18 Ocak 2019 Cuma

KELEBEĞİN HAYAT SIRLARI



KELEBEĞİN HAYAT SIRLARI

Nil Karaibrahimgil

2015

Doğan Kitap

43. Baskı – Nisan 2016

294 sayfa



Minnoş.

*

Nil Karaibrahimgil’in Hürriyet gazetesi Kelebek ekindeki yazılarından derlenmiş kitap. Köşe yazılarını okumuyordum, merak etmiyordum çünkü. Kütüphanede gördüm bu kitabı, okuyasım geldi.

(Aziz Berker Kütüphanesi/Kadıköy/İstanbul. Epeydir gitmiyordum buraya, gittim geçen gün, çeşitli değişiklikler olmuş. Ödünç kitap bölümü üst katlara taşınış ve kitapların sayısı artmış. Ama en önemli bulduğum yenilik, kütüphane 7/24 açıkmış. İşte bu! Kütüphanelerin 09:00-17:00 arası açık olup Pazar günleri kapalı olması hiç kullanıcı dostu değildi. 7/24 açık olması müthiş. Üstelik bir yenilik daha eklemişler, saat 22:00’den sonra ücretsiz simit ve çay ikramı varmış. Çeşitli sponsorlar destek olmuş bunun için. Mü kem mel.)

*

Tam Nil Karaibrahimgil’den beklenebilecek minnoşlukta yazılar.

“Gençliğime sevgilerimle” ile başlıyor kitap. Şarkısını yapmıştı bunun.

Gül, neşelen, eğlen, hayatın tadını çıkar, iyi düşün… temalı yazılar.

Yer yer ülke meselelerine değinmiş kadın cinayetleri ile ilgili olarak.

Anne olduktan sonraki hislerine ve düşüncelerine yer vermiş. Anne olmanın müthişliği ile ilgili yazıları var.

Biz büyüdük ve kirlendi dünya temalı yazıları da.

Bir tane yazısında asansörde küçük bir çocukla konuşmanın rahatlığının büyükler arası konuşmalarda olmamasına değinmiş:

“Bazen birinin ağladığını görüp ‘Neyin var, n’oldu?’ diyememek çok garip değil mi? ‘Günaydın’ dememek.
‘Demek eve balık götürüyorsunuz hamsiyi kızartacak mısınız, yoksa fırında mı yapacaksınız?’ dememek.” Sf 26

Bence o kadarını da demeyiverelim.

*

Bir çeşit kişisel gelişim kitabı denebilir. O havada olmuş.

Oprah Winfrey’in kitabının havası var. Olmuş, bir yerlere gelmiş, ünlü şöhretli başarılı insan, henüz olmamış, pek bir yerlere gelememiş, ünsüz şöhretsiz başarısız insanlara telkin ve tavsiyelerde bulunuyor.

Kişisel gelişim kitapları için “Bana yardım et n’olur kitapları” diye bir ifade kullanmış Nil Karaibrahimgil kitabın bir yerinde, evet, beğendim, doğru bir tanımlama olmuş.

Bir de şey havası sezdim kitapta; İpek Ongun. İpek Ongun’un kitapları da çok genç kızsal ve minnoş bir dünyada geçiyor.

14-17 yaş arası gençler için keyifli bir okuma olur “Kelebeğin Hayat Sırları”
Bir de hala o minnoşlukta olanlar için. 

THE SECRET



THE SECRET

Rhonda Byrne

2006

Türkçeye çeviren: Can Üstünuçar

Mia Yayınları

198 sayfa


Bir ara ne popülerdi bu kitap. Ama ne popüler.

O zamanlar kitabı okuyup kitabın vadettiği zenginliğe, aşka, sağlığa kavuşanlar oldu mu acaba?

*

Tüm kişisel gelişim kitapları aynı şeyleri söylüyor gördüğüm kadarıyla: İnanmak. Başaracağına inanmak. Güzel şeyleri hak ettiğine inanmak.

Böyle bir inanç içinde olunca ona uygun bir frekansta oluyormuşsunuz ve arzularınız şıp diye gerçekleşiveriyormuş.

Hayal etmenin öneminden de bahsediyor kitap. Kuru kuru hayal değil ama olmuş gibi heyecanlandıracak kadar ciddi bir hayal kurma. İmajinasyon yani.

Hayal panosu yapmanızı öneriyor kitap. Bir panoya hayalini kurduğunuz şeylerin resimlerini yerleştirmek ve onu görebileceğiniz bir yere koymak. Bunu yapıp panoya hayalindeki evin resmini asmış bir adam varmış. Yıllar sonra bir ev satın almış sonradan fark etmiş ki aynı panodaki evin kendisiymiş satın aldığı ev. İşte secret!

Çeşitli insanların hikaye ve görüşleri de yer alıyor kitapta. Hepsi secret’i uygulamış ve uvvv neler neler olmuş hayatlarında.

Çekim yasası diyorlarmış buna. Neyi çok düşünürsen, neye odaklanırsan hayatına onu çekersin. Sürekli hastalığından yakınıyorsan hasta kalmaya devam edersin. Sürekli fakirliğinden hayat pahalılığından yakınıyorsan fakir kalmaya, sürekli zamansızlıktan yakınıyorsan hiçbir şeye zaman bulamamaya devam edersin. O yüzden güzel şeylere odaklan diyor. Çünkü odaklandığın şeyi büyütürsün. Bir şeye büyüteçle bakmak gibi, neyin üstüne dikkatle eğilirsen o büyür. Hayatında şükredecek şeyler illa ki vardır. Onlara çevir zihnini.

(Bu konuda daha önce okuduğum “UygulamalıÇekim Yasası / Nil Gün” vardı.)

Kendini iyi hissetmenin ve iyi şeyler düşünmenin öneminden de bahsediyor kitap sık sık. Çünkü şu an yaşadığımız hayat, geçmiş düşüncelerimizin yansımasıymış. Yani bugünkü düşüncelerimizle geleceğimize yönelik tohumlar atıyormuşuz.

Bunlar güzel şeyler. İyi şeyler düşünelim, sevgi dolu olalım, bunlara katılıyorum.

Kitap biraz lay lay ama ana mesajı bu işte; iyi düşün iyi olsun.

Yalnız bu tarz kitaplar bir süre sonra bayıyor: İyi düşün, bak iyi düşün diyorum, bak vallahi iyi düşünmek çok güzel, bak ben de geçen şöyle bir şey düşündüm, hemen oluverdi, bana inanmıyorsan bak kuantum fizikçisi ödüllü yazar da aynı böyle yapmış olmuş, sen de iyi düşün, bakayım iyi düşünüyor musun, iyi düşün, iyiiiiiii.

İnsanın bir noktadan sonra “Düşünmüyorum ulan, var mı, hadi bakayım, düşünmüyorum iyi, nabıcan?” diyesi geliyor ama demeyin tabi.



15 Ocak 2019 Salı

ZAMANE



ZAMANE

Engin Geçtan

2009

Metis Yayınları

Üçüncü Basım – Ekim 2012

100 sayfa

Engin Geçtan’ın daha önce “İnsan Olmak” adlı kitabını okumuştum. Onu da çok beğenmiştim, bunu da çok beğendim.

Okurken vaaav ne kadar doğru uvvv çok mantıklı deyip durdum, bakayım toparlayıp anlatabilecek miyim?

Türkiye Adaletli Bir Yer Değil

Bu başlıkla başlıyor kitap. On yaşındaki bir çocuktan işitmiş bunu yazar. On yaşındaki bir çocuk için çok büyük bir söz. O çocuk böyle bir sözü edecek deneyimi nereden öğrendi? Anne babasından diyor yazar. “Çocuklar ebeveynlerinin duygusal yüklerini taşır ve geleceğin yaşlı gençleri olurlar.”

Şikayet Kültürü

Geçmişle bugünü kıyaslıyor yazar zaman zaman. Şunu ortaya koyuyor ki bugün şikayet kültürü var, eskiden yoktu. Eski dediği 1940’lı yıllar. Her ne kadar Türkiye İkinci Dünya Savaşı’na girmemiş olsa da dönemin ekonomik sıkıntılarını yaşadı. Buna rağmen yazarın anlattığına göre onca sıkıntıya rağmen insanlar yakınmazmış. Bugünse birine dokunun bin ah işitin. “Kahırseverlik” diyor buna yazar. Bunun sebebinin de “üretilmiş kaygı” olduğunu söylüyor. Eskiden insanın hayatında somut nedenler vardı, bugün ise gelecek kaygısı, fakirlik korkusu, başarısızlık, yetersizlik gibi somut olmayan soyut olarak var edilen yani üretilen kaygılardan bahsediyor.

Zaman Mekan Sıkışması

Yazar bugüne baktığında gördüğü en çarpıcı şeyin giderek artmakta olan zaman ve mekan sıkışmasının insanlar üzerindeki etkileri olduğunu söylüyor:

“Çoğunluğu kentlerde yaşayan insanların coğrafyaları yok gibi, dört duvar dışına çıktıklarında da iç mekandaymış gibi yaşıyorlar, sıkışık. Zaman akmıyor dişli çark gibi birbirinden kopuk dilimler halinde yaşanıyor ve insanlar bunun farkında değil. Yetişme yetiştirme, bitirme, başlama kaygısı yaşanıyor, sürekli ‘bir şey yapmak’ zorundalar. Üst-sistemler tarafından savrulup sürüklenirken, kendini taşımakta zorlanan insanların sayısı giderek artmakta ve bazılarının kumandası gerçekten kendilerinde değil. Kent merkezi nüfusunda proje çocuklar yetiştiriliyor ve bu projeler yarıştırılıyor.” Sf.20

Çocukların Özerkliği

Geldik mi yine çocukluğa?

Çocuk küçükken ne yapıyor? Ebeveynlerin yaramazlık olarak adlandırdığı birtakım kurcalamalar içinde oluyor. İşte anne babanın burada çocuğa müdahale şekli hayati önemde.

Sıklıkla çocuğun seçimi yerine ona kendi seçimini empoze eden ebeveyne rastlanıyor. Kuvvetle muhtemeldir ki bu ebeveynin de çocukluğunda kendi ebeveyni tarafından baskılanmış olma hikayesi var.

“Özerkliği yeterince öğrenememiş insanlar yapacakları şeyleri kendileri için değil, kim olduğu belli olmayan birileri için yaparcasına gerçekleştirirler. Öğrenci dersini bir şeyler öğrenmenin ve meraklarını gidermenin doyumunu yaşamak için değil, sınıfta kalmamak için çalışır. Dolayısıyla sınav hazırlığı genellikle son saatlere bırakılır. Ev misafir geleceği zaman temizlenir ve toplanır. Evden zamanında çıkılamadığı için her yere telaşla yetişilir.” Sf.26

Kızgın konuşmalar yapan öfkeli siyasetçilerden bahsedip onların da çocukluklarındaki müdahale ve otorite ile ilgili sorunları olabileceğini anlatıyor yazar.

Ebeveyn o kadar önemli ki onun eksikliğini çocuk kendi içinde ebeveyn yaratarak gidermeye çalışıyor ve bu ebeveyn daha acımasız.


Her Şey İçimizde

Mutluluk da mutsuzluk da içimizde, bizden kaynaklanıyor.

“Ulvi duyguların dış dünyadan ithal edilebileceğine inanmıyorum. Değersizlik ve eziklik duyguları yaşayanların da bu tür duyguları, iktidar ve varlık sahibi olmakla telafi edilemiyor.” Sf.51

Bu konuda Hitler’in yakın çalışma arkadaşı Alfred Rosenberg’i anlatan “NaziSubayının Paradoksu Spinoza Problemi” kitabı geldi aklıma. Orada da Alfred milyonlarca satan kitabın yazarı, ülkenin en çok okunan gazetecisi, Hitler’in en yakın adamlarından… ama yine de “Hitler beni sevmiyor” diye sızlanıyor, kendisini ezik hissediyor.



NAZİ SUBAYININ PARADOKSU SPINOZA PROBLEMİ


NAZİ SUBAYININ PARADOKSU

SPİNOZA PROBLEMİ

(The Spinoza Problem)

Irvin D. Yalom

2012

Kabalcı Yayınevi

Birinci Baskı – Mart 2012

540 Sayfa


Bir yanda ünlü filozof Benedictus Spinoza (1632-1677) diğer yanda Nazi Partisi’nin ideoloğu Alfred Rosenberg (1893-1946)

İkisini aynı romanda buluşturan psikiyatrist ve yazar.

Çok tatmin edici bir kitap oldu.


Spinoza

Spinoza, Yahudi olmasına rağmen Yahudi cemaatine katılmamakta, aykırı fikirler öne sürmektedir. 

Dini ritüellerin ve batıl inançların insan aklına aykırı olduğunu, bizim ibadetlerimize ihtiyaç duyan bir Tanrı olamayacağını, insan olduğumuz için Tanrı’yı da insan gibi düşündüğümüzü, halbuki bir üçgen olsaydık Tanrı’yı da üçgen gibi düşüneceğimizi, Tanrı’nın ancak doğa olabileceğini, her şeyi zihnimizde yarattığımızı vb şeyler anlatır.

Onun bu konuşmalarından haberdar olan ama ellerinde kanıt olmayan hahamlar, Franco ve bir arkadaşından Spinoza’yı konuşturmalarını isterler. Spinoza da Franco ve arkadaşına hiç çekinmeden tüm düşüncelerini anlatır. Franco ve arkadaşı tanıklık yaparak Spinoza’nın aforoz edilmesini sağlarlar.

Ancak Franco daha sonra pişman olur. Çünkü Spinoza’dan ve söylediklerinden etkilenmiştir. Hatta o da Spinoza gibi düşünmeye başlamıştır. Ama Spinoza’nın aksine düşüncelerini kendine saklamayı, cemaatiyle uyum içinde yaşamayı seçer. Çünkü bu uyumda huzur ve mutluluk bulur, bundan kopmak istemez. Kendi tabiriyle dini içten düzeltmeye çalışır, Spinoza ise dıştan düzeltmeye çalışmıştı.
(Bununla ilgili olarak bkz: Ateistler İçin Din / Alain de Botton )

Spinoza dinden dışlandığı için bunun cezası olarak yaşadığı yeri terk eder ve Yahudilerle görüşmesi yasaklanır.

Çekildiği inzivada bol bol düşünecek fırsat bulur. Yazdığı kitaplar bin yıllar sonra bile insanları etkiler.

Alfred Rosenberg

Alfred Rosenberg asla taviz vermeyen bir Yahudi düşmanıdır. Zihninden Yahudilerle ilgili kısımları çıkardığınızda akıllı denebilecek bir adam, söz konusu Yahudiler olunca adeta bir idiot gibi düşünmektedir. Akıldan, mantıktan uzaklaşmaktadır.

Daha çocuk yaşta, okuduğu bir kitaptan etkilenerek Yahudi düşmanlığı başlamıştır Alfred’de. Öğretmenleri Alfred’in Goethe’yi sevdiğini bilmektedirler. Goethe önemli bir Alman yazardır. Goethe’nin çok sevdiği ve etkilendiği bir isim vardır: Spinoza. Öğretmenleri buradan yürüyüp senin en sevdiğin safkan Alman olan Goethe, Yahudi olan Spinoza’dan çok etkilenmiş, sen de Spinoza’yı araştır bakalım, derler. Alfred, öğretmenlerini geçiştirir ama Spinoza da aklına takılmıştır.

Alfred henüz çocukken anne babası ölmüş. Ağabeyi ile yolları ayrı düşmüş. Yıllar sonra ağabeyinin arkadaşı Friedrich Pfister ile karşılaşır. Friedrich psikiyatrist olmuştur ve muhabbetleri terapi gibi geçmektedir. Ama Friedrich de Alfred’in onulmaz Yahudi düşmanlığı ile baş edemez. Hatta Alfred neredeyse Friedrich'i de Yahudi yandaşı olmakla suçlayıp cezalandıracaktı. Bir yandan seviyor Friedrich’i ama öbür yandan ona ceza verecek kadar da gözü dönmüş.

Alfred ömrünü adeta Hitler’e adıyor. Nasıl olsa o da Yahudi düşmanı. Hitler’e kendini beğendirmek için yapmayacağı şey yok. Ama neticede yine de yaranamıyor. Hitler’in sevgisini kazanamamış olmak Alfred’i kahrediyor. Halbuki çok satan bir kitabın yazarı, (evet kitap Yahudi düşmanlığıyla ilgili) en çok okunan gazeteci, Nazi Partisinin ideoloğu ama kendisini ezik hissediyor, Hitler kendisini sevmediği için.

Nazi dönemi bitip Hitler intihar edince ve geride kalanlar yargılandığında Alfred seviniyor bile kendisini de önemli bulup yargıladıkları için. Diğerleri suçlamaları inkar ederken Alfred gururla kabul ediyor. Sonuç:idam

( Yargılanırken Rosenberg gibi garip tavırlar sergileyen biri de Yahudilerin göç ve nakliye işlerinde görev almış Adolf Eichmann.
Bkz: Kötülüğün Sıradanlığıhttps://birazkitap.blogspot.com/2020/06/kotulugun-siradanligi.html )

Karşılaştırma

İki insanı ve iki dönemi çok güzel karşılaştırmış yazar. Kurguyu ve gerçeği de çok güzel harmanlamış. Bir de kitabın yer yer psikolojik analizler ve felsefi sohbetler içermesi o la laa.

Kadın Düşmanı mı?

Yalnız tadımı kaçıran bir şey oldu. Spinoza kadın düşmanıymış meğer. Her şeyin zihinden kaynaklandığını, o yüzden zihnimizi kontrol etmemiz gerektiğini söyleyen Spinoza, kadınların düşük zekalı, erkekleri baştan çıkartan, topluluk içinde çok yer almaması gereken insanlar olduğunu söylüyor. E mübarek, hani her şey zihindeydi. O zaman kadınları böyle konumlandıran kadınların kendisi değil, senin zihnin. O zaman kadınları değil, kendi zihnini kontrol etmelisin.

Bu nedenle Spinoza’yı da sevmiyorum. Tıpkı Schopenhauer gibi. Bkz: Aşka ve Kadınlara Dair / Schopenhauer 


SORUN SENDE DEĞİL BENDE



SORUN SENDE DEĞİL BENDE

Pinkfreud

2011

Okuyan Us Yayınları

1. Baskı – Ocak 2011

353 sayfa


Ayy çok iyi geldi bunu okumak. Keyifli birkaç saat geçirmiş oldum.

Kitabı bulduğum yer neresi tahmin edemezsiniz. Adliyenin kütüphanesi.

İstanbul Anadolu Adliyesinde kütüphane olduğunu yakın zamanda keşfettim. Hukuk kitapları açısından fakir, dini kitaplar açısından zengin, diğer kitaplar açısından orta halli bir kütüphane. Üye oldum, son zamanlarda oraya dadanıyorum. Bu kitap da orada bulduğum bir kitap.

Giden Sevgilinin Ardından

Pelin ilişkisinde her şeyin yolunda olduğunu hatta belki de yakında evlenebileceklerini düşünürken Bora Pelin’i terk eder. Kısa bir süre sonra da Bora bir başkasıyla evlenir. Belli ki Pelin ile birlikteyken hayatında diğer kadın varmış, yoksa nasıl bu kadar kısa sürede evlensin?

Pelin de hem Bora’yı unutmak hem de Bora’dan daha mutlu olduğunu kanıtlamak için yeni ilişkilere yelken açar.

Yeni İlişkiler

Uzun yıllar sürmüş bir birlikteliğin ardından yeni birisiyle tanışmak, kendini anlatmak, onu anlamaya çalışmak zahmetli bir süreç. Eskisi ne güzel gak demeden anlıyordu ne istediğini. Hele bir de yeni tanıştığın kişi de eski sevgilisini senle unutmaya çalışan biriyse, haydi bakalım.

Hız Kesmeden

Pelin hiç hız kesmeden, hiç ara vermeden atlıyor yeni ilişkilere. Biri bitiyor, diğeri. Birinin cimriliği, diğerinin görgüsüzlüğü, ötekinin anne düşkünlüğü, berikinin gay çıkışı… derken bir türlü dikiş tutturamıyor.

Tanışma Kaynaşma

Bu kadar çok ilişki yaşaması değil de bu kadar insanla nasıl tanıştığı daha çok merakımı celbetti benim. Ben de o kadar insanla tanışsam ben de belki kaynaşırdım ama nereden buluyor o kadar adamı anlamadım. Bir de tarzı gereği uzun boylu ve yakışıklı olması gerekiyor adamların.

Kendi arkadaşları da merak ediyormuş bunu. Nereden tanışıyorsun bu kadar erkekle? Anlattığına göre arkadaşının arkadaşı çoğu. Bir şekilde katıldığı ortamlarda tanışıyor. Yol yordam da biliyor, ya kendisi tanışıyor ya da tanışmaya imkan sağlıyor.

Kendisi çok sosyal ve insan canlısı sayılmasa da arkadaşları öyle insanlar. Bu vesileyle hiç yalnız kalmıyor. Zaten yalnız kalmak da istemiyor. Ama öte yandan da bu ilişkiler ona bir yarar sağlıyor mu? Buradan bakınca pek yararlı olduğu söylenemez. Keyifli anları, canının sıkıldığı anlardan daha az gibi.

Stalk

Bora’dan ayrıldıktan sonra elbette bir süre daha onu internet ortamından izlemeye devam ediyor. Ara sıra stalklıyor Bora’yı. Buna gem vurmak mesele değil de ortak arkadaşlarının olması işi zorlaştırıyor. O arkadaşlar sayesinde veya o arkadaşlar nedeniyle Bora’dan haber alıyor ister istemez.

Mutlu Son Mu Acaba?

Bora’nın evliliği yolunda gitmiyor. Mutsuz olduğuna dair haberler alıyor Pelin. Sevinebilir ama artık sevinse ne manası var ki?

Derken bir gün Bora Pelin’i arıyor. Pelin heyecandan geberiyor. Buluşuyorlar. Orada bitiyor kitap.

Amaaaan bence buluşmasaydı iyiydi. Bitsin gitsin. Ne derler bilirsiniz; ex’ten next olmaz.

6 Ocak 2019 Pazar

MUTLU YAŞAM ÜZERİNE & YAŞAMIN KISALIĞI ÜZERİNE





MUTLU YAŞAM ÜZERİNE

*

YAŞAMIN KISALIĞI ÜZERİNE

(De Vita Beata)

(MS.59)

*

(De Brevitate Vitae)

(M.S 49)

Seneca

Latince Aslından Çeviren: C. Cengiz Çevik

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

1. Basım - Kasım 2018

87 sayfa


Mutlu Yaşam Üzerine

"Herkes mutlu yaşamak ister, ancak yaşamı mutlu kılan şeyin ne olduğunu görmek konusunda zihinleri kördür." 

diyerek başlıyor Seneca, kardeşi Gallio'ya hitaben yazdığı "Mutlu Yaşam Üzerine"ye.


Kalabalıklara Kapılma

Kalabalıkların her zaman doğru kararlar veremeyeceğini, çoğu zaman yanlış kararlar verdikleri için kalabalıklardan uzak durmak gerektiğini anlatıyor. 

"Bu taraf daha kalabalık" diyerek seçilecek taraf için:

"Daha kötü olan taraf budur. İnsani durumlar, çoğunluğun daha iyi şeyleri tercih edeceği kadar iyi işlemiyor, en kötü tercihin kanıtı kalabalığın kendisidir." diyor. sf. 5


Derin Bir Nefes Al

Kalabalıktan uzaklaşıp kendine çekildiğinde doğruyu ve mutluluğu bulacağını söylüyor Seneca:

"Bir insan kendi ruhuna derin bir nefes alma ve kendine çekilme imkanı tanırsa, (ah bu insana nasıl da işkence gibi gelir!) gerçeği kabullenecek." sf.6


Mutluluğun Formülü

Mutluluğun formülünü şu şekilde vermiş Seneca:

"Kendi doğasıyla uyumlu olan ve başka hiçbir yolla elde edilemeyen yaşam mutludur: Öncelikle zihnimiz sağlıklı olmalı ve kendi sağlığını kalıcı bir şekilde elde etmiş olmalı, sonra cesur ve dinç olmalı, dahası en güzel şekilde sabreden, farkı dönemlere ayak uyduran, kendi bedenine ve onu ilgilendiren her şeye dikkat eden ama bunun için dertlenmeyen, yaşamı meydana getiren hiçbir şeye ilgisiz kalmayan ama hayranlık da duymayan, talihin armağanlarından faydalanıp onların kölesi olmayan bir karakterde olmalı. Buna ekleme yapmasam da, bizi rahatsız eden ve korkutan unsurlardan uzaklaştığımızda daimi dinginliğe ve özgürlüğe ulaşacağımızı anlarsın." sf.7


Şartlara Takılma

Hayat şartlarına aldırmayıp bu şartlara uyum sağlamak gerektiğini söylüyor:

"Her ne olursa olsun, mevcut durumda başına gelen şeylerden memnun olan, kendi koşullarına uyum sağlayan ve yine koşullarının yarattığı her durumda aklın rehberlik ettiği insan mutludur." sf.10

Güzel laf. Bu lafa karşılık kendisine gelen "Şartlara takılma diyorsun da sen de mesela para kaybetsen üzülürsün, bir sevdiğin ölse gözyaşı dökersin, şöhreti önemsersin. Yalan mı?" 

gibi eleştirilere "Benim dediğimi yapın ama yaptığımı yapmayın." diyerek cevap veriyor.

"Ben kendimden değil, erdemden bahsediyorum, kusurlarla ama özellikle de kendi kusurlarımla mücadele ediyorum. Becerebildiğimde, gerektiği gibi yaşayacağım." sf.25

diyor ve ekliyor: Adamsan saygı duy.

"Adamsan, başarısız olsalar bile büyük işlere girişenlere saygı duy." sf.27

Tamam, sen adamsın Seneca. Adamın dibisin hatta.


Yaşamın Kısalığı Üzerine

Bu kısmı kısa geçeceğim, çünkü zaten yaşam da kısa.

Bu noktada Seneca diyor ki, yuoo yaşam kısa değil, sen boş boş geçiriyorsun, o yüzden sana kısa geliyor.

"Kısıtlı bir zamanımız yok, sadece çoğunu boşa harcıyoruz." sf.46

"Yaşam yeterince uzun ve tamamı iyi düzenlenirse, en büyük işlerin başarılmasına fazlasıyla yetecek kadar bahşedilmiştir, buna karşılık yaşam herhangi bir iyi şeye adanmadığında, lüks ve umursamazlık yüzünden tükenir ve kaçınılmaz sonun baskısıyla, bizden uzaklaştığını anlamadığımız yaşamın çoktan geçip gittiğini kavrarız. Tam da böyledir, kısa yaşam bulmayız, onu biz kısaltırız." sf.46

Yaşamımız konusunda bizden çok başkalarına söz hakkı verdiğimize dikkat çeken Seneca, başkalarının yaşamımızdan ne kadar çok çaldığını ve bizim buna nasıl da müsaade ettiğimizi anlatıyor:

"İnsanlar mallarının başkasının almasına katlanamaz ve topraklarının sınırlarıyla ilgili en ufak bir anlaşmazlık çıkmayagörsün, hemen taşa ve silaha sarılırlar, buna karşılık yaşamlarına başkalarının karışmasına izin verir, hatta gelecekte kendilerini ele geçirecek kişileri bizzat çağırırlar. Parasını paylaşmak isteyen biri bulunmaz, ancak her insan yaşamını birçoklarıyla paylaşır." sf.48

Yani mal varlığımızı koruma konusunda gösterdiğimiz hesaplılığı zamanın harcanması konusunda da gösterirsek yaşam o kadar kısa olmaz.

RUHLARIN KADERİ



RUHLARIN KADERİ

(Destiny of Souls)

Michael Newton

2000

Çeviren: Sezer Sonel

Ruh ve Madde Yayıncılık

1. Basım - Ekim 2012

489 sayfa


Daha önce okuduğum Ruhların Yolculuğu'nun devamı.

Tüyler yine diken diken.

İlk kitap için yaptığım girizgahı yine yapayım:

Michael Newton bir hipnoterapist. İnsanları hipnozo sokuyor, (tabii insanların kendi istek ve rızalarıyla) hipnozdaki insanlar öte aleme gidiyor ve orada gördüklerini aktarıyorlar. İşte kitapta bu aktarımlar ve yazarın yorumları yer alıyor.


Hiç Bir Yakınınız Öldü mü?

Benim hiç bir yakınım ölmedi. O acıyı tatmadım. O acıyı yaşayanlar için teselli olabilecek bilgilerle başlıyor kitap. Ölen sevdiğimiz hemen hayatımızdan çıkmıyormuş. Ruhu bir süre daha, en azından biz kendimizi daha iyi hissedene kadar bizimle kalıyormuş. Biz bunu kolay kolay hissedemiyormuşuz o ayrı.

Buna dair kitapta yer alan örnekler çok çarpıcı.

Örneğin çok sevdiği karısını kaybeden biri var. Kadın gülleri çok sever, gül ekermiş. Kadın öldükten sonra kocasının tek başına ve derin bir mutsuzluk içinde olduğunu gördüğü için ona yardım etmek istemiş. Onun yanında olduğunu hissetmesi için bir çiçekçi aracılığıyla onu güllere yönlendirmiş. 

Adam gül kokusunda karısının varlığını hissedip rahatlamış.

Bir başka örnekte adam ölüyor, karısı çok üzgün. Bir çocukları var. Kadın ve çocuğu başbaşayken çocuk "Babam şu an bizimle anne." diyor. Anne tabi inanmıyor ve gülümseyip geçiyor ama o gülümseme zaten kadının bir nebze olsun kendisini iyi hissettiğini gösteriyor. 

Bu arada çocuklar bu konuda aslında ciddi. Çocukların kendi kendine konuştuklarına, hayali arkadaşları olduklarına şahit olmuşsunuzdur. Bunların ruhlar olduğu söyleniyor.

"Sevdiğimiz insanların yokluğunun acısını çekerken, onlar esrarengiz şekillerde bize gelebilirler, özellikle de zihnimiz yüzeysel bir alfa haline geldiğinde. Bu anları ötealemden gelen mesajlar olarak kabul edin ve bunların sizi ayakta tutmasına izin verin." sf.63

Önceki kitabı anlatırken söylediğimi tekrarlamalıyım; kitaptakiler ne kadar doğru ne kadar kurgu bilemem ama doğru olduğu varsayımından yola çıkarak anlatıyorum.


İntihar

Yazar, hipnoza soktuğu insanların öte alemdeki hallerini olduğu gibi geçmiş hayatlarını da hatırlamalarını sağlıyor. Yüzyıllardır hatta binyıllardır yeryüzüne değişik bedenler ve hayatlar içinde gelip giden ruhlar olduğunu söylüyor. Bu ruhlar her seferinde daha iyi olmak için gelip gidiyorlar.

İntihar eden ruhlar için bir ceza olmadığını söylüyorlar. Sadece pişmanlık hissediyorlarmış. Çünkü intihar etmek, bir dersin sınavını geçememek gibi görünüyormuş. Tekrar o dersi almak, yani tekrar aynı sınıfı okumak gibi bir şey. O yüzden de o hayatı iyi yaşayamamış olmanın pişmanlığı oluyormuş daha çok.

"Ruh dünyasında her ruhun, kasıtlı ya da kasıtsız, yaptığı yanlış şeylerin gelecek bir yaşamda bir biçimde telafi edilmesi gerekeceği şeklinde bir ilke vardır. Bu bir ceza ya da kefaret değil, karmik gelişim için bir fırsattır. Ruhlar için, belki de yeryüzü dışında, bir cehennem söz konusu değildir." sf.21


Yaşam Kitapları

Ruhlar yeryüzündeki hayata gelmeden önce yaşam kütüphanesindeki yaşam kitaplarına bakıp yaşayacakları hayatı seçiyorlarmış. Bu kitaplar bildiğimiz anlamda satır satır, kelime kelime şeklinde değil de holografikmiş, söz konusu hayatı kabataslak, film şeridi gibi gösteriyormuş.

Ama her şey de gösterilmiyormuş. Özgür irade varmış. Örneğin intihar öngörülmüyormuş.

Doğru anladığımdan pek emin değilim ama galiba beden ve ruh, ikisi ayrı mekanizmalar. Ruh, anne karnındaki bebeğe, üç ayı geçtikten sonra geliyormuş. Öncesi çünkü anlamsız oluyormuş. Ruh ve anne karnındaki bebeğin tanışma hikayesi de var bir örnekte. "Sen kimsin?" diye soruyor bebek, ruh da onu korkutmadan kendini tanıtıyor, böyle garip bir şey.

Tanrı

Yazar da, ilk kitabın etkisindeki okuyucular da şunu merak ediyormuş. Tanrı? 

Yazarın vakalarından hiçbiri bir Tanrıdan bahsetmiyor. Genel olarak bir birlik, bir denge, bütünsel bir güç... bu tip şeylerden bahsediyorlar ama bildiğimiz anlamda Tanrı ve benzeri bir ifadeden bahsetmiyorlar.


*

Bu kitap, Ruhların Yolculuğu'nun üstüne çok iyi oldu, çok da güzel iyi oldu.