Sonra başka bir adam gelip bu zarfı alıyor ve başka bir zarf bırakıyor.

Derda, zarfı alıyor ve para çıkıyor içinden. Parayı cezaevindeki babasına götürüyor.

Zarfın içinde bir takım istihbarat bilgileri varmış.

Yazdıkları zarfların bu şekilde ortadan kaybolduğunu gören görevliler, Derda'ya bir ders veriyor. Derda, yine zarf içinde para bulmak umuduyla kazdığı topraktan bu defa kutu içinde annesinin elini buluyor.

Korkuyor tabi zavallım.

Aradan yıllar geçiyor, Derda büyüyor, 16 yaşına geliyor. Matbaada çalışmaya başlıyor. Matbaada çalışıyor ama okuması yazması yok.

Burada korsan kitap basıyorlar. En çok talep gören de Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar kitabı.

Derda, bu kitabı merak ediyor ve sırf onu okuyabilmek için okuma yazma öğreniyor.

Sonra da Oğuz Atay'a hayran kalıyor.

Onun hayatını da öğreniyor. Yaşarken anlaşılamamış olmasına çok içerliyor. Bütün insanlığa, Oğuz Atay'ı anlamadıkları için kızıyor. Onun adını yazıyor duvarlara. Ama tam da yazamıyor. O'nun içine A koyuyor. Böyle anarşistlerin işareti gibi oluyor ama o bunun farkında değil. Zamanla pek çok yerde bu işareti görünce insanların Oğuz Atay'dan özür dilercesine onun adını yazdıklarını düşünüyor duvarlara. Parmaklarına Oğuz Atay dövmesi yaptırıyor. Yumruk şekli verilince parmakların dışarıdan görünen yüzlerine Oğuz Atay harflerini yazdırıyor.

Derda, bir cinayet işleyip hapse giriyor. Ona, bu cinayet sayesinde hayatta kalan adam çeşitli şeyler gönderiyor. Gönderdikleri arasında telefon da var. Telefonun belleğinde çeşitli filmler bulunuyor. Bu filmlerden birinde de şu 52 gencin tecavüzüne uğrayan Derda'nın görüntüleri.

O Derda'yı izleyen hapisteki Derda, gördüklerinden çok etkileniyor. Ve ona bir mektup yazıyor. 

Mektupta ona aşık olduğunu yazıyor.

Sonra da kavuşuyorlar.

"Birbirlerine son kez bakıp uyudular.
Ölümüne.
Seksen yaşındaydı.
İkisi de.
Birlikte olabilmek için kırk yıl, 
Birlikte ölebilmek için de
Bir kırk yıl daha
Yaşamışlardı."

OHH BE!

Mutlu sonla bitmek için fazla mutsuz, fazla yoğun, fazla umut kırıcıydı.



Altını Çizdiklerim

"Köyün bütün kızları gibi, Fehime de bir çift gözden ibaretti. Doğunca açılan, ölünce kapanan bir çift göz. Ne ağzı bir işe yarayacaktı, ne de ses telleri." sf. 39

"Dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti: Umut." sf.41

"Kişinin benliğini kırmanın birinci şartı, sopalarla dövmek değil, sahip olduğu adı reddetmekti. Sonra da yeni bir ad koymak. Sahip, ad koyandı. Evcil hayvanına ad veren bir çocuk ya da sırf kendilerine göre doğuda diye koca bir coğrafyaya Doğu diyen ve bu adı orada yaşayanlara da kabul ettirmiş olan Amerikalı ve Avrupalılar gibi." sf. 112

"Hayatı boyunca kurmuş olduğu bütün hayalleri düşündü. İçlerinden sadece biri gerçek olmuştu. O da, gerçekleşmemesi gerektiği için hayal olarak kurulmuştu. Sadece hayalde kalacağı için kurmaya cesaret ettiği tek hayali gerçek olmuştu. Sonra başka bir şey düşündü: Kim seçiyor acaba, dedi içinden. Hangi hayalin gerçek olacağını? O hayali kuran mı, yoksa o hayali kurduran mı?" sf.136

"Unutmanın en kolay yolunu da anlatmak sanıyordu." sf. 202

"İçine atmak diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı?" sf. 285


*

Kitapta adı geçen şarkılar:

Peek a Boo - Siouxie and the Banshees

If It Be Your Will

The Crusher - The Cramps

Rude Boy Train

*

Bu kitabı ilk olarak 4 yıl önce okumuştum: http://birazkitap.blogspot.com.tr/2011/11/az.html

O zaman da etkilenmişim. 

ZİYAN




ZİYAN

Hakan Günday

2009

Doğan Kitap

6. Baskı - Kasım 2011

252 sayfa


Bu kitap nasıl halkı askerlikten soğutmak iddiasıyla gündeme gelmedi, merak ediyorum.

Ha bu sebeple gündeme gelsin demiyorum, gelmesin elbette ama, memlekette kitapların hangi gerekçelerle şikayete uğradığını görünce insan merak ediyor bu nasıl olmuş da bir şikayete konu olmamış diye.

*

Eksi çok derecede askerliğini yapmaya çalışan bir askerin hikayesi bu. O eksi çok derece, kitabın her sayfasında hissediliyor. Hava çok soğuk, çok.

Artık bu soğuktan mıdır, günlerin anlamsızlığından mıdır, hayal görmeye başlıyor asker. 

Tarih sayfasından çıkmış da romanımızdaki askerin karşısına gelmiş Ziya Hurşit yani Atatürk'e suikast düzenleyen adam.

Ziya Hurşit, başlarda Atatürk'ü aslında sevdiğini ve saydığını, ama sonra ona suikast düzenleyecek noktaya nasıl geldiğini anlatıyor askere. Ve sadece bu askere anlatıyor, sadece bu askere gözüküyor.

Bu askerin de kabusu Atatürk. Kabuslarında Atatürk'ü öldürdüğünü görüyor. Halbuki Atatürk ile bir alıp veremediği yok. Neden böyle kabuslar gördüğünü bir türlü anlamıyor.

İşte ta ki Ziya Hurşit'in hayaleti karşısına çıkana kadar. Ya da hayalinde bunu görene kadar. 

Ziya Hurşit ona hayatını anlatıyor. Okusun diye Berlin'e gönderildiğini, memleketi işgal edilince tutuklanan ağabeyi ve babasını kurtarmak için dönüşünü, ama onları kurtaramadan işgalin sona erdiğini, nasıl mebus olduğunu, mecliste gördüğü yolsuzlukları ve haksızca alınan kararları, devlet bütçesinin hesapsızca harcandığını, bunlara nasıl öfkelendiğini, Atatürk'ün bunlarla yeterince mücadele edemediğini ve böylece onu öldürme fikrinin nasıl aklına geldiğini.

Bir hayaletle konuştuğunu düşünen asker, ölmek istiyor. İntihar etmeye karar veriyor. Kara kaplı defterine son cümle olarak ne yazacağını düşünüyor.

"Son kelimem, 'Yoruldum' olabilirdi." sf. 92

Ölmüyor, hayaleti dinlemeye devam ediyor.

Öğreniyoruz ki Ziya Hurşit, askerin büyük büyük amcasıymış.

Buna inanmak istemeyen asker, geçmişe gidip Ziya'yı suikastten vazgeçirmeye karar veriyor. Ziya'nın gençlik dönemine gidiyor. Onu suikastten vazgeçiriyor. 

*

Bu askerin adı Azil. Kitabın sonunda söylüyor bunu.

Yine sonlarda diyor ki; "Asil'in hayatı, Azil'de anlatılana kadar bir sır olarak kaldı." 

Yazar burada Azil kitabına sesleniyor zahir.

*

Kitapta sadece bu askerin ve Ziya Hurşit'in hikayesi yok. Çarpıcı ve gayet de yerinde tespitler, değerlendirmeler ve yorumlar da var.

Askerliğini yaptığı geri kalmış doğu şehri, Kürtler, bedelli askerlik, okula gönderilmeyen ve küçük yaşta evlendirilen kızlar, taş atan çocuklar, kadın intiharları, askerlikteki saçmalıklar. Nietzche bile var bu romanda.

*

Kitabı üç sene önce okuduğumda da hayret etmişim hiçbir savcının sesini çıkarmamasına. Aman gerçekten böyle diye diye başına bir şey getireceğim kitabın, maazallah: http://birazkitap.blogspot.com.tr/2012/02/ziyan.html


Altını Çizdiklerim

"Çocuğunu okula göndermemenin cezası sadece para ödememekken, askerlik hizmetini yerine getirmemenin karşılığı hapisti. Ne demek istendiğini anlayabiliyorduk." sf. 18

"Kafamı dilimleyip, her bir dilimi kızartmak istiyordum." sf. 50

"İnsanın kullandığı ilk alet başka bir insandı." sf. 51

"Kar topunun içine sıkıştırılmış bir çakıl taşı gibiydim. Yaracak kafa arıyordum." sf. 50

"Sessizce nasıl ağlanır, bilmiyordum. Ama sessizce öğreniyordum. Sessizce haykırıyordum." sf. 57

"Peygamber ocağındaydım. Burada ısınmak için peygamber yakılıyordu." sf. 92

"Ben aşıktım, o kumraldı." sf.99

"Belki de insan kendini öldüremesin diye hayal etme gücüne sahipti." sf.103


sf.105



"Uyku deliksiz olursa, ne kabus ne de zaman geçer içinden. Bir göz kırpması kadar sürer." sf. 112

"Sahip olduğuna sahip çıkmaktan geçiyordu, huzura giden yol." sf. 118

"Benim delirmemin herhangi bir nedeni yoktu. Ben, deli doğmuştum." sf.118

"Söyleyecekleri hiçbir söz olmadığı ve kelimelerin hiçbir anlamı kalmadığı için sürekli 'Amına koyayım!' diyen çocukları görüyordum." sf. 119

"Dünyanın bütün ordularının bütün üniformaları aynı kumaştan dikilir, asker. Görünmezlik kumaşı. İçine girdiğin anda kaybolursun." sf. 119

"Belki binlerce kilometre uzaktaydım ama aptallığın kokusu o kadar çabuk yayılıyordu ki Osmanlı'da neler olup bittiğini anlamamak için insanın burnunu tıkaması gerekiyordu." sf.122

"Kumarbazların yönettiği bir devlet sürekli kazanamazdı." sf.122

"Haritanın sağı, ruhi bunalımda hepsi bu." sf.132

"Bombalı araçlara karşı tek savunma tekniğimiz şuydu:
'Bizi mi bulacak, amına koyayım?" sf.158

"Çirkin sesleriyle türkü söyledikçe güzelleşen çocuklar gibi." sf.159

"Emir ve eziyet arasında bir saç teli kadar fark vardır. O tel beyazlaştıkça, emri verenin, ere insan gibi davranma ihtimali yükselir." sf. 176

"Askeri bayramlaşmanın dört şartı da yerine getirilmiş olmalıydı: Örtülü bir masa, kolonya, çikolata ve plastik çiçek." sf.177

"Doğduğum günden beri, kafatasımın içinde, dünyadan daha hızlı dönen beynim artık durmuştu. Özgürlük buydu!" sf. 186

"Kahramansız büyümüş biri olarak, içimde birikmiş olan bütün hayranlık, dökülecek deniz arıyordu." sf.190

"Jeologlara sabır taşının sertlik derecesini sormak lazım." sf.194

"Hayatını kazanmak, onu bir yerlerde kaybetmiş olanlar içindi." sf. 211




AZİL



AZİL

Hakan Günday

2007

Doğan Kitap 

7. Baskı - Ağustos 2011

213 sayfa


Kitabın konusunu te 50. sayfada anlayabildim.

3 yaşındaki çocuk Asil, 28 yaşındaki haline mektup göndermiş.

PTT'nin o zamanki bir uygulaması. Şimdi mektubunu yaz, bundan bilmem kaç yıl sonra alıcının eline ulaşsın. Bu çerçevede 3 yaşındaki Asil, 28 yaşında eline geçmek üzere bir mektup yazmış kendisine. 

Mektubu okumaya başladığında hatırlamıyor ve inanamıyor tabi. 

Şaşırtıcı ve etkileyici.

Anne ve babası, Asil'e bunun mümkün ve gerçek olmadığını anlatmaya çalışıyor. Mektubu kendilerinin yazdığını söylüyorlar. Asil'e zihinsel engelli olduğunu, okuma yazmayı zaten çok geç öğrendiğini hatırlatmaya çalışıyorlar.

Ama Asil, mektubuna ve yazdıklarına inanıyor. Anne ve babasının, sandığı kadar iyi insanlar olmadığını düşünmeye başlıyor. Onları bağlıyor, öldüreceğini söylüyor. 

O esnada anne ve babası, bir aile içinde yaşanması ve söylenmesi hoş olmayan şeyler anlatıyorlar. 

Meğer Asil yalnız doğmamış. İkizi varmış, Asil, silahla oynarken ikizini vurmuş. Anne babası bunu örtbas etmiş. Bu olaydan sonra da Asil değişmiş.

Meğer babası, Asil'in aşık olduğu kadınla sevgiliymiş, yani babası annesini aldatıyormuş.

Yo yoo meğer Asil'in hiç ikizi olmamış. 

Anne baba, ortaya dökülen itiraflar sonucu ölmek istiyorlar. O yüzden artık Asil'e direnmiyorlar. Asil ise onları çözüp gidiyor. Bu da onları ölmekten beter ediyor.

Asil, yoluna ailesinden uzakta devam ediyor.

Gazeteye bir ilan veriyor. Bir çeşit medyumluk. Kader değiştirmek diye tanımlıyor o. Merak ettiğiniz olay ya da kişinin geçeceği noktaları anlatıyor. 

Başvuran ilk müşterisini, verdiği bilgilerle tatmin ediyor. Bu işte epey mesafe katediyor.

Ama sonra evine geri dönüyor.

Yazmaya başlıyor. Yazmak iyi geliyor, yazdıkça kurtulduğunu düşünüyor. YOKAVAR diyor buna. Zihnindeki her şeyi yazmak, yazarak yok olmak, boşalmak, saf zihne ulaşmak.

Yazdıkları sonra kitap oluyor. 

Asil, gazeteye ilan verdiğinde başvuran ilk müşterisi yeniden arıyor Asil'i. Asil, artık o işi yapmadığını söyleyince kadın zaten Asil'in bu işi hiç yapmadığını söylüyor.

Kitapta aslında olan bir olayın, sonradan öyle olmadığını okuyoruz sık sık.

Mesela Asil, sonra bu müşterisini öldürüyor. Öldürüyor diye okuyoruz.

Ama sonra bakıyoruz ki meğer ölmemiş.

Asil, kötülükle yüzleşme deneyleri yapıyor. Örneğin çıplak bir kadın ne kadar sürede tecavüze uğrayacak? Bunun için bir fahişe ve sinema-tv öğrencisi ile anlaşıyor. Sonuç 11 dakika 8 saniye. Bu sürenin ardından, çıplak kadının etrafını sırtlan gibi sarıyor tecavüz etmek isteyenler. (Neyse ki deney tecavüz gerçekleşmeden sona eriyor.)

Bunun gibi deneyler yapan Asil, "iyiliğin bir hayal, davranışa dönüşmesininse olanaksız olduğunu" kanıtladığını düşünüyor.

Yaptığı bu belgeseller internette yayılıyor. Ölüm tehditleri alıyor, hakkında kamu davası açılıyor. İyi hali nedeniyle cezası erteleniyor. Bir yıl sonra da belgesel unutuluyor.

Asil, devam ediyor.

Milletvekili satın alıyor. Onu kendi istediği şekilde konuşturuyor. Korkunç şeyler söyletiyor ona. Sonra uyuşturucudan ölüyor bu milletvekili, arkasında skandal fikirler bırakarak.

Sonunda bir pansiyona yerleşiyor Asil. Kalabalıktan uzakta.

Pansiyoncunun çocuğu Yahya ile geçiriyor günlerini.

Asil, pansiyondan ayrıldığında Yahya da peşinden geliyor. Yahya'nın babası buluyor onları. Asil'in çocuğunu kaçırdığını düşünen baba, Asil'i dövüyor.

Asil de son nefesini veriyor.

"Asil'in zihni, son kez konuştu.

'Azledildin. Her şey bitti. Bundan sonra, düşünmeyecek, bilmeyecek ve yaratmayacaksın."


*

Bu kitabı ilk olarak üç sene önce okuduğumda baygınlık geçirmişim: http://birazkitap.blogspot.com.tr/2012/02/azil.html

:)

Şimdiyse daha az baygınlık geçirerek okudum.



Altını Çizdiklerim

"Vicdanı taşıracak kadar hata ve göğüs kafesini parçalayacak kadar acı". sf. 18

"Kabul etmen gereken ilk gerçek de, doğumunda gözlerinin kapalı olduğudur. Hayata karanlıktan geldiğini bilmelisin. Anavatanın karanlıktır." sf. 20

"Her şey söylenmiş olabilir, ama ben daha söylemedim." sf. 29

"O kadar heyecanlandı ki elleri kekeledi." sf.59

"Ben bir gerizekalıysam sen de bir geri kalplisin!" sf. 68

"Güneşin söndüğünü sekiz dakika sonra anlarsın. O sekiz dakika boyunca hayatın sonsuza dek süreceğini sanırsın. Doğa yalan söyler sana." sf. 69

"Tanrı'nın Tanrısı yok. Biz ona inanıyoruz, ama o hiçbir şeye inanmıyor. Belki de tek gerçek tanrısız, Tanrı'nın kendisi. Tanrısızlık Tanrı'ya mahsus!" sf. 71

"Her ne kadar hiç kimse göründüğü gibi olmasa da, herkes göründüğü gibi olmaya çalışıyordu . Rahat gibi görünüyorsan rahat olmaya çalışıyorsundur. Görüntün, hayalindir." sf. 77

"Çamurdan bir maymun olmak, böyle bir şey olmalı." sf. 86

"Sonunda Tanrı sıkıntıdan patlamıştır. Buna da big bang denir." sf. 99

"Hava kararmıştı. Göz göre göre, ama kimseye görünmeden. Hem aniden, hem de yıllar içinde yaşlanan bir insan gibi." sf. 109

"Tanrı, insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söyleyecek kadar insanları ve kendini aşağılamak niyetinde değildi. Çünkü insan mükemmel yaratılmıştı. Ve din adında bir kullanım kılavuzuna ihtiyacı yoktu." sf. 112

"Hayat, insanın neyi bilmiyorsa onu öğrenmeye geldiği bir süreçti." sf. 113

"Gitmek, koşmak, kaçmak, yok olmak, buharlaşmak, havaya karışmak, rüzgarla savrulmak istedi." sf. 125

"Kollarını çırparak uçamayacağını anlayan ve gökyüzünde süzülen küçük kuşların ardından bakmakla yetinen ilk insan kadar sinirlendi." sf. 146

"İnsan,iyiliğe yakın olan bir kötüydü." sf. 149


sf.151

"Doğalı çok olmadığı için ölümü aklına getirmeyen bir çocuğa benziyordu, insanlık. Bu yüzden, ne cinsel gelişimini tamamlayabilmiş ne de şiddet eğiliminden vazgeçebilmişti." sf. 178

"Ayakkabıları, pantolonu ve üzerinde ne varsa hepsi uyudu. Ayakkabıları, pantolonu ve üzerinde ne varsa, hepsi sarhoştu." sf. 182

"Akıl, kelimelerle çalışır. Bu yüzden, her şeyin ve herkesin bir adı vardır." sf. 196

"Seninle buluşmak için değil, sevgilim, sensiz yaşayamadığım için kendimi öldüreceğim." sf.208





2 Aralık 2015 Çarşamba

MALAFA



MALAFA

Hakan Günday

2005

Doğan Kitap

6. Baskı - Haziran 2011

210 sayfa


Yine sıkıldığım, daraldığım, darlandığım bir Hakan Günday kitabı.

Fevkalade sıkılıyorum ama adamın bütün kitaplarını da okuyorum. Neden yapıyorum bunu kendime bilmiyorum.

*

Bir kuyumcuda, kuyumcu demek biraz küçük kalır aslında, kuyumcular çarşısı gibi bir yer, kuyum merkezi, Topaz Jewellery Center, evrenin en büyük kuyumcusunda işlerin nasıl yürüdüğüne dair bir roman.

Müşterilerin nasıl meterlendiği, tramlarının nasıl alındığı, ahçik ve meterlerin nasıl tokarlandığını anlatıyor.

Kitabın bir de böyle bir dili var.

Başlarda "Nece konuşuyon lan değişik?" diye sinirlenmiştim. İlerleyen sayfalarda alışılıyor.

Turistleri çok şık bir şekilde kazıklamak üzerine şekillenmiş bu dünyada kahramanımız, ava giderken avlanıyor. Bütün turistler gerizekalı değil sonuçta.

Okurken darlanmanın bir sebebi de yapışkan, yılışık esnaf. En tiksindiğim alışveriş şekli. Müşteri olarak benimle bu kadar yakın ve fazlaca ilgilenilmesinden rahatsızlık duyuyorum ben. Çünkü hemen kötücül algılıyorum bunu. "Lan kazıklıyor mu acaba?" diye. Fazlaca ilgilenmemesi ise, sattığı ürüne güven duyduğu izlenimi uyandırıyor bende. Alırsan ekime, almazsan s.kime der gibi. İşte ben böyle esnafı seviyorum :)


*

3 yıl önce de okumuştum bu kitabı. O zaman da daralmışım: http://birazkitap.blogspot.com.tr/2012/02/malafa.html




Altını Çizdiklerim

"Tevazu, iki kez iltifat almanın yoludur. Örnek: Ne kadar güzelsiniz! Hayır, değilim. Evet, öylesiniz. Etti iki!" sf. 35

"İnsanın en zor dayanabildiği çalışma koşulu olan tekrar, sağlıklı bir aklın ani ölümüne neden olur." sf. 35

"Tezgahtar, yanıtı sadece 'evet'olan sorular soran kişidir." sf. 45

"Her şey hayırla başlar. Müşteri 'Hayır!' der. Ben, 'Hayırdır!' derim." sf. 53

"Kimin hangi nedenle turiste ilk kez ikram ettiği bilinmese de, elma çayı, geleneksel Türk içeceğidir. Ancak Türkler bundan haberdar değildir." sf. 66


sf.126

"İlk görüşte aşka inandığım gibi, son görüşte aşka da inanırım. Ölürken yanımda kim varsa ona aşık olarak terk edeceğim dünyayı." sf. 126

"-İlk bilgi nedir sence? Bir insanın ilk öğrendiği şey nedir?
- Yürümek mi?
- Hayır dostum, düşünmek! Neden ile sonucu eşleştirmek. Yani düşünmek. Bir bebeğin öğrendiği ilk şeydir. Peki, söyle bakalım, bir insanın ilk unuttuğu bilgi hangisidir?
- Düşünmek mi?
- Zeki adamsın. Evet, düşünmek. Sevgili dostum, insanlar düşünmeyi unutmakla başlarlar hayvanlaşmaya. Neden ile sonucu eşleştirmeyi unutmakla başlarlar insanlıklarından uzaklaşmaya." sf. 161

"Odanın sessizliği o kadar gürültülüydü ki kimse birbirini duymuyordu." sf. 177


*

Hakan Günday'ın kitaplarında zaman zaman şarkılar geçiyor. Bu kitapta adı geçen şarkı:
"The Man Who Sold The World"

1 Aralık 2015 Salı

PİÇ




PİÇ

Hakan Günday

2003

Doğan Kitap

10. Baskı - Kasım 2011

224 sayfa


Dört arkadaş.

Dördü de birbirinden faydasız dört arkadaş.

Kımın zararlısı.

Ben olsam bulaşmam, ama bir kız var, Nilay, bunlardan birinden (Cenk olanından) hoşlanıyor. Kız bir de bu dördüne evini açıyor. 

Bunlar Hakan'ın evinde kalıyor. Ev, Hakan'ın teyzesinin. Teyze evi satacağını söyleyip Hakan'dan evi boşaltmasını istiyor. Bunlar da kızın teklifi üzerine hop onun evine yerleşiyorlar.

Kız sonra pişman oluyor tabi.

Suat var Nilay'dan hoşlanan. Normal insan o, piç değil. Nilay'ı ikna etmeye çalışıyor Cenk'ten ve diğer gerzeklerden kurtulması için.

Nilay da sonunda dayanamayıp evi boşaltmalarını istiyor. Sorun çıkarırlar diye endişelenmiştim ben ama bir sorun çıkarmadan gidiyorlar, iyi bari.

"Eğer sıradan insanlar olsalardı Nilay'ı döver, sonra tecavüz eder, son olarak da evdeki değerli eşyaları ve parayı alıp kaçarlardı. Ama piçler sabahın iki buçuğunda, evi sessizce terk etmekle yetindiler." sf. 143

Acaba zararlı diyerek haksızlık mı ediyorum? Zararlı demeyelim de işe yaramaz diyelim. Sevimsiz bir de.

Bir hiçbir şeyi ciddiye almama, boşverme, alaya alma halleri...

Bunlardan birine aşık kızın dediğine katılıyorum ben: "Salak! Evet, bence size çok uygun. Kusura bakmayın ama öyle. Bütün gün boş boş oturup saçma sapan şeylerden konuşuyorsunuz. Sonra da insanların size anlayış göstermesini bekliyorsunuz. Bence bu salaklıktan başka bir şey değil." sf. 47

Bence de.

Bunlar sokaklarda, barlarda, orada burada günlerini ve gecelerini geçiriyorlar.

Sonra, sadece beden güçleriyle çalışacakları bir iş arıyorlar. Fabrikada işçi olmak için işe başvuruyorlar. Ama işe alınmıyorlar. Tipleri biraz tuhaf çünkü. Yani fabrikada çalışmak için tuhaf. Sadece beden gücüyle çalışabilecekleri bir iş için fazlasıyla zihin gücüne sahiplermiş gibi bir görüntüleri var. Bu görüntü de iş verenlerini rahatsız ediyor.

Saçma sapan geçen günlerinin ardından kitabın sonunda hepsine ne olduğunu okuyoruz. 

Herkesin finali, kendine yakışan gibi oluyor. 

*

Bu kitabı daha önce de okudum: http://birazkitap.blogspot.com.tr/2012/01/pic.html

Şu an bu satırları, kitabı ikinci kez okumamın üzerinden iki ay geçmişken yazıyorum. Bir iğreti ile aldım elime kitabı. "Üfff pis salaklar" diye. Kitabın her sayfasında da "üfff ergen/ ay salak/ yemin ediyorum gerizekalı..." diye notlar almıştım. 

Sevmedim sizi piçler.

Uzaktan merhaba merhaba. Belki iki çift lafın belini de kırarız, ama hepsi o. İki saatten fazla sizi çekebileceğimi sanmıyorum. Baş ağrısısınız.



Altını Çizdiklerim

"Gerçek bir romancı olacak kadar hayal gücüne sahip olmasına rağmen binlerce cümle kuracak kadar sabrı içinde taşımaması." sf.18

"Her zaman yanındayım' diyen bir piç gerçekte şunu hissediyordur: 'Mezarına kadar gelir ve seninle gömülürüm." sf.36

"Bazen dünyanın bir kasa olduğunu düşünüyorum. Tanrı'nın parasını sakladığı bir kasa. Para biriminin insan olduğu bir evrende küçük bir kasa. Tanrı'nın paraya ihtiyacı olduğu zaman büyük savaşlar, felaketler, ölümler oluyor. Ölenler harcanıyor. kalanlarsa faiz yaratmak için ürüyor." sf. 38

"Çünkü Gonca aşkın IQ düşürücü yan etkisinin altındaydı." sf. 45

"Bence romanların iyi olup olmadıklarını anlamak için ikinci kez okumaya çalışmak lazım. Eğer okunabiliyorsa, iyi roman testini geçmiş demektir. Okunmuyorsa, en yakındaki ilkokulun kütüphanesine bağışlanmalıdır." sf. 47

"Hayat seni öyle bir noktaya getirir ki kendini sevdiklerinle savaşırken ve nefret ettiklerinle sevişirken bulursun. Üzülürsün. Pişman olursun. Sonra biraz zaman geçer ve tersinin bu dünyada işlemediğini görürsün." sf.55

"Okşayan elleri ısıranlar, tekmeleyen ayakları öperler." sf. 55

"Çünkü onlar bir yere gitmiyordu. Sadece duruyorlardı. Belki de en korkunç şiddet buydu: durmak. İnsan kaçarken başkasının, dururken kendi kanında boğulur." sf. 57

"Ben hissettiğim zekadayım." sf.82

"Yasalar huzurunda yetişkinliğe geçiş yaşının değişmesi gerektiğini düşünüyordu. Hayat şartlarının geçen yüzyıllara oranla rahatlamış olması ve hayat süresinin uzaması nedeniyle çocukluğun bitiş yaşının yirmü üç olması gerektiğini savunuyordu. Hakan'a göre yürümek yerine motorlu taşıtlar kullanan, düşünmek yerine televizyon seyreden, spor yapmak yerine PlayStation oynayan, kütüphane koridorları yerine internet sitelerinde dolaşan çocukların olgunlaşmaları gecikiyordu. Geçmiş kuşaklara göre tabii ki daha çok bilgiye sahiplerdi ancak bu bilgiyle ne yapacaklarını belirlemelerine onları zorlayacak bir hayat yaşamıyorlardı. Bilgili ancak bilinçsiz çocuklar on sekiz yaşından sonra da çocuk olmaya devam ediyor ve kendileri başta olmak üzere çevrelerine de zarar veriyorlardı. Ortaöğretim süresi uzatılarak çocuklar hayata alıştırılmalı ve ancak yirmü üç yaşından sonra yetişkin olarak kabul edilmeliydiler." sf. 97

"Açık gözlerle yürümek uyanmak anlamına gelmiyordu." sf.98

"Beni terk edenlerin hepsi kapı oldu. Çünkü sırtlarını bile görmeye vaktim olmadı. Kapıyı çekip çıktılar ve ben daha ne olduğunu anlayamadan kapıya dönüştüler." sf. 100

"Mozaik ancak tuvalet zemininde olursa iyi görünür. Toplumlarda olursa, adına 'karambol' denir." sf. 130

"Doğaya zarar veren doğanın kendisidir. Düzeneği böyle çalışır. İçinde barındırdığı insan zekasıyla, depremleriyle, harekete geçen volkanik dağlarıyla, doğa kendine zarar verme eğilimi olan yaramaz bir çocuk gibidir." sf. 157




sf.157

"Romain Gary'nin intihar mektubunun son iki cümlesi:
'Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşça kalın." sf.165

"Günümüz siyaseti hayvanlara göre düzenlenmiştir. Hayvanlarla iletişim kurmanın iki yolu vardır: kandırmak ve korkutmak.1 sf. 187

"Bir kentin uçları arasında yürüyerek yol almak, tabanları şiştikçe yerden yükselen bir insana birinci saatte gezinti, ikinci saatte spor, üçüncü saatte savaş, dördüncü saatte yenilgi gibi gelir." sf. 195

"Cehenneme sadece bronzlaşmak için gideceklerinden emindiler." sf. 200

"Ziller çaldı. Okul binası çocukları yuttu. Ziller çaldı. Okul binası çocukları kustu." sf. 203

"Kitaplarla arası birkaç kilometreden fazladır." sf. 204

"Gizli eşcinsellik teorisi eşcinseller tarafından uydurulmuştur. 'Önemli olan ruh güzelliğidir' lafının çirkinler tarafından uydurulduğu gibi. (...) 

Biliyorsun: gizli eşcinsellik teorisine göre, ne kadar reddedersen o kadar eşcinselsindir.

İşte teorinin ibneliği burada. Homofobik bir insana gizli eşcinsel yakıştırmasını yapmak, bir Nazi'ye gizli Yahudi demekle aynı şey." " sf. 207

"Hayatla savaşlarına bir sonraki sabah kaldıkları yerden devam etmek üzere siperlerine çekiliyorlardı. Bazı binalar boşalıyor, bazıları doluyordu." sf. 208

"Issız ada fiyatlarının en çok merak edildiği saatlerdi." sf. 208



*

Kitapta bahsi geçen şarkı, film ve kitaplar:

Village People - i am what i am

Nico Icon- Femme Fatale

Steve Miller Band - Serenade

Sid and Nancy (film)

Dean Martin - Innamorata

Frank Sinatra - My Way

The Cure - Just Like Heaven

Crosstown Traffic - Jimmy Hendrix

Gölgesini Satmış Adam - Romain Gary (kitap)

Kelebek - Henri Charriere- (kitap)