10 Nisan 2022 Pazar

KAYIP TANRILAR ÜLKESİ

 


KAYIP TANRILAR ÜLKESİ

Ahmet Ümit

2021

Yapı Kredi Yayınları

1.baskı- Haziran 2021

502 sayfa


Almanya'da gerçekleşen esrarengiz Türk cinayetlerini konu alıyor kitap. İlk akla geldiği üzere cinayet sebebinin ırkçılık olduğu ve katillerin de neonaziler olduğu sanılıyor, fakat işin aslı sonradan anlaşılıyor. 

Cinayetleri esrarengiz kılan, içinde mitolojik unsurlar barındırması. Bu açıdan da mitolojiye yeni başlayanlar için birebir. Aptala anlatır gibi anlatmış Zeusgilleri ki tam da ihtiyacım olan buydu. 


Mitolojiye Giriş 101:

Önce Gaia (Toprak Ana) varmış. Uranos’u yaratmış. 

Uranos çocuklarını beğenmemiş. Toprağın derinliklerine gömmüş. Gaia buna çok üzülmüş. Çocuklardan sadece Kronos cesaret edebilmiş babasına karşı çıkmaya. Gaia ona çelikten bir tırpan yapmış ve demiş ki:

“Al bunu ve yen onu. Babasının gölgesinde yaşayan çocuklar asla büyüyemezler. Babasına muhtaç olanlar hiçbir zaman özgür olamazlar. Babalarının merhametine sığınan oğulların yaşamaya hakları yoktur.” Sf.44

Kronos babasının hayalarını kesmiş. Uranos lanetlemiş onu senin de hükümranlığın çocuklarının elleriyle sona ersin, diye.

Kronos tahta çıkmış. Babasının toprağa gömdüğü kardeşlerini kurtarmış. 

Kronos'un karısı Rheia'dan çocukları olmuş: Hestia, Demeter, Hera, Poseidon, Hades, Zeus.

Kronos, babasının başına gelenlerin kendi başına gelmesinden korkmuş. Acımasızlaşmış. Çocuklarını yemiş. Kurtardığı kardeşlerinden bazılarını yeniden toprağın derinliklerindeki Tartoros’a hapsetmiş, bir kısmını da itaat etmeleri koşuluyla serbest bırakmış. 

Rheia ve Gaia, Kronos’un zalimliğine son vermek için plan yapmışlar: Zeus doğar doğmaz Girit’e kaçırmışlar. Evladını yemek için gelen Kronos’a Zeus yerine kundaklanmış bir kaya vermişler. Onu yemiş Kronos. 

Zeus vakti gelince Kronos’un karşısına çıkmış. Kardeşlerini kurtarmış onun midesinden.  Kronos'u ise öldürmemiş, Tartaros'a göndermiş.  

Kronos'un yer altına attığı kardeşleri olan titanlar, Tanrıların egemenliğinde yaşamak istememişler, isyanlar çıkarmışlar yeryüzünde. İlk savaş başlamış Tanrılar ve titanlar arasında.

Zeus, Kronos’un kardeşi olan titanları yenmiş, onları Tartaros’a atmış. 

Zeus, Tartaros’taki babası Kronos’a:

“Çocuklarından nefret edenler sonsuza kadar nefretle anılacaktır. İster ölümlü olsun, ister ölümsüz, kendi soyuna ihanet edenler, ihanetin en korkuncuyla cezalandırılacaktır.” Sf.123

demiş, ancak Zeus da zamanla evlatlarının kendisini tahtından edeceğinden korkmaya başlamış. O da çocuklarını mideye indirmiş. 


Cinayet Olayı:

Bu bilgilerden sonra kitaptaki cinayet konusuna gelelim.

Başkomiser Yıldız. 

Yardımcısı Tobias.

Kalbi kesilip atılmış bir maktul buluyorlar. Maktul, Zeus'a kurban edilmiş gibi bir ritüel ile öldürülmüş. 

Maktulün adı Cemal Ölmez. Cemo derlermiş. Yazılım mühendisiymiş. Mitoloji ile de ilgilenirmiş. Zeus Altarındaki heykellerin resmini yapmak istiyormuş. Tanrı yüzleri yerine ise aile üyelerinin yüzlerini koyuyormuş. Örneğin babasının yüzünü Kronos’un yüzü yapmış. Kendisini de Zeus. 

Cemal'in ailesi eskiden Bergama’da yaşıyormuş. Pergamon Müzesinde çalışmış dedeleri. Mitolojiye ilgisi ailesinden kaynaklanıyormuş yani. 

*

Alex, Cemo’nun sevgilisi. Telefonda en son onunla konuşmuş.

Alex ile konuşuyor polisler. Abisi Hüseyin yapmıştır, diyor Alex. Cemal’in eşcinselliği yüzünden:

“Türkiyeli aileler arasında böyle vakalar görülüyordu. Gerçekten de cinayet nedeni Cemal’in eşcinselliği olabilirdi.” Sf.68

Aileyi soruşturuyor polisler. 

Ailenin Bergama'daki kazılarla nesiller boyu ilgisi olmuş. 

Pergamon kazılarını başlatan Alman Carl Humann, Zeus Altarını ve tarihi eserleri Almanya'ya getiren kişi. 1870’lerde Osmanlı’ya yol yapmaya gelen bir mühendis iken arkeoloji ile de ilgileniyor. Büyükdede Cemal onun yanında çalışıyor, amelelik ediyor.

Cemal’in çocukları: Orhan ve Recep.

Recep rahmetli olmuş on beş yıl önce. Recep’in çocukları Mehmet ve Davut; torunu, İhsan. İhsan akrabalar arası bir kavgada ölmüş. Davut’un çocukları: İhsan, Haluk, Hülya. Haluk arkeolog.

Orhan’ın tek çocuğu: Kerem.

Kerem’in çocukları: Hüseyin, Cemal (ölen)

*

Büyükbaba Orhan, alzheimer imiş ve kayıpmış.

Aile, Cemal'in eşcinselliği yüzünden tartıştıklarını doğruluyor ama ölümle ilgileri olmadığını söylüyor.

*

Polisler Cemal'in ölümünü soruştururken başka ölümler de oluyor.

Cemal'in erkek arkadaşı Alex’in de öldürüldüğü haberi geliyor. Derisi yüzülmüş. 

Dede Orhan Ölmez kayıptı, onun da cesedi bulunuyor.  Orhan'ın cinsel organını kesmiş katil. Kronos da babası Uranos’un cinsel organını kesmişti. Cinayeti oğlu mu yaptı o zaman?

Olay yerine Orhan’ın oğlu Kerem ve onun oğlu Hüseyin geliyor. Hüseyin, dedesini öldürenin Kör Rudolf olabileceğini söylüyor. Rudolf naziymiş, aralarında kan davası varmış. Bu yüzden Hüseyin Rudolf’u öldürmeye karar veriyor. Yıldız, Hüseyin’in evine gidiyor. Yüzü kapalı biri ona saldırıp kaçıyor. Hüseyin’in eli, kolu, ağzı, gözü bağlı. Çözüyor Yıldız. Bana bunu Rudolf yaptı, diyor Hüseyin. Sesinden tanımış Rudolf'u. Rudolf gözaltına alınıyor. Ama o saatlerde başka yerde olduğunu kanıtlıyor.

Hüseyin rahat durmuyor. Rudolf’un mekanı olan Germania Spor Kulübü'nü basıyor. (Naziler zamanında Berlin, Germania adıyla dünyanın başkenti olsun diye planlanıyormuş.) Çıkan çatışmada Rudolf ölüyor, Tobias ve Hüseyin yaralanıyor. Rudolf’un mekanından öldürülecek isimler listesi çıkınca katilin o olduğu düşünülüyor. 

Ancak Yıldız böyle düşünmüyor.

Cemal’in patronu Peter Schimmel, Cemal'in sadece patronu değil aynı zamanda arkadaşıymış. Verdiği bilgilerle polislere yardımcı oluyor. 

Ancak Peter bir konuda polislere yalan söylemiş. Peter mitolojiden anlamadığını söylemişti polislere. Fakat anlarmış.  Annesi Pergamon Müzesinde görevliymiş. Cemal’in çizdiği projeyi Peter önermiş. Bunları Peter’in eski kız arkadaşı Kitty’den öğreniyor Yıldız.

Cemal’in evini tekrar arıyor Yıldız. Evdeki gitarda bir ses kayıt cihazı buluyor. Cemal, Alex’i aramış, not bırakmış. Demiş ki, Peter’in arabasında dedemin kokusu vardı.

Yıldız, Peter’in evine giriyor gizlice. Salonda tanrıların resmini görüyor. Resimde Zeus'un yüzü Peter'in yüzü.

Peter’i ve ablası ressam Angela’yı babaları terk etmiş küçükken. Yıldız, resimlerden anlıyor ki babaları Kerem Ölmez’miş.

Kerem, Doğu Berlin'deki Pergamon Müzesine gide gele orada çalışan görevli kadınla ilişki yaşamış. İki çocuğu olmuş. Angela Melek ve Peter Kartal  (Kartal, Zeus’un simgesi) sonra onları bırakıp Batı Berlin’deki karısı ve çocuklarıyla yaşamış. Çocukları Hüseyin ve Cemal.

Büyüyünce Peter babasını bulmuş. Kendisini tanıtmamış. Cemal’i işe almış. Cemal’e resim projesini söylemiş. Cemal, Zeus yerine kendi yüzünü koyunca öldürme fikri canlanmış Peter'de.

Kerem, çocuğu Cemal’in ve babası Orhan’ın cenazesi için Türkiye’ye geliyor. Türkiye'de olacak mezarları. 

Yıldız, Peter'in Kerem'i öldüreceğini düşünüyor ve onu yakalamak için Türkiye'ye gidiyor. Türkiye'de onu Başkomiser Nevzat karşılıyor. Başkomiser Nevzat, Ahmet Ümit'in kitaplarının ana karakteri. 

Cenaze evine gidiyorlar, Kerem orada değil. Almanya’dan Cemal’in patronu Peter gelmiş diye onu karşılamaya çıkmış.

Zeus, babası Kronos’u Tartaros’a hapsetmişti. Yıldız da aile içinde miras meselesi olduğunu bildiği zeytinliğe gidiyor. Katil orada olabilir diye. Oradaki bir sarnıçta buluyorlar Peter ile Kerem'i. Ama geç kalıyorlar. Peter Kerem’i yakalamış, bağlamış. Öldürüyor. Yıldız ve Nevzat durduramıyor. Sonra da Peter, kendini boşluktan atarak intihar ediyor. 

Yani;

Dede - baba -  torun

Uranos - Kronos - Zeus

Orhan - Kemal - Cemal

Dan Brown kitapları tadında olmuş. Bizim topraklarımıza ait kültüre ait olmasını sevdim.

*

Polisiye eserlerde herkesten şüphelenmemizi ister yazar. Sonra da en akla gelmeyecek isim katil çıkar. Burada da aile üyelerinden, arkadaşlardan, akrabalardan, hatta polisin kendi meslektaşından bile şüphelendirip sonra da bunlardan hiçbirinin katil olmaması sürprizi var. Gerçi her okuyucuya sürpriz oluyor mu bilmem ama bana sürpriz oluyor her seferinde.


Bakın Ben Neler Biliyorumculuk:

Değinmediği konu kalmamış yazarın. Almanya’da Türk kadın komiser, gay maktul, gay dansçı cinayet şüphelisi, ırkçılık, devrimcilik… Netflix dizisi gibi. Yuoo hayır, Mahsun Kırmızıgül filmi gibi. Her konudan bahsetme tutkusu var.

Kitaplarda bundan hoşlanmıyorum. Çocuk kitabı değilse yazılan, yazarın ders vermesini can sıkıcı buluyorum. Bunu yapanlardan bir diğeri için bkz: Zülfi Livaneli. Bkz: Azra Kohen

Bu kitapta da Almanya'daki Nazi kundaklamalarının tarihi, Türkiye'deki kanlı 1 Mayıs (1 Mayıs 1977 Taksim) Berlin duvarı dibine gecekondu yapan Türk Osman Amca, Sivas katliamı, Türkiye'de Kominist Parti tarihi, Almanya'daki Türk düğünlerindeki konvoy geleneği... Değinmediği konu yok, didaktik didaktik açıklamalar. İçim sıkılıyor. Bu tarz kitaplarda yazarın "Bakın ben neler biliyorum!" çığlığını duyuyorum.


Ne çiğ kelimeler:

Bu kitabın bir edebi eser olduğunu düşünmüyorum. Polisiye bir kurgu. O yüzden edebi bir tat bırakmadı bende. Hele hele şu ifadelerle edebi bir tat bırakması zaten mümkün değil:

“Hatta polis olduklarını duyduğunda bile pek iplememişti.” Sf.62 

İplememişti mi?


“Hiç tınmadı başkomiser” Sf.97

Tınmadı?


…sağlı sollu yumruklarla süslemeye devam etti Nazi’yi.” Sf.135

Süslemeye?


Ne çiğ kelimeler. Ve bu kelimeler karakterlerin ağzından çıkmıyor. Yani bir konuşma cümlesi içinde geçse bir şey diyemem elbette. Karakterin kendisini ifade etme şekli bu olabilir. Ama bu, yazarın kendini ifade etme şekli. Yazar, bu kelimelerle betimlemeyi tercih etmiş. Iyk!

Bir de yazarın "Türkiyeli" ve "Türk" açmazı var. Yer yer "Türk" diyor, yer yer "Türkiyeli". Ben bu ayrımı bilmiyorum. Türk demek bana yeterli görünüyor. Neden Türkiyeli deme ihtiyacı duyuluyor, bilmiyorum.  Almanyalı diyor muyuz ya da Fransalı? Hayır. O zaman Türkiyeli niye?

*

Bkz: son cümle.  “…sadece kendine ait özel bir depo da topluyordu.” Da bitişik olmalıydı, ayrı yazılmış. Gözüm kanadı.


*

Ahmet Ümit kitapları bana hitap etmiyor. Ama okuyorum. Çünkü popüler ve popüm eksik kalmasın. 




22 Mart 2022 Salı

ÖLMÜŞ BİR KADININ EVRAK-I METRUKESİ


 

ÖLMÜŞ BİR KADININ EVRAK-I METRUKESİ

Ölmüş Bir Kadının Günlüğü

Güzide Sabri

1942

Türkiye İş Bankası Yayınları

1.Basım-Eylül 2021

123 sayfa

 

Bir yasak aşk hikayesi.

Aslında bence yasak değil de insan üzülmeye yer arayınca dram üstüne dram yaratıyor.

*

Kitabın adında yer alan ölmüş bir kadın; Fikret.

Fikret, ölmeden önce günlüğünü teyzesinin kızı Suat’a vermiş. Geride bıraktığı küçük kızı Nedret’e versin, Nedret büyüyünce okusun diye.

Nedret büyüyene kadar biz okuyalım bakalım günlüğü.

*

Fikret küçükken annesi ölmüş. Babası sevecen ve ilgiliymiş. Ama babası yeniden evlenmek isteyince Fikret hastalanmış. Kendisini muayene için gelen doktora aşık olmuş.

Eski zamanda genç kızların gördükleri ilk erkeğe aşık olmalarını anlıyorum. Başka erkek mi görüyorlar?

Bir de aşk acısı çekiyorlar. Çünkü başka meşgale yok. Bir de genç daha. Gençken aşk acısı çekilebilir.

*

Sorun şu ki; Doktor Nejat evli ve çocukluymuş.

Amaaaaaan. Boşanır, olur biter.

Ama yoooook, olur mu? Aman sakın hayatı kolaylaştırmayalım. Hayatı nasıl daha zor, daha üzücü hale getiririz, bunları düşünelim.

*

Nejat, Fikret’e evlenme teklif ediyor. Fikret kabul etmiyor. Çünkü o zaman Nejat’ın karısı ve çocukları çok üzülürmüş. 

Al, böyle çok mutlu oldular sanki.

Nejat hıyarı da, Fikret evlenme teklifini kabul etmeyince mevcut evlilik yaşamına geri dönüyor. Ulan! Sen o evliliği niye sürdürüyorsun Nejat, bana bir açıklasana! Karısını sevmiyor, karısını kendisine layık da bulmuyor. Nejat kültürlü, ince zevkleri olan bir adam. Karısı bu açıdan ona hitap etmiyor. Fikret ona evet deseydi evliliğini bitirecekti muhtemelen. Ama evet demediği için evliliğini sürdürüyor. Çünkü boşu boşuna niye bitirsin? Böyle salak bir düşünce içinde. Eğer Fikret evlenme teklifini kabul etseydi karısından boşanırdı. Herhalde boşanırdı, ondan da çok emin değilim aslında. Eser miktarda hıyar elektriği aldım çünkü kendisinden. Arkadaşlar! Dostlar! Romalılar! Evliliğiniz başkalarının kararlarına bağlıysa o evlilik sizce de sorunlu değil midir?

*

Fikret, kendi mutluluğunu başkalarının mutluluğunun gerisinde tutan, böylece kendince yüce gönüllülük yaptığını sanan ama aslında ne kendisini ne de başkalarını mutlu edebilen bir genç kız. Nejat’ın karısı ile çocuklarını düşünüp hayır yanıtı verdi. Tamam. Bir karardır, saygı duyarım. Ama bu kararı ile baş edemedi. Aklında ve gönlünde Nejat varken gitti başkasıyla evlendi.

Babası ve üvey annesi Fikret’i evlendirmeye karar verince Fikret karşı koymuyor. Yaşlı ve zengin bir adamla evleniyor. Bir köye yerleşiyorlar, çiftlik evinde yaşamaya başlıyor Fikret. Nejat’tan uzaklaşmanın iyi geleceğini düşünüyor. Ama iyi gelmiyor. Histerik bir şeye dönüşüyor. Hep üzgün, hep hasta. Kocası Sait anlayışlı, sevecen bir adam.

Sait, Fikret’i üzgün gördükçe “Rahatsız mısınız meleğim?” diye soruyor. Fikret de “Yorgunluk efendim” diye cevap veriyor. Ve bu konuşmadan çok rahatsız oluyor.

“Aramızda şu konuşma cereyan ettiği müddetçe o kadar sıkıldım ki tarif edemem. Demek her gün kendisine teminat vereceğim, bütün elemlerimi riyakar bir tebessümle gizleyeceğim. Yarabbi, bu ne müşkül bir vazifeydi!” Sf.25

Bu kısmı anlıyorum. Ben de hesap vermeyi, açıklama yapmayı sevmiyorum. Sevgililikte en sevmediğim şey bu hesap verme olayı.

Sait, elli beş yaşında. Yirmi yaşındaki bir kızla evlenmiş. Karısının gençliğinin, güzelliğinin farkında. Onu bir nimet olarak görüyor. Fikret de kocasına hürmet gösteriyor ama yani, bokum gibi evlilik. Bu bokum evlilikten bir de çocuk yapıyorlar. Aman sakın çocuk yapmayı da ihmal etmeyin. Kendi mutsuz, sefil yaşamlarınıza bir de çocuk getirip onu da mutsuz ve sefil yaşamınıza ortak edin.

*

Bir gün Sait’in yeğeni Mediha’dan bir mektup geliyor. Mediha, dayısının evliliğini tebrik ediyor ve kendi ailesinden malumat veriyor. Kocası Nejat hastaymış. Birkaç ay İsviçre’de kalacakmış. Çocukları Nihat ile Nihal ellerinden öpermiş.

Neeee?! Bu Nejat, o Nejat mı? Zuahhahaa

Fikret şok! Bunu bilmiyordu. 

Bir mektup daha geliyor. Nejat bir görev için oraya geliyormuş. Civarda bir maden suyu çıkmış, onu tahlil edecekmiş.

*

Fikret Nejat’tan uzak durmaya çalışıyor. Onunla daha önce tanışmış olduğunu da gizliyor.

Nejat ise Fikret’e yakınlaşmaya çalışıyor. Fikret’ten yüz bulamadığı için de mevcut evliliğine devam ediyor. Ama karısına uzak davranıyor. Aferin! Çözüm bu çünkü değil mi? Offff kafasızlar yaa!

Nejat da aşkından hasta oluyor. Ateşler içinde sayıklıyor. Sık sık Fikret’in adını sayıklayınca karısı anlıyor. Gidip dayısına yani Fikret’in kocasına söylüyor. Böylece Fikret ile kocasının arası açılıyor.

Fikret kendisini savunmuyor. Hem takati yok, hem de utanıyor.

Kocası bir gün attan düşüp ölüyor. 

Fikret de uzun yaşamıyor. Öleceğini biliyor.

Kuzeni Suat’ın yanına gidiyor, kızını ona emanet ediyor.

Ölüm döşeğindeyken Suat ona Nejat’ı getiriyor. Fikret, Nejat’ın yanında ölüyor.

*

Suat uzaklaşmak için yanında Fikret'in kızı Nedret ile Mısır’a gidiyor. Gemide hasta bir adam dikkatini çekiyor. Yanındaki oğlan çocuğuna soruyor, babanız hasta mı diye. O adam kimmiş? Nejat! Konuşmuyormuş, kimseyi tanımıyormuş, aklı gitmiş.

*

Ne drama!

“Meğer hayatın ölüm kadar acı anları oluyormuş da insan yine tahammül ediyormuş.” Sf.12

“Her tarafım siyah bir duman, kesif bir karanlık içinde kalmıştı.” Sf.17

Aman ya Rabbi!

Ama bu tür dramalar beni üzmekten çok sinirden yoruyor. Çünkü bu kadar zorlaştırmaya, üzülmeye gerek yok.

Evlilik yürümüyorsa boşanırsın, bitti gitti! Boşanmayı çok gözünde büyütüyor insanlar. Evlenmeyi de gözlerinde çok büyüttükleri için herhalde.

*

Bu hikayede kimseye üzülmedim. Herkes salaklığının bedelini ödedi. Sözde iyi yüreklilik, düşüncelilik adına hıyarlık ettiler. Önce kendi mutluluğun, kendi duygularındır önemli olan. Sen mutluysan başkalarını mutlu edebilirsin.

Kimseye üzülmedim dedim ama, bir parantez, Nedret’e üzüldüm. Hem annesiz hem babasız kaldı yavrucak. Sadece çocuklara üzülürüm. Salt dünyaya getirildikleri için bile üzülüyorum onlar adına.

Bu hikayenin devam kitabı varmış: “Nedret”

Muhtemelen Nedret, annesi Fikret’in günlüğünü okuyacak. Annesi hakkında ne düşünecek acaba?

*

Son bir şey; kitapta şu tabirler vardı, çok tatlı geldi bana: Beydayı, beybaba, hanımyenge. 

 

 

27 Şubat 2022 Pazar

KÜÇÜK PRENS

 


KÜÇÜK PRENS

(Le Petit Prince)

Antoine de Saint-Exupery

1943

Fransızca aslından Türkçeleştiren: Sumru Ağıryürüyen

Mavibulut Yayıncılık

24.Basım- Ekim 2012

95 sayfa


Daha önce de okumuştum. Bkz: Küçük Prens

Kardeşimin kitaplığında gördüm, yine okudum. Çok sevdiğimden değil, unuttuğumdan. Daha önceki okumalarımda etkilendiğimi hatırlamıyorum ama bu kez etkilendim. Aslında bayağı etkileyiciymiş. Verdiği mesaj güzelmiş. Başka bir deyişle, benim anladığım mesajı güzelmiş. Yoksa yazarın ne kastettiğini bilemem elbet.

*

Kaza yapıp çöle düşen bir pilot kendi çocukluğunu ve sonra tanıştığı Küçük Prens'i anlatıyor.

Pilot adam küçükken ressam olmak istermiş, ama çizdiği resimleri kimse anlamazmış. Örneğin, fil yutan boa yılanı çizimini herkes şapka sanmış. Zaten büyükler resim yapmaya önem vermezmiş. Büyükler, resim yerine matematik ile coğrafya ile dilbilgisi ile ilgilen dedikleri için resimden vazgeçmiş. 

Burada ressam olmak isterken vazgeçirilen bir başka isim geliyor aklıma: Hitler. Neyse ki hikayemizdeki adam kötü yola sapmıyor. Pilot oluyor. 

Bir gün çölde kaza yapıyor. Karşısına küçük bir çocuk çıkıyor, Küçük Prens. 

Küçük Prens, adamdan bir koyun resmi çizmesini istiyor. Adam kutu çizip koyun bu kutunun içinde, diyor. Küçük Prens kabul ediyor. Zaten Küçük Prens, fil yutmuş boa yılanı resmini de şapka sanmayıp anladı. 

O zaman Küçük Prens, adamın içindeki çocuk olabilir mi? Onu anlıyor, sevdiği şeyi yapmasına teşvik ediyor...

*

Küçük Prens nereden geldiğini anlatmaya başlıyor. 

Asteroid B612 adlı küçük bir gezegenden gelmiş. Bu gezegeni bir Türk gökbilimci bulmuş. Ama onu giyiminden ötürü kimse ciddiye almamış. “Dediği dedik bir Türk lider, karşı çıkanları ölüm cezasıyla tehdit ederek, halkının Avrupalılar gibi giyinmesini şart koşunca" bu gökbilimciyi dünya artık ciddiye almış. Ohhh! Fena mı olmuş? İyi ki öyle yapmış o Türk lider.

*

Neden koyun istemiş Küçük Prens? Çünkü gezegenini baobap ağaçlarının sarma tehlikesi varmış. Boabaplar hemen sökülmeli, yoksa tüm gezegeni kaplarlarmış. Bir koyunu olursa koyun, baobap ağaçlarını büyümeden yer, gezegen de kurtulurmuş. 

Küçük Prens her sabah gezegenini temizlermiş. Bu temizlik niye? Kendisi için. Bir disiplin meselesi. Düzen tertip önemli.

*

Pilot adam uçağını tamir etmek için uğraşırken Küçük Prens çiçeklerin neden dikenleri var, dikenler ne işe yarar... diye sorup duruyor. Çünkü koyunun biricik çiçeğini yemesinden korkuyor. 

Adam ciddi işlerle uğraşıyorum, diyerek başından savıyor çocuğu. Bir zamanlar kendisi çocukken büyüklerin de ona yaptığı gibi. 

*

Gezegenindeki çiçekten bahsediyor Küçük Prens. Nazenin, özel bir gül. Gülün istekleri bitmiyor, çok konuşuyor, kibirli. Ama Küçük Prens'i seviyor, Küçük Prens de onu. Küçük Prens gezegenini terk ettiğinde gülü de terk ediyor. Tatlı tatlı vedalaşıyorlar. 

Bu gülün sevgiliyi temsil ettiğini düşünüyorum. Kitabın ilerleyen kısımlarında özel olmak ve değer bilmek mesajları verildiğinde bu gül akla geliyor.  

*

Küçük Prens gezegenleri gezmeye başlıyor. 

Gittiği birinci gezegende bir kral görüyor. Gezegende tek başına yaşayan bu kral kime hükmediyor? Kimseye. Ama o yine de hükmetmekten, zaten olacak şeyleri emretmekten vazgeçmiyor. Buna da "mantıklı emir" diyor. Yani düpedüz kendini kandırıyor. 

İkinci gezegende kendini beğenmiş bir adam var. Sürekli alkış, övgü istiyor.

Üçüncü gezegende bir ayyaş görüyor. Utandığını unutmak için içiyormuş. Utandığı şey de içmek.

Dördüncü gezegende bir iş adamı ile tanışıyor. Adam yıldızları sayıyor, onların sahibi olduğunu düşünüyor. Yıldızlara sahip olmak ne işe yarıyor? Küçük Prens anlamıyor.  Küçük Prens gezegeninde çiçeğini suluyor, gezegenini temizliyor, bir işe yarıyor. Ama yıldızlara sahip olmak ne işe yarıyor? Hiçbir işe.

Beşinci gezegende bir fenerci var. Akşam olunca feneri yakıyor, gündüz kapatıyor. Ama gezegen çok hızlı dönüyor ve çok çabuk akşam ve sabah oluyor. Fenerci bundan yakınıyor, fakat işine devam ediyor. Küçük Prens’in faydalı bulduğu tek kişi bu.

Altıncı gezegende bir coğrafyacı var. Küçük Prens onun dağları, tepeleri,okyanusları bildiğini sanıyor ama coğrafyacı bunları sadece kağıt üzerinde biliyor. Kaşifler keşif yapar, coğrafyacı da kaşiflerin anlattıklarını sorgular, kanıt ister ve masasından hiç kalkmadan yazarmış. Dağlar, okyanuslar gibi kalıcı şeyleri kitaba yazarken örneğin çiçekler gibi geçici olan şeyleri kitaba yazmazmış. Küçük Prens böylece çiçeğinin geçici olduğunu, yakında yok olacağını öğreniyor. Üzülüyor. 

Her gezegenden büyüklerin ne kadar tuhaf olduğu sonucuyla ayrılıyor Küçük Prens.

Yedinci gezegen olarak, coğrafyacının önerisiyle, dünyaya gidiyor. 

Dünyada önce bir yılan görüyor. Yılan kendisini kudretli biriymiş gibi tanıtıyor. Bir kraldan daha güçlü olduğunu iddia ediyor. İnsanların nerede olduğunu soruyor Küçük Prens ona. Çöl olduğu için çok insan olmaz, diyor yılan.

Sonra bir çiçek görüyor. Ona soruyor insanlar nerede, diye. Çiçek en son yıllar önce bir kervan geçerken insanları görmüş. İnsanların kökleri olmadığı için üzülüyormuş insanlara.

Dağa çıkıyor sonra Küçük Prens. Kendi gezegeninde sadece üç tane küçük volkan var. Dağda haykırıyor merhaba diye. Aynı şekilde karşılık alıyor. Kimsiniz kimsiniz, hep kendi söylediğinin aynısı. Küçük Prens, bu insanlar da ne söylense tekrar ediyor, diye düşünüyor.

Gül bahçesi görüyor sonra. Kendi gezegenindeki gülden binlercesi bir arada.  Küçük Prens şaşırıyor, çünkü gezegenindeki gülün evrende türünün tek örneği olduğunu sanıyordu. Gül öyle söylemişti ona. Kaldırıldığını hissediyor Küçük Prens.

Tilki görüyor sonra. Tilki, Prens ile dost olmak istiyor. Bunun için de evcilleşmesi gerektiğini söylüyor. “Bir şeyi evcilleştirdin mi, sorumluluğu sana ait olur.” diyor tilki. Küçük Prens eğer tilkiyi evcilleştirirse aralarında bir bağ olacak. Artık o tilki,  Küçük Prens için evrendeki diğer tilkilerden farklı olacak. 

Küçük Prens anlıyor ki gezegenindeki gül de başka pek çok gül olmasına rağmen, diğer güllerden farklı. Çünkü onunla arasında diğer güllerle olmayan bir bağ var. 

Tilki çok hikmet dolu konuşuyor:

“Dil bütün yanlış anlaşılmaların kaynağıdır.” Sf.69

“Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez.” Sf.74

Küçük Prens de boş değil. Pilot, uçağını tamir etmekle uğraşıp Küçük Prens'i dinlemezken Küçük Prens ona diyor ki:

“Senin gezegenindeki insanlar tek bir bahçeye beş bin gül dikiyorlar… Ama yine de aradıklarını bulamıyorlar. Halbuki aradıkları tek bir gülde ya da bir yudum suda olabilir. Ama gözler gerçeği göremez ki. Yüreğiyle aramalı insan.”Sf.80

Gezisine devam ediyor Küçük Prens. Bir demiryolu makasçısı görüyor. İnsanların nereden nereye gittiğini soruyor. Bilmiyor kimse. Ne bu acele, o da bilinmiyor.

Susuzluk giderici haplar satan bir satıcı ile karşılaşıyor. Bu haplar sayesinde zamandan kazanıyormuş insanlar. Ama o zamanla ne yapıyorlar? Ne istersen, diye cevaplıyor satıcı. Küçük Prens, böyle bir zamanı olsa “Bir çeşmeye doğru keyifli bir yürüyüş tuttururdum.” Sf.76 diyor. Susuzluk giderici haplar satın alıp kazandığın zamanla susuzluk giderici bir çeşmeye doğru keyifle yürümek. Tatlış.

*

Küçük Prens yılandan kendisini ısırmasını rica ediyor. Çünkü artık gezegenine dönmek istiyor ve bedenini yanında götüremezmiş. 

Pilotla vedalaşıyorlar.

Pilot da uçağını tamir edip oradan ayrılıyor. Artık her gökyüzüne bakıp yıldız gördüğünde Küçük Prens'i hatırlayıp güleceğini söylüyor.

*

Kitabın sonunda yazar, "Yolunuz Afrika’ya çöle düşerse ve altın saçlı bir çocuk size doğru gelirse bana geri döndüğünü yazın" diyor.

Yani bence diyor ki; bir gün kendinizle baş başa kalıp hesaplaşmaya girişirseniz ve içinizdeki çocuğa ulaşırsanız, bana yalnız olmadığımı söyleyin. 

Küçük Prens'e umudu ve saflığı yüklemiş sanırım yazar. Kitabın yazıldığı 1945 yılını da göz önünde bulundurursak, İkinci Dünya Savaşı zamanı, milyonlarca insan savaşta ölüyor, yazar da bir pilot olarak askerlik yapıyor, belki kendisi de öldürüyor... Ölümün böylesine etrafta kol gezdiği bir ortamda tutunacak bir dal gibi olmuş olabilir Küçük Prens. Ondaki masumluğa ve temizliğe sarılmış olabilir. Onun nezdinde dünyada ilgilenecek başka şeyler de olabileceğini hissetmek ve hissettirmek istemiş olabilir. 

*

Bu kitabın neden yerlere göklere sığdırılamadığını anlamazdım. Ama şimdi anlıyor gibiyim. 

Tüm içeriğin metafor dolu olduğunu sanıyorum. Artık her okuyucu kendisine göre yorar. 


26 Şubat 2022 Cumartesi

MAİ VE SİYAH

 


MAİ VE SİYAH

Halid Ziya Uşaklıgil

1897

Özgür Yayınları

Onikinci basın - Ekim 2009

400 sayfa


İlk olarak on iki yıl önce okumuştum bu kitabı. Bkz: Mai ve Siyah

Kardeşimin kitaplığında görünce yine okumak istedim. Çünkü klasik sorun; unutmak. Ne anlatıyordu bu kitap diye merak edip yeniden okudum. Hislerim on iki yıl önceki ile aynı. Kurgu açısından merak uyandırıcı ama karakterin drama kraliçeliği, pasifliği nedeniyle can sıkıcı. 

*

Ahmet Cemil, şiire meraklı, büyük eserler yazma hayalleri kuran bir genç. 

"Öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai; aşağı bakılsa siyah daima siyah.” diyor Sf.62 

Babası ölünce bu hayallerinden sıyrılıyor. Annesi ve kız kardeşi İkbal’e bakmak için çalışmak zorunda kalıyor. Tercüme yaparak işe başlıyor. Sonra bir gazetede çalışmaya başlıyor. Zaman zaman özel ders veriyor. Tüm gün çalışıyor, kendine ayıracak zamanı kalmıyor. 

Arkadaşı Hüseyin Nazmi, zengin bir ailenin çocuğu. Hüseyin Nazmi'nin kız kardeşi Lamia'dan hoşlanıyor Ahmet Cemil. Ama söyleyecek cesareti yok. 

Okuldan mezun olunca Hüseyin Nazmi, Dışişleri Bakanlığında çalışıyor. Ahmet Cemil, basın dünyasına giriyor. 

Ahmet Cemil’in kardeşi İkbal'e kısmet çıkıyor. Adı Vehbi. Ahmet Cemil'in çalıştığı matbaanın sahibinin oğlu. Damat iç güveysi olarak geliyor eve. Ahmet Cemil pasif kaldığı için damat evin kontrolünü ele geçiriyor. Ahmet Cemil, Vehbi'den hoşlanmadığı için artık evde vakit geçirmek istemiyor, geç geliyor eve, erkenden çıkıyor. Zaten hiç dinlenecek zamanı olmuyordu, artık hiç mi hiç olmuyor. 

Vehbi İkbal'e kötü davranıyor. İkbal mutsuz ama söylemiyor kimseye.

Vehbi’nin babası genç bir kızla evleniyor, bir süre sonra da felç oluyor. Vehbi, babasının felç olması ile genç karısı arasında çirkin imalı bağlantılar kuruyor.

Babasının felç olması üzere matbaanın da kontrolünü ele geçiriyor Vehbi. Ahmet Cemil’i de matbaada tutuyor. Matbaayı büyütmek istiyor Vehbi. Ahmet Cemil’in aklına giriyor ve evi ipotek yaptırtıyor. Hayır, Cemil hayııııııır!

İkbal hamile. Bir "Hayıııııııır!" çığlığı daha. Vehbi'nin umurunda değil. Evde durmuyor, akşamları gidiyor, nereye gidiyorsa? Babasına gittiğini söylüyor ama sağlığında babasını sevmeyen adam hastalığında niye gitsin? Acaba babasının genç karısıyla… Evde de Ahmet Cemil’lerin hizmetçisi Seher’e… Bu kısımlar açık değil. 

Ahmet Cemil bu arada ne zamandır yazmayı planladığı eserini nihayet yazıyor. Arkadaşlarına okuyor, beğeniliyor. Lamia da dinlemiş ki Cemil’in defterine not bırakmış, tebrik ederim, yazılı.

Ancak Ahmet Cemil'in bu eseriyle ilgili gazetede alaycı bir eleştiri yazılıyor. Yazan da yine aynı matbaada çalışan Raci adlı işe yaramaz bir adam. Hiçbir şeyi beğenmeyen, herkesi eleştiren, kendisi bir bok olmayan biri.

“Raci o adamlardan biri idi ki dünyaya hiçbir şey olmamaya mahkum edilerek geldikleri halde her şey olmak isterler.” Sf.27 

Karısını aldatmak bunda, çocuğuyla ilgilenmemek bunda. Karısı çocuğuyla matbaaya gelip kocasını soruyor bazen. Adam aynı zamanda sarhoş olduğu ve evin yolunu bulamadığı, başka bir kadınla ya da matbaada gecelediği için... 

Raci'nin çocuğu Nedim'e matbaada küçük bir iş veriyorlar ki aile açlıktan ölmesin. 

Ahmet Cemil drama kraliçesi olduğu için kendisi hakkında yazılan eleştiriye üzülüyor. Kız kardeşinin haline de üzülüyor. Lamia'ya olan sevgisine de üzülüyor. Üzülmekten başka yaptığı bir şey yok. Anca üzülsün.

Bir gün matbaanın idare müdürü Ahmet Şevki’ye bütün içini döküyor. Ahmet Şevki mantıklı adam. Tek tek cevap veriyor. "Sen eserine güveniyor musun? O zaman başarırsın, eseri basarız. Lamia’yı abisinden isteriz. Kız kardeşinin meselesi büyük. Evi ipotek ettin. Önce matbaayı geliştirip ipoteği kaldır, sonra kardeşini o adamdan boşatırız." İşte bu kadar yaaaa. Ahmet Şevki, aşkımsın artık. Ama Ahmet Cemil duygusalı anlayacak mı bakalım? Kahır kahır bir kenarda üzülmek varken çözüm için harekete geçecek mi?

Damat Vehbi evdekilerin huzurunu kaçırmaya ant içmiş gibi yine esip gürlüyor bir gün. Sizi ben besliyorum, diyor ki alakası yok. Hem iç güveysi, hem bu özgüven.  İkbal’den çıkarıyor öfkesini. Tekme atıyor kadına, kadın bebeğini kaybediyor, düşük yapıyor, sonra kendisi de ölüyor. Hadi bakalım! El birliğiyle öldürdünüz kadını. Hayatındaki bir erkek (kocası) aktif vahşiliği ile, diğer erkek (ağabeyi) pasif moronluğuyla öldürdünüz kızcağızı. Bu hıyarların arasında yaşamak mucize zaten. Şimdi o Vehbi’nin hapse girmesi lazım. Şikayet edin. Ama neredeeeee? Ahmet Cemil anca üzülsün. En fazla bir tokat atıyor Vehbi’ye. Bu yetiyor Ahmet Cemil’e. 

Vehbi tüm yavşaklığı ile olanlardan kendisini sorumlu tutmuyor. 

“İnsanlar ne tuhaftır! Fena bir şey yağmakta olduklarını hissedecek olurlarsa mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar.” Sf.154 

Vehbi işleri de batırıyor sonra. Bu da içinin yağlarını eritiyor Ahmet Cemil’in. 

Bir de Raci var. Ahmet Cemil bu sevimsiz adama niyeyse manasız bir hoşgörü gösteriyor. Raci ağır hasta, ölecek. Onu hastanede ziyaret edip affediyor. 

Raci’nin karısı da hala kocam da kocam diye bu herifin yanında. Çocuğu için ayırdığı parayı Raci için kullanıyor. Hastanede ölmesin diyeymiş. Ah zavallı kadın!

Lamia da evleniyor başkasıyla. Hah, Ahmet Cemil'e yar olacak hali yoktu. 

Arkadaşı Hüseyin Nazmi de yurt dışına gidecekmiş. 

Ahmet Cemil de gitmeye karar veriyor. Çölle çevrili uzak diyarlara gitmek istiyor. Annesini alıp biniyor gemiye. Gemide düşünüyor eskiden gördüğü mai gece ile şimdi gördüğü siyah geceyi. Böyle denize bakarken atlamayı düşünüyor. Annesi seslenince kendine geliyor.

Ay ne diyeyim, her şey daha güzel olur inşallah Ahmet Cemil. Azıcık canlanırsın belki. Tebdil-i mekanda ferahlık vardır.

Kitapta Ahmet Cemil'e en yakışan tabir şu: "Miskin bir teslimiyet ile mağlup" (sf.365) Aynen öyle. 

Sana çok bilendim Ahmet Cemil. Baydın içimi. 

*

Kitabın benim okuduğum versiyonunda kitabın özgün ifadelerinin karşısına parantez içinde günümüz Türkçe karşılıklarını koymuşlar, ama çok koymuşlar. 

alaka (ilgi)

Mahcup (utanmış)

Ciddiyet (ağırbaşlılık)

Takdir edilmemek (beğenilmemek) gibi.

Bunları da anlamayacak değiliz herhalde. 

Bu kadar çok parantez, okuma keyfini kaçırıyor başta ama sonra alıştım. 

KÖR BAYKUŞ

 



KÖR BAYKUŞ

(Buf-i Kur)

Sadık Hidayet

1936

Farsça aslından çeviren: Behçet Necatigil

YKY Yapı Kredi Yayınları - 12.Baskı

95 sayfa


Bu kitabı yıllar önce okumuştum. Bkz: Kör Baykuş

Unutmuşum ne anlattığını. Kardeşimin kitaplığında görünce bir daha okumak istedim.

İlk okuduğumda beğenmişim, ancak bu defa ı-ıh. Daralganlık yarattı. Ölüm, karanlık, gam, keder... Hiç sevmiyorum. O zamanlar seviyor muydum acaba?

*

Hep aynı resmi yaptığını fark eden bir adamla başlıyor hikaye. Resimde ihtiyar bir adam servi ağacının altında oturuyor, bir kadın ona çiçek uzatıyor.

Bir gün bu adamın amcası geliyor. Amcasına şarap ikram edecekken şarabı aldığı duvarın ardında resimlerinde çizdiği manzarayı görüyor. Döndüğünde amcası gitmiş. 

Adam, evin etrafına bakınıyor, o manzarayı bir daha göremiyor.

Bir gün resimdeki kadın evine geliyor. Ölmüş ama kadın. Adam, kadına bakarak kadının resmini yapıyor. Sonra da ölü kadını parçalara ayırıp bavula koyuyor. 

Bavul ağır olduğu için dışarıda servi ağacının altında oturan bir ihtiyardan yardım istiyor. İhtiyar onu mezarlığa götürüyor. Mezarlıktan bir de tarihi testi buluyor.

Dönüş yolunda da ihtiyara denk geliyor. İhtiyar, testiyi adama veriyor.

Testinin üstünde adamın, başta anlattığım, hep yaptığı resim var.

Geçmişini anlatıyor sonra adam. Annesi Hintli bir dansçıymış. Babası ona aşık olmuş. Babasının ikizi varmış. İkiz de bu kadına aşık olmuş. Kadını kandırmış, kadın aşık olduğu adam zannederek ikizi ile birlikte olmuş. Gerçeği öğrenen kadın, ikizleri bir odaya koymuş, odaya kobra yılanı salmış. Kobra yılanı ikizlerden birini öldürecek, sağ kalanla kadın evlenecek. Sağ kalanla kadın evlenmiş ama sağ çıkan kardeş, yaşadığı bu deneyimden çok etkilenmiş ve hafızasını yitirmiş. Çocuğu olduğunu bile hatırlamamış. O yüzden adamımız, sağ kalanın babası mı amcası mı olduğunu hiç bilememiş.

Adamı halası büyütmüş. Halası ölünce halasının kızı zorla adamla birlikte olmuş. Adam, halasının cenazesinin önünde kendi halinde dururken halasının kızı gelip adama cinsel saldırı. 

Böylece adam kızla evlenmek zorunda kalmış. Aslında kız başkalarıyla birlikteymiş. Bunu örtbas etmek için kuzeniyle evlenmiş. Bir daha da hiç adamla birlikte olmamış. Bu yüzden "kahpe" diye bahsediyor adam bu kadından hep. 

Kadın hamile. Başkasından. Çocuk düşüyor ama sonra.

Adam hasta oluyor, ihtiyarlıyor, deliriyor. Sebep? Kadın onunla birlikte olmuyor diye.

Aklıma "Öyle Bir Geçer Zaman ki" dizisinden şu sahne geliyor: "Aylin Uzak Durunca, Murat Kriz Geçirdi - Öyle Bir Geçer Zaman Ki 29. Bölüm"



Kendisini baykuşa benzetiyor adam. “Şayet baykuş da hasta olsa benim düşündüğüm şeyleri düşünür.” Sf.82 Evet, baykuş, gamlı baykuş.

Kendisini öldürmeyi düşünüyor adam. Karısını da kendisiyle beraber.

Karısı yataktayken onun yanına yatıyor. Kadın muhtemelen onu başkası sanıyor. Adam bıçaklıyor kadını.

Sonra aynaya bakıyor, adam o resimlerdeki ihtiyara dönüşmüş.

*

Sevmedim. Şiirsel diline, edebi gücüne saygı duymakla beraber ruhumu daraltan hikayeler sevmiyorum.

*

Kitapta rüya ve gerçek iç içe geçmiş, karakterler birbirine karışmış veya dönüşmüş. Belki de tek bir kişi var, diğer karakterler o kişinin iç dünyasındaki değişik benlikler.

*

Yazar 1951'de Paris’te kaldığı evde tüm delikleri kapatarak gaz musluğunu açıp intihar etmiş. 

Zengin ve nüfuzlu bir aileden geliyormuş. İyi eğitim almış. Tek derdi, ülkesi İran'da yaşanan sorunlar. Ülkesindeki durumun olumlu olmayacağına inanıyormuş. Kitap da böyle bir dönemde yazılmış. Acısını, ümitsizliğini, karamsarlığını, ölümü ve acıyı bu şekilde dile getirmiş. Gerçek düşüncelerini anlatsa rejim kurbanı olabilirdi çünkü. Gerçi böyle de bir şekilde olmadı mı?..


25 Şubat 2022 Cuma

MİSKİNLER TEKKESİ

 


MİSKİNLER TEKKESİ

Reşat Nuri Güntekin

1946

İnkılap Kitabevi

208 Sayfa


Dilencilikle ne kadar çok para kazanılabileceği anlatılıyor kitapta. 

Kafamı karıştırma Reşat Nuri.  

*

Uzun uzun dilencilik çeşitlerinden bahsediliyor. Örneğin bir tür varmış, kadınları takip eder, yasak aşk yaşadığını anladığı kadınlardan şantajla para koparırmış.

Eskiden dilencilik için sakat çocuklar kullanılırken şimdi temiz yüzlü sevimli çocuklar revaçtaymış.

Dilenciler önceleri paralarını gömerlerken şimdi bankaya yatırıyorlarmış. 

Memurlara borç veren dilenciler varmış. Zira bir memur kadar hatta daha da fazlasını kazanmak mümkünmüş. Vergi olmaması da cabası.


*

Hikaye özetle şöyle;

Kitabın ana karakteri olan genç adam komşu kızı Mesrure'ye aşık oluyor. Önce Mesrure’nin babasını etkiliyor. Bunun için güzel yazı yeteneğini ve ezberlediği şiirleri kullanıyor. 

Mesrure ile evlilik isteğini dile getiriyor. Olumlu yaklaşılıyor.

Bu arada bu adamın kafası kocamanmış ama sima ile alay olmaz, estauzübillah küfre girer, o yüzden ben bir şey demiyorum bu konuda. 

Memuriyet işine giriyor adam. Meşrutiyet ilan edilince kadrolar değişiyor. 31 Mart vakasına karışan insanlarla sınıf arkadaşı. İttihatçılar ve Ahrar Partisi döneminde Ahrar taraftarı. Hep yanlış yerde yani. 

Sinop’a sürgüne gönderiliyor. Üç yıl sonra ittihatçıların devri bitince İstanbul’a geliyor. Arkadaşı Talat’ın yanında kalıyor. Talat fakir, çok çocuklu, evli bir adam. Ömrünün son demlerinde yani kitabın sonlarında Talat'ın karısı ölüyor, çocuklardan uzaklaşıyor, emekli oluyor ve bu defa o, adamın evinde kalmaya başlıyor.

Talat ona bir okulda öğretmenlik görevi buluyor. Okul özel okul ve sahipleri düzenbaz.

Savaş çıkıyor, asker olarak Mısır’a gidiyor. Askerde yazıcılık yapıyor. Bir katır tepmesi ile yaralanıyor. Gazi olup dönüyor. Yürüye yürüye Mısır’dan Konya’ya geliyor. Nasıl geldiğini kendisi de bilmiyor. Oradan İzmir’e geçiyor.

Yeniden askere gidiyor. Sefalet içinde dönüyor. Dilencilik yapıyor. Dilencilikle biraz para kazanıyor, toparlıyor. İzmir’de izbe bir yer diye Afrika zencilerinin kaldığı Tamaşalık'ta yaşıyor. Tamaşalık ahalisini şöyle tarif ediyor: "Konaklardan çırak çıkarılmış, yahut kaçmış, sürü sürü Gülfüdan bacılar ve onların erkekleri.” 

Daha önce bir konakta çalışmış olan Mesule bacı dadılık ediyor adama. Tıpkı çocukluğundaki gibi yine bir dadısı oluyor.

Bir gün genç ve yalnız bir anneyle karşılaşıyor. Kadının çocuğunun bakımını üstleniyor. Çocuğun adı İsmail. Adamı babası belliyor çocuk. 

İsmail’i yatılı okula veriyor adam. Çünkü çocuk büyüyüp onun dilencilik yaptığını öğrenince acıyor ona, üzülüyor. Kendisine böyle bakılmasından hoşlanmıyor adam. Dilencilik yaparken insanların ona acıyıp para vermesinde sıkıntı yok, ama kendisini baba belleyen çocuk böyle bakınca hoşuna gitmiyor.

İstanbul’a geliyor, burada da dilenciliğe devam ediyor. 

İsmail okulda başarılı oluyor. Babası bildiği adama hürmeti var ama bir yandan da ondan utanıyor. Adam da İsmail’i sevmek istiyor ama onun bazı huylarından rahatsız oluyor.

İsmail Avrupa’ya gidiyor, sonra Ankara’ya gidiyor, evleniyor. Karısını getiriyor tanıştırmaya. Artık utanmıyor adamdan. Bir sürü insanlar görmüş, zengin olup da dürüst olmayan, ağlaşan insanlar. Babası artık kıymetli gözükmüş gözüne. Gururla anlatıyor karısına geçmişini. Adam da sevinip “Sadakaların en muhteşemini senden aldım İsmail” diyor.

*

Kitapta şöyle bir tespit var, hoşuma gitti:

“Deniz kıyısında birtakım süprüntülere rastlanır. Ot mudur, yosun mudur, yani karaya mı aittir, yoksa denize mi kestirilemez. Dalga, onları alır, sonra tekrar dışarı atar; gene alır, geri getirir; fakat en sonunda getirmez, insanların da böyle köklerinden kopmuş bir süprüntü kısmı vardır ki, iki alem arasında uzun müddet bocalar.”

*
Dramatik bir hikayesi var kitabın aslında ama hüzünlenmedim. Dramdan hoşlanmam, okurken de darlanırım ama bu kitapta dramı okuyorum okuyorum, darlanmıyorum. Lokal anestezi gibi bir şey. Acıyı hissetmedim. Herhalde üsluptan kaynaklanıyor. Dümdüz anlatmış yazar, en sevdiğim. Seni bir duyguya zorlamıyor, serbest bırakıyor.


FRIENDS HAKKINDA BİR KİTAP


 

FRIENDS Hakkında Bir Kitap

(I’ll be there for you- The one about Friends)

Kelsey Miller

2020

İngilizceden Çeviren: Nadire Şahika Bedirbeyoğlu

Parola Yayınları

1.Basım - Ağustos 2020

319 sayfa


Sevdiğim dizilerin kamera arkasını, çekim hatalarını, oyuncuları hakkındaki magazini merak ederim. Bu kitap da bu merakıma iyi geldi. 

Friends'i üç defa baştan sona izledim. Yine izleyebilirim, hiç azalmadı sevgim. Bu kitabı da bu sevgimi bilen bir arkadaşım hediye etti, sağ olsun. 

1994'te yayımlanmaya başlamış, 2004'de bitmiş bir dizinin 2022 itibariyle hala izleniyor olması müthiş bir başarı değil mi?

*

New York'ta yaşayan altı arkadaşın dostluğunu konu alıyor dizi. Kitaptaki tanımla:

“Şov arkadaşlık hakkındadır. Çünkü şehirde gençseniz ve tekseniz, arkadaşlarınız sizin ailenizdir.” Sf.37. 

Dizinin yaratıcıları üniversiteden arkadaş Marta Kauffmann ve David Crane. Birkaç başarılı/başarısız projenin ardından bu işi kurgulamışlar. Bir kafenin önünden geçerken akıllarına gelmiş. Dizinin ismi bu kafeden kaynaklı "Insomnia Cafe" olacakmış, sonra "Friends Like Us" olmuş adı, daha sonra "Six of One" derken "Friends" son karar. 

*

Diziyi izleyenlerin belki aklına gelmiştir, düşününce dizide aslında pek çok mantık hatası var. Mesela ilk bölümde kendi düğününden kaçan Rachel, uzun zamandır görmediği lise arkadaşı Monica’yı bulmaya geliyor. Neden? 

Monica bir aşçı. Ama nasıl oluyor da akşam yemeği saatlerinde evde olabiliyor?

Phoebe gibi biri nasıl bu insanlarla takılıyor? 

Daha bir sürü soru akla gelebilir. Yazar da bunlara değiniyor ve mantık hatalarına takılmayın, diyor. Çünkü dizinin pilot bölümü hazırlanırken derin düşünülmemiş. Dizinin yaratıcılarının daha önce başarısız projeleri olmuş. Bu da başarısız olur, çöpe gider diye düşünmüşler. On yıl boyunca bu iş üzerine çalışacaklarını nereden bilsinler?

*

Dizinin ilk bölümünde Monica bir adamla yatıyor. Adam meğer her kadınla yatmak içim kullandığı bir yalanla Monica ile yatmış. Dizi için yetkili bir kişi bu durumdan rahatsız olup Monica’nın fahişe olduğunu söylemiş. Neyse ki yapılan ankette izleyiciler öyle düşünmemiş.

*

Diziye alınan ilk oyuncu David Schwimmer’mış. Başta kabul etmemiş. Tiyatroyu daha çok seviyormuş ve daha önce yaptığı TV işleri onu tatmin etmemiş. Ama teklif sevdiği bir yönetmenden gelince kabul etmiş. 

David Schwimmer'in anne ve babası avukatmış. Bu da kitaptan öğrendiğim, gerçek hayatta işime yaramayacak bir bilgi.

*

Friends’e oyuncu seçmeleri yapılırken Matthew Perry'nin uzaylı bir dizide rolü varmış. Ama dizi tutmayınca Friends’e geçmiş.

Matthew Perry, Kanada başkanı Justin Trudeau ile ilkokul arkadaşıymış. 

Babası oyuncuymuş ve hatta seks simgesi gibi gösteriliyormuş. 

*

Lisa Kudrow biyoloji alanında çalışacakken oyuncu olmaya karar vermiş. Bir programda küçük bir roldeymiş. Sonra Friends teklifi gelmiş.

*

Courtney Cox içlerinde en ünlüsüymüş, Jim Carrey ile "Ace Ventura: Pet Detective" (Budala Dedektif) filminde oynadığı için. 

Bu ününü dizideki arkadaşlarıyla "Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için" demek için kullanmış. 

Ona önce Rachel rolü için teklif gitmiş. Ama o Monica’yı kendine daha uygun bulmuş.

*

Matt LeBlanc daha çok reklamlarda oynuyormuş. Dizilerde aldığı küçük roller İtalyan-Amerikan maço tiplermiş. Yine öyle bir rol Friends'deki rolü. Ama seçmelerde karaktere saflık ve masumluk kattığı için kabul edilmiş.

*

Jennifer Aniston daha önce durum komedilerinde oynamış, başarısız olmuş.

Ona önce Monica rolü için teklif gitmiş. O, Rachel’i istemiş. Özendiği, hayalini kurduğu bir hayatmış Rachel’ınki.

*

Dizide önce Joey-Monica aşkı düşünülmüş. En seksapeller onlar diye.

*

Dizinin bir bölümünde şehirde elektrikler kesiliyordu. "Elektrik kesintili bölüm" O gece o kanalda yayınlanan tüm dizilerde elektrik kesintisi konusu işlenmiş, böyle bir bütünlük sağlanmış. 

*

George Clooney’li bir bölüm var. George Clooney'nin ER dizisindeki ilk zamanları,  gepgenç.

*

Dizi eşcinsel şakaları nedeniyle eleştirilmiş ama dizideki lezbiyen düğünü beğenilmiş. Beğenilme sebebi bu düğünün "ölçülü" olmasıymış. Evlenen çift öpüşmediği için ölçülü sayılmış. 

*

Dizide siyahi oyuncu olmamasını ilk eleştiren Oprah Winfrey olmuş. Üstelik oyuncularla yaptığı canlı yayında dile getirmiş bunu. Ama fazla üzerlerine gitmemiş.

*

11 Eylül dönemi diziyi de etkilemiş. Sonuçta stüdyoda da olsa New York'ta geçen bir dizi. Bu olaya dizide yer verilsin mi verilmesin mi diye epey düşünülmüş. Sonunda insanlar bu diziyle mutlu oluyorlar diye bu olaya yer vermemeyi uygun görmüşler, ama dizideki tişörtlerde, aksesuarlarda bayraklar göstererek bir saygı duruşu sergilemişler. 

*

Dokuzuncu sezon son sezon diye çekilmiş. Onuncu sezon uzatma olmuş ama iyi olmuş. 

*

Dizinin yazar odasındaki cinsel içerikli konuşmalar yüzünden o dönem yazar ekibinden bir kadın dava açmış. Ama kaybetmiş. Mahkeme, erkek yazarların cinsel içerikli konuşmalarını ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmiş. 

Hatırlarsınız, bir ara "Mee To Hareketi" olmuştu. Kadın ünlüler çalıştıkları sektörde cinsel tacize uğradıklarını söylemeye başlamışlardı. İşte bu yazarın davası o zaman olsaydı, yine kaybeder miydi? Sanmam.

*

Kusurları var muhakkak. Yayımlandığı dönemin ruhuna göre değerlendirmek lazım. Bugünkü zihniyetimizle bakınca pek çok tatsız, can sıkıcı, yanlış nokta bulmak mümkün.