10 Mart 2025 Pazartesi

YANIK SARAYLAR



 YANIK SARAYLAR

Sevim Burak

1965

Yapı Kredi Yayınları

17.Baskı - Nisan 2024

90 sayfa


Hüzünlü öyküler var kitapta. Hüzünlü kadın öyküleri. Yalnız, sevgisiz, umutsuz, çaresiz kadınlar. Bu duyguları bildiğimiz anlamda giriş-gelişme-sonuç ile anlatmamış yazar. Böyle doğrusal bir sıra takip etmiyor. Bu kadınları üzen olayların ne olduğu açık değil ama üzüntülerinin samimiyeti açık. Dramatik bir şiirsellik var öykülerde. 

1965’de yayımlandığında tartışmalar yaratmış bu kitap. Yılın edebiyat olayı sayılmış.

Yazarın ilk kitabıymış bu arada. 

Kitaptaki öyküler:


SEDEF KAKMALI EV

Nurperi Hanım’ın eşi Ziya Bey’in cenazesindeyiz. Nurperi Hanım on yıllarca evde eşi Ziya Bey ile yaşamışız ve sanırım bir de onun erkek kardeşleriyle. Onlar ölmüş. Ama eşyaları evde kalmış. Ölülerden kalan eşyalarla sanırım ev iyice çöp eve dönmüş. Ve onlarca adam bu evi parçalamaya gitmiş.

Tüm bunlar mecazen mi gerçek mi, benim götümden anlamam mı, emin değilim.


PENCERE

Anlatıcı pencereden karşı evdeki kadını görüyor. Onun intihar etmeyi düşündüğünü anlıyor. Onu destekliyor intihar etmesi konusunda. Ama bu defa kendisi intihara yaklaşıyor. Yeşil şapkalı adam diye kurguladığı bir adamın onu çağırdığını, gelsene dediğini görüyor ve atlıyor aşağı. “Yarı belime kadar karanlığa sarkıyorum, gürültüyle düşüp parçalanmaya başlıyorum.” Sf.23


YANIK SARAYLAR

Anne babası boğularak ölmüş bir çocuk olan anlatıcı, Fulya Teyze’sinin elinde büyümüş. Saraylı bir kadın Fulya Teyze ve onun ölümüyle devlet daireleri arasında koşturmasını anlatıyor diye anladım.


BÜYÜK KUŞ

Anlatıcının Koca Kuş’a benzettiği sevdiği adam ölmüş. Kadın da üzülmüş. Kadın, Kent adlı bir adamda teselli aramış. Ama Kent de onu atkıyla boğmuş. Bu Kent başta imgesel bir anlatı diye düşündüm, şehir anlamında, ama yok gerçek insan adam galiba. 


AH YA RAB YEHOVA

Zembul bir Yahudi kız. Bir Müslüman Türk’e gönül vermiş, sevişmişler, çocukları olmuş. Adam ondan sonra evlenmeye karar vermiş. Ama kız ve ailesi ve hatta cümle komşu memnun değil. Ateşler içinde bitiyor bu hikaye.


ÖLÜM SAATİ

(Daha eski basımlarda adı İKİ ŞARKI imiş bu öykünün adı.)

Kim ölmüş anlamadım. Saati vakti soran biri var. Israrla soruyor.

"Yalvarırım beyefendi, saatiniz kaçı gösteriyor?

Saatin 1’dir - 2’dir- 2 buçuktur

Üçü çeyrek geçiyor

4.30

Dörde çeyrek var

5’tir

Altıdır

7

8

9

10

11

12’dir."

Sf.84

*

Evet böyle bir tarz.

Olay hikayesi değil bunlar, his hikayesi. Var mı böyle bir tabir? Yoksa da ben buldum. Kitabı okurken olay ne tam anlamamakla birlikte anlatılan karakterin acı çektiğini hissediyorsunuz. Olayı anlatmaya çalıştığınızda ise yukarıda benim yapmaya çalıştığım gibi manyağa dönüyorsunuz. 


6 Mart 2025 Perşembe

GİZLİ EL

 

GİZLİ EL

Reşat Nuri Güntekin

1924

İnkilap Kitabevi

2019

155 sayfa


Reşat Nuri Güntekin'in ilk romanı. 

Önce gazetede tefrika edilmiş. Ardından kitap olmuş. Devlet adamlarına sataşıldığı iddiasıyla sansüre uğramış. Devlet adamlarımız da bu kadar alıngan olmasın canım.

*

Bugün Kuzguncuk'ta eskiden hamam olan şimdi kütüphane/kafe hizmeti göre Kuzguncuk Nevmekan'a gittim. Oradaki kitaplara bakarken bunu bir oturuşta bitiririm diye gözüme kestirdim ve gerçekten de bitirdim.

*

Şeref Bey. Gemlik’de memuriyete atanıyor. Çok sıkılıyor. Çünkü o memleket için büyük işler başarma arzusunda.

Bir doktor ile ahbaplık ediyor ve bu tanıdık aracılığıyla çiftlik sahibi Aziz Paşa ile tanışıyor. Aziz Paşa’nın oğlu Adnan ve kızı Seniha’ya ders veriyor. Seniha ile yakınlaşıyorlar. Ama Şeref çekiniyor, çünkü Seniha paşa kızı, kendisine bakmaz diye düşünüyor. Kız için uygun bir kısmet çıktığını öğrenince çok üzülüyor ve  tayinim çıktı benim, gideceğim diye yalan söylüyor. O arada hasta olup yataklara düşüyor. Cebinden Seniha’nın resimleri çıkınca Aziz Paşa durumu anlıyor ve evlenmelerine izin veriyor. Zaten seviyor Aziz Paşa Şeref’i. Seniha da boş değil Şeref'e karşı. Evleniyorlar.

Şeref iş adamlığına soyunuyor. İstanbul’a taşınıyorlar. Ticaret yapıyor. Bu arada zengin başka iş adamlarıyla eğlencelere katılmak zorunda kalıyor. Akşam eve geldiğinde de pijama terlik ve olsaydı televizyon takılıyor. 

Evliliklerinin ilk zamanlarında Şeref Seniha'dan sevgi sözcükleri duymak istiyor ama Seniha kaçınıyor. Yıllar sonra bir gün Şeref'in "Beni seviyor musun?" sorusuna artık Seniha "Seviyorum seni tabii" diyor. Ama Şeref bundan memnun olmuyor, çünkü büyüsü kaçmışmış.

“Ondaki bütün esrarlı kudret ‘Seviyorum!’ kelimesindeymiş gibi onun ağzıyla tekrar edince büyü birdenbire bozuluyordu. O, artık her kadın gibi bir kadın, bir iyi hayat arkadaşıydı.” Sf.127

*

Seniha, Gemlik’e gidiyor, çiftliğe babasını görmeye.

Şeref İstanbul’da çalışıyor. Çalışırken de zorla eğleniyor. Eğlenmek işinin bir parçasıymış.

“Çünkü benim muhitimin işi gibi işler eğlencesiz, eğlence kadınsız olmazdı. (…) Ben de herkes gibi onlarla şakalaşıyordum. Lazım geldikçe ellerini, bellerini tutuyordum; başımı yanlarına yaklaştırıyordum. Sarhoş aşık, elinden uçanla kaçan kurtulamayan yüzsüz hovarda taklidi yapıyordum. Fakat yemin ederim ki, hepsi taklit.” Sf.137

Evet evet taklit tabii tabii!

Bu ortamların birinde bir kadınla tanışıyor. Müteahhit eşi olan bu kadının çekingenliği Şeref'in ilgisini çekiyor. Kadın Şeref'i evine davet ediyor. Şeref gidiyor. Evde yalnızlar, kadın Şeref’e yaklaşıyor ve Şeref’in dudaklarına yapışıyor, Şeref itiyor kadını ve evden çıkıyor. Çok utanıyor. Bir takım iç muhasebelere girişiyor. Yakışmadı bana gibisine.

Ertesi gün polis Şeref'i karakola götürüyor. Yaptığı ticaretlerle ilgili bir sıkıntı olmuş. Hapse giriyor.  Aziz Paşa ve Seniha para cezasını ödeyip çıkartıyorlar onu hapisten. 

Seniha Şeref’in yaptıklarının o kadar önemli bir sorun olmadığını söylüyor ama ekliyor, eğer gerçekten başka bir kadınla aldattıysa… Daha fazla ekleyemiyor çünkü ağlıyor.

Şeref’e inanıyor, “Eskisi gibiyiz artık.” diyor Seniha.

Şeref, bari bu gece söyle beni sevip sevmediğini, diyor.

Seniha, hele bu gece asla, diyor.

Şeref ağlıyor.

---Son---

*

Kitabın başında kitabın yazılış hikayesi var. Reşat Nuri aslında o dönem savaş sayesinde zengin olanlarla, vurguncularla ilgili bir eleştiri mahiyetinde yazacakmış bu romanı. Ama taslağı görenler aman onu öyle deme sakıncalıdır, aman bunu böyle deme yasaktır diye diye bezdirmişler. O da aşk hikayesi içine katarak anca bu kadar sistem eleştirisi yapabilmiş. 

2 Mart 2025 Pazar

ASPİDİSTRA

 

ASPİDİSTRA

(Keep the Aspidistra Flying)

George Orwell

1936

İngilizce aslından çeviren: Şemsa Yeğin

Can Sanat Yayınları

24.Basım – Haziran 2021

296 Sayfa

 

Parasızlığa dair tüm eziklikleri içeren bir kitap. İyi bir işte çalışmayı şiddetle reddeden, rezil kepaze bir hayat yaşamayı çılgınca savunan ama beri yandan bu hayattan da nefret eden bir karakter var, evlerden ırak.

*

Fakirlik içinde Gordon. Anası ve ablası yememiş yedirmiş, bunu okutmuş. Ama bu nankör. İş beğenmiyor. Başarısızlığı ve fakirliği benimsemiş. Artık para kazanmak hevesinde değil, aksine paraya savaş açmış. Yazarak geçinmeyi umuyor ama nerede öyle geçinmek?

“Yoksulluğun ilk etkisi, düşünceyi öldürmesidir.” Sf.66

Reklam şirketinde metin yazarlığı yapıyor. Burada seviliyor ve iyi para kazanmaya başlıyor. Ama paraya ve iyi işe düşman olduğu için buradan çıkıyor. Bir sahafta çalışmaya başlıyor.

Zengin bir arkadaşı var, Ravelston. O da ayrı garip. Zenginliğinden utanıyor, fakirlerle arkadaşlık ediyor. Dergi çıkarıyor, fakir ozanlar bundan para koparmaya çalışıyor. Ama Gordon asla öyle biri değil. Borç bile kabul etmiyor. Hatta adamın kendisine yemek ısmarlamasına bile asla müsaade etmiyor.

Bir kızcağız var, Rosemary, seviyor bu adamı ilginç bir şekilde. Ama adamımız rahatsız. Tam bir redpillci gibi:

“Parasız, kadınlarla ilişkilerinde dürüst olamazsın. Çünkü parasız, istediğini seçemezsin, boyunun yettiğini alırsın; sonra zorunlu olarak onlardan kurtulursun. Tüm diğer erdemler gibi sadakat da parayla alınır. Para yasasına isyan ettiğinden, -bir kadının asla anlayamayacağı bir kararlılıkla- iyi bir iş hapishanesine razı olamadığından kadınlarla olan bütün ilişkilerine süreksizlik ve aldatma egemendi. Paradan feragat etmek, kadından da feragat etmeyi getiriyordu. Ya para tanrısına hizmet et, ya da kadınsız kal. Seçenekler bunlardı. İkisi de aynı ölçüde olanaksızdı.” Sf.130 diyor.

Gordon, ablasından borç alıp Rosemary’i kırlara götürüyor. Ki ablasına dünya kadar borcu var ve ablası da fakir fukara bir kızcağız.

Kırlarda uygun fiyatlı açık yer bulamıyorlar. Pahalı bir yere oturuyorlar. Gordon orada garsondan çekiniyor, garson da ayrı puşt bu arada, aşağılıyor bu ikisini, bu ikisi de zavallım kalkamıyorlar, çekiniyorlar, pahalı pahalı şeyleri söylüyor Gordon garsondan çekinip, bütün parasını bitiriyor.

İlk sevişmelerini bu kırda yaşamayı düşünüyorlardı aslında. Çünkü evleri yok. Gordon bir pansiyonda kalıyor ve misafir alması yasak. Kız ailesinin evinde. Tam kuytu bir köşede halvet olacaklar, Gordon prezervatif almamış yanına. Kız korkuyor bebeği olmasından, o yüzden bu koşulda sevişemiyorlar. Gordon bunu da parasızlığa bağlıyor. Prezervatif alamaması da parasızlıktan.

Bir gün beklemediği bir şey oluyor, yayımlanan bir şiirinden güzel para veriyorlar. Ablama borcumu ödeyeceğim diye bir miktarını ayırıyor paranın. Ama inanmıyorsunuz bunun olacağına. Ödemeyeceğine siz de adınız gibi emin oluyorsunuz okurken.

Gordon, kız arkadaşı Rosemary’i ve zengin arkadaşı Ravelston’u yemeğe çıkarmaya karar veriyor. Hem de lüks bir yere. Kız da arkadaşı da onu engellemeye çalışıyor, ama yok kafayı yedi Gordon. Bir sürü para harcıyor restoranda. Rosemary’e sarkıntılık ediyor sarhoş sarhoş. Kız kaçıp gidiyor. Gordon iki fahişe buluyor. Ravelston engel olmaya çalışıyor, olamıyor, Gordon malı aklını yitirdi çünkü. Sarhoş haliyle sokakta bir çavuşa şiddet uyguluyor. Tutuklanıyor. Ravelston para cezasını ödüyor, kendi evinde misafir ediyor Gordon’u. Gordon’un çavuş tokatlayıp hapse girdiği yerel gazetede haber olunca kitapçıdaki işinden kovuluyor. Daha az parayla başka bir kitapçıda güç bela iş buluyor. Eskisinden daha sefil bir yerde yaşıyor. Yalvarıyorlar eskiden çalıştığı reklamcıya gitsin, orada iş verecekler diye. Yok asla kabul etmiyor. Dibe çökmek istiyormuş. Parayla savaşıyormuş.

Rosemary hala bırakmıyor onu. Sevişiyorlar. Kız hamile kalıyor. Gordon ne yapacağını düşünüyor. Kız nasıl nahif. İster evlen ister evlenme benimle diyor. Özgürsün diyor. Aldırmayı da düşünüyor. Gordon, ondan hiç beklemezdim, şerefli davranıyor. Reklam işine giriyor. Kızla evleniyor. Bütçelerine uygun bir ev tutuyorlar, yavaş yavaş döşüyorlar.

Gordon eve bir aspidistra istiyor, bir zambak türü. Yaşadığı her evde vardı. Ama kız istemiyor. Alacağız almayacağız derken kız karnındaki bebeğin hareket ettiğini hissediyor. Gordon da heyecanlanıyor. İyi olacak galiba.

Böyle bitmesine sevindim.

Gordon bir noktada intihar eder sanıyordum.

Rosemary’e, Ravelston’a ve ablası Julia’ya helal olsun. Umutlarını kesmediler Gordon’dan. Gordon sen de yat kalk bu insanlara dua et. Ablana olan borcunu da öde.

HAVVA

 

HAVVA

(Eve)

Cat Bohannan

2023

Çeviren: Elif Günay

Hep Kitap

1.Baskı – Mayıs 2024

487 sayfa

 

Çok beğendim bu kitabı. Bütün kadınlara tavsiye ederim. Erkekler okumasın. (Şaka)

*

“Kadın Vücudu, İnsanın 200 Milyon Yıllık Evrimine Nasıl Liderlik Etti?” alt başlığıyla yayımlanan kitapta kadın bedeninde süt nasıl var oldu, rahim nasıl gelişti, menopoz niye var… gibi sorulara cevaplar yer alıyor.

Kitaba adını veren Havva ilk kadın anlamında değil, dişi bedenindeki yeniliklerin ilk çıktığı canlı anlamında kullanılıyor. Örneğin sütün Havva’sı, rahmin Havva’sı gibi. Bu Havvalar ilkin bir insan değil, hatta insana benzeyen canlılar bile değil.

*

Bulunan fosillerden anlaşılıyor ki 205 milyon yıl önce sansarla fare melezine benzeyen hayvan (Morganucodan) memelilerin sütünün ilk Havva’sı. Aslında yenidoğan memeli canlı öncelikle suya ihtiyaç duyuyor. Anne sütünün de %90’ı su. Böylece yenidoğan hareket etmesi gerekmeden güvenli yuvasında su ayağına geliyor. 

“Bilim insanları sütün hem susuz kalma sorununu hem de bağışıklık sorunlarını tek kalemde çözmek üzere evrimleştiğini düşünüyor.” Sf.31

Bu canlı türünün dişisinde henüz meme ucu yok ama süt veriyor. Yavrular sütü annelerinin bedeninden yalıyor. Zamanla yavrunun kullanımı için daha efektif olacak diye meme ucu çıkıyor.

“Süt bezlerine özel bir erişim portu oluşması evrimin basit bir eseriydi.” Sf.38

Sütü çıkaran şey annenin bunu üretmesinin yanı sıra aslında bebeğin bunu emmesi. 

“Sütü annenin vücudu üretiyor olsa da o üretimi tetikleyen şey, bebeğin ağzıdır.” Sf.38 

Yani süt, annenin memesinde birikmiş beklemiyor. Anne bedeninde depolanmış süt yok. Bebek, meme ucunu emince süt ortaya çıkıyor.

Süt ve bebeğin salyası arasında bir iletişim varmış. Kitapta bu gayet teknik anlatılıyor, ben kendi anladığım kadar anlatacağım. Bebek, memeyi emerken salyalarını saçıyor ya. Bu salyalara göre bebeğin sağlığıyla ilgili neye ihtiyacı varsa ona göre süt oluşuyormuş.

Olağanüstü bir şey. Kitapta bu oluşum bilim bilim anlatılıyor.

*

Rahmin var oluşu da evrim sürecinde şöyle gelişmiş:

“Bazı eski canlılar, yumurta bırakmak yerine o yumurtaları vücutlarının içinde kuluçkaya yatırmış. (…) Bizler yumurtaları vücudun içinde sıcak tutmakla kalmamışız, kadın vücudunu bütünüyle bir gebelik makinesi haline getirmişiz.” Sf.60

Bu da başka bir olağanüstü oluşum. Kadın bedeninin bebek dünyaya getirmek için içinde yarattığı evren akıl almaz bir şey.

*

Kitapta kadın bedeninin olağanüstü tasarımına hayran kaldım. Muhteşem bir donanım bu. Gelgelelim nasıl yok sayılıyor, o da anlatılıyor kitapta.

Tıpta erkek bedeninin norm kabul edildiği ile başlıyor kitap. “Erkek normu” diyor buna yazar. Antidepresan, ağrı kesici vb ilaçlar kadınlarda daha az etkili ama bu önemsenmeden iki cinsiyete de aynısı veriliyormuş. Varsayımsal olarak erkek denekler kullanılıyormuş. Sebep olarak kadınlardaki hormonal değişimler gösteriliyor. Yani özel olarak kadınlarla ilgili bir araştırma yapılmıyorsa kadınlar araştırmanın dışında kalıyor.

“Bu şekilde deneyler daha hızlı ilerliyor, makaleler daha çabuk yazılıyor ve araştırmacının fon ve kadro bulma ihtimali artıyor.” Sf.11

Sonsuza kadar böyle sürecek değildi tabii.

“Artık memelerden bahsetmenin vakti geldi. Memelerden, kandan, yağdan, vajinalardan, rahimlerden, hepsinden.” Sf.19

*

Kadınların ergenlik sürecine de değiniyor yazar. "Kızlık dönemi" olarak ifade ediyor bunu ve daha iyi bir kelime bulamadığını da belirtmeden geçmiyor. Bu dönemle ilgili çok doğru bir tanım yapıyor yazar:

“Her genç kızın hayatında, izlendiğini fark ettiği bir an vardır. Vücudunun görünür bir şeye dönüştüğünü, bu görme işini de erkeklerin yaptığını fark ettiği bir an.” Sf.217

Aynen! Bu cümleyi okuyan her kadının da “Aynen” diyeceğine eminim. Her kadının ergenlik dönemine girerken yakaladığı o rahatsız edici erkek bakışı.

“Erkek bakışı terimi burada kullanamayacağım kadar çok şey ifade ediyor. Ama bu temel deneyim; yani bir kız çocuğunun sekiz ila on dört yaşları arasında görünür bir şekilde kadın olmanın başka türlü görülmek anlamına geldiğini öğrendiği o anlar dizisi; bana tanıdık geliyor.” Sf.217

Hepimize tanıdık geliyor bacım.

Burada aklıma John Berger’in “Görme Biçimleri” kitabı geldi. Nü resimlerde resimlerdeki kadınların resme bakan erkeğe dönük ve onun hakimiyetinde gibi resmedildiğini yazıyordu. Resmi çizen de resme bakan da erkek, kullanılan figür ise kadın. Kadın sadece kendisine bakan erkeğe dönük. Bu resmedilişte amaç kadını resme bakan erkeğe sergilemek, o erkeğin cinselliğini uyandırmak, diye anlatıyordu.

*

Kitapta büyükanneler için de özel bir bahis var. Menopozun evrim sürecinde neden var olduğu ile ilgili bölümde bahsediliyor. Çeşitli çıkarımlar var menopozla ilgili. Aklımda yer edenlerden biri kadınların yaşlanınca da çocuk doğurup kendi çocuklarına bakmalarındansa tecrübeleri ile artık başka çocuklarla (torunlarıyla) ilgilenebilmesi, yaşam bilgisini onlara aktarabilmesi içinmiş. Bu bir görüş. Çeşitli kabilelerden örneklerle bunu detaylandırıyor yazar. Örneğin yaşlı kadın, genç kadının doğumuna ebelik yapıyor, tecrübesiz annelere destek oluyor. Bu arada birkaç bin yıl önce yaşlı kadın, genel olarak yaşlı insan, zaten olağanüstü bir durummuş. Kimse uzun yaşayamadığı için. Yaşlılara saygı mottosu da muhtemelen o dönemlerden kalma. İnsanın o yaşa kadar yaşayabilmesi, hayatta kalabilmiş olması bir muazzam bir başarı diye görülüyor ve tabii ki saygı duyuluyor, tecrübesinden ve bilgisinden yararlanılmak isteniyor. Ama bugün zaten dünyanın çoğu yaşlı. Sanırım o yüzden arzu ettikleri saygı azaldı.

Büyükannelerin önemine “Alttakiler” adlı kitapta da değiniliyor. Orada bugünkü durumdan bahsediliyor. Büyükanneler torunlarına bakınca anneler, çocuğa bakan güvenilir biri var diye işe daha rahat devam edebiliyormuş. Ve hatta bu büyükanneler, insan nüfusunun da artışını sağlıyormuş. Çünkü büyükanne çocuğa bakınca, anne baba yeniden çocuk yapma konusunda daha rahat oluyormuş.

*

Biricik dünyamızda önce mikroorganizmalar vardı. Yaklaşık 3 milyar yıl önce. Bir milyar yıl kadar sonra amipler gibi tek hücreli organizmalar var oluyor. Sonra omurgalılar. İlk omurgalı hayvanlara ait fosiller 500 milyon yıl öncesine dayanıyor. İnsan vücuda da bundan kaç milyon yıl sonra oluştuysa artık! Zaten bir milyon yıl ile bir milyar yıl arasında ben açıkçası fark göremiyorum. Bir noktadan sonra bana çok önemli gelmiyor. Zihnimde canlandıramıyorum, bir karşılık bulamıyorum bu kadar eski zamana. Ama dünya tarihini milyon milyar yıl diye düşündüğümüzde insan vücuduna yeni diyebiliriz.

“Ayak parmaklarımızın yerinde el parmaklarının olduğu dönemler çok da eski değil.” Sf.20

Kadınları var saymamız ise bu milyar yıllık insanlık tarihi için daha iki saat gibi bir şey.

19 Şubat 2025 Çarşamba

YAKLAŞAN DALGA

 


YAKLAŞAN DALGA

Teknoloji, Güç ve 21. Yüzyılın En Büyük İkilemi

(The Coming Wave: Technology, Power, and the Twenty-first Century’s Greatest Dilemma)

Mustafa Suleyman

ve

Michael Bhaskar

2023

Çeviren: Omca A. Korugan

Doğan Yayınları

1.Baskı - Mayıs 2024

432 sayfa


Mustafa Suleyman, Microsoft AI’ın CEO’su. Ayrıca DeepMind’in kurucularından ve Google’da yapay zeka ürün yönetimi ile ilgilenmiş.

DeepMind’ın kuruluş hikayesini şöyle anlatıyor:

“Biz insanları bu kadar üretken ve becerikli yapan şeyin özünü damıtıp bir yazılıma veya bir algoritmaya aktarabilseydik ne olurdu?” Sf.21

Bunun üzerine arkadaşlarıyla DeepMind şirketini kuruyor.

*

Yaklaşan dalga dediği yapay zekanın önlenemez yükselişi. Ya da önlenebilir mi? Önlenmeli mi?

Yapay zekanın tehlikeli olabileceğine dair şunları belirtiyor: Siber saldırılar artabilir, otomatik savaşlar olabilir, insan eliyle çıkarılmış pandemiler gerçekleştirilebilir.

Tarih boyu insanlar yeni teknolojilere şüpheyle yaklaştılar. Çünkü kendilerini tehdit altında hissediyor, geçim kaynaklarının ve yaşam tarzlarının yok olacağından endişe ediyorlar.

“Tarihin büyük bir bölümü boyunca teknolojiyle ilgili zorluk, onu yaratmak ve gücünü salıvermekti. Şimdi bu durum tersine döndü: Teknolojiyle ilgili bugünkü zorluk, salıverilmiş gücünü dizginlemek, bize ve gezegenimize hizmet etmeye devam etmesini sağlamak.” Sf.72

*

Öte yandan ne tehlikesi olursa olsun teknoloji durdurulamaz.

Genel olarak da teknolojik süreç şöyle evrildi diyebiliriz:

MÖ 9000-7500 Tarım devrimi - bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi -
1770’ler Sanayi devrimi - buhar gücü - fabrika sistemleri
1840’lar demiryolları- telgraf- buharlı gemiler
Sonra içten yanmalı motor - kimya mühendisliği- motorlu uçuş- elektrik

Bu noktadan sonra artık teknolojide coşuldu:

“Düşünün ki 19.yüzyılın sonlarında at arabasıyla yolculuk edip ısınmak için odun yakan çocuklar, ömürlerinin sonunda uçakla yolculuk edip atomun parçalanmasıyla ısıtılan evlerde yaşadılar.” Sf.46

*

Şimdi de yapay zeka çağındayız. Makine öğrenmesi de denilen bir aşama ile yapay zeka ürünlerinin kendi kendilerine öğrenmesi modelleniyor. Ancak bu modeller bazen ırkçı söylemler geliştiriyor. Kitaptaki bir örneğe göre; GPT-2’de “Beyaz adamın mesleği” ifadesi girildiğinde model cümleyi polis, hakim, savcı… diye tamamlıyormuş. “Siyah adamın mesleği” diye başlandığında pezevenk, fahişe diye.

“Açık internette mevcut bir sürü karmakarışık veri ile eğitildiklerinden, bunu yapmaktan kaçınmak üzere dikkatli bir şekilde tasarlanmadıkları takdirde, toplumun altta yatan önyargılarını ve yapılarını rastgele yeniden üretecek ve hatta güçlendireceklerdir.” Sf.103

*

Yapay zekanın ve teknolojinin gelişimi ile devletlerin sona ermesi ihtimalinden bahsediyor yazar:

“Teknoloji sektöründeki nüfuz sahibi bir azınlık yalnızca yeni teknolojilerin ulus devletlerden oluşan düzenli dünyamız için bir tehdit oluşturduğuna inanmakla kalmıyor, bu grup onun ölümünü fiilen memnuniyetle karşılıyor.” Sf.218

Devletlerin yerini özel şirketlerin alması gibi bir belki komplo teorisi belki mantıklı bir öngörü. Elon Musk için de böyle bir şey duymuştum. Dünyayı devletlerin değil şirketlerin yönetmesini istiyor diye. (Dünyayı zaten devletler değil beş aile yönetmiyor mu? Zaaaa! )

Yazar ulus devletlerden yana olduğunu açıklıyor. Kendisi her ne kadar Londra’da doğup büyümüş bir İngiliz olsa da, daha doğrusu kendisini İngiliz diye tanımlasa da (Adı Mustafa soyadı Süleyman olan bir İngiliz ) ailesinin Suriyeli olduğunu ve bir devletin çökmesinin ne demek olduğunu çok iyi bildiğini söylüyor. Suriye’de yaşanan burada yaşanmaz diye düşünmesin kimse, diye uyarıyor.

*

Kitapta Türkiye’nin de adı geçiyor:

“Yükselen milliyetçilik ve otoriterlik, Polonya ve Çin’den Rusya, Macaristan, Filipinler ve Türkiye’ye kadar her yere yayılmış görünüyor.” Sf.221

Olmadığımız masa yok. Aslında bazı masalarda olmasak daha iyi.

*

Bu kitaptan öğrendiğim bir kavram: Homo teknolojikus, yani teknolojik hayvan.

16 Şubat 2025 Pazar

FACTOTUM

 


FACTOTUM

Charles Bukowski

1975

Çeviren: Avi Pardo

Metis Yayınları

11.Basım – Nisan 2020

157 Sayfa

 

Charles Bukowski’nin kendi hayatından izler taşıyan bir hikaye.

Henry Chinaski baş karakter. İşsiz. İş arıyor. Bir dergi dağıtım işi buluyor. İş yerinde iki yıldır çalışana iki dolar zam yapılıyor. Bu da daha beş günlük eleman olmasına rağmen zam istiyor. Vermiyorlar tabii ki. Bu da işten çıkıyor.

Aile evine geri dönüyor. Babası burada kalacaksan oda, yemek, çamaşır için para ödemen gerek, diyor.

Amerika’da gerçekten böyle mi? On sekiz yaşından sonra çocuklarından kira mı alıyorlar? Doğurmasaydınız o zaman kardeşim. Bakamayacaksanız yapmayın.

İş bulamıyor Chinaski. Babası kızıyor. O da babasına kızıyor ve babasına yumruk atıyor. Böylece kendime bir iş bulsam iyi olacak diye düşünüyor. Bir zahmet!

Çeşitli işlere girip çıkıyor.

Yedek parçacıda iş bulup babasına borcunu ödüyor. Kendisine bir pansiyonda oda tutuyor. Odasına başka odadan bir kadın geliyor. Kadın bunun pipisini emikliyor zorla. Istıra ıstıra kanata kanata. Sonunda kadına biraz para verip gönderiyor.

Girdiği işlerdeki kadınlarla, kaldığı pansiyonların başka odalarında kalan kadınlarla illa bir şeyler yaşıyor. İlla. Yaşamasa bile hayalini kuruyor. Gördüğü her kadının kıçını yorumluyor.

Leş bir adam.

Pek çok işe girip çıkıyor. İşe geç gitmeleri, disiplinsizlikleri, iş yerindekilerle kavga etmesi ya da sevişmesi ve benzeri sebeplerle işten çıkarılıyor.

Hapse de giriyor. Trafik güvenliğini tehlikeye sokmak, uyuşturucu, sarhoşken yaptığı taşkınlıklar vb sebeplerle.

Bir kız arkadaşı oluyor. Böyle leş bir adamın normal bir kız arkadaşı olamaz tabii. Alkolik bir kadın buna kucak açıyor. Birlikte içki içip sarhoş olup sevişip kavga edip yaşıyorlar. Kadın başka adamlarla da birlikte oluyor. İlişkilerinde bu bir sorun değil. Zaten bir zaman sonra ilişkileri bitiyor. Kadın başka bir adamın yanına yerleşiyor. Chinaski de başka bir şehre gidiyor ve iş aramaya devam ediyor.

En son bir striptiz kulübüne gidiyor. Striptizci kız performansını sergiliyor, “Ve kaldıramadım” cümlesiyle kitap bitiyor.

*

Bukowski erkeklerin bayıla bayıla okuduğu bir yazar. Neden bayıldıklarını anlamak zor değil. Çünkü hikayesinde sayısız kadınla kolaylıkla sevişiyor. Hatta çoğunda kadınlar bununla sevişmek istiyor. Kimisinde bu istemiyor ama kadınlar yalvarıyor. Üstelik hiçbirine karşı bir sorumluluğu yok. Fakir, aylak, sarhoş ve kadınlar buna hasta. Tam bir erkek kafası kurgusu.

Kadın okur için ise sevimsiz, leş bir tip.

“Bir parça erkeklik varsa içinde tecavüz edersin ona dedi içimden bir ses, kendinden geçirtir, dünyanın neresine gidersen git peşinden koşturursun, ince kırmızı mektup kağıtlarına yazdığın mektuplarla ağlatırsın.” Sf.96

Tecavüz ettiği kadının bu tecavüz neticesi zevkten dört köşe olacağını ve tecavüzcüsüne hayran kalacağını sanan tecavüz fantezili erkekler.

Başka bir yazar daha geliyor aklıma böyle. Yine çok sevilen sayılan bir yazar olan Gabriel Garcia Marquez’in “KoleraGünlerinde Aşk” kitabında da Florentino karakteri tecavüzcü olduğu gibi tecavüze uğrayan bir kadının tecavüzcüsünü nasıl aşkla aradığını şöyle anlatıyordu:

“Çok gençken, yüzünü hiç görmediği güçlü, kuvvetli, becerikli bir adam, onu ansızın dalgakıranın üstüne yıkmış, paralarcasına soymuş, bir an çılgınca sevişmişti onunla. Taşların üstüne uzanmış, her yanı yara bere içinde, o adamın hep orada kalmasını, onun kolları arasında aşktan ölmeyi istemişti. Yüzünü görmemişti, sesini işitmemişti, ama binlerce erkek arasında, biçiminden, yapısından, sevişme tarzından onu tanıyacağından emindi. O zamandan beri, kendisini dinleyecek kimi bulursa, şöyle diyordu: ’Bir on beş ekim gecesi saat on birlerde, Escollera de los Agogados’ta oturan zavallı bir zenci sokak kızının ırzına geçen iriyarı bir adam hakkında bir şey biliyorsanız, söyleyin ona, gelip beni bulsun.”

İğrenç erkek fantezilerinin saygıdeğer eserler olarak görülmesi tadımı kaçırıyor.

*

Bukowski’nin Türkiye temsilcisi Hakan Günday diyebiliriz. Onun özellikle "Piç" kitabı bu gibi tiplemeleri içerir. "Kinyas ve Kayra"da da Bukowski leşliğinin etkisi hissedilir.

*

Sosyal medyada bir ara çok gördüğüm bir alıntı vardı:

“Sabahın altı buçuğunda bir çalar saatin sesine uyanıp yataktan fırla, giyin, zorla bir şeyler atıştır, sıç, işe, diş fırçala, saç tara, başka birine büyük paralar kazandırmak ve sana tanınan fırsat için müteşekkir olmak için berbat bir trafiğin içine dal. Nasıl razı olunur böyle bir yaşama?” sf.98

Bu kitaptanmış bu alıntı.

Evet, böyle bir yaşama razı olmak kolay değil, pek iyi de değil. Peki senin yaşamın daha mı iyi sayın Chinaski?  

*

Bu arada kitabın adı olan factotum, Latince kökenli bir kelime imiş. Bir işte yapılması gereken tüm niteliksiz işleri yapan kişi, kahya, ayakçı anlamı varmış.

3 Şubat 2025 Pazartesi

SAVUNMANIN TARİHİ VE İSTANBUL BAROSU


 

SAVUNMANIN TARİHİ VE İSTANBUL 

BAROSU

Av. Atilla Özen

2022

İnkılap Kitabevi

279 Sayfa

 

Ne çektin be İstanbul Barosu!

İstanbul Barosu dünyanın en kalabalık barolarından biri. Hatta birincisi diyorlar. Bu nedenle çok büyük bir güç. (Ama bu güç ne kadar efektif kullanılıyor, tartışılır. Avukat olarak bize sorsalar bir dokunup bin ah işitirler.) Siyaseten de iktidarların hedefinde baro. Çünkü iktidar karşıtı bir duruşu var ve hukuksuz uygulamalara karşı çıkıyor. Elinden geldiğince. Kitapta bu kısımlarda genel bir ülke tarihi de okumuş oluyor, hatırlıyoruz. Susurluk, Şemdinli, Ergenekon, Balyoz, Gezi, Soma, 2016 Darbe Teşebbüsü… gibi.

Kapsamlı bir tarih okuması olmuyor ama hiç yoktan iyidir. Ve gerçekten hiç yokmuş. Salt yıllık bütçeler ya da değişen baro başkanlarının uygulamalarının anlatıldığı teknik eserler var baronun çıkardığı. Bu minvalde başka bir tarih anlatısı olmaması yazık. Bu açıdan bu kitabı kıymetli buluyorum.

*

İstanbul Barosu’nun kuruluşundan başlıyor kitap.

Birkaç baro varmış önce.

İstanbul’da çalışan yabancı avukatlar 1870 yılında İstanbul Baro Cemiyeti’ni kurmuş.

1878’de Dersaadet Dava Vekilleri Cemiyeti Nizamnamesi ile baro kurulmuş.

Bugünkü İstanbul Barosu ise 14 Mayıs 1880’de kurulmuş.

105 avukat baro levhasına kayıt yaptırmış. Başkan Rus asıllı Av. Fransuva Rosolato olmuş.

En uzun süre başkanlık yapan 1886-1908 yılları arasında Av. Mehmet Reşit. Aynı zamanda ilk Türk ve Müslüman baro başkanı.

Baro ilk olarak Galata Yıldız Han’da bir odada bulunuyormuş. Genel kurulu Galata’da Artin Ağa Lokantasında yapılıyormuş. 1893’de adliyenin (Sultanahmet Adliyesi olsa gerek) üst katına taşınmış.

Bugün İstanbul Barosunun bulunduğu İstiklal Caddesindeki bina 1961’de 5.700.000 TL’ye satın alınmış. Buna “Birinci Baro Han” adı verilmiş. Daha sonra ikinci ve üçüncü hanlar da olur diye umularak. Adı böyle olmadı ama gerçekten binalar alındı. Av. Yücel Sayman başkanlığı döneminde Galata’da baro için bina, Av. Ümit Kocasakal döneminde Kanlıca’da sosyal tesis alındı.

*

Cumhuriyet rejiminin ilk milli Barosu olarak İstanbul Barosu genel kurulu, 28 Ağustos 1924’te 431 kayıtlı avukatla toplanmış.


(Ağustos aslında adli tatil ama adli tatil yok daha o dönem.) Av. Lütfi Fikri 142 oyla başkan seçilmiş.

1933’de Istanbul Adliyesinde yangın çıkmış. Baro da adliyede bulunduğu için baronun tüm kayıtları yanmış.

1938’de Avukatlık Kanunu, 1939’da Asgari Ücret Tarifesi hazırlanmış. (Günümüzdeki 1136 sayılı Avukatlık Kanunu 1969’da kabul edildi.)

*

İlginç bilgiler öğrendim kitaptan. Örneğin baro pulunun hikayesi. Avukatlar vekaletnamelere baro pulu yapıştırır. Bildiğiniz pulu bildiğimiz dille yalayıp yapıştırmak suretiyle kullanırız bu vekaletnameleri. Ama artık vekaletnameler sistem üzerinden gönderildiğinden yalayıp yapıştırmıyoruz, pul parasını sistemden yatırıyoruz, yatırıldığına dair makbuz yeterli oluyor. İşte bu baro pulu şöyle doğmuş: Bir kısım avukat Romanya’ya gitmiş ve orada bastırılan ve mahkemelerde kullanılan pullarla avukatların sosyal yardım meselelerinin hallolduğunu görmüş. Bu model daha sonra ülkemizde de uygulanmaya başlamış.

1963 yılında yapılan genel kurulda avukata ücretini ödemeyen müvekkillerin kara listeye yazılması ve İstanbul Barosu avukatlarının bu listedeki kişilere hizmet vermemesi gündeme gelmiş.

Aynı yıl aidatını ödemeyen 233 avukat baro levhasından silinmiş.

Özel hukuk fakülteleri kurulmasına karşı çıkılmış. Ankara ve İstanbul Hukuk Fakülteleri özel hukuk fakültelerine öğretim görevlisi vermeyeceklerini, baro da bu okullardan mezun olanlara avukatlık stajı yaptırmayacağını açıklamış.

Adliyede dosya satışı ve matbu formlar oluşturularak bunların satılmasına adliyeye ticaret bulaştırılıyor diye eleştiri getirilmiş, iptali için Danıştay’da dava açılmış.

1972’de avukatın görevini yaparken ve görevi dolayısıyla saldırıya uğraması halinde baroların suçtan zarar gören sıfatıyla ceza davasına müdahil olması tartışılmış.

Eskiden bir ilçede iki, üç, hatta dört adliye binası vardı.1970’lerde gecekondu mahkemeleri deniyormuş bunlara. (Daha sonra adliyeler birleştirildi. 2007’de Bakırköy, 2011’de İstanbul Çağlayan, 2013’de İstanbul Anadolu adliyesi açıldı.)

*

Yıllardır düzeltemediğimiz kronik sorunları da okumuş oldum. 1940’larda da avukatlar aynı dertlerden yakınıyormuş: Duruşma saatlerinin düzensizliği, adliye çalışanlarının vaktinde mesaiye başlamaması, adliyede vestiyer ve asansör meseleleri, zabıt kağıtları suretlerinin avukatlara verilmemesi, adliye çevresindeki arzuhalcilerle mücadele…

Yazarın da dediği gibi “Anlaşılan o ki yıllar geçse de avukatların yaşadığı sorunlar değişmeyecekti.” Sf.51

*

1959’da ülke genelinde 6.636 avukat varmış, 2.248’i İstanbul’da
1995’te ülke genelinde 35.486 avukat varmış, 11.822’si İstanbul’da

2024’te ülke genelinde 199.142 avukat var. 69.364’ü İstanbul’da. (65.772 İstanbul 1 no.lu Baro, 3.592 İstanbul 2 no.lu Baro) 

Her geçen gün bu sayı artıyor. 

2009'dan beri ben de bu sayıların içindeyim. Seviyorum mesleğimi ama içinde bulunduğumuz şartlarda avukatlık çok zor.